Ana Sayfa

 

 ÖNDER APO’NUN ÖZGÜRLÜĞÜ HEDEFİYLE

2008 YILINI BİR KÜRT VE KÜRDİSTAN YILI YAPALIM! 

Mücadele tarihimizin önemli bir yılını daha geride bıraktık. Mücadelemiz, halkımız ve bir bütün olarak geleceğimiz açısından daha önemli ve çok stratejik bir yeni yıla girmiş bulunmaktayız. 2007 yılı Kürdistan Özgürlük Mücadelesi açısından önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. 2007 yılında yaşanan gelişmelerin temelinde Önder Apo’nun uluslararası komploya karşı yürüttüğü mücadelenin ortaya çıkardığı sonuçlar vardır. Bilindiği gibi 9 Ekim 1998 yılında Önderliğimizin Şam’dan ayrılmasıyla başlayan uluslararası komplo süreci Önderliğimizi esir almıştır. Bununla komplocu güçlerin amacı Önderliği ideolojik ve siyasi olarak bitirmek, hareketi ise tasfiye etmekti. Ancak buna karşı Önder Apo komplocu güçlerin hiç de beklemediği bir biçimde, çok dâhiyane bir tarzda yeni bir çizgi ile yeni bir çıkış gerçekleştirerek cevap vermiştir. Önderliğin geliştirdiği yeni mücadele çizgisini hareketin de esas almasıyla birlikte uluslararası komplo boşa alınmıştır. 2002 yılının ortalarına doğru gelindiğinde, Önderliğin ideolojik ve siyasi olarak bitirilmesi bir yana, Kürdistan’da daha etkili bir ideolojik ve siyasi güç haline geldiğini gören ve Önderliğimizin aşılmasının zorluğunu tespit eden uluslararası komplocu güçler, Önder Apo’ya dönük olarak İmralı sisteminde köklü bir değişiklik yaptılar. Daha sıkı, yoğun bir izolasyon ve tecrit sistemiyle Önderliğin sesini kısmaya, dışarıyla ilişkisini kesmeye, hareketle bağlarını zayıflatmaya dönük tedbirler geliştirdiler.

Diğer yandan hareketimiz 2 Ağustos 99’da Önderliğimizin yaptığı çağrıyla silahlı mücadeleyi bırakma kararını almış olmasına rağmen, AB ve daha başka bazı devletler tarafından terör listesine alınmıştır. Hareketin silahlı mücadele yürütürken, terör listesine alınmayıp, bu dönemde silahlı mücadele bırakılmış olmasına rağmen terör listesine alınması çok manidar bir durumdur. Bu vb. kararlarla hareket diplomatik bir kuşatma içinde tutularak sıkıştırılmaya çalışıldı. Aynı zamanda bu güçler daha önceden ilişkide oldukları içteki unsurlar aracılığıyla hareketi Önderlik çizgisinden koparmaya, rayını değiştirerek uluslararası komplocu güçlerin yedeğine almaya dönük yeni bir müdahale süreci geliştirdiler. Önderliği ve hareketi ideolojik ve siyasi olarak tasfiye etmeyi başaramayan komplo, bu kez içe dayanarak, hareketi içten çürüterek ve Önderlik çizgisinden kopartarak sonuç almak istedi. Böyle bir projeyi gündemine alıp yoğun bir biçimde iç dinamikler üzerinde çalıştığı esnada, ABD’nin Irak’a müdahalesinin gelişmesiyle birlikte, bu iç müdahalenin zemini daha fazla olgunlaştırılmış oldu. Özellikle Irak sahası tümüyle açık tutularak, hareketin bu zemine çekilip bu temelde batağa dönüştürülmesi ve sonuç alınması istenmiştir.

Önderliğin değişim projesi çerçevesinde geliştirilen Kongra Gel projesiyle birlikte pratikleştirilen bu tasfiyeci girişim, hareketimiz için ciddi bir sarsılma ve dalgalanmayı yaratan çok zor ve kritik bir süreci yaşatmıştır. Bu içten ve dıştan örülmüş, hazırlıkları yapılmış, ciddi bir senaryo biçiminde tezgâhlanıp uygulanan bir süreçtir. Aynı zamanda sürecin tıkanması karşısında hareketin meşru savunma sürecinin başlatılması kararının önüne de geçilmiştir. Buna karşı Önderliğe sınırlı bilgilerin ulaşmasıyla birlikte, Önder Apo’nun 2004 Mart ayında PKK’nin yeniden inşası perspektifiyle sürece köklü bir müdahaleyi gerçekleştirdiği bilinmektedir. Bu müdahaleyle birlikte Önderliğin hazırladığı ‘Bir Halkı Savunmak’ kitabı da bu dönemin tartışmalarına ulaştırılmış ve bu temelde ihanetçi-tasfiyeci grubun gerçekliği ideolojik olarak açığa çıkarılmış, çizgi karşısındaki durumları netleştirilmiştir. İdeolojik anlamda tasfiye edilen bu işbirlikçi-çeteci grup, gerçekleşen Kongra Gel 2. Genel Kurulu ardından tükenişi yaşadığını görünce kaçışı yaşayarak, siyasal bir tehdit olma yöntemine başvurmuştur.

Aynı toplantının en önemli kararlarından birisi de daha önceden HPG’nin almış olduğu meşru savunma kararının bu toplantıda onaylanarak, 1 Haziran Hamlesi sürecinin başlatılmasıdır. Bu temelde 1 Haziran kararıyla birlikte Kürdistan’da yürütülen özgürlük mücadelesinde yeni bir hamle süreci başlatıldı. Bu süreçle birlikte ideolojik olarak açığa çıkarılmış tasfiyecilik bir siyasi tehlike olmaktan çıkarılmış, böylece tasfiyecilik tasfiyeye uğrayarak etkisizleşmiştir. 2005 baharında yeniden inşa kongresiyle PKK’nin ilan edilmesi, Apocu Hareketin demokratik-ekolojik toplum paradigması temelinde KCK sistemini ilan etmesi, yine bu paralelde özgür kadın hareketi olarak KJB’nin ilan edilmesiyle hareketimiz siyasal, örgütsel ve askeri açıdan yeni bir sürecin derinleştirilmesini ve bir sisteme kavuşmasını gerçekleştirerek her bakımdan yeni döneme giriş yapmıştır.

Bu temelde 2005–2006 süreçleri boyunca hem gerillanın yeni taktiksel çıkışlarla gerçekleştirdiği meşru savunma mücadelesi, hem de bu paralelde halkımızın geliştirdiği serhıldan hareketi Önderlik, hareket ve halk bütünselliğinin fotoğrafını ortaya koyarak, uluslararası komplonun sonuç almadığını göstermiştir. Bu durum birlikteinde ulusal ve uluslararası düzeyde önemli etkiler yaratmıştır. Bunun üzerine Türkiye’den, Kürdistan’dan ve uluslararası güçlerden sorunun demokratik-barışçıl yöntemlerle çözümü için hareketimize dönük ateşkes çağrıları yapılmıştır. Bu ateşkes çağrılarını göz önünde bulunduran Önderliğin harekete dönük bir ateşkes sürecinin gündemleştirilebileceği çağrısını yaptığı bilinmektedir. Bu temelde hareketimiz 1 Ekim 2006’dan itibaren geçerli olmak üzere süresiz ateşkes ilan etmiştir. Bu durum karşısında Türk devleti hareketin yaptığı ateşkesi dikkate alıp Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümünü gündemine alacağına, hareketimizin 2004’ten itibaren kat ettiği bu düzeyi Türkiye için büyük bir tehlike olarak görmüş ve “Türkiye 1919 dönemindeki parçalanma tehlikesi gibi bir tehlikeyle karşı karşıyadır” tespitini yapmıştır. Bu tespitten hareket eden devlet çekirdeği hareketimize karşı yeni bir konsepti devletin gündemine koymuştur. Ateşkes çağrısını yapan güçler ise hiçbir şey yapmayıp bu duruma seyirci kalmış, böylece bizim ateşkesimize Türk devletinin savaşla cevap vermesi süreci gelişmiştir.

Kürdistan’da 2004 ile 2006 yılları arasında yaşanan gelişmeler Türk devletinin mücadelemize karşı yeni bir imha konseptini geliştirmesine yol açmıştır. Çünkü bu yıllar boyunca Önderliğimizin mücadele çizgisinin yarattığı gelişmeler, bu çizgi temelinde kahraman şehitlerimizin direnişi, halkımızın fedakârlığı ve militan yapının çizgideki duruşu birlikteinde önemli gelişmeler yaratmıştır.

İşte 2007 yılı Türkiye’nin saldırı konseptinin yürürlüğe girdiği bir yıldır. Türk devletinin bu konsepti kış aylarından itibaren 2007 yılı boyunca kapsamlı bir biçimde Kuzey Kürdistan’da pratikleştirilerek gündemleşmiştir. Bu konsept esas itibarıyla kapsamlı bir konsepttir. Hem hareketimiz PKK’nin tasfiyesini hedefleyen, hem de diğer parçalara kadar uzanarak tüm Kürt iradeleşmesinin etkisizleştirilmesini öngören bir konsepttir. Bu anlamda sadece Türk devleti değil, evvela bölge devletleri ve uluslararası güçleri de kapsayan bir konsepttir. Başlangıçta başta İran, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere bölge devletlerinin onayını alan, katılımını öngören bu konsept, 2007 yılının başından itibaren hızla pratikleşme safhasına girmiştir. Bu konseptin ilk hedefi Önder Apo olmuştur. Önder Apo’ya karşı halen uluslararası düzeyde tartışma konusu olan zehirleme saldırısı yapılmıştır. Hücre içinde hücre cezaları verilerek, izolasyon ve tecrit daha da derinleştirilmiştir. Öyle ki, İmralı denilen sistem bir cendereye dönüştürülmüş, yaşanılmaz hale getirilmek istenmiştir.

Aynı çerçevede askeri operasyonlar Kuzey Kürdistan’da yoğunlaştırılarak gerilla imha edilmek istenmiş ve yine Kuzey Kürdistan’daki tüm demokratik yurtsever kurumlar üzerinde bir baskı sistemi etkili bir biçimde uygulanarak iradesizleştirme ve teslim alınma hedeflenmiştir. Sistem bunu yaparken “Ne mutlu Türküm demeyen herkes düşmanımdır” sözünü esas almıştır. Bunu aynı zamanda Türkiye toplumunda işleyerek, belli bir militarist-faşizan kesimin yaratılmasıyla toplumsal bir baskı da oluşturulmak istenilmiştir. Bu anlamda gayri-Müslimlere, azınlık halklar olan Ermeniler ve Rumlara, yine Hrant Dink ve rahip cinayetlerinde görüldüğü gibi toplumdaki azınlıklara yönelik baskı dozajı da arttırılmıştır.

Bu dönemde bir yandan da iç operasyonlarla sistem içi çelişki ve çatışmaların giderilmesine dönük çalışmalar yapılmıştır. 27 Nisan Muhtırası ve ardından gerçekleşen Dolmabahçe uzlaşmasıyla AKP’nin sisteme dahil edilmesi süreci daha etkili bir biçimde gündemleştirilmiştir. Bu temelde gidilen 22 Temmuz seçimleriyle birlikte AKP sisteme dahil edilmiş, sistemin AKP’yi AKP’nin de sistemi hazmetmesi süreci ardından Erdoğan Hükümeti bir özel savaş hükümeti halinde yeniden kurulmuştur. Bu temelde cumhurbaşkanlığı sorunu çözülmüştür. Böylece AKP’nin öncülüğünde kurulan özel savaş hükümetinin ilk icraatı Kürdistan’a dönük özel savaşın uygulama esaslarını geliştirmek olmuştur. Bu çerçevede bütün engellemelere, çıkarılan özel yasalara rağmen, bağımsız Kürt kimliğiyle meclise girmeyi başarmış bir grup Kürt parlamenterin tehdit edilmesi, baskı altına alınması ve etkisizleştirilme sürecine tabi tutulması ile birlikte, sınır ötesi operasyon amacıyla tezkere kararı çıkarılmıştır. Kürdistan Özgürlük Hareketinin bastırılması üzerine uzlaşan sistem, kendi iç çelişkilerini bir ölçüde dengeleyen, köklü çözüm ve giderme değil, uzlaşma yöntemiyle çözmeyi esas almıştır. Bu uzlaşmanın ana halkası da Kürdistan özgürlük mücadelesine karşı kapsamlı bir savaşın ve mücadelenin verilmesi, bunun için de bir özel savaş hükümetinin kurulmasıdır.

Şemdinli olayının sanıkları hüküm giymiş olmasına rağmen, onların tekrardan askeri mahkemeye verilerek salıverilmeleri, sadece Kürt halkına karşı bir mesaj değil, aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketine karşı gelişen özel savaşın hâkimiyet düzeyini de gösteren bir pratik sonuçtur. Egemen devlet çekirdeği bu cepheyi sistem içine alarak, AKP’yi sistemlileştirerek, sistemi de AKP’lileştirerek, Kürt sorununun üstesinden gelmeye karar vermiştir. Özellikle AKP’nin Kürt halkının dini duygularını istismar etmesi, tarikat, para pul ilişkisi aracılığıyla Kürdistan’da yeni bir işbirlikçi sosyal tabakanın oluşmasına hizmet eden bir oluşum olması, Kürt sorununun çözümü konusunda AKP’nin sonuna kadar kullanılmada bulunmaz bir fırsat sunduğu devlet tarafından görülmüştür. Hem Kürt halkına karşı özel savaşın amacına ulaşması, hem de uluslararası bir sorun haline gelmiş bulunan Kürt sorunu konusunda bölgesel ve uluslararası düzeyde imha konsepti temelinde bir konsensüsün gelişmesi için AKP’nin konumundan muazzam düzeyde yararlanabileceği devlet tarafından görülmüştür.

Kürt sorunu iki yüzyıllık bir sorundur. Kürt sorununa karşı hem Osmanlı hem de cumhuriyet döneminde sürekli iki olgu kullanılmıştır. Birincisi, din kardeşliği vb. söylemlerle istismar etme tutumu, ikincisi ise işbirlikçi-ihanetçi kesimlerin Kürt özgürlük eğilimine karşı çıkarılması ve böylece isyanların bastırılması temelinde Kürt isyanları hep tasfiye edilmiştir. Bugün de Türk devleti bu çerçevedeki projesini hayata geçirmek için AKP’yi biçilmiş bir kaftan olarak görmüş ve bu temelde AKP ile uzlaşma yapılarak kabulü sağlanmıştır. Yani sistemin AKP’yi hazmetmesi, Kürt sorununun tasfiyesi sözü temelinde bir hazmetmedir. Bunun iyi görülmesi önem arz eden bir husustur. Sistem hem Kürdistan’daki iç dayanağını oluşturabileceğini hem gerekli bölgesel ve uluslararası desteği sağlayabileceğini düşünerek buna karar vermiştir.

Bu temelde 2007 yılı boyunca hareketimize karşı topyekûn yönelimin geliştiği 94–98 yıllarına benzer bir saldırı konsepti pratikleştirilmiştir. Önderliğe karşı İmralı sisteminin gevşetmeden sürdürülmesi, Kürt özgürlük ve demokrasi hareketine karşı mütemadiyen bir baskı sisteminin geliştirilmesi, özellikle DTP’yi Kürt Özgürlük Hareketiyle karşıtlaştırma amacıyla yoğunlaşan baskılar ve en önemlisi de gerillaya karşı Kuzeyde geliştirilen yoğun imha operasyonları, yine bu konseptin bölgesel ayağı gereğince Doğu Kürdistan, Batı ve Güney Kürdistan’da geliştirilen saldırılar tümüyle bu konseptin gerekleri olarak cereyan eden olaylardır. Yıl ortalarında yaşanan Şengal Katliamının başka bir izahı olamaz. Doğu Kürdistan’daki baskı ve operasyonların, Batı Kürdistan’daki baskıların hepsinin bununla ilintili olduğu ve özellikle Kerkük’e dönük geliştirilen baskı ve dayatmaların, yine Şengal, Kerkük, Maxmur vb. katliamların bu çerçevede geliştirildiği bilinmektedir. Görülüyor ki, bu projenin geliştirilmesi için planlı, sistemli bir biçimde bir örgütleme geliştirilerek, evvela iç çelişkiler dengelenerek bir iç konsept oluşturulmuştur. Ardından bölge devletleriyle girilen ilişki sonucu anti-Kürt, anti-PKK ittifakı temelinde bir bölgesel konsept çerçevesi kazandırılmıştır. Yıl ortalarından itibaren yoğun bir biçimde geliştirilen uluslararası diplomasi ile Türkiye’nin jeostratejik konumu kullanılarak pazarlanması temelinde bu konsept uluslararası ayaklarına kavuşturulmuştur.

Bu çerçevede uzlaşıyla iç konseptini sağlamlaştıran Türk devleti, bölge güçleriyle de irtibat halinde bölgesel konsept biçiminde pratikleşmeyi yıl boyunca sürdürmüştür. Ama onun amacı aynı zamanda bunu uluslararası bir konsepte dönüştürmedir ve bu amaçla yürütülen birçok diplomatik aktivite söz konusu olmuştur. Nihayetinde 5 Kasım’da gerçekleşen Erdoğan-Bush görüşmesiyle birlikte ABD’nin desteği ve AB’nin olurunu da alan bu konsept, böylece bölgesel ve uluslararası ayaklarına da kavuşturulmuştur. Bu temelde Medya Savunma Alanlarına karşı 16 Aralık’tan itibaren başlayan hava saldırılarının gerçekleşmesi durumu yaşanmıştır. Görülüyor ki, 2006 yılının Sonbaharında hareketimizin çeşitli güçlerin çağrısı temelinde geliştirdiği ateşkes sürecine karşı, Türk devleti bunun reddi anlamında -ki bu sadece ateşkesin reddi değil, Kürt varlığının ve iradeleşmesinin hiçbir biçimde kabul edilmemesidir bu- bir saldırı ve savaş dayatılmıştır. Bu yıl boyunca uygulanarak, yılın sonuna doğru uluslararası güçlerin de katılımıyla bu saldırı kapsamlılaştırılmıştır. Burada en ilginç durum ise, bize ateşkes çağrısı yapan uluslararası güçlerin, biz ateşkesi yapmamıza ve Türk devleti uymayıp saldırı geliştirmesine rağmen, Türk devletinin saldırı konseptine katılmış olmaları biçiminde çıkara dayanan dünyanın paradoksal gerçeğinin açığa vurulmasıdır.

Burada diğer bir önemli konu da Önderliğimizin zehirlenmesi konusuyla ilgili Avrupa Konseyi’nin bir kuruluşu olan CPT’nin sergilediği tutumdur. Önderliğimize karşı zehirleme saldırısının ortaya çıkmasıyla birlikte, biz bağımsız bir heyetin İmralı’ya giderek tahlil yapmasını istemiştik. Bu amaçla halkımızın birçok demokratik kitlesel eylemleri gerçekleşti. Bunun üzerine CPT’nin İmralı’ya giderek tahlil için numuneler aldığı bilinmektedir. Ama üzerinden yedi ay geçmiş olmasına rağmen herhangi bir açıklamanın yapılmamış olması, bizlerde ciddi endişelerin gelişmesine yol açmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, CPT bazı sonuçlara ulaşmıştır, ama Türkiye’yi suçlamak istememekte, ara bir yol bulmaya çalışarak işin içinden sıyrılmak istemektedir. Burada bir suçun üstünü örtme çabaları, saklama tutumları ciddi ve kuşku verici bir biçimde görülmektedir. Eğer bunun böyle olmadığını iddia ediyorlarsa, biz bütün bilimsel belgelerin ve Türk devletiyle yapılan görüşmelerin tutanaklarının açıklanmasını istedik ve bu konuda sürecin takipçisi olacağız. Ancak Önderliğimize ve hareketimize karşı geliştirilen genel konseptin bir parçası olarak Türkiye’nin zora sokulmak istenmediği anlaşılmaktadır. Eğer bu konuda önümüzdeki günlerde bizleri ve kamuoyumuzu ikna edici farklı bir açıklama durumu gelişmezse, Avrupa Konseyi’nin de konsept çerçevesinde Türkiye ile suç ortaklığı konumunda olduğu anlaşılacaktır.

Türk devletinin konsepti hareketimizi tümüyle tasfiye etmek, Kürt halkını iradesizleştirmek, iradeleşmiş hiçbir Kürt oluşumuna müsaade etmemektir. Türkiye sınırları içerisinde böylesine katı bir politikayla Türk ulusçuluğunu egemen kılmak, Türkiye sınırları dışındaki Kürdistan parçalarında da Kürt iradeleşmesine müsaade etmemek ve denetim altında tutan bir siyasi çizgiyi izlemektir. Bunun için özellikle bölgesel güçlerin konsepte dahil edilmesi öngörülmüştür. Çünkü Türkiye’nin vardığı sonuç, Kürt sorunu sadece Türkiye sınırları içerisindeki bir mücadeleyle tasfiye edilemez, ancak diğer parçalarda da yürütülecek bir mücadeleyle tasfiye edileceği sonucudur. Yani bu anlamda konseptin içeriği esas olarak özgür Kürt’ün tasfiyesidir. Bu amaçla sadece askeri değil, daha geniş kapsamda bir konsept geliştirilmektedir. İdeolojik, siyasal, diplomatik, sosyal, ekonomik, kültürel ve askeri ayakları bulunan bir konsepttir.

Bugün bir taraftan saldırılar geliştirilip bombalar yağdırılırken öbür taraftan da “kardeşlik projesi”nden bahsedilmesi, “eve dönüş” adı altında pişmanlık yasasının yeniden gündemleştirilmesinin temel nedeni budur. Yani hem askeri olarak sıkıştırma, hem ideolojik olarak hedefleme, hem siyasal olarak zorlama her bakımdan devletin bütün imkânlarını kullanarak mutlak surette sonuç alma, Kürt halkını iradesizleştirip köleliğe mahkûm kılma istenmektedir. Bu çerçevede geliştirilen özel savaş, ağırlıklı olarak medya yoluyla psikolojik bir savaşı yoğun bir biçimde geliştirilerek sonuç almak istenmektedir.

Bir taraftan Kürt gençliği uyuşturucuyla, değişik toplum dışı alışkanlıklarla düşürülmeye çalışılırken, öbür taraftan da her Kürt insanı bir takım maddi imkânlarla bağlanmak ve adeta satın alınmak istenilmektedir. AKP’nin başını çektiği bu rejim, Kürt halkını iradeli olmayı hak etmemiş, hiçbir ideolojisi ve inancı olmayan, maddiyatla satın alınabilecek bir topluluk olarak görmektedir. Bu aynı zamanda toplumumuza, halkımıza dönük bir hakaret anlamına gelmektedir. Ekonomik ve sosyal projeler adı altında geliştirilen şey aslında Kürt halkını satın almadır. “Eve dönüş projesi” adı altında geliştirilmek istenilen şey etkili muhbirliktir.

Bütün bunlarla birlikte Hizbullahçılığın, Fettullahçılığın ve daha değişik tarikat eğilimlerinin Kürdistan’da palazlandırılması birçok vakıf, dernek vb. adlar altında aktif bir faaliyeti yürütüyor olmasının tek amacı Kürt halkını zapt etme ve teslim almadır. Onu ulus ve halk olmaktan çıkarmadır. Benliğinden, gerçekliğinden uzaklaştırmadır. Başkalaşıma uğratarak paçavraya dönüştürmedir. Onu parayla pulla satın alarak yapacağını sanan bir sömürgeci siyasi anlayış söz konusudur.

Kürdistan’da bugün ekonominin de, sosyal projelerin de, din kisvesi altında geliştirilen bir takım yapılanmaların da esasında bu sömürgeci mantık yatmaktadır. Zapt etme, beyinleri kuşatma ve satın alma yöntemiyle toplumu başkalaşıma uğratma temel hedefidir. Bu amaçla geliştirilen bu konsept askeri saldırılarla tamamlanarak toplum teslim alınmak istenmektedir. Hareket olarak 2006 Ekim’inde ateşkesi ilan etmemizden bu yana yoğun bir askeri saldırı furyası geliştirilmiştir. Fakat buna rağmen Türk devleti geliştirdiği yoğun psikolojik savaşla birlikte saldıran tarafın hareketimiz olduğu, geliştirdiği saldırılarda verdiği kayıpları öne çıkararak hareketimizin her tarafta saldırılar geliştirdiği, kendisinin saldırı altında olduğu propagandasını yaparak, uluslararası kamuoyunda mağduriyet rolüne soyunmuştur. Bunu geliştiren Türk devletinin temel amacı imha hareketini geliştirirken dış desteği sağlamaktır.

Bu amaçla bütün Türkiye’yi, Türkiye’nin zenginliklerini, jeostratejik konumunu pazarlayarak, dış desteği almaya dönük yoğun bir diplomatik çaba içerisine girmiştir. Bu süreçte özellikle gerillanın Gabar, Dersim vb. alanlarda verdiği etkili cevaplarla içeride itibarı sarsılan Türk devleti, “Sorun içeride değil, dışarıdadır,  Kuzey Irak’tadır” diyerek, uluslararası güçleri konseptine dahil etme çabasını arttırmıştır. Burada hem Türkiye halkını hem de uluslararası kamuoyuna yönelik bir yanıltma durumu söz konusudur. Bu arada bazı ulusal ve uluslararası güçler herhangi bir projeye dayanmadan, tekrardan hareketimize ateşkes çağrısını yapmışlardır. Bu güçlerin birçoğu 2006’da çağrı yapan güçlerin hemen hemen aynısıdır. Oysa biz zaten 2006’da ateşkes yaptık. Ateşkesimize rağmen bu kadar saldırılar gündemleşmişti ve onlar buna sessiz kalmışlardı. Açık ki Türk devleti bizim ateşkesimizi de kabul etmemektedir. Ateşkesimizden de korktular. Onlar Kürt halkının hiçbir şeyini kabul etmiyorlar. Barışını, ateşkesini, savaşını kabul etmiyorlar. Çünkü Kürt halkının kendisini kabul etmek istemiyorlar.

Biz hem Türk devletinin gelişen saldırılarına karşı ve hem de yapılan bu türden çağrılara cevap olunması için 1 Aralık 2007 tarihinde bir deklarasyon yayınladık. Bu deklarasyon aynı zamanda bizim çözüm deklarasyonumuzdur. 7 madde halinde çok somut ve net çözümü ortaya koyarken, buna gelinmemesi ve şiddetin dayatılması halinde ise hareketimizin ve halkımızın direneceğini, gereken cevabı vereceğini yansıtan bir deklarasyondur. Türk devletinin imha konseptine karşı Kürt tarafı olarak hareketimizin demokratik çözüm deklarasyonu aynı zamanda bizim çözüm ve mücadele konseptimizdir.

Mevcut durumda hareketimizin tüm parçalarda Kürt sorununun çözümünü dayatması karşısında uluslararası güçler de zorlanmaktadır. Özellikle bağımsız bir çizgi biçiminde şekillenen Apocu Hareketin etkisizleştirilememesi hususu uluslararası güçler için ciddi bir konu durumundadır. Bununla birlikte uluslararası güçler için Türk devletinin 20. yüzyıldan kalma inkâr ve imha siyaseti de tam bir çözüm olarak görülmemektedir. Onlar Türk devletinin öngördüğü yöntemlerle PKK’nin tasfiye edilemeyeceğini iyi bilmektedirler. Yine Kürt sorununun tümüyle yok sayılamayacağını da ayrıca en iyi bilen güçler durumundadırlar. Bütün bunlarla birlikte, özellikle ABD’nin Ortadoğu projesini geliştirirken Kürtleri dayanak yapma istemi de söz konusudur. Bu nedenlerden dolayı ABD öncülüğündeki uluslararası güçlerin de bir konsepti vardır. Bizim çözüm konseptimiz, Türk devletinin imha konsepti bulunurken, uluslararası güçlerin de kendi çıkarlarına göre düşünülmüş bir politikası ve konsepti vardır. Her ne kadar çerçevesi tam olarak çizilmemiş de olsa, çeşitli araştırma merkezleri ve sivil toplum kuruluşları adı altında yayınlanan raporlarda ifade edilen ama resmi bir biçimde henüz sahiplenilmemiş olan uluslararası güçlerin de bir konsepti söz konusudur. Bu konseptin özü hareketimizi tecrit, izolasyon, darbeleme ve kuşatmayla teslim almaya zorlamaktır. Bu çerçevede kendi çizgisine çekmektir.

Önderliğimizin de belirttiği gibi, bu öteden beri bilinen bir İngiliz politikasıdır ve ABD bu politikayı izlemektedir. Bugün uluslararası güçler Kürt hareketini kontrol altına alma, kendi yedeğine alma, bağımsız bir duruştan ziyade kendi çizgisine ve kendi konseptine çekme politikasını esas almaktadır. Özü itibariyle bu da PKK’nin törpülenmesi ve tasfiyesi anlamına gelmektedir. Özellikle burada söz konusu olan, esasta Önderlik çizgisidir. Mücadele esas olarak Önderlik çizgisine karşı verilen bir mücadeledir. Bu temelde dayatmalar yapılmaktadır. Bunun için biz ‘Bu bir irade savaşıdır’ dedik. İrademizi etkileme, bizi kendi konseptlerine mecbur kılma amaçlı bir yönelim geliştirilmek istenilmektedir. Bu amaçla uluslararası konsept ile Türkiye konsepti şimdi bir nevi ortaklık yapmış bulunmaktadır. Bu anlamda belli bir yere kadar ortak saldırılarda birleştikleri ve bu temelde gelişen bir uluslararası yönelim planladıkları açık ortadadır.

Güneyli güçlerin de bu konuda ağırlıklı olarak uluslararası konsepte dahil olma durumu söz konusudur. Her ne kadar fazla renk verilmese de, esasında yumuşatılmış, bağımsız duruştan vazgeçmiş, yedeğe alınmış bir PKK’yi onlar da tercih etmektedirler. Bu açıdan Güneyli güçlerin de bu konseptin uluslararası güçlerin geliştirdiği bölümüyle ilgili oldukları görülmektedir. Onların esas korkusu PKK’nin çizgisidir. Böyle bir durumda PKK çizgisinin aşılması ve kendi çizgilerinin önünün açılması sürecine yol açacağı için en çok tercih edecekleri durumun bu olacağı açıktır.

Esasında burada Türk devleti taktik yapmaktadır. Yani Türk devleti sadece PKK’ye bazı şeyleri kabul ettirmek değil, PKK’yi yok etmek istemektedir. Salt PKK’yi değil, diğer parçalardaki Kürt iradeleşmesini de geriletmeyi ve kontrol altına almayı amaçlamaktadır. Ancak 5 Kasım’daki Bush-Erdoğan görüşmesinde bu konseptin ikinci ayağını bir nevi askıya aldı ya da onu sonraya bıraktı. Hedef sadece PKK olarak belirlendi. Ama esas olarak Türk devletinin konseptinde diğer parçaların iradesizleştirilmesi de vardır. Bu konuda Türk devletinin adeta ‘Bir yere kadar götürelim, ondan sonrasına bakarız’ biçiminde bir tutumu söz konusudur. Uluslararası güçler de ‘Türk devletiyle PKK çatışsın, bakalım sorun nereye gidecek, çatışmada PKK tasfiye olmaz ama zorlanır, bize muhtaç olur, bizim çizgimize gelmek zorunda kalır’ biçiminde bir politikayı yürütmektedirler.

Uluslararası güçler bunun için Kürt sorununun çözümünü istememektedirler. Bölgesel güçler zaten istememektedir. Eğer isteselerdi, şimdiye kadar bir bölgesel çözüm projesi gündemleştirilebilirdi. Açık ki bölgesel güçlerin mantığında herhangi bir çözüm durumu söz konusu değildir. Ama uluslararası güçlerin de aynı biçimde bir çözüm isteme durumu yoktur. Onlar çözümsüzlük üzerinden politika yaparak, PKK’yi başkalaşıma uğratarak, çözümü öngören bir yaklaşım içerisindedir. Bu anlamda ‘Önderliksiz ve PKK’siz çözüm projesi’ üzerinde de yoğunlaştıkları bilinmektedir. Bunun için çeşitli alternatif Kürt kesimlerini sürekli değişik biçimlerde güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Ancak bütün bu çabalar öteden beri vardı ve sonuç vermedi. Çünkü Kürt dinamiklerinin ezici çoğunluğu bugün PKK kapsamı içerisindedir. PKK toplumsal bir harekete dönüşmüştür. Bunun göz ardı edilmesi artık imkânsızdır. Bunu gören uluslararası güçler PKK’yi dönüştürerek, kendi konseptine mecbur bırakarak ve yine PKK dışındaki oluşumları da buna tabi kılarak bir çözüm yaklaşımını öngörmektedir. Bu noktadan yaklaşıldığında esas olarak uluslararası güçlerin konsepti de son tahlilde bir teslim alma konseptidir.

Bizim hareket olarak büyük bir kararlılıkla ve sonuna kadar kendi konseptimizde ısrar edeceğimiz açıktır. Açıkça görülüyor ki, üç ayrı konseptin mücadelesi söz konusudur. Esas olarak Türk devletinin konseptiyle uluslararası güçlerin konseptinin şimdi ortaklaştığı nokta hareketimizin darbelenmesi, izole edilmesi, sıkıştırılması ve dayatmaları kabul edecek düzeye getirilmesi amacını taşımaktadır. Bu anlamda bir süre daha bu konseptin ortak ittifakı devam edebilir. Çünkü hedefi bizim hareketimizi darbelemek, zorlamak, yönetim gücünü, yapısını darbelemek, mevzilerini elinden almak, böylece zorlayarak sonuç almaya ulaşmaktır. En azından uluslararası güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda öngördükleri durum çözümün değil, çözümsüzlüğün devamıdır ve bunun üzerinde siyaset yapılması durumudur.

Bu temelde hareketimize karşı ciddi, çok yönlü bir saldırı ve imha konsepti devreye girmiş bulunmaktadır. Bu konsept çerçevesinde yıl boyu hareketimiz üzerinde çeşitli düzeylerde saldırılar geliştirilmiştir. Son olarak uluslararası boyut kazanmasıyla birlikte, bu saldırılar daha da boyutlanacaktır. Her ne kadar bu konsepte dahil olan güçlerin değişik amaçları olsa da, son tahlilde hepsinin üzerinde birleştiği nokta hareketimizin bu aşamada darbelenmesi, daraltılması, izole edilmesi ve mevzilerinin elinden alınmasıdır. Çağın en gelişmiş tekniğine dayalı bir biçimde geliştirilen bu konseptin beraberinde ciddi tehlikeleri getirdiği açık ve nettir. Bu açıdan bizim ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuz, özellikle önümüzdeki sürecin daha da ciddiyet kazanacağı görülmektedir.

Şimdiye kadar gelişen bu saldırılar karşısında güçlerimizin belli bir duruşu olmuştur. Bir direniş süreci gelişmiştir. Biz de hareket olarak daha yılın başında Önderliğin perspektifleriyle uyarıldık. Özellikle Önderlik 18 Mayıs eksenli değerlendirmelerle sürecin ciddiyeti ve tehlikelerine işaret etmişti. Biz bu çerçevede Kongra Gel 5. Genel Kurulu’nda bir kararlaşmaya ulaştık. Türk devletinin çözüme gelmemesi halinde kendi çözümümüzü kendimizin geliştirmesi çerçevesini öngören bir yaklaşımı karar altına aldık. Aynı zamanda saldırılar karşısında savunma pozisyonuna ilişkin karar çerçevemizi netleştirdik. Bu temelde gelişen bahar hamlesi önemli bir mesaj olmuştur. Baharın ilk aylarında yoğunlaşan serhildan hareketi ve daha sonra özellikle Mayıs-Haziran aylarında gerilla hareketliliği önemli bir düzeyi kazanmıştır. Türkiye’de genel seçimlerin gündeme gelmesiyle birlikte siyasal hamlenin öne çıkması, eylemselliğin belli düzeyde sınırlama durumu olsa da ardından gelişen çatışmalar ve eylemlilik sürecinin Gabar ve Oramar eylemleriyle sürece damgasını vuran temel çıkışlar olmuşlardır. Ancak bahar aylarından sonra Kuzey Kürdistan’daki serhildan hareketinde yaşanan bir takım yanlış iç tartışmaların eylemsellikte kırıcılığı geliştirmesi ile birlikte serhildan eylemliliği zayıflamıştır. Bunun yerine Batı Kürdistan’da gelişen eylemselliklerle birlikte Avrupa’nın açlık grevleri vb. eylemliliklerle bir nevi boşluğu doldurması ve diğer mücadele alanlarındaki etkinliklerle sürecin cevaplanması gelişmiştir.

Kuzey Kürdistan’daki serhildan hareketinin sonbaharda belli bir toparlanmayı yaşaması, yine aynı dönemde Gabar daha sonra Oramar eylemliliği, ayrıca Batı Kürdistan’daki nitelik kazanan eylemsellik genelde belli bir düzeyi açığa çıkarmıştır. Bunlarla birlikte Doğu Kürdistan’da meşru savunma çizgisinde belli bir mücadelenin önemli siyasal sonuçları ortaya çıkarması, Doğu Kürdistan’da yaşanan kitleselleşme ile süreci tamamlayan diğer önemli bir gelişme konusu olmuştur. Ayrıca Güneyde ve yurtdışında mevzilerin korunması ve belli bir siyasal aktivitenin gelişmesiyle birlikte 2007 yılının bir bütün olarak hareketimiz açısından bir toparlanma, hazırlık ve önemli siyasal sonuçların açığa çıkarılması dönemi olmuştur.

2007 yılı başarılı bir pratikten çok Önderlik çizgisinin başarısının ispatlandığı bir yıl olmuştur. Yani yaşanan yetersiz pratikler olsa da yılın gelişmeleri mücadelemizi önemli bir noktaya taşımayı başarmıştır. Şimdiye kadar görülmemişçesine bir tarzda hareketimizin ve Kürt sorununun uluslararası kamuoyuna taşınması ve çözüm perspektifinin demokratik özerklik biçiminde somutluk kazanması ve sürecin genelde ortaya çıkardığı gelişmelerle birlikte Önderlik çizgisinin doğruluğu ve başarısı ispatlanmış olmaktadır. Bu çizgi çerçevesinde gerillanın ve kısmen serhildanın gelişim göstermesiyle birlikte ciddi gelişmelerin ortaya çıktığı görülmüştür. Halkımızın özellikle sonbahara doğru başta Kuzey olmak üzere Kürdistan’ın dört parçasında ve yurtdışında toparlanmaya doğru giden serhildan hareketiyle birlikte Gabar-Oramar eylemliliklerinin çarpıcılığı, kendisiyle birlikte önemli siyasal sonuçları ortaya çıkaran başarılı pratikler olmuşlardır. Bu anlamda 2007 yılı pratiğine bakıldığında, düşmanının kapsamlı saldırılarına rağmen önemli kazanımların ve sonuçların ortaya çıktığı bir yıl olmuştur denilebilir. Bu yılda Önderliğimizin ve hareketimizin yürüttüğü mücadele çizgisinin doğruluğuyla birlikte daha fazla siyasal sonuçlar elde edilmiştir.

Bu yıl pratiğinde düşman açısından belirginlik kazanan bazı sonuçları şöyle ifade etmek mümkündür:

Birinci husus, Türk devletinin hareketimiz karşısında bütün askeri, ekonomik, siyasal, diplomatik imkânlarını ortaya koyarak bütün gücüyle üzerinde durmuş olmasına rağmen, saldırılarında istediği sonucu elde edememiştir. Bu saldırılarda yaşanan kayıplarımızın olduğu bir gerçektir. Özellikle Botan ve Dersim sahaları başta olmak üzere ciddi anlamda kayıplarımız olmuştur. Ancak Türk devletinin çok kapsamlı yürüttüğü operasyonların çapına göre önemli sonuçlar almadığı da bir gerçektir.

İkinci husus, devletin Türkiye’nin ekonomik imkanlarını ve jeostratejik konumunu pazarlaması temelinde geliştirmek istediği uluslararası konsept istediği düzeyde gelişmemiştir. Türk devleti bu konsepti 9 Ekim 98 komplo süreci gibi ele alıp geliştirmek istedi. Ama şimdi geliştirilen konsept ile 98’de Önderliğimize karşı geliştirilen uluslararası konsept arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Bazı yönleriyle benzerlik arz etse de, özünde önemli farklar içermektedir. Her şeyden önce, mevcut durumda daha çok Türk devletinin çabası ve dayatmasıyla geliştirilen bu konsepte dahil olan güçlerin tek bir amaçta birleşme durumu yoktur. Stratejik ortaklıktan bahsedilse de, özünde stratejik bir ittifak durumu söz konusu değildir. Herkesin kendine göre bir amacı olan ve asgari düzeyde amaçlar temelinde bir araya gelmiş bir konsept olmaktadır. Yani 98 konsepti gibi kararlı, sonuna kadar tasfiyeyi amaçlayan bir oluşumdan ziyade, hareketimize karşı herkesin kendi çıkarları temelinde bir birlikteliğinden oluşan bir konsept olmaktadır.

Türk devletinin dayatmakta olduğu inkâr anlayışının artık giderek uluslararası düzeyde gerekli rağbeti görmediği, dolayısıyla bu politikayı yürüten Türk devletinin yeteri kadar güven vermediği, bundan hareketle bu güçlerin sonuna kadar Türk devletinin arkasında durmayacağı gibi bir durum da söz konusudur. Esasen uluslararası güçlerin Türk devletiyle hareketimizi çatıştırarak kendi çıkarlarını sağlama alma politikası yürürlükte olup, Türkiye’nin de bunda kazanacağı herhangi bir şeyin olmadığı görülmektedir. Böyle olunca sonuçsuzluğu şimdiden belli olan bu durumun aslında Türkiye’nin de zararına işleyen bir sürece dönüştüğü ve dönüşeceği açıkça ortadadır. Bu açıdan Türkiye daha çok yönlendirilen bir figüran konumundan kurtulmuş değildir. Diğer bir husus da üzerinde uzlaşılan konseptin bir tarafında ABD’nin bir tarafında da İran’ın bulunması AKP’nin bir mahareti ve Türk devletinin bir avantajı gibi görülse de, özünde taraflar arasında kuşku yaratan bir unsur olarak dezavantaj yaratmaktadır.

Üçüncü bir husus ise, 2007 yılı içerisinde gelişen pratik süreç ve yaşanan gelişmelerle birlikte, Kürt sorununun Türkiye kamuoyunda en geniş kapsamda tartışılma sürecinin başlamış olmasıdır. Hareketimize karşı en çok savaşmış eski generaller dahil, birçok eski yetkilide itiraf sürecinin başlaması, Türk devletinin yürüttüğü katı inkar ve imha politikasının aslında iflasıdır. Bu inkâr politikasının en güçlü savunucuları konumundaki kişilerin şimdi “şurası yanlıştı, burası yanlıştı” diyerek üzerinde birleştiği nokta bu sorunun sadece askeri yöntemlerle çözülmeyeceği tespiti olup, aslında başarısızlığın kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Türkiye Kürt sorununda yaşadığı çıkmazı itiraf etmiştir. “Sadece askeri yöntemlerle çözülemez, bunun yanında siyasal, sosyal ve ekonomik tedbirler alınmalıdır” denilmektedir. Ama bu kez farklı bir saptırma ile sorunun çözümü değil, çözüm için kullanılacak olan unsurlar ters çevrilerek bastırılma için kullanma tutumu gelişmekte ve tekrar eski noktaya yani inkâr politikasına dönülmektedir. Oysa artık yırtılmanın önüne yamayla geçilemez ve bu politikanın terk edilmesi gerektiği açık ortada olmasına rağmen bunu kimse söyleyememektedir. Bunun için seksen dört yıllık yanlışını açıkça dillendirecek Türkiye’nin gerçek anlamda yürekli bir siyasi liderliğe ihtiyaç olduğu açık ortadadır. Bu politikanın başka biçimde tamir edilmesi ve sonuç alınması artık mümkün değildir.

Bu konuda AKP liderliği samimi yaklaşmamakta, yürekli davranmamakta ve ikiyüzlüce bir oyun oynamaktadır. İşte “Bu sorun sadece askeri yöntemlerle çözülmez” deyip gerisini çarpıtan, ‘eve dönüş yasası’ adı altında pişmanlık yasasını dayatan, Kürdistan gençliğine ve halkına itiraf yasalarını dayatıp hem çeşitli projelerle Kürt halkını aşağılama ve hem de uluslararası kamuoyunu yanıltmaya dönük bir çaba sergileme durumu söz konusudur. Bunun fazla bir sonuç vermeyeceği, artık Türkiye’nin sorunu açık açık kendi kendisiyle tartışarak yanlışlarıyla yüzleşmesi gerektiği açık ortaya çıkmıştır. Ortada bir Kürt sorunu vardır. Öyle yarım yamalak itiraflarla bu sorun örtbas edilemez. Seksen dört yıllık politikanın yanlışlığının itiraf edilmesi gerekmektedir. Kürdistan’da yürütülen bütün katliamlara ilişkin Kürt halkından özür dilenerek, Kürt halkının özgür iradesine saygı gösterilmesi suretiyle çözüme doğru yaklaşım geliştirilebilir. Yoksa işte Kürt halkına ‘gelin teslim olun’ diyerek bir taraftan bombalar yağdırılacak, diğer taraftan da ‘değişik projeler var’ denilecek. Bu tür baskı ve şiddet dayatma yöntemiyle soruna hiçbir çözüm geliştirilemeyeceği netlik kazanmış durumdadır.

Diğer dördüncü bir husus da, AKP’nin başını çektiği özel savaş hükümetinin bu dönemde ağırlığını verdiği en önemli konulardan birisi de Kürtler arası bir çatışma yaratmaydı. Özellikle PKK ile Güney Kürdistan Bölge Hükümeti arasında çatışma yaratma istemi vardır. Yine içeride DTP ile PKK’nin arasını açma istemi vardır. Ayrıca daha değişik farklı çevrelere dayanarak ulusal birliği bozmaya dönük çok ciddi çabaları olduğu bilinmektedir. Bu konularda da Türk devleti amacına ulaşmamıştır. Her ne kadar baskı, şantaj ve tehditlerini devam ettiriyor olsa da, bugün itibariyle amacına ulaşmadığı belirtilebilir. Özünde Kürt halkının ve özgürlük davasının en zaaflı noktasının burası olduğu bilinmektedir. Bugün Güney Kürdistan’daki egemen siyaset anlayışının dar politikaları, uluslararası güçlerin konsepti çerçevesinde bir politika yürütmeleri, özellikle bazı siyasi kesimlerin zikzaklı duruşu, tarafsız duruş adı altında ulusal çıkarlar yerine kendi örgüt çıkarlarını esas alan siyasi anlayışların varlığına rağmen, Türk devletinin amacına ulaşmadığı bir gerçektir. Türk devletinin dayandığı inkâr ve imha konsepti bugün tüm Kürdistan’da rahatsızlık uyandırmaktadır. Çünkü bu politika 20. yüzyıldan kalma Kürt’ün hiçbir şeyini tanımayan, Kürdistan’da yaşanan gelişme düzeyini görmeyen bir politikadır. Dolayısıyla bütün uluslararası güçlerin arada olmasına ve güven vermesine rağmen bu konseptin Kürt ayağının oluşmaması kendileri için en ciddi handikaplardan birisi durumundadır.

Son olarak söylenecek husus ise, AKP’nin giderek gerçek yüzünün açığa çıkmaya başlaması hususudur. AKP demagojiyle uluslararası düzeyde olumlu bir imaj yaratıp, kamuoyu tarafından sıcak karşılanan pozisyonunu Kürdistan’daki savaş ve katliamla giderek kaybetmektedir. Ayrıca Kürdistan’da sorunu çözeceği vaadi, din maskesini kullanarak duyguları sömürmesi gerçeği karşısında yürütülen savaşla birlikte, Türk-İslam çizgisindeki gizli faşizan eğilimi daha fazla açığa çıkmaktadır. Yaşanan son gelişmelerle ve özellikle 22 Temmuz seçimleri ardından ortaya koyduğu pratikle, AKP bir özel savaş hükümeti olduğunu herkese gösterdi. Nasıl ki geçmişte Kürdistan’da savaş yürüten bütün özel savaş hükümetlerinin akıbeti bitiş olduysa, bu biçimde AKP’nin de böyle devam etmesi durumunda o da bitişi yaşayacaktır. Bugün en açık bir biçimde AKP’nin yüzü herkes tarafından görülecek tarzda açığa çıkmaya başlamıştır.

Türk devletinin Önderliğimizin ve hareketimizin sunduğu, her iki tarafın ortak çıkarlarını birleştiren projeleri kabul etmeyip uluslararası güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesinin etkisi altında kalarak imha konseptini hayata geçirebileceğini sanması bir gaflettir. Türk devleti tarihin bu aşamasında hiçbir biçimde öngördüğü imha konseptini Kürt halkına karşı başarıya götüremez. Bunun ulusal ve uluslararası koşulları yoktur. Bugün uluslararası güçlerin kendi çıkarları gereği hem bölgedeki dengeleri gözeterek Türk devletini yanında tutma hesabı, hem de Kürt sorununa ilişkin hesapları gereği bu politikaya prim veriyor olsa da, özünde bu politika çağcıl değildir ve başarı şansı bulunmayan bir politikadır. Dolayısıyla Türkiye halkı bunda kaybedecektir, kaybetmektedir. Türkiye’nin sağladığı herhangi bir kazanım yoktur. Gerek yıl boyunca sürdürdüğü operasyonlarda ve gerekse de en son uluslararası destekli geliştirdiği hava saldırılarında sonuç alamadığı bir gerçektir.

2007 yılı boyunca Türk devletinin gerçekleştirdiği saldırılarda bizim kayıplarımız olmuştur. Ama buna karşılık devletin kayıpları kendi açıklamalarında da ifade edildiği gibi çok daha fazla olmuştur. Türk devletinin yönelimleri önemli oranda sonuçsuz kalmış ve genellikle gerillanın belli düzeydeki taktiklerle direnişi karşısında kendilerinin kayıpları daha ağırdır. Bunun karşısında 2007 yılında bizim kazanımlarımız daha fazla olmuştur. Bu gerçeği dikkate aldığımızda, aslında 2007 yılının bizim için daha fazla kazanımlarla geçen bir yıl olduğunu bir kez daha görüyoruz. Gelişen kapsamlı saldırılar karşısında hareketin ortaya çıkardığı sonuçlar bu anlamda önemli sonuçlar olmaktadır.

Genel olarak 2007 yılı Kürt Özgürlük Hareketi açısından oldukça hareketli ve önemli bir yıl olarak pratikleşmiştir. Ancak gerek serhildan alanında, gerek propaganda ve örgütlenme alanında, gerekse de gerilla alanında göstermiş olduğumuz performans istenilen düzeyde değildir. 2007 yılında pratikte sergilenen bir takım yetersizliklerle düşmana umut veren davranışların ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Özellikle Kuzey Kürdistan’da bazı bireylerin çok anlamsız bir biçimde Önderliğimiz hakkındaki zehirlemeye dair tartışma gündemi yaratması,  Kuzey Kürdistan’da pasifleşme ve eylemde gerilemeye yol açması ve ondan sonra sergilenen çabalara rağmen uzun süre kendine gelememesi eylemlerde ciddi zayıflık yaratmıştır. Bununla birlikte tüm alanlarda serhildan hareketinde yaşanan sistemsizlik ve örgütsel zayıflık, taktik konudaki darlıkların pratiğe yansıması ve gereken kapsama ulaşamama durumu yaşanmıştır. Yurt içinde ve yurtdışında kitlesel hareketin bu durumu diplomatik düzeyin yetersiz kalmasıyla birleşince yıl açısından istenilen düzeyin gerisinde kalınmıştır.

Aynı biçimde Haziran ayına kadar gerillanın duruşu aslında olumluydu. Baharda yaşanan bazı kayıplara rağmen Mayıs ve Haziran’daki çıkışı fena değildi. Fakat ondan sonra peş peşe yaşanan kayıplar ve etkisizlik durumu yaşandı. Birçok alanda gelişen bahar aylarındaki eylemlilik ve en son olarak da Gabar ve Oramar eylemlilikleri önemli pratikler olmuştur. Ancak genelde görülen taktik darlık, hareket ve üslenme anlayışındaki yanlış ve yetersizlikler sonucu başta Botan alanında olmak üzere yaşanan toplu kayıplar olmuştur. Bu kayıpların yaşanmasında kimi tasfiyeci anlayışların rolüyle birlikte, hareket tarzındaki yüzeysellik, düşmanı yeterince izleyememe gibi komuta ve taktik açıdan yaşanan yetersizliklerin rolünün de olduğu anlaşılmaktadır. Bütün bu konularda HPG’nin kendi platformlarında genişçe tartışma konusu yapabileceği 2007 pratiğinin yetersizlikleri ve önemli dersler çıkarılacak sonuçları vardır.

İster ideolojik, ister örgütsel, isterse askeri-taktik konularda olsun, HPG’nin kendi yetersizliklerini ve hatalarını doğru tespit etmesi gerekmektedir. Bunu en iyi bir biçimde çözümleyip tespit ederek, nerelerde hatalar var, nerelerde hata yapıldı konusu üzerinde yoğunlaşmak ve hataları kaynaklarıyla birlikte tespit ederek gidermeyi öngören çalışmaların geliştirilmesi, düzeltmelerin yapılması çok büyük önem taşımaktadır. Özellikle biz geçen yılın yetersizliklerinin aşılması temelinde yeni yılın hazırlıklarını güçlü kılmak durumundayız. Güçlerimizi bu yetersizliklerin aşılması ekseninde eğitmek ve motive etmek çok önemlidir.

Ancak hem gerilla hem de serhildan hareketinin 2007 yılında sergilediği pratikte ortaya çıkan yetersizlikleri doğru görmemiz ve bu yetersizliklerin aşılması temelinde güçlerimizi gelecek sürece daha güçlü temellerde hazırlamamız çok çok önemli bir husus durumundadır. Ayrıca bu yıl içerisinde gerçekleşen 22 Temmuz seçimlerinde Türk devletinin çıkardığı yasal, idari engeller ve baskılarla engellemek istemesine rağmen bir grup parlamenterin Kürt kimliğiyle meclise girmiş olması aslında bir başarıdır. Ancak dengesiz bir ortamda gerçekleşen bu seçimlerde, Türk devletinin AKP’nin aldığı oylara dayanarak kendisi için bir başarı gibi göstermesi bir çarpıtmadır, doğru değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, Türk devleti bu kış adeta fırsat bu fırsat diyerek saldırılarına devam edecek, özellikle de medya yoluyla da psikolojik savaşı yoğun bir biçimde geliştirerek halkımızı ve tabanımızı etkilemeye çalışacaktır. Bununla moralin bozulması ve iradenin kırılmasına dönük zemin oluşturarak, Güney üzerinde de zaman zaman hava saldırıları, top ve füze atışlarıyla sürekli bir tazyik oluşturacaktır. Böylece hazırlıklarımızı darbelemek, güçlerimizi yıpratmak isteyecektir. Güneyde böyle bir plan çerçevesinde uygulamanın gelişeceği yüksek bir ihtimaldir. Ayrıca kısmi sızma ve nokta operasyonlarının gelişme ihtimali de söz konusu olabilecektir.

Ama bu kış sürecinde Türk devleti esas olarak Kuzey üzerinde yoğunlaşacaktır. Tabii tespit edebildiği, istihbarat alabildiği kadar Kuzeydeki güçlerimizi darbelemek, tasfiye etmek ve böylece baharla birlikte tümüyle imha sürecini dayatmak isteyecektir. Aslında yıl boyunca Türk devleti sürekli bir biçimde sağ gösterip sol vurma misali hep Güneyi tartışma konusu yaparak, esas olarak Kuzeyde sonuç almak istemiştir. Dikkatleri Güney üzerinde yoğunlaştırırken, esas olarak Kuzeyde saldırılarını gerçekleştirmiştir. Hatta öyle anlaşılıyor ki, ABD ile yaptığı anlaşma çerçevesinde uydu ve uçak keşifleriyle almakta olduğu istihbarat da Güney’den daha fazla Kuzey’deki üslenmelerimize ilişkin almakta olduğu pratik uygulamalardan anlaşılmaktadır. Bu anlamda Kuzeyde yaşanan çatışmalarda da ABD istihbaratının önemli bir rolünün olduğu açığa çıkmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, devlet çekirdeğinin ordunun esas projesi, kış boyunca bize yüklenerek, baharla birlikte imha hareketini Kuzeyde ve Güneyde dayatmak biçimindedir. Bu anlamda Önderliğimiz üzerinde İmralı sisteminin sıkı bir biçimde devam etmesi, yine DTP üzerinde baskılama, kuşatma, ezip teslim alma, parçalama, kitlenin iradesini kırma biçimindeki özel savaş yönelimlerinin artarak devam edeceği görülmektedir. Bunun için Kuzeyde bastırma, Güneyde yıpratma ve baharda adeta son raunduna yönelme zeminini oluşturacaktır. Bu konuda acelesi vardır. Acelesi de şudur: Bir fırsat yakalamış, ABD’nin olurunu almıştır; ABD-İran çelişkisinden yararlanmak ve bu nedenle kendini pazarlayarak sonuç almak istemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin acelesi vardır. Bunun için öyle bir yönelime ve sürece böyle bir planlamayla girmesi çok yüksek bir olasılıktır.

Bu konuda bizim kendi konseptimizi güçlü taktik yaklaşımlarla ve projelerle kapsamlı bir biçimde hayata geçirmemiz önemli olmaktadır. Çünkü sonucun tayin edilmesinde esas olarak bizim duruşumuzun rol oynayacağı kesindir. Bu açıdan döneme güçlü hazırlık yapmak, yeterli plan ve programlarla doğru bir taktik perspektif anlayışla yaklaşmak çok çok önemlidir.

Mücadele tarihimizde çok önemli ve kritik bir aşamaya gelip dayanmış durumdayız. Aslında yürüttüğümüz mücadelenin karakteristik bir özelliği olarak hemen her süreç bizim için kritik ve hassas geçmiştir. Bundan dolayı Önderlik “nefes nefese yürütülen bir mücadele” diyerek, hareketimizin bu mücadele özelliğini ifade etmiştir. Gerçekten de geçmiş mücadele tarihlerinde de önemli dönemeçler bulunmaktadır. Ama öyle anlaşılıyor ki, 2008 yılı bu konuda önemli ve zirvesel bir yıl olacaktır.

Resmi olarak parti adına otuz yıldır sürdürdüğümüz mücadelenin mukadderatı yani başarı ve başarısızlığı önümüzdeki yılda netleşecektir. Esasen Kürt sorununun hangi yöne evirileceği, sorunda çözüm sürecinin mi gelişeceği, yoksa inkâr siyasetinin galip gelerek kölelik düzeninin mi pekişeceği noktasında netleşme gelişecektir. Kuşkusuz her şey bir yılda olup bitmeyecektir. Ama sürecin hangi yöne doğru evirileceği konusunda 2008 yılındaki mücadele duruşu ve taraflar arasındaki savaş tayin edici olacaktır. Bu açıdan bizim de hareket olarak bu yıla çok kapsamlı bir biçimde ve bütün gücümüzle kendimizi hazırlamamız gerekmektedir.

Biz aslında daha yılın başında gerçekleşen 5. Genel Kurul’da aldığımız kararlarla sürecin kendi cephemizden nasıl gelişeceğini kararlaştıran tutumu aldık. Yine daha sonra sonbaharda “Önderliği yaşa ve yaşat” sloganıyla geliştirilen ‘Êdi Bes e’ hamlesi kararını almamız çok önemli olmuştur. Ayrıca düşmanın Önderliği zehirlemesi karşısında kadrosal yapıda gelişen sahiplenme duygusu ve fedaileşme ruhu ileri bir düzey kazanmıştır. İlkbahar ve yaz ayları boyunca hareketimizin geliştirdiği toplantılarla birlikte partileşme sürecinin pekiştirilmesi, yetersizliklerin giderilmesi noktasında hareket içerisinde çizgi mücadelesinin daha da nitelik kazanması süreci gelişmiştir. Özellikle bunu çeşitli konferans ve kurultaylarla tüm harekete mal eden çalışmalarla somutluk kazanması mücadele perspektifi, taktik netlik ve militan yapının sağlamlaştırılması açısından önemli bir hazırlık süreci olmuştur. Aynı çerçevede HPG’nin böyle bir sürece kendisini belli bir düzeyde hazırlama çabaları temelinde gelişen bahar süreci eylemliliği, daha sonra gelişen sonbahar hamlesindeki çarpıcı eylemliliklerle dönemin cevaplanması, bizim için önümüzdeki sürece hazırlıklı girişin olanaklarını yaratmış bulunmaktadır.

Bu açıdan biz 2008 yılına hazırlıksız giriyoruz diyemeyiz. Genel anlamda bir hazırlık düzeyimiz vardır. Özellikle hareketin temel bünyesini oluşturan kadrosal yapıdaki netlik, ideolojik duruşun daha sağlam ve kararlı hale gelmesi, kadrosal yapıda askeri ve siyasi alanda gelişen yoğunlaşma durumu yetersizlikleriyle birlikte küçümsenemeyecek bir düzey kazanmıştır. Önümüzdeki ayların iyi değerlendirilmesi temelinde bu hazırlıkların somut planlama ve çalışmalara dönüşmesi, pratikleşme aşamasına getirilmesiyle birlikte genel olarak hareketimiz 2008 yılına hazırlıklı girmiş olacaktır.

Öyle anlaşılıyor ki, herkesin belli düzeyde bir hazırlığı vardır ve her taraf kendi konseptini hayata geçirmek, hâkim kılmak için çaba gösterecektir. 2008 yılının bu konuda bir dönemeç olacağı anlaşılmaktadır. Taraflar açısından kırılma noktasının yaşanabileceği bir yıl olarak 2008 yılının herkes için bir önemi arz ettiği açık ortadır. Özellikle Kürt sorununda 2008 yılının önemli bir yıl olacağı şimdiden bellidir. Bizim demokratik çözüm çabamız sürekli olacak ve demokratik çözüme kapımız her zaman açık olacaktır. Ancak bize karşı dayatılan imha konseptine karşı da çok güçlü bir biçimde, tarihe nam salacak tarzda direneceğimiz de bir o kadar açık ve nettir.

Türk devletinin geliştirmek istediği konsept bir imha konseptidir. Ulusal kimliği yok etme konseptidir. Uluslararası güçlerin geliştirdiği konsept ise ideolojik ve siyasal kimliği yok etme konseptidir. Birisi ulusal kimliğimizi birisi de ideolojik kimliğimizi hedefleyen konseptler durumundadır. Oysa biz kendi ulusal kimliğimizle, siyasal kimliğimizle özgür ve demokratik bir ortamda yaşamak istiyoruz. Dolayısıyla evvela ulusal ve ideolojik, siyasal kimliğimizi savunmak durumundayız. Ne pahasına olursa olsun biz ne ulusal kimliğimizden, ne de ideolojik, siyasal kimliğimizden taviz verebiliriz. Bizim kazanma şansımız tarihin bu önemli döneminde çok daha fazladır. Her ne kadar bu dönem kritik ve tehlikeli bir süreç olup darbe alma ve tasfiye sürecine tabi tutulma tehlikesi kendisini dayatmış olsa da, sonuç alma ve kazanma şansımız daha fazladır. Biz kazanmanın, sonuç almanın raunduna girmiş bir hareketiz. Onun için buna final dönemi demiştik. Bizim için sürecin final olma özelliği devam etmektedir. Zaten biz o zaman bir yıl için değil süreç için finaldir dedik. Şimdi de bu final durumu devam ediyor. İnkâr ve imha siyasetinde kırılmanın yaşanabileceği önemli bir yıl sürecinde olduğumuzu tespit etmek yanlış değildir.

Biz bugün her zamankinden daha fazla zafere yakınız. Düşman güçleri bizi zaferden alıkoymak, geriletmek ve tasfiye etmek için bu kadar kıyamet kopararak, konseptler oluşturarak, ittifaklar üzerine ittifaklar geliştirerek, saldırılar üstüne saldırılar sürdürerek sonuç almak istemektedirler. Onların korkusu bizim zaferimizdendir. Onlar engel tanımaksızın gelen zaferimizden korkmaktadırlar. Bunun için bu kadar panik, bunun için bu kadar telaş, bunun için bu kadar saldırı, bunun için bu kadar kendini peşkeş çekerek uluslararası ittifak geliştirmektedirler. Türk devletinin imha konseptinin gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Başarı şansı hiç yoktur. Çünkü çağdışı bir bakış açısına dayanan bir konsepttir. Uluslararası güçlerin konseptinin başarı şansı yoktur. Çünkü Kürdistan halk gerçekliğini göz ardı eden, Kürdistan Özgülük Mücadelesinin haklılığını ve dayandığı kitlesel temeli görmeyen bir bakış açısına dayanmaktadır.

Bizim konseptimizin başarı şansı daha fazla vardır. Çünkü çizgimiz doğrudur, ideolojimiz-felsefemiz doğrudur, davamız haklıdır ve en önemlisi, biz bu çizgi temelinde yoğrulmuş, derin bir tarihi tecrübeden süzülüp gelmiş bir hareketiz. Önderliğiyle, kadrolarıyla, militanlarıyla tecrübeyle yoğunlaşarak bu düzeye gelmiş bir hareketiz. Yine kendi özgücümüze, halkımıza, topraklarımıza, dağlarımıza, yüce zirvelerimize dayanarak bugüne kadar geldik. Kendimizi savunduk, kendimizi geliştirdik, kendimizi yetkinleştirdik. Giderek Kürdistan’ın dört bir yanında halkımızla bütünleştik. Bu açıdan önümüzdeki engeller, zorluklar ne olursa olsun, yeter ki yüksek bir inançla yoğunlaşalım ve kendi kişiliğimizde zaferin önünü açalım, kendimizi doğru katarak yetersizliklerimizi ve yetmezliklerimizi aşalım, zafer kesin bizim olacaktır. Onun için öncelikle yetmezliklerimizi aşmak, güçlerimizi Önder Apo’nun ışıklı yolunda, perspektifleri temelinde doğru donatmak, doğru mevzilendirmek, yaratıcı bir taktik ustalıkla süreci cevaplamak için gerekli fedakârlığı ve kararlılığı gösterirsek kazanmanın yolu açık olacaktır.

Karşımızdaki güçlerin konseptinin kapsamlı olduğunu ifade ettik. Onların o kapsamlı konseptine karşı elbette bizim de kapsamlı bir mücadele perspektifiyle cevap vermemiz gerekmektedir. Öncelikle ideolojik cepheden yeterli kapsamda ve derinlikte bir mücadelenin gerekliliği çok açık ortadadır. Genel anlamda yürütülecek ideolojik mücadeleyi esas olarak yaşamda, yoldaşlıkta, militanlaşmada, kadro duruşunda, komuta tarzında yansıtmak, temsil etmek, göstermek önem taşıyor. Bu anlamda çizgiye gelmeyen, düzen geriliklerini yaşayan, değişik biçimlerde tasfiyeci savrulmanın etkilerini üstünden atamamış, pratiğe doğru girmeyen, teğet geçen, oportünist kişilikler şurada burada tek tek kişiler düzeyinde de olsa bunları tümüyle aşmak, dönüştürmek ve çizgi militanlığını esas almak kesin gereklidir. Kadro ve komuta yapısı olarak düzenin ve toplumun tüm geriliklerinden arındıran, yoğun bir iç mücadeleyi geliştiren bir eğitim perspektifi temelinde kadroyu netleştiren, Apocu fedai ruhla donatan, sürece yüksek bir kararlılıkla hazırlayan bir kadrosal duruşu yakalamamız gerekmektedir.

Partimiz PKK’nin yeniden yapılanma perspektifi çerçevesinde demokratik, ekolojik anlayış doğrultusunda donatılmış kadronun geliştirilmesi olmaksızın, dev gibi büyük askeri taktik sorunları, örgütsel ve siyasal sorunları ve devrimin diğer sorunlarını cevaplamak mümkün değildir. Bütün bu sorunları cevaplamak ancak ve ancak partileşmiş, PKK’lileşmiş militan bir yapının yetiştirilmesiyle gerçekleşebilir. Sorunları aşan, PKK’nin engel tanımaz devrimciliğinin geliştirilmesiyle ancak dönemin gerekli cevabı geliştirilebilir.

Bununla birlikte demokratik devrimi, kadın devrimini, ekolojik devrimi hedefleyen devrimsel hareketimizin militan öncü gücü olan kadın hareketini geliştirmek, özgür kadın militanı devrimin öncüsü olarak Apocu fedai ruhla donatmak olmaksızın, bu devrimin gelişme şansı olmayacaktır. Öncelikle erkek egemenlikli sistemin aşıldığı, gerçek eşitlik ve özgürlüğün geliştiği, bu temelde kadın iradeleşmesinin özgürlük çizgisinde derinleştiği bir militan öncü kadro tipini geliştirmeksizin, toplumun o geleneksel, klasik şekillenişi, erkek egemenlikli tarzı aşılamaz. Bunun aşılamaması demek, militan kadro yapısının hem erkekte hem kadında geliştirilememesi anlamına gelecektir ki, bu da ideolojik ve stratejik bir konudur. Dolayısıyla bu konuda kadın kurtuluş çizgisi temelinde doğru bir bakış açısına ulaşmak, kadın olsun erkek olsun tüm PKK kadro yapısının bu temelde donatılması devrimci mücadelemizin öncü gücünü yaratmada önemli bir görev durumundadır.

Aynı bakış açısı ve perspektif temelinde devrimin diğer öncü gücü olan gençliği donatmak, yılların yaşanan tecrübesiyle perspektiflendirmek, gençlik ruhu, dinamizmi ve aktivitesini bu biçimde en yetkin tarzda pratikleştirmek devrimin öncü güçlerinin doğru mevzilendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle toplumsal geleceği kazanarak kendisi için onurlu bir gelecek yaratmak durumunda olan Kürdistan gençliğinin kutsal savunma görevini unutmaması gerekmektedir. Hem toplum içinde sivil öz savunma anlayışını ve örgütlenmesini geliştirerek, hem de savunma kuvvetlerine katılma görevlerini layıkıyla yerine getirerek toplumsal geleceği garanti altına alabileceğini iyi bilmelidir.  Kürdistan gençliğinin tarihin bu önemli döneminde toplumsal hareketin eylemsel öncülüğünü üstlenirken, toplumsal savunma sisteminin temel bir gücü olarak rolünü oynamasıyla sürecin kazanılacağı kesindir.

Diğer yandan siyasal mücadelenin en geniş kitlesel kapsamda geliştirilmesi, örgütlendirilmesi, meşru savunma stratejisinin temel iki ayağından birisi olan serhıldan hareketinin bu geniş siyasal yelpazeye dayalı olarak örgütlendirilmesi önem taşımaktadır. Önümüzdeki süreçte meşru savunma stratejisinin başarısı açısından siyasal örgütlenmenin, kitle hareketinin serhıldan sürecinde boyutlanmasının, çeşitli zengin taktiklerle yaygınlık kazanmasının başarıyı kazanmada en önemli ayak olacağı bilinmelidir.

Düşmanlarımızın halkımızı bölüp parçalama, tarihten gelen geleneksel alışkanlıkların bir sonucu olarak Kürtleri birbirine düşürme ve böylece Kürdistan halkını zayıflatarak özgürlük hareketini daraltma istemi karşısında bizim ulusal demokratik çizgide iç diplomasiyi geliştirerek, bütün güçleri ulusal, demokratik çizgiye çekme esprisiyle siyasal mücadeleyi diplomatik kapsamda geliştirmemiz önemli olacaktır. Özellikle hem Türk devletinin hem de uluslararası güçlerin üzerinde yoğunca durdukları Güney Kürdistanlı güçlerin yetersizliklerinin ideolojik bakış açımıza göre eleştiri üslubuyla birlikte, onları ulusal zemine çeken, ulusal demokratik çizgiye gelmelerini öngören ve bu temelde birlik esprisini öne çıkaran bir politikayı yürütmemiz gerekmektedir. Bu konuda bizim temel alacağımız doğrultu, uluslararası çıkarlar ve pazarlıklar ekseninde çeşitli politikaların da yaşanabileceğini hesaplamak, her türlü ihtimali dikkate almaktır. Bizim ilkemiz sonuna kadar ulusal çıkarlar temelinde demokratik ulusal birlik olmakla birlikte, sadece kendi gücümüze güvenme ilkesini esas alıp her türlü ihtimali göz önünde bulunduran tedbirlerimizi almaktır. Türk devletinin sadece hareketimizi değil, tüm Kürt iradeleşmesini hedeflediği gerçeğinden hareketle, bizim de ulusal birlik politikasını geliştirmemiz önemli olacaktır. Böylece düşman güçlerin parçalayıcı, karşıtlaştıran politikalarını boşa alarak demokratik ulusal çizgide gelişmeyi hedeflemek, buna gelmeyenleri de ulusal düzeyde teşhirini sağlamak ve ulusal birliği pekiştirmek gerekmektedir. İdeolojik mücadele ile birlikte ulusal demokratik birlik ve halkların kardeşliğini savunmak esastır.

Egemen devletlerin toplumumuzu düşürücü, yozlaştırıcı, baştan çıkarıcı çeşitli ideolojik kültürel saldırıları karşısında Kürt kültürünün tarihten gelen zenginliğiyle günümüzün çağdaş Apocu bakış açısının yoğunlaştırılmış kültürel birikimini topluma mal etmek de bu dönemde önemli bir görev durumundadır. Kişilikli, onurlu duruşu egemen kılmak, bu temelde egemen devletlerin gençliğimizi, toplumumuzu düşüren kültürel saldırılarına karşı Apocu kültürel birikimle cevap vererek toplumumuzu gelişen özel savaş saldırılarına, psikolojik saldırılara karşı savunmak, böylece eğitim ve propaganda faaliyetlerini yoğun ve yaygın bir biçimde geliştirmek gerekmektedir.

Yine halkımızın büyük bir yoksulluk içinde bulunduğu, düşman güçlerin halkımızı açlık ve yoksullukla terbiye etmeye çalıştığı göz önünde bulundurarak toplumsal dayanışmayı her bakımdan geliştirmek en temel bir görev durumundadır. Özellikle toplumun sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik dayanışmasını geliştirmek önemli olacaktır. Demokratik komünal toplumu, komünsel faaliyeti bu biçimde yaygınlaştırarak geliştirmek gerekmektedir. Her köyde komün, her mahallede meclis örgütlenmesini geliştirerek toplumsal dayanışmayı, örgütleşmeyi, demokratikleşmeyi geliştirme temelinde biz yeni toplumun inşasını geliştirebiliriz. Devrimci mücadelemizin en temel görevi toplumun demokratik komünal temelde yeniden inşasıdır. Biz toplumsal dayanışma ve örgütleşmeyi tabandan yaratmadan bu toplumsal devrim görevini yapamayız. Bu açıdan sosyal dayanışmayı derinliğine ele almak, her bakımdan gerçek bir dayanışma yaratarak doğal komünal değer yargılarını yeşertmek, böylece toplumun temelinde bu değer yargılarını esas hale getirmek, toplumsal devrimimizin en temel görevi durumundadır.

Düşmanlarımızın saldırı konseptine bakıldığında, sürecin yönünü tayin etmede damgasını vuracak olan temel güç meşru savunma gücü olacaktır. Bugün meşru savunma güçleri ve Medya Savunma Alanında bulunan tüm siyasal ve askeri çalışmalardaki güçlerimizin hedefte olduğu bilinmektedir. Büyük bir ihtimalle yıl boyu saldırılar devam edecektir. Güneyde daha çok hava ve nokta operasyonları, Kuzeyde ise her biçimde saldırıların gelişme durumu söz konusu olacaktır. Bu açıdan biz şimdiden yıllık planlamamızı yapmak durumundayız. Yılı sağlam planlamak ve esasen yılı kazanmak için öncelikle içinde bulunduğumuz bu kış aylarını doğru değerlendirmek önem taşımaktadır. Bu açıdan bütün güçlerimiz öncelikle olası tehlikelere karşı savunma tedbirlerini tam almalı ve güçlerini yıpratmadan önümüzdeki pratik sezona hazırlamalıdır. Güçler tekniğe karşı ve olası nokta operasyonlarına karşı tedbirlerini alarak etkili bir biçimde bahara hazırlık faaliyetlerini yetkince sürdürmelidir.

Bu noktada esas olarak önemli olan Kuzey alanlarında üslenmiş bulunan güçlerimizdir. Kuzeydeki tüm arkadaş yapısının öncelikle şunu bilmesi gerekmektedir: Onlar orada o koşullarda bulunurken, sadece birey olarak görevini icra etmek üzere bulunmuyorlar. Onlar Kürdistan halkının iki yüz yıllık özgürlük mücadelesinin birer sembolü ve temsil gücü olarak orada bulunmaktadırlar. Halkımızın Apocu kültürleşmesinin ve iradeleşmesinin birer temsil gücü olarak orada bulunmaktadırlar. Bu nedenle bu alanlarındaki tüm arkadaşlarımız bilmelidirler ki, Kürdistan’ın dört bir yanında ve yurtdışında herkesin gözü kulağı oradadır. Kendilerini en sağlam bir biçimde savunmaya almaları bu halkın, bu toplumun geleceğini sağlama alma anlamına gelecektir. Bu açıdan oradaki hiç kimse birey olarak orada bulunmamaktadır. Buradaki duruş kişisel değil, toplumsal bir duruştur. Bir davanın temsili, bir iradenin savunma gücü olarak orada bulunulmaktadır. Her arkadaş bunun bilincinde olmalı ve önce kendi savunmasına gereken hassasiyeti, önemi vermelidir. Bu temelde kendisini önümüzdeki sürece hazırlamalıdır. Koşullar çerçevesinde eğitimini yaparak, yoğunlaşarak kendisini yeni dönem mücadelesine hazır hale getirmelidir. Her yoldaşın temel görevi budur. Öncelikle kendini savunma ve kendisini yeni dönem görevlerine hazır hale getirmedir.

Meşru savunma savaşını biz sayısal yoğunlukla değil, daha çok niteliği yoğunlaştırarak kazanacağız. Kuşkusuz nicelik de önemlidir. Ama nitelik çok çok önemlidir. Güçlerimizin niteliğinin yükseltilmesi için öncelikle ideolojik ve askeri eğitimi yoğun bir biçimde geliştirmek şarttır. Biz profesyonel asker ve modern gerilla tarzını oturtmayı ancak yoğun bir ideolojik ve askeri eğitimle geliştirebiliriz. Özellikle taktik zenginliği geliştirmek, zekâ kıvraklığını yoğunlaştırmak, teknik derinliği geliştirmek, tekniği taktiğin hizmetine sokmak çok önemlidir. 21. yüzyılın gerillası klasik gerilla tarzıyla hareket edemez. Çağın gelişen tekniğini hesaplamak, keşif, istihbarat ve vuruş gücünü boşa çıkarıcı bir hareket tarzını ve üslenme anlayışını oturtmak zorundadır. Özellikle artık sıradan gizlilik ve hareketlilikle başarılı bir pratik geliştirilemez. Derin gizliliğin esas alınması gerekmektedir. Derin gizlilik ile sayısal bileşimi iyi dengeleyen, araziyi derinliğine ve genişliğine kullanabilen, profesyonel gerillayı geliştirerek savunma savaşında zaferi kesinleştiren bir tarzı esas almalıyız. Bu açıdan tüm güçlerimiz bu çerçeveden hareketle kendilerini önümüzdeki sürece en etkili bir biçimde hazırlamakla mükelleftir.

Karşımızdaki düşman topyekûn bir saldırı durumundadır. Seferberlik ilan etmiştir. Çağın en gelişmiş tekniğini, istihbaratını arkasına almıştır. O tekniğe dayanarak sonuç almak istemektedir. Biz ise irademize, zekâmıza, inancımıza, kararlılığımıza, ruhumuza dayanarak sonuç almayı amaçlıyoruz. Onlar maddiyata, tekniğe dayanmakta, biz ise maneviyata ve insan gücüne, insan tekniğine, insan yeteneğine dayanmaktayız. Bu açıdan haklı ve doğru davamızda en gelişmiş insanı yetiştirerek kazanmayı kesin bir biçimde geliştirmek istiyoruz. İdeolojik, felsefi derinliğimiz askeri taktik yoğunlukla bütünleştiğinde, engel tanımaz Apocu militanın, komutanın, askerin gelişmesi söz konusu olacak ki, böyle bir militanlaşma kesin başarıyı getirecektir. Bunun için eğitim, eğitim, eğitim diyoruz. Yoğunlaşma, yoğunlaşma, yoğunlaşma diyoruz. Eğitimsiz hiçbir arkadaş kalmamalıdır. Eğitimsiz bir Apocu militan olamaz. Herkes ideolojik formasyonunu geliştirerek dönemin temel görevlerini yüksek bir kararlılık, gelişkin bir yetenekle yerine getirebilecek düzeye kendisini getirmelidir. Var olan eğitim kurumlarımız ve eğitim sistemimiz bunu vermeyi hedeflerken, öncelikle her bireyin bu temelde kendini yetiştirme ve geliştirme görevi vardır.

Partimiz PKK’de eğitim her şeyin başında gelir. Çünkü eğitim olmadan PKK’lileşme olamaz. PKK’lileşme demek, ruh temizliği, sadelik, dürüstlük ve yüksek inanç demektir. Bunlar da ancak yoğun bir eğitimle, kişiliğin düzen ve toplum ilişkilerinin etkisinden kurtularak bir devrimsel dönüşümü yaşaması temelinde kendini yeniden yaratmasıyla mümkündür. Bu açıdan PKK’de eğitim her şeyden önce bir ruh temizleme faaliyetidir. Paylaşımın, yoldaşlığın ve komünalizmin gelişme zemindir. Bütün bunlar yoğun ve yetkin bir eğitimle elde edilebilecek ileri bir formasyon ve gelişkin insan ilişkileridir. Bu açıdan hangi koşullarda olunursa olunsun, hiç kimse kendini eğitimsiz bırakmamalıdır. Biz de eğitim bir tür ibadet gibi olup ruh temizliğini hedefler. Bu nedenle her Apocu militan mutlaka günlük eğitimini yapmakla mükelleftir. Düzenli eğitim imkânı olmayan, küçük pratik birim veya kurumsal çalışmalarda bulunan arkadaş yapısı için en az günde iki saat eğitim formülü mutlaka uygulanmalıdır. Yürüttüğü faaliyetin niteliği ve düzeyi ne olursa olsun, ister tek kişi ister grup olsun mutlaka günde iki saatlik eğitimi de çalışma planı içerisinde düzenlemelidir. En önemli çalışma bile olsa durdurulup eğitimin verilmesi ilkesi her zaman, her yerde, her koşul altında uygulanmalıdır.  

Hareket olarak geliştirdiğimiz ‘Êdi Bes e’ hamlesi sadece siyasal, toplumsal alan için değildir. ‘Êdi Bes e’ hamlesi topyekûn herkes için, herkesi kapsayan bir hamledir. Gerilla açısından ‘Êdi Bes e’ hamlesi demek, kendisini en ileri düzeyde yoğunlaştırma demektir, en kapsamlı bir biçimde kendisinde dönüşüm yaratma demektir, kendisinde zafer geliştirmek demektir. Unutmayalım ki, bizler kendimizde zafer yaratmadıkça mücadelede zafer kazanamayız. Bu açıdan ‘Êdi Bes e’ hamlesi gerilla için yüksek bir hazırlık ve başarılı bir savunma savaşını geliştirme düzeyine ulaşmaktır. Halkımızın savunma savaşı kutsal bir hak olduğu gibi, uluslararası yasalarda da kayda geçen temel bir hak durumundadır. Bu açıdan her Kürdistanlı gencin ve özellikle de gerilla saflarına ulaşmış olan militanın görevi öncelikle kendini iyi bir savunma savaşçısı haline getirmektir. Bu temelde ‘Êdi Bes e’ hamlemizin nihai amacı da İmralı sistemini parçalamak, Önderliğimizin sağlığın