|
ÖNDER
APO’NUN ÖZGÜRLÜĞÜ HEDEFİYLE
2008 YILINI BİR KÜRT
VE KÜRDİSTAN YILI YAPALIM!
Mücadele tarihimizin
önemli bir yılını daha geride
bıraktık. Mücadelemiz, halkımız ve
bir bütün olarak geleceğimiz
açısından daha önemli ve çok
stratejik bir yeni yıla girmiş
bulunmaktayız. 2007 yılı Kürdistan
Özgürlük Mücadelesi açısından önemli
gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu.
2007 yılında yaşanan gelişmelerin
temelinde
Önder Apo’nun uluslararası komploya
karşı yürüttüğü mücadelenin ortaya
çıkardığı sonuçlar vardır. Bilindiği
gibi 9 Ekim 1998 yılında
Önderliğimizin Şam’dan ayrılmasıyla
başlayan uluslararası komplo süreci
Önderliğimizi esir almıştır. Bununla
komplocu güçlerin amacı Önderliği
ideolojik ve siyasi olarak bitirmek,
hareketi ise tasfiye etmekti. Ancak
buna karşı Önder Apo komplocu
güçlerin hiç de beklemediği bir
biçimde, çok dâhiyane bir tarzda
yeni bir çizgi ile yeni bir çıkış
gerçekleştirerek cevap vermiştir.
Önderliğin geliştirdiği yeni
mücadele çizgisini hareketin de esas
almasıyla birlikte uluslararası
komplo boşa alınmıştır. 2002 yılının
ortalarına doğru gelindiğinde,
Önderliğin ideolojik ve siyasi
olarak bitirilmesi bir yana,
Kürdistan’da daha etkili bir
ideolojik ve siyasi güç haline
geldiğini gören ve Önderliğimizin
aşılmasının zorluğunu tespit eden
uluslararası komplocu güçler, Önder
Apo’ya dönük olarak İmralı
sisteminde köklü bir değişiklik
yaptılar. Daha sıkı, yoğun bir
izolasyon ve tecrit sistemiyle
Önderliğin sesini kısmaya, dışarıyla
ilişkisini kesmeye, hareketle
bağlarını zayıflatmaya dönük
tedbirler geliştirdiler.
Diğer yandan
hareketimiz 2 Ağustos 99’da
Önderliğimizin yaptığı çağrıyla
silahlı mücadeleyi bırakma kararını
almış olmasına rağmen, AB ve daha
başka bazı devletler tarafından
terör listesine alınmıştır.
Hareketin silahlı mücadele
yürütürken, terör listesine
alınmayıp, bu dönemde silahlı
mücadele bırakılmış olmasına rağmen
terör listesine alınması çok manidar
bir durumdur. Bu vb. kararlarla
hareket diplomatik bir kuşatma
içinde tutularak sıkıştırılmaya
çalışıldı. Aynı zamanda bu güçler
daha önceden ilişkide oldukları
içteki unsurlar aracılığıyla
hareketi Önderlik çizgisinden
koparmaya, rayını değiştirerek
uluslararası komplocu güçlerin
yedeğine almaya dönük yeni bir
müdahale süreci geliştirdiler.
Önderliği ve hareketi ideolojik ve
siyasi olarak tasfiye etmeyi
başaramayan komplo, bu kez içe
dayanarak, hareketi içten çürüterek
ve Önderlik çizgisinden kopartarak
sonuç almak istedi. Böyle bir
projeyi gündemine alıp yoğun bir
biçimde iç dinamikler üzerinde
çalıştığı esnada, ABD’nin Irak’a
müdahalesinin gelişmesiyle birlikte,
bu iç müdahalenin zemini daha fazla
olgunlaştırılmış oldu. Özellikle
Irak sahası tümüyle açık tutularak,
hareketin bu zemine çekilip bu
temelde batağa dönüştürülmesi ve
sonuç alınması istenmiştir.
Önderliğin değişim
projesi çerçevesinde geliştirilen
Kongra Gel projesiyle birlikte
pratikleştirilen bu tasfiyeci
girişim, hareketimiz için ciddi bir
sarsılma ve dalgalanmayı yaratan çok
zor ve kritik bir süreci
yaşatmıştır. Bu içten ve dıştan
örülmüş, hazırlıkları yapılmış,
ciddi bir senaryo biçiminde
tezgâhlanıp uygulanan bir süreçtir.
Aynı zamanda sürecin tıkanması
karşısında hareketin meşru savunma
sürecinin başlatılması kararının
önüne de geçilmiştir. Buna karşı
Önderliğe sınırlı bilgilerin
ulaşmasıyla birlikte, Önder Apo’nun
2004 Mart ayında PKK’nin yeniden
inşası perspektifiyle sürece köklü
bir müdahaleyi gerçekleştirdiği
bilinmektedir. Bu müdahaleyle
birlikte Önderliğin hazırladığı ‘Bir
Halkı Savunmak’ kitabı da bu dönemin
tartışmalarına ulaştırılmış ve bu
temelde ihanetçi-tasfiyeci grubun
gerçekliği ideolojik olarak açığa
çıkarılmış, çizgi karşısındaki
durumları netleştirilmiştir.
İdeolojik anlamda tasfiye edilen bu
işbirlikçi-çeteci grup, gerçekleşen
Kongra Gel 2. Genel Kurulu ardından
tükenişi yaşadığını görünce kaçışı
yaşayarak, siyasal bir tehdit olma
yöntemine başvurmuştur.
Aynı toplantının en
önemli kararlarından birisi de daha
önceden HPG’nin almış olduğu meşru
savunma kararının bu toplantıda
onaylanarak, 1 Haziran Hamlesi
sürecinin başlatılmasıdır. Bu
temelde 1 Haziran kararıyla birlikte
Kürdistan’da yürütülen özgürlük
mücadelesinde yeni bir hamle süreci
başlatıldı. Bu süreçle birlikte
ideolojik olarak açığa çıkarılmış
tasfiyecilik bir siyasi tehlike
olmaktan çıkarılmış, böylece
tasfiyecilik tasfiyeye uğrayarak
etkisizleşmiştir. 2005 baharında
yeniden inşa kongresiyle PKK’nin
ilan edilmesi, Apocu Hareketin
demokratik-ekolojik toplum
paradigması temelinde KCK sistemini
ilan etmesi, yine bu paralelde özgür
kadın hareketi olarak KJB’nin ilan
edilmesiyle hareketimiz siyasal,
örgütsel ve askeri açıdan yeni bir
sürecin derinleştirilmesini ve bir
sisteme kavuşmasını gerçekleştirerek
her bakımdan yeni döneme giriş
yapmıştır.
Bu temelde 2005–2006
süreçleri boyunca hem gerillanın
yeni taktiksel çıkışlarla
gerçekleştirdiği meşru savunma
mücadelesi, hem de bu paralelde
halkımızın geliştirdiği serhıldan
hareketi Önderlik, hareket ve halk
bütünselliğinin fotoğrafını ortaya
koyarak, uluslararası komplonun
sonuç almadığını göstermiştir. Bu
durum birlikteinde ulusal ve
uluslararası düzeyde önemli etkiler
yaratmıştır. Bunun üzerine
Türkiye’den, Kürdistan’dan ve
uluslararası güçlerden sorunun
demokratik-barışçıl yöntemlerle
çözümü için hareketimize dönük
ateşkes çağrıları yapılmıştır. Bu
ateşkes çağrılarını göz önünde
bulunduran Önderliğin harekete dönük
bir ateşkes sürecinin
gündemleştirilebileceği çağrısını
yaptığı bilinmektedir. Bu temelde
hareketimiz 1 Ekim 2006’dan itibaren
geçerli olmak üzere süresiz ateşkes
ilan etmiştir. Bu durum karşısında
Türk devleti hareketin yaptığı
ateşkesi dikkate alıp Kürt sorununun
demokratik yöntemlerle çözümünü
gündemine alacağına, hareketimizin
2004’ten itibaren kat ettiği bu
düzeyi Türkiye için büyük bir
tehlike olarak görmüş ve “Türkiye
1919 dönemindeki parçalanma
tehlikesi gibi bir tehlikeyle karşı
karşıyadır” tespitini yapmıştır. Bu
tespitten hareket eden devlet
çekirdeği hareketimize karşı yeni
bir konsepti devletin gündemine
koymuştur. Ateşkes çağrısını yapan
güçler ise hiçbir şey yapmayıp bu
duruma seyirci kalmış, böylece bizim
ateşkesimize Türk devletinin savaşla
cevap vermesi süreci gelişmiştir.
Kürdistan’da 2004 ile
2006 yılları arasında yaşanan
gelişmeler Türk devletinin
mücadelemize karşı yeni bir imha
konseptini geliştirmesine yol
açmıştır. Çünkü bu yıllar boyunca
Önderliğimizin mücadele çizgisinin
yarattığı gelişmeler, bu çizgi
temelinde kahraman şehitlerimizin
direnişi, halkımızın fedakârlığı ve
militan yapının çizgideki duruşu
birlikteinde önemli gelişmeler
yaratmıştır.
İşte 2007 yılı
Türkiye’nin saldırı konseptinin
yürürlüğe girdiği bir yıldır. Türk
devletinin bu konsepti kış
aylarından itibaren 2007 yılı
boyunca kapsamlı bir biçimde Kuzey
Kürdistan’da pratikleştirilerek
gündemleşmiştir. Bu konsept esas
itibarıyla kapsamlı bir konsepttir.
Hem hareketimiz PKK’nin tasfiyesini
hedefleyen, hem de diğer parçalara
kadar uzanarak tüm Kürt
iradeleşmesinin
etkisizleştirilmesini öngören bir
konsepttir. Bu anlamda sadece Türk
devleti değil, evvela bölge
devletleri ve uluslararası güçleri
de kapsayan bir konsepttir.
Başlangıçta başta İran, Suriye,
Mısır, Suudi Arabistan olmak üzere
bölge devletlerinin onayını alan,
katılımını öngören bu konsept, 2007
yılının başından itibaren hızla
pratikleşme safhasına girmiştir. Bu
konseptin ilk hedefi Önder Apo
olmuştur. Önder Apo’ya karşı halen
uluslararası düzeyde tartışma konusu
olan zehirleme saldırısı
yapılmıştır. Hücre içinde hücre
cezaları verilerek, izolasyon ve
tecrit daha da derinleştirilmiştir.
Öyle ki, İmralı denilen sistem bir
cendereye dönüştürülmüş, yaşanılmaz
hale getirilmek istenmiştir.
Aynı çerçevede askeri
operasyonlar Kuzey Kürdistan’da
yoğunlaştırılarak gerilla imha
edilmek istenmiş ve yine Kuzey
Kürdistan’daki tüm demokratik
yurtsever kurumlar üzerinde bir
baskı sistemi etkili bir biçimde
uygulanarak iradesizleştirme ve
teslim alınma hedeflenmiştir. Sistem
bunu yaparken “Ne mutlu Türküm
demeyen herkes düşmanımdır” sözünü
esas almıştır. Bunu aynı zamanda
Türkiye toplumunda işleyerek, belli
bir militarist-faşizan kesimin
yaratılmasıyla toplumsal bir baskı
da oluşturulmak istenilmiştir. Bu
anlamda gayri-Müslimlere, azınlık
halklar olan Ermeniler ve Rumlara,
yine Hrant Dink ve rahip
cinayetlerinde görüldüğü gibi
toplumdaki azınlıklara yönelik baskı
dozajı da arttırılmıştır.
Bu dönemde bir yandan
da iç operasyonlarla sistem içi
çelişki ve çatışmaların
giderilmesine dönük çalışmalar
yapılmıştır. 27 Nisan Muhtırası ve
ardından gerçekleşen Dolmabahçe
uzlaşmasıyla AKP’nin sisteme dahil
edilmesi süreci daha etkili bir
biçimde gündemleştirilmiştir. Bu
temelde gidilen 22 Temmuz
seçimleriyle birlikte AKP sisteme
dahil edilmiş, sistemin AKP’yi
AKP’nin de sistemi hazmetmesi süreci
ardından Erdoğan Hükümeti bir özel
savaş hükümeti halinde yeniden
kurulmuştur. Bu temelde
cumhurbaşkanlığı sorunu çözülmüştür.
Böylece AKP’nin öncülüğünde kurulan
özel savaş hükümetinin ilk icraatı
Kürdistan’a dönük özel savaşın
uygulama esaslarını geliştirmek
olmuştur. Bu çerçevede bütün
engellemelere, çıkarılan özel
yasalara rağmen, bağımsız Kürt
kimliğiyle meclise girmeyi başarmış
bir grup Kürt parlamenterin tehdit
edilmesi, baskı altına alınması ve
etkisizleştirilme sürecine tabi
tutulması ile birlikte, sınır ötesi
operasyon amacıyla tezkere kararı
çıkarılmıştır. Kürdistan Özgürlük
Hareketinin bastırılması üzerine
uzlaşan sistem, kendi iç
çelişkilerini bir ölçüde dengeleyen,
köklü çözüm ve giderme değil,
uzlaşma yöntemiyle çözmeyi esas
almıştır. Bu uzlaşmanın ana halkası
da Kürdistan özgürlük mücadelesine
karşı kapsamlı bir savaşın ve
mücadelenin verilmesi, bunun için de
bir özel savaş hükümetinin
kurulmasıdır.
Şemdinli olayının
sanıkları hüküm giymiş olmasına
rağmen, onların tekrardan askeri
mahkemeye verilerek salıverilmeleri,
sadece Kürt halkına karşı bir mesaj
değil, aynı zamanda Kürt Özgürlük
Hareketine karşı gelişen özel
savaşın hâkimiyet düzeyini de
gösteren bir pratik sonuçtur. Egemen
devlet çekirdeği bu cepheyi sistem
içine alarak, AKP’yi
sistemlileştirerek, sistemi de
AKP’lileştirerek, Kürt sorununun
üstesinden gelmeye karar vermiştir.
Özellikle AKP’nin Kürt halkının dini
duygularını istismar etmesi,
tarikat, para pul ilişkisi
aracılığıyla Kürdistan’da yeni bir
işbirlikçi sosyal tabakanın
oluşmasına hizmet eden bir oluşum
olması, Kürt sorununun çözümü
konusunda AKP’nin sonuna kadar
kullanılmada bulunmaz bir fırsat
sunduğu devlet tarafından
görülmüştür. Hem Kürt halkına karşı
özel savaşın amacına ulaşması, hem
de uluslararası bir sorun haline
gelmiş bulunan Kürt sorunu konusunda
bölgesel ve uluslararası düzeyde
imha konsepti temelinde bir
konsensüsün gelişmesi için AKP’nin
konumundan muazzam düzeyde
yararlanabileceği devlet tarafından
görülmüştür.
Kürt sorunu iki
yüzyıllık bir sorundur. Kürt
sorununa karşı hem Osmanlı hem de
cumhuriyet döneminde sürekli iki
olgu kullanılmıştır. Birincisi, din
kardeşliği vb. söylemlerle istismar
etme tutumu, ikincisi ise
işbirlikçi-ihanetçi kesimlerin Kürt
özgürlük eğilimine karşı çıkarılması
ve böylece isyanların bastırılması
temelinde Kürt isyanları hep tasfiye
edilmiştir. Bugün de Türk devleti bu
çerçevedeki projesini hayata
geçirmek için AKP’yi biçilmiş bir
kaftan olarak görmüş ve bu temelde
AKP ile uzlaşma yapılarak kabulü
sağlanmıştır. Yani sistemin AKP’yi
hazmetmesi, Kürt sorununun tasfiyesi
sözü temelinde bir hazmetmedir.
Bunun iyi görülmesi önem arz eden
bir husustur. Sistem hem
Kürdistan’daki iç dayanağını
oluşturabileceğini hem gerekli
bölgesel ve uluslararası desteği
sağlayabileceğini düşünerek buna
karar vermiştir.
Bu temelde 2007 yılı
boyunca hareketimize karşı topyekûn
yönelimin geliştiği 94–98 yıllarına
benzer bir saldırı konsepti
pratikleştirilmiştir. Önderliğe
karşı İmralı sisteminin gevşetmeden
sürdürülmesi, Kürt özgürlük ve
demokrasi hareketine karşı
mütemadiyen bir baskı sisteminin
geliştirilmesi, özellikle DTP’yi
Kürt Özgürlük Hareketiyle
karşıtlaştırma amacıyla yoğunlaşan
baskılar ve en önemlisi de gerillaya
karşı Kuzeyde geliştirilen yoğun
imha operasyonları, yine bu
konseptin bölgesel ayağı gereğince
Doğu Kürdistan, Batı ve Güney
Kürdistan’da geliştirilen saldırılar
tümüyle bu konseptin gerekleri
olarak cereyan eden olaylardır. Yıl
ortalarında yaşanan Şengal
Katliamının başka bir izahı olamaz.
Doğu Kürdistan’daki baskı ve
operasyonların, Batı Kürdistan’daki
baskıların hepsinin bununla ilintili
olduğu ve özellikle Kerkük’e dönük
geliştirilen baskı ve dayatmaların,
yine Şengal, Kerkük, Maxmur vb.
katliamların bu çerçevede
geliştirildiği bilinmektedir.
Görülüyor ki, bu projenin
geliştirilmesi için planlı, sistemli
bir biçimde bir örgütleme
geliştirilerek, evvela iç çelişkiler
dengelenerek bir iç konsept
oluşturulmuştur. Ardından bölge
devletleriyle girilen ilişki sonucu
anti-Kürt, anti-PKK ittifakı
temelinde bir bölgesel konsept
çerçevesi kazandırılmıştır. Yıl
ortalarından itibaren yoğun bir
biçimde geliştirilen uluslararası
diplomasi ile Türkiye’nin
jeostratejik konumu kullanılarak
pazarlanması temelinde bu konsept
uluslararası ayaklarına
kavuşturulmuştur.
Bu çerçevede
uzlaşıyla iç konseptini
sağlamlaştıran Türk devleti, bölge
güçleriyle de irtibat halinde
bölgesel konsept biçiminde
pratikleşmeyi yıl boyunca
sürdürmüştür. Ama onun amacı aynı
zamanda bunu uluslararası bir
konsepte dönüştürmedir ve bu amaçla
yürütülen birçok diplomatik aktivite
söz konusu olmuştur. Nihayetinde 5
Kasım’da gerçekleşen Erdoğan-Bush
görüşmesiyle birlikte ABD’nin
desteği ve AB’nin olurunu da alan bu
konsept, böylece bölgesel ve
uluslararası ayaklarına da
kavuşturulmuştur. Bu temelde Medya
Savunma Alanlarına karşı 16
Aralık’tan itibaren başlayan hava
saldırılarının gerçekleşmesi durumu
yaşanmıştır. Görülüyor ki, 2006
yılının Sonbaharında hareketimizin
çeşitli güçlerin çağrısı temelinde
geliştirdiği ateşkes sürecine karşı,
Türk devleti bunun reddi anlamında
-ki bu sadece ateşkesin reddi değil,
Kürt varlığının ve iradeleşmesinin
hiçbir biçimde kabul edilmemesidir
bu- bir saldırı ve savaş
dayatılmıştır. Bu yıl boyunca
uygulanarak, yılın sonuna doğru
uluslararası güçlerin de katılımıyla
bu saldırı kapsamlılaştırılmıştır.
Burada en ilginç durum ise, bize
ateşkes çağrısı yapan uluslararası
güçlerin, biz ateşkesi yapmamıza ve
Türk devleti uymayıp saldırı
geliştirmesine rağmen, Türk
devletinin saldırı konseptine
katılmış olmaları biçiminde çıkara
dayanan dünyanın paradoksal
gerçeğinin açığa vurulmasıdır.
Burada diğer bir
önemli konu da Önderliğimizin
zehirlenmesi konusuyla ilgili Avrupa
Konseyi’nin bir kuruluşu olan
CPT’nin sergilediği tutumdur.
Önderliğimize karşı zehirleme
saldırısının ortaya çıkmasıyla
birlikte, biz bağımsız bir heyetin
İmralı’ya giderek tahlil yapmasını
istemiştik. Bu amaçla halkımızın
birçok demokratik kitlesel eylemleri
gerçekleşti. Bunun üzerine CPT’nin
İmralı’ya giderek tahlil için
numuneler aldığı bilinmektedir. Ama
üzerinden yedi ay geçmiş olmasına
rağmen herhangi bir açıklamanın
yapılmamış olması, bizlerde ciddi
endişelerin gelişmesine yol
açmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, CPT
bazı sonuçlara ulaşmıştır, ama
Türkiye’yi suçlamak istememekte, ara
bir yol bulmaya çalışarak işin
içinden sıyrılmak istemektedir.
Burada bir suçun üstünü örtme
çabaları, saklama tutumları ciddi ve
kuşku verici bir biçimde
görülmektedir. Eğer bunun böyle
olmadığını iddia ediyorlarsa, biz
bütün bilimsel belgelerin ve Türk
devletiyle yapılan görüşmelerin
tutanaklarının açıklanmasını istedik
ve bu konuda sürecin takipçisi
olacağız. Ancak Önderliğimize ve
hareketimize karşı geliştirilen
genel konseptin bir parçası olarak
Türkiye’nin zora sokulmak
istenmediği anlaşılmaktadır. Eğer bu
konuda önümüzdeki günlerde bizleri
ve kamuoyumuzu ikna edici farklı bir
açıklama durumu gelişmezse, Avrupa
Konseyi’nin de konsept çerçevesinde
Türkiye ile suç ortaklığı konumunda
olduğu anlaşılacaktır.
Türk devletinin
konsepti hareketimizi tümüyle
tasfiye etmek, Kürt halkını
iradesizleştirmek, iradeleşmiş
hiçbir Kürt oluşumuna müsaade
etmemektir. Türkiye sınırları
içerisinde böylesine katı bir
politikayla Türk ulusçuluğunu egemen
kılmak, Türkiye sınırları dışındaki
Kürdistan parçalarında da Kürt
iradeleşmesine müsaade etmemek ve
denetim altında tutan bir siyasi
çizgiyi izlemektir. Bunun için
özellikle bölgesel güçlerin konsepte
dahil edilmesi öngörülmüştür. Çünkü
Türkiye’nin vardığı sonuç, Kürt
sorunu sadece Türkiye sınırları
içerisindeki bir mücadeleyle tasfiye
edilemez, ancak diğer parçalarda da
yürütülecek bir mücadeleyle tasfiye
edileceği sonucudur. Yani bu anlamda
konseptin içeriği esas olarak özgür
Kürt’ün tasfiyesidir. Bu amaçla
sadece askeri değil, daha geniş
kapsamda bir konsept
geliştirilmektedir. İdeolojik,
siyasal, diplomatik, sosyal,
ekonomik, kültürel ve askeri
ayakları bulunan bir konsepttir.
Bugün bir taraftan
saldırılar geliştirilip bombalar
yağdırılırken öbür taraftan da
“kardeşlik projesi”nden
bahsedilmesi, “eve dönüş” adı
altında pişmanlık yasasının yeniden
gündemleştirilmesinin temel nedeni
budur. Yani hem askeri olarak
sıkıştırma, hem ideolojik olarak
hedefleme, hem siyasal olarak
zorlama her bakımdan devletin bütün
imkânlarını kullanarak mutlak
surette sonuç alma, Kürt halkını
iradesizleştirip köleliğe mahkûm
kılma istenmektedir. Bu çerçevede
geliştirilen özel savaş, ağırlıklı
olarak medya yoluyla psikolojik bir
savaşı yoğun bir biçimde
geliştirilerek sonuç almak
istenmektedir.
Bir taraftan Kürt
gençliği uyuşturucuyla, değişik
toplum dışı alışkanlıklarla
düşürülmeye çalışılırken, öbür
taraftan da her Kürt insanı bir
takım maddi imkânlarla bağlanmak ve
adeta satın alınmak istenilmektedir.
AKP’nin başını çektiği bu rejim,
Kürt halkını iradeli olmayı hak
etmemiş, hiçbir ideolojisi ve inancı
olmayan, maddiyatla satın
alınabilecek bir topluluk olarak
görmektedir. Bu aynı zamanda
toplumumuza, halkımıza dönük bir
hakaret anlamına gelmektedir.
Ekonomik ve sosyal projeler adı
altında geliştirilen şey aslında
Kürt halkını satın almadır. “Eve
dönüş projesi” adı altında
geliştirilmek istenilen şey etkili
muhbirliktir.
Bütün bunlarla
birlikte Hizbullahçılığın,
Fettullahçılığın ve daha değişik
tarikat eğilimlerinin Kürdistan’da
palazlandırılması birçok vakıf,
dernek vb. adlar altında aktif bir
faaliyeti yürütüyor olmasının tek
amacı Kürt halkını zapt etme ve
teslim almadır. Onu ulus ve halk
olmaktan çıkarmadır. Benliğinden,
gerçekliğinden uzaklaştırmadır.
Başkalaşıma uğratarak paçavraya
dönüştürmedir. Onu parayla pulla
satın alarak yapacağını sanan bir
sömürgeci siyasi anlayış söz
konusudur.
Kürdistan’da bugün
ekonominin de, sosyal projelerin de,
din kisvesi altında geliştirilen bir
takım yapılanmaların da esasında bu
sömürgeci mantık yatmaktadır. Zapt
etme, beyinleri kuşatma ve satın
alma yöntemiyle toplumu başkalaşıma
uğratma temel hedefidir. Bu amaçla
geliştirilen bu konsept askeri
saldırılarla tamamlanarak toplum
teslim alınmak istenmektedir.
Hareket olarak 2006 Ekim’inde
ateşkesi ilan etmemizden bu yana
yoğun bir askeri saldırı furyası
geliştirilmiştir. Fakat buna rağmen
Türk devleti geliştirdiği yoğun
psikolojik savaşla birlikte saldıran
tarafın hareketimiz olduğu,
geliştirdiği saldırılarda verdiği
kayıpları öne çıkararak
hareketimizin her tarafta saldırılar
geliştirdiği, kendisinin saldırı
altında olduğu propagandasını
yaparak, uluslararası kamuoyunda
mağduriyet rolüne soyunmuştur. Bunu
geliştiren Türk devletinin temel
amacı imha hareketini geliştirirken
dış desteği sağlamaktır.
Bu amaçla bütün
Türkiye’yi, Türkiye’nin
zenginliklerini, jeostratejik
konumunu pazarlayarak, dış desteği
almaya dönük yoğun bir diplomatik
çaba içerisine girmiştir. Bu süreçte
özellikle gerillanın Gabar, Dersim
vb. alanlarda verdiği etkili
cevaplarla içeride itibarı sarsılan
Türk devleti, “Sorun içeride değil,
dışarıdadır, Kuzey Irak’tadır”
diyerek, uluslararası güçleri
konseptine dahil etme çabasını
arttırmıştır. Burada hem Türkiye
halkını hem de uluslararası
kamuoyuna yönelik bir yanıltma
durumu söz konusudur. Bu arada bazı
ulusal ve uluslararası güçler
herhangi bir projeye dayanmadan,
tekrardan hareketimize ateşkes
çağrısını yapmışlardır. Bu güçlerin
birçoğu 2006’da çağrı yapan güçlerin
hemen hemen aynısıdır. Oysa biz
zaten 2006’da ateşkes yaptık.
Ateşkesimize rağmen bu kadar
saldırılar gündemleşmişti ve onlar
buna sessiz kalmışlardı. Açık ki
Türk devleti bizim ateşkesimizi de
kabul etmemektedir. Ateşkesimizden
de korktular. Onlar Kürt halkının
hiçbir şeyini kabul etmiyorlar.
Barışını, ateşkesini, savaşını kabul
etmiyorlar. Çünkü Kürt halkının
kendisini kabul etmek istemiyorlar.
Biz hem Türk
devletinin gelişen saldırılarına
karşı ve hem de yapılan bu türden
çağrılara cevap olunması için 1
Aralık 2007 tarihinde bir
deklarasyon yayınladık. Bu
deklarasyon aynı zamanda bizim çözüm
deklarasyonumuzdur. 7 madde halinde
çok somut ve net çözümü ortaya
koyarken, buna gelinmemesi ve
şiddetin dayatılması halinde ise
hareketimizin ve halkımızın
direneceğini, gereken cevabı
vereceğini yansıtan bir
deklarasyondur. Türk devletinin imha
konseptine karşı Kürt tarafı olarak
hareketimizin demokratik çözüm
deklarasyonu aynı zamanda bizim
çözüm ve mücadele konseptimizdir.
Mevcut durumda
hareketimizin tüm parçalarda Kürt
sorununun çözümünü dayatması
karşısında uluslararası güçler de
zorlanmaktadır. Özellikle bağımsız
bir çizgi biçiminde şekillenen Apocu
Hareketin etkisizleştirilememesi
hususu uluslararası güçler için
ciddi bir konu durumundadır. Bununla
birlikte uluslararası güçler için
Türk devletinin 20. yüzyıldan kalma
inkâr ve imha siyaseti de tam bir
çözüm olarak görülmemektedir. Onlar
Türk devletinin öngördüğü
yöntemlerle PKK’nin tasfiye
edilemeyeceğini iyi bilmektedirler.
Yine Kürt sorununun tümüyle yok
sayılamayacağını da ayrıca en iyi
bilen güçler durumundadırlar. Bütün
bunlarla birlikte, özellikle ABD’nin
Ortadoğu projesini geliştirirken
Kürtleri dayanak yapma istemi de söz
konusudur. Bu nedenlerden dolayı ABD
öncülüğündeki uluslararası güçlerin
de bir konsepti vardır. Bizim çözüm
konseptimiz, Türk devletinin imha
konsepti bulunurken, uluslararası
güçlerin de kendi çıkarlarına göre
düşünülmüş bir politikası ve
konsepti vardır. Her ne kadar
çerçevesi tam olarak çizilmemiş de
olsa, çeşitli araştırma merkezleri
ve sivil toplum kuruluşları adı
altında yayınlanan raporlarda ifade
edilen ama resmi bir biçimde henüz
sahiplenilmemiş olan uluslararası
güçlerin de bir konsepti söz
konusudur. Bu konseptin özü
hareketimizi tecrit, izolasyon,
darbeleme ve kuşatmayla teslim
almaya zorlamaktır. Bu çerçevede
kendi çizgisine çekmektir.
Önderliğimizin de
belirttiği gibi, bu öteden beri
bilinen bir İngiliz politikasıdır ve
ABD bu politikayı izlemektedir.
Bugün uluslararası güçler Kürt
hareketini kontrol altına alma,
kendi yedeğine alma, bağımsız bir
duruştan ziyade kendi çizgisine ve
kendi konseptine çekme politikasını
esas almaktadır. Özü itibariyle bu
da PKK’nin törpülenmesi ve tasfiyesi
anlamına gelmektedir. Özellikle
burada söz konusu olan, esasta
Önderlik çizgisidir. Mücadele esas
olarak Önderlik çizgisine karşı
verilen bir mücadeledir. Bu temelde
dayatmalar yapılmaktadır. Bunun için
biz ‘Bu bir irade savaşıdır’ dedik.
İrademizi etkileme, bizi kendi
konseptlerine mecbur kılma amaçlı
bir yönelim geliştirilmek
istenilmektedir. Bu amaçla
uluslararası konsept ile Türkiye
konsepti şimdi bir nevi ortaklık
yapmış bulunmaktadır. Bu anlamda
belli bir yere kadar ortak
saldırılarda birleştikleri ve bu
temelde gelişen bir uluslararası
yönelim planladıkları açık
ortadadır.
Güneyli güçlerin de
bu konuda ağırlıklı olarak
uluslararası konsepte dahil olma
durumu söz konusudur. Her ne kadar
fazla renk verilmese de, esasında
yumuşatılmış, bağımsız duruştan
vazgeçmiş, yedeğe alınmış bir PKK’yi
onlar da tercih etmektedirler. Bu
açıdan Güneyli güçlerin de bu
konseptin uluslararası güçlerin
geliştirdiği bölümüyle ilgili
oldukları görülmektedir. Onların
esas korkusu PKK’nin çizgisidir.
Böyle bir durumda PKK çizgisinin
aşılması ve kendi çizgilerinin
önünün açılması sürecine yol açacağı
için en çok tercih edecekleri
durumun bu olacağı açıktır.
Esasında burada Türk
devleti taktik yapmaktadır. Yani
Türk devleti sadece PKK’ye bazı
şeyleri kabul ettirmek değil, PKK’yi
yok etmek istemektedir. Salt PKK’yi
değil, diğer parçalardaki Kürt
iradeleşmesini de geriletmeyi ve
kontrol altına almayı
amaçlamaktadır. Ancak 5 Kasım’daki
Bush-Erdoğan görüşmesinde bu
konseptin ikinci ayağını bir nevi
askıya aldı ya da onu sonraya
bıraktı. Hedef sadece PKK olarak
belirlendi. Ama esas olarak Türk
devletinin konseptinde diğer
parçaların iradesizleştirilmesi de
vardır. Bu konuda Türk devletinin
adeta ‘Bir yere kadar götürelim,
ondan sonrasına bakarız’ biçiminde
bir tutumu söz konusudur.
Uluslararası güçler de ‘Türk
devletiyle PKK çatışsın, bakalım
sorun nereye gidecek, çatışmada PKK
tasfiye olmaz ama zorlanır, bize
muhtaç olur, bizim çizgimize gelmek
zorunda kalır’ biçiminde bir
politikayı yürütmektedirler.
Uluslararası güçler
bunun için Kürt sorununun çözümünü
istememektedirler. Bölgesel güçler
zaten istememektedir. Eğer
isteselerdi, şimdiye kadar bir
bölgesel çözüm projesi
gündemleştirilebilirdi. Açık ki
bölgesel güçlerin mantığında
herhangi bir çözüm durumu söz konusu
değildir. Ama uluslararası güçlerin
de aynı biçimde bir çözüm isteme
durumu yoktur. Onlar çözümsüzlük
üzerinden politika yaparak, PKK’yi
başkalaşıma uğratarak, çözümü
öngören bir yaklaşım içerisindedir.
Bu anlamda ‘Önderliksiz ve PKK’siz
çözüm projesi’ üzerinde de
yoğunlaştıkları bilinmektedir. Bunun
için çeşitli alternatif Kürt
kesimlerini sürekli değişik
biçimlerde güçlendirmeye
çalışmaktadırlar. Ancak bütün bu
çabalar öteden beri vardı ve sonuç
vermedi. Çünkü Kürt dinamiklerinin
ezici çoğunluğu bugün PKK kapsamı
içerisindedir. PKK toplumsal bir
harekete dönüşmüştür. Bunun göz ardı
edilmesi artık imkânsızdır. Bunu
gören uluslararası güçler PKK’yi
dönüştürerek, kendi konseptine
mecbur bırakarak ve yine PKK
dışındaki oluşumları da buna tabi
kılarak bir çözüm yaklaşımını
öngörmektedir. Bu noktadan
yaklaşıldığında esas olarak
uluslararası güçlerin konsepti de
son tahlilde bir teslim alma
konseptidir.
Bizim hareket olarak
büyük bir kararlılıkla ve sonuna
kadar kendi konseptimizde ısrar
edeceğimiz açıktır. Açıkça görülüyor
ki, üç ayrı konseptin mücadelesi söz
konusudur. Esas olarak Türk
devletinin konseptiyle uluslararası
güçlerin konseptinin şimdi
ortaklaştığı nokta hareketimizin
darbelenmesi, izole edilmesi,
sıkıştırılması ve dayatmaları kabul
edecek düzeye getirilmesi amacını
taşımaktadır. Bu anlamda bir süre
daha bu konseptin ortak ittifakı
devam edebilir. Çünkü hedefi bizim
hareketimizi darbelemek, zorlamak,
yönetim gücünü, yapısını darbelemek,
mevzilerini elinden almak, böylece
zorlayarak sonuç almaya ulaşmaktır.
En azından uluslararası güçlerin
kendi çıkarları doğrultusunda
öngördükleri durum çözümün değil,
çözümsüzlüğün devamıdır ve bunun
üzerinde siyaset yapılması
durumudur.
Bu temelde
hareketimize karşı ciddi, çok yönlü
bir saldırı ve imha konsepti devreye
girmiş bulunmaktadır. Bu konsept
çerçevesinde yıl boyu hareketimiz
üzerinde çeşitli düzeylerde
saldırılar geliştirilmiştir. Son
olarak uluslararası boyut
kazanmasıyla birlikte, bu saldırılar
daha da boyutlanacaktır. Her ne
kadar bu konsepte dahil olan
güçlerin değişik amaçları olsa da,
son tahlilde hepsinin üzerinde
birleştiği nokta hareketimizin bu
aşamada darbelenmesi, daraltılması,
izole edilmesi ve mevzilerinin
elinden alınmasıdır. Çağın en
gelişmiş tekniğine dayalı bir
biçimde geliştirilen bu konseptin
beraberinde ciddi tehlikeleri
getirdiği açık ve nettir. Bu açıdan
bizim ciddi bir durumla karşı
karşıya olduğumuz, özellikle
önümüzdeki sürecin daha da ciddiyet
kazanacağı görülmektedir.
Şimdiye kadar gelişen
bu saldırılar karşısında
güçlerimizin belli bir duruşu
olmuştur. Bir direniş süreci
gelişmiştir. Biz de hareket olarak
daha yılın başında Önderliğin
perspektifleriyle uyarıldık.
Özellikle Önderlik 18 Mayıs eksenli
değerlendirmelerle sürecin ciddiyeti
ve tehlikelerine işaret etmişti. Biz
bu çerçevede Kongra Gel 5. Genel
Kurulu’nda bir kararlaşmaya ulaştık.
Türk devletinin çözüme gelmemesi
halinde kendi çözümümüzü kendimizin
geliştirmesi çerçevesini öngören bir
yaklaşımı karar altına aldık. Aynı
zamanda saldırılar karşısında
savunma pozisyonuna ilişkin karar
çerçevemizi netleştirdik. Bu temelde
gelişen bahar hamlesi önemli bir
mesaj olmuştur. Baharın ilk
aylarında yoğunlaşan serhildan
hareketi ve daha sonra özellikle
Mayıs-Haziran aylarında gerilla
hareketliliği önemli bir düzeyi
kazanmıştır. Türkiye’de genel
seçimlerin gündeme gelmesiyle
birlikte siyasal hamlenin öne
çıkması, eylemselliğin belli düzeyde
sınırlama durumu olsa da ardından
gelişen çatışmalar ve eylemlilik
sürecinin Gabar ve Oramar
eylemleriyle sürece damgasını vuran
temel çıkışlar olmuşlardır. Ancak
bahar aylarından sonra Kuzey
Kürdistan’daki serhildan hareketinde
yaşanan bir takım yanlış iç
tartışmaların eylemsellikte
kırıcılığı geliştirmesi ile birlikte
serhildan eylemliliği zayıflamıştır.
Bunun yerine Batı Kürdistan’da
gelişen eylemselliklerle birlikte
Avrupa’nın açlık grevleri vb.
eylemliliklerle bir nevi boşluğu
doldurması ve diğer mücadele
alanlarındaki etkinliklerle sürecin
cevaplanması gelişmiştir.
Kuzey Kürdistan’daki
serhildan hareketinin sonbaharda
belli bir toparlanmayı yaşaması,
yine aynı dönemde Gabar daha sonra
Oramar eylemliliği, ayrıca Batı
Kürdistan’daki nitelik kazanan
eylemsellik genelde belli bir düzeyi
açığa çıkarmıştır. Bunlarla birlikte
Doğu Kürdistan’da meşru savunma
çizgisinde belli bir mücadelenin
önemli siyasal sonuçları ortaya
çıkarması, Doğu Kürdistan’da yaşanan
kitleselleşme ile süreci tamamlayan
diğer önemli bir gelişme konusu
olmuştur. Ayrıca Güneyde ve
yurtdışında mevzilerin korunması ve
belli bir siyasal aktivitenin
gelişmesiyle birlikte 2007 yılının
bir bütün olarak hareketimiz
açısından bir toparlanma, hazırlık
ve önemli siyasal sonuçların açığa
çıkarılması dönemi olmuştur.
2007 yılı başarılı
bir pratikten çok Önderlik
çizgisinin başarısının ispatlandığı
bir yıl olmuştur. Yani yaşanan
yetersiz pratikler olsa da yılın
gelişmeleri mücadelemizi önemli bir
noktaya taşımayı başarmıştır.
Şimdiye kadar görülmemişçesine bir
tarzda hareketimizin ve Kürt
sorununun uluslararası kamuoyuna
taşınması ve çözüm perspektifinin
demokratik özerklik biçiminde
somutluk kazanması ve sürecin
genelde ortaya çıkardığı
gelişmelerle birlikte Önderlik
çizgisinin doğruluğu ve başarısı
ispatlanmış olmaktadır. Bu çizgi
çerçevesinde gerillanın ve kısmen
serhildanın gelişim göstermesiyle
birlikte ciddi gelişmelerin ortaya
çıktığı görülmüştür. Halkımızın
özellikle sonbahara doğru başta
Kuzey olmak üzere Kürdistan’ın dört
parçasında ve yurtdışında
toparlanmaya doğru giden serhildan
hareketiyle birlikte Gabar-Oramar
eylemliliklerinin çarpıcılığı,
kendisiyle birlikte önemli siyasal
sonuçları ortaya çıkaran başarılı
pratikler olmuşlardır. Bu anlamda
2007 yılı pratiğine bakıldığında,
düşmanının kapsamlı saldırılarına
rağmen önemli kazanımların ve
sonuçların ortaya çıktığı bir yıl
olmuştur denilebilir. Bu yılda
Önderliğimizin ve hareketimizin
yürüttüğü mücadele çizgisinin
doğruluğuyla birlikte daha fazla
siyasal sonuçlar elde edilmiştir.
Bu yıl pratiğinde
düşman açısından belirginlik kazanan
bazı sonuçları şöyle ifade etmek
mümkündür:
Birinci husus, Türk
devletinin hareketimiz karşısında
bütün askeri, ekonomik, siyasal,
diplomatik imkânlarını ortaya
koyarak bütün gücüyle üzerinde
durmuş olmasına rağmen,
saldırılarında istediği sonucu elde
edememiştir. Bu saldırılarda yaşanan
kayıplarımızın olduğu bir gerçektir.
Özellikle Botan ve Dersim sahaları
başta olmak üzere ciddi anlamda
kayıplarımız olmuştur. Ancak Türk
devletinin çok kapsamlı yürüttüğü
operasyonların çapına göre önemli
sonuçlar almadığı da bir gerçektir.
İkinci husus,
devletin Türkiye’nin ekonomik
imkanlarını ve jeostratejik konumunu
pazarlaması temelinde geliştirmek
istediği uluslararası konsept
istediği düzeyde gelişmemiştir. Türk
devleti bu konsepti 9 Ekim 98 komplo
süreci gibi ele alıp geliştirmek
istedi. Ama şimdi geliştirilen
konsept ile 98’de Önderliğimize
karşı geliştirilen uluslararası
konsept arasında ciddi farklar
bulunmaktadır. Bazı yönleriyle
benzerlik arz etse de, özünde önemli
farklar içermektedir. Her şeyden
önce, mevcut durumda daha çok Türk
devletinin çabası ve dayatmasıyla
geliştirilen bu konsepte dahil olan
güçlerin tek bir amaçta birleşme
durumu yoktur. Stratejik ortaklıktan
bahsedilse de, özünde stratejik bir
ittifak durumu söz konusu değildir.
Herkesin kendine göre bir amacı olan
ve asgari düzeyde amaçlar temelinde
bir araya gelmiş bir konsept
olmaktadır. Yani 98 konsepti gibi
kararlı, sonuna kadar tasfiyeyi
amaçlayan bir oluşumdan ziyade,
hareketimize karşı herkesin kendi
çıkarları temelinde bir
birlikteliğinden oluşan bir konsept
olmaktadır.
Türk devletinin
dayatmakta olduğu inkâr anlayışının
artık giderek uluslararası düzeyde
gerekli rağbeti görmediği,
dolayısıyla bu politikayı yürüten
Türk devletinin yeteri kadar güven
vermediği, bundan hareketle bu
güçlerin sonuna kadar Türk
devletinin arkasında durmayacağı
gibi bir durum da söz konusudur.
Esasen uluslararası güçlerin Türk
devletiyle hareketimizi çatıştırarak
kendi çıkarlarını sağlama alma
politikası yürürlükte olup,
Türkiye’nin de bunda kazanacağı
herhangi bir şeyin olmadığı
görülmektedir. Böyle olunca
sonuçsuzluğu şimdiden belli olan bu
durumun aslında Türkiye’nin de
zararına işleyen bir sürece
dönüştüğü ve dönüşeceği açıkça
ortadadır. Bu açıdan Türkiye daha
çok yönlendirilen bir figüran
konumundan kurtulmuş değildir. Diğer
bir husus da üzerinde uzlaşılan
konseptin bir tarafında ABD’nin bir
tarafında da İran’ın bulunması
AKP’nin bir mahareti ve Türk
devletinin bir avantajı gibi görülse
de, özünde taraflar arasında kuşku
yaratan bir unsur olarak dezavantaj
yaratmaktadır.
Üçüncü bir husus ise,
2007 yılı içerisinde gelişen pratik
süreç ve yaşanan gelişmelerle
birlikte, Kürt sorununun Türkiye
kamuoyunda en geniş kapsamda
tartışılma sürecinin başlamış
olmasıdır. Hareketimize karşı en çok
savaşmış eski generaller dahil,
birçok eski yetkilide itiraf
sürecinin başlaması, Türk devletinin
yürüttüğü katı inkar ve imha
politikasının aslında iflasıdır. Bu
inkâr politikasının en güçlü
savunucuları konumundaki kişilerin
şimdi “şurası yanlıştı, burası
yanlıştı” diyerek üzerinde
birleştiği nokta bu sorunun sadece
askeri yöntemlerle çözülmeyeceği
tespiti olup, aslında başarısızlığın
kabul edilmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye Kürt sorununda yaşadığı
çıkmazı itiraf etmiştir. “Sadece
askeri yöntemlerle çözülemez, bunun
yanında siyasal, sosyal ve ekonomik
tedbirler alınmalıdır”
denilmektedir. Ama bu kez farklı bir
saptırma ile sorunun çözümü değil,
çözüm için kullanılacak olan
unsurlar ters çevrilerek bastırılma
için kullanma tutumu gelişmekte ve
tekrar eski noktaya yani inkâr
politikasına dönülmektedir. Oysa
artık yırtılmanın önüne yamayla
geçilemez ve bu politikanın terk
edilmesi gerektiği açık ortada
olmasına rağmen bunu kimse
söyleyememektedir. Bunun için seksen
dört yıllık yanlışını açıkça
dillendirecek Türkiye’nin gerçek
anlamda yürekli bir siyasi liderliğe
ihtiyaç olduğu açık ortadadır. Bu
politikanın başka biçimde tamir
edilmesi ve sonuç alınması artık
mümkün değildir.
Bu konuda AKP
liderliği samimi yaklaşmamakta,
yürekli davranmamakta ve ikiyüzlüce
bir oyun oynamaktadır. İşte “Bu
sorun sadece askeri yöntemlerle
çözülmez” deyip gerisini çarpıtan,
‘eve dönüş yasası’ adı altında
pişmanlık yasasını dayatan,
Kürdistan gençliğine ve halkına
itiraf yasalarını dayatıp hem
çeşitli projelerle Kürt halkını
aşağılama ve hem de uluslararası
kamuoyunu yanıltmaya dönük bir çaba
sergileme durumu söz konusudur.
Bunun fazla bir sonuç vermeyeceği,
artık Türkiye’nin sorunu açık açık
kendi kendisiyle tartışarak
yanlışlarıyla yüzleşmesi gerektiği
açık ortaya çıkmıştır. Ortada bir
Kürt sorunu vardır. Öyle yarım
yamalak itiraflarla bu sorun örtbas
edilemez. Seksen dört yıllık
politikanın yanlışlığının itiraf
edilmesi gerekmektedir. Kürdistan’da
yürütülen bütün katliamlara ilişkin
Kürt halkından özür dilenerek, Kürt
halkının özgür iradesine saygı
gösterilmesi suretiyle çözüme doğru
yaklaşım geliştirilebilir. Yoksa
işte Kürt halkına ‘gelin teslim
olun’ diyerek bir taraftan bombalar
yağdırılacak, diğer taraftan da
‘değişik projeler var’ denilecek. Bu
tür baskı ve şiddet dayatma
yöntemiyle soruna hiçbir çözüm
geliştirilemeyeceği netlik kazanmış
durumdadır.
Diğer dördüncü bir
husus da, AKP’nin başını çektiği
özel savaş hükümetinin bu dönemde
ağırlığını verdiği en önemli
konulardan birisi de Kürtler arası
bir çatışma yaratmaydı. Özellikle
PKK ile Güney Kürdistan Bölge
Hükümeti arasında çatışma yaratma
istemi vardır. Yine içeride DTP ile
PKK’nin arasını açma istemi vardır.
Ayrıca daha değişik farklı çevrelere
dayanarak ulusal birliği bozmaya
dönük çok ciddi çabaları olduğu
bilinmektedir. Bu konularda da Türk
devleti amacına ulaşmamıştır. Her ne
kadar baskı, şantaj ve tehditlerini
devam ettiriyor olsa da, bugün
itibariyle amacına ulaşmadığı
belirtilebilir. Özünde Kürt halkının
ve özgürlük davasının en zaaflı
noktasının burası olduğu
bilinmektedir. Bugün Güney
Kürdistan’daki egemen siyaset
anlayışının dar politikaları,
uluslararası güçlerin konsepti
çerçevesinde bir politika
yürütmeleri, özellikle bazı siyasi
kesimlerin zikzaklı duruşu, tarafsız
duruş adı altında ulusal çıkarlar
yerine kendi örgüt çıkarlarını esas
alan siyasi anlayışların varlığına
rağmen, Türk devletinin amacına
ulaşmadığı bir gerçektir. Türk
devletinin dayandığı inkâr ve imha
konsepti bugün tüm Kürdistan’da
rahatsızlık uyandırmaktadır. Çünkü
bu politika 20. yüzyıldan kalma
Kürt’ün hiçbir şeyini tanımayan,
Kürdistan’da yaşanan gelişme
düzeyini görmeyen bir politikadır.
Dolayısıyla bütün uluslararası
güçlerin arada olmasına ve güven
vermesine rağmen bu konseptin Kürt
ayağının oluşmaması kendileri için
en ciddi handikaplardan birisi
durumundadır.
Son olarak söylenecek
husus ise, AKP’nin giderek gerçek
yüzünün açığa çıkmaya başlaması
hususudur. AKP demagojiyle
uluslararası düzeyde olumlu bir imaj
yaratıp, kamuoyu tarafından sıcak
karşılanan pozisyonunu
Kürdistan’daki savaş ve katliamla
giderek kaybetmektedir. Ayrıca
Kürdistan’da sorunu çözeceği vaadi,
din maskesini kullanarak duyguları
sömürmesi gerçeği karşısında
yürütülen savaşla birlikte,
Türk-İslam çizgisindeki gizli
faşizan eğilimi daha fazla açığa
çıkmaktadır. Yaşanan son
gelişmelerle ve özellikle 22 Temmuz
seçimleri ardından ortaya koyduğu
pratikle, AKP bir özel savaş
hükümeti olduğunu herkese gösterdi.
Nasıl ki geçmişte Kürdistan’da savaş
yürüten bütün özel savaş
hükümetlerinin akıbeti bitiş
olduysa, bu biçimde AKP’nin de böyle
devam etmesi durumunda o da bitişi
yaşayacaktır. Bugün en açık bir
biçimde AKP’nin yüzü herkes
tarafından görülecek tarzda açığa
çıkmaya başlamıştır.
Türk devletinin
Önderliğimizin ve hareketimizin
sunduğu, her iki tarafın ortak
çıkarlarını birleştiren projeleri
kabul etmeyip uluslararası güçlerin
kendi çıkarları doğrultusunda
yönlendirmesinin etkisi altında
kalarak imha konseptini hayata
geçirebileceğini sanması bir
gaflettir. Türk devleti tarihin bu
aşamasında hiçbir biçimde öngördüğü
imha konseptini Kürt halkına karşı
başarıya götüremez. Bunun ulusal ve
uluslararası koşulları yoktur. Bugün
uluslararası güçlerin kendi
çıkarları gereği hem bölgedeki
dengeleri gözeterek Türk devletini
yanında tutma hesabı, hem de Kürt
sorununa ilişkin hesapları gereği bu
politikaya prim veriyor olsa da,
özünde bu politika çağcıl değildir
ve başarı şansı bulunmayan bir
politikadır. Dolayısıyla Türkiye
halkı bunda kaybedecektir,
kaybetmektedir. Türkiye’nin
sağladığı herhangi bir kazanım
yoktur. Gerek yıl boyunca sürdürdüğü
operasyonlarda ve gerekse de en son
uluslararası destekli geliştirdiği
hava saldırılarında sonuç alamadığı
bir gerçektir.
2007 yılı boyunca
Türk devletinin gerçekleştirdiği
saldırılarda bizim kayıplarımız
olmuştur. Ama buna karşılık devletin
kayıpları kendi açıklamalarında da
ifade edildiği gibi çok daha fazla
olmuştur. Türk devletinin
yönelimleri önemli oranda sonuçsuz
kalmış ve genellikle gerillanın
belli düzeydeki taktiklerle direnişi
karşısında kendilerinin kayıpları
daha ağırdır. Bunun karşısında 2007
yılında bizim kazanımlarımız daha
fazla olmuştur. Bu gerçeği dikkate
aldığımızda, aslında 2007 yılının
bizim için daha fazla kazanımlarla
geçen bir yıl olduğunu bir kez daha
görüyoruz. Gelişen kapsamlı
saldırılar karşısında hareketin
ortaya çıkardığı sonuçlar bu anlamda
önemli sonuçlar olmaktadır.
Genel olarak 2007
yılı Kürt Özgürlük Hareketi
açısından oldukça hareketli ve
önemli bir yıl olarak
pratikleşmiştir. Ancak gerek
serhildan alanında, gerek propaganda
ve örgütlenme alanında, gerekse de
gerilla alanında göstermiş olduğumuz
performans istenilen düzeyde
değildir. 2007 yılında pratikte
sergilenen bir takım
yetersizliklerle düşmana umut veren
davranışların ortaya çıktığını
söylemek mümkündür. Özellikle Kuzey
Kürdistan’da bazı bireylerin çok
anlamsız bir biçimde Önderliğimiz
hakkındaki zehirlemeye dair tartışma
gündemi yaratması, Kuzey
Kürdistan’da pasifleşme ve eylemde
gerilemeye yol açması ve ondan sonra
sergilenen çabalara rağmen uzun süre
kendine gelememesi eylemlerde ciddi
zayıflık yaratmıştır. Bununla
birlikte tüm alanlarda serhildan
hareketinde yaşanan sistemsizlik ve
örgütsel zayıflık, taktik konudaki
darlıkların pratiğe yansıması ve
gereken kapsama ulaşamama durumu
yaşanmıştır. Yurt içinde ve
yurtdışında kitlesel hareketin bu
durumu diplomatik düzeyin yetersiz
kalmasıyla birleşince yıl açısından
istenilen düzeyin gerisinde
kalınmıştır.
Aynı biçimde Haziran
ayına kadar gerillanın duruşu
aslında olumluydu. Baharda yaşanan
bazı kayıplara rağmen Mayıs ve
Haziran’daki çıkışı fena değildi.
Fakat ondan sonra peş peşe yaşanan
kayıplar ve etkisizlik durumu
yaşandı. Birçok alanda gelişen bahar
aylarındaki eylemlilik ve en son
olarak da Gabar ve Oramar
eylemlilikleri önemli pratikler
olmuştur. Ancak genelde görülen
taktik darlık, hareket ve üslenme
anlayışındaki yanlış ve
yetersizlikler sonucu başta Botan
alanında olmak üzere yaşanan toplu
kayıplar olmuştur. Bu kayıpların
yaşanmasında kimi tasfiyeci
anlayışların rolüyle birlikte,
hareket tarzındaki yüzeysellik,
düşmanı yeterince izleyememe gibi
komuta ve taktik açıdan yaşanan
yetersizliklerin rolünün de olduğu
anlaşılmaktadır. Bütün bu konularda
HPG’nin kendi platformlarında
genişçe tartışma konusu yapabileceği
2007 pratiğinin yetersizlikleri ve
önemli dersler çıkarılacak sonuçları
vardır.
İster ideolojik,
ister örgütsel, isterse
askeri-taktik konularda olsun,
HPG’nin kendi yetersizliklerini ve
hatalarını doğru tespit etmesi
gerekmektedir. Bunu en iyi bir
biçimde çözümleyip tespit ederek,
nerelerde hatalar var, nerelerde
hata yapıldı konusu üzerinde
yoğunlaşmak ve hataları
kaynaklarıyla birlikte tespit ederek
gidermeyi öngören çalışmaların
geliştirilmesi, düzeltmelerin
yapılması çok büyük önem
taşımaktadır. Özellikle biz geçen
yılın yetersizliklerinin aşılması
temelinde yeni yılın hazırlıklarını
güçlü kılmak durumundayız.
Güçlerimizi bu yetersizliklerin
aşılması ekseninde eğitmek ve motive
etmek çok önemlidir.
Ancak hem gerilla hem
de serhildan hareketinin 2007
yılında sergilediği pratikte ortaya
çıkan yetersizlikleri doğru görmemiz
ve bu yetersizliklerin aşılması
temelinde güçlerimizi gelecek sürece
daha güçlü temellerde hazırlamamız
çok çok önemli bir husus
durumundadır. Ayrıca bu yıl
içerisinde gerçekleşen 22 Temmuz
seçimlerinde Türk devletinin
çıkardığı yasal, idari engeller ve
baskılarla engellemek istemesine
rağmen bir grup parlamenterin Kürt
kimliğiyle meclise girmiş olması
aslında bir başarıdır. Ancak
dengesiz bir ortamda gerçekleşen bu
seçimlerde, Türk devletinin AKP’nin
aldığı oylara dayanarak kendisi için
bir başarı gibi göstermesi bir
çarpıtmadır, doğru değildir.
Öyle anlaşılıyor ki,
Türk devleti bu kış adeta fırsat bu
fırsat diyerek saldırılarına devam
edecek, özellikle de medya yoluyla
da psikolojik savaşı yoğun bir
biçimde geliştirerek halkımızı ve
tabanımızı etkilemeye çalışacaktır.
Bununla moralin bozulması ve
iradenin kırılmasına dönük zemin
oluşturarak, Güney üzerinde de zaman
zaman hava saldırıları, top ve füze
atışlarıyla sürekli bir tazyik
oluşturacaktır. Böylece
hazırlıklarımızı darbelemek,
güçlerimizi yıpratmak isteyecektir.
Güneyde böyle bir plan çerçevesinde
uygulamanın gelişeceği yüksek bir
ihtimaldir. Ayrıca kısmi sızma ve
nokta operasyonlarının gelişme
ihtimali de söz konusu
olabilecektir.
Ama bu kış sürecinde
Türk devleti esas olarak Kuzey
üzerinde yoğunlaşacaktır. Tabii
tespit edebildiği, istihbarat
alabildiği kadar Kuzeydeki
güçlerimizi darbelemek, tasfiye
etmek ve böylece baharla birlikte
tümüyle imha sürecini dayatmak
isteyecektir. Aslında yıl boyunca
Türk devleti sürekli bir biçimde sağ
gösterip sol vurma misali hep Güneyi
tartışma konusu yaparak, esas olarak
Kuzeyde sonuç almak istemiştir.
Dikkatleri Güney üzerinde
yoğunlaştırırken, esas olarak
Kuzeyde saldırılarını
gerçekleştirmiştir. Hatta öyle
anlaşılıyor ki, ABD ile yaptığı
anlaşma çerçevesinde uydu ve uçak
keşifleriyle almakta olduğu
istihbarat da Güney’den daha fazla
Kuzey’deki üslenmelerimize ilişkin
almakta olduğu pratik uygulamalardan
anlaşılmaktadır. Bu anlamda Kuzeyde
yaşanan çatışmalarda da ABD
istihbaratının önemli bir rolünün
olduğu açığa çıkmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki,
devlet çekirdeğinin ordunun esas
projesi, kış boyunca bize
yüklenerek, baharla birlikte imha
hareketini Kuzeyde ve Güneyde
dayatmak biçimindedir. Bu anlamda
Önderliğimiz üzerinde İmralı
sisteminin sıkı bir biçimde devam
etmesi, yine DTP üzerinde baskılama,
kuşatma, ezip teslim alma,
parçalama, kitlenin iradesini kırma
biçimindeki özel savaş
yönelimlerinin artarak devam edeceği
görülmektedir. Bunun için Kuzeyde
bastırma, Güneyde yıpratma ve
baharda adeta son raunduna yönelme
zeminini oluşturacaktır. Bu konuda
acelesi vardır. Acelesi de şudur:
Bir fırsat yakalamış, ABD’nin
olurunu almıştır; ABD-İran
çelişkisinden yararlanmak ve bu
nedenle kendini pazarlayarak sonuç
almak istemektedir. Dolayısıyla
Türkiye’nin acelesi vardır. Bunun
için öyle bir yönelime ve sürece
böyle bir planlamayla girmesi çok
yüksek bir olasılıktır.
Bu konuda bizim kendi
konseptimizi güçlü taktik
yaklaşımlarla ve projelerle kapsamlı
bir biçimde hayata geçirmemiz önemli
olmaktadır. Çünkü sonucun tayin
edilmesinde esas olarak bizim
duruşumuzun rol oynayacağı kesindir.
Bu açıdan döneme güçlü hazırlık
yapmak, yeterli plan ve programlarla
doğru bir taktik perspektif
anlayışla yaklaşmak çok çok
önemlidir.
Mücadele tarihimizde
çok önemli ve kritik bir aşamaya
gelip dayanmış durumdayız. Aslında
yürüttüğümüz mücadelenin
karakteristik bir özelliği olarak
hemen her süreç bizim için kritik ve
hassas geçmiştir. Bundan dolayı
Önderlik “nefes nefese yürütülen bir
mücadele” diyerek, hareketimizin bu
mücadele özelliğini ifade etmiştir.
Gerçekten de geçmiş mücadele
tarihlerinde de önemli dönemeçler
bulunmaktadır. Ama öyle anlaşılıyor
ki, 2008 yılı bu konuda önemli ve
zirvesel bir yıl olacaktır.
Resmi olarak parti
adına otuz yıldır sürdürdüğümüz
mücadelenin mukadderatı yani başarı
ve başarısızlığı önümüzdeki yılda
netleşecektir. Esasen Kürt sorununun
hangi yöne evirileceği, sorunda
çözüm sürecinin mi gelişeceği, yoksa
inkâr siyasetinin galip gelerek
kölelik düzeninin mi pekişeceği
noktasında netleşme gelişecektir.
Kuşkusuz her şey bir yılda olup
bitmeyecektir. Ama sürecin hangi
yöne doğru evirileceği konusunda
2008 yılındaki mücadele duruşu ve
taraflar arasındaki savaş tayin
edici olacaktır. Bu açıdan bizim de
hareket olarak bu yıla çok kapsamlı
bir biçimde ve bütün gücümüzle
kendimizi hazırlamamız
gerekmektedir.
Biz aslında daha
yılın başında gerçekleşen 5. Genel
Kurul’da aldığımız kararlarla
sürecin kendi cephemizden nasıl
gelişeceğini kararlaştıran tutumu
aldık. Yine daha sonra sonbaharda
“Önderliği yaşa ve yaşat” sloganıyla
geliştirilen ‘Êdi Bes e’ hamlesi
kararını almamız çok önemli
olmuştur. Ayrıca düşmanın Önderliği
zehirlemesi karşısında kadrosal
yapıda gelişen sahiplenme duygusu ve
fedaileşme ruhu ileri bir düzey
kazanmıştır. İlkbahar ve yaz ayları
boyunca hareketimizin geliştirdiği
toplantılarla birlikte partileşme
sürecinin pekiştirilmesi,
yetersizliklerin giderilmesi
noktasında hareket içerisinde çizgi
mücadelesinin daha da nitelik
kazanması süreci gelişmiştir.
Özellikle bunu çeşitli konferans ve
kurultaylarla tüm harekete mal eden
çalışmalarla somutluk kazanması
mücadele perspektifi, taktik netlik
ve militan yapının
sağlamlaştırılması açısından önemli
bir hazırlık süreci olmuştur. Aynı
çerçevede HPG’nin böyle bir sürece
kendisini belli bir düzeyde
hazırlama çabaları temelinde gelişen
bahar süreci eylemliliği, daha sonra
gelişen sonbahar hamlesindeki
çarpıcı eylemliliklerle dönemin
cevaplanması, bizim için önümüzdeki
sürece hazırlıklı girişin
olanaklarını yaratmış bulunmaktadır.
Bu açıdan biz 2008
yılına hazırlıksız giriyoruz
diyemeyiz. Genel anlamda bir
hazırlık düzeyimiz vardır. Özellikle
hareketin temel bünyesini oluşturan
kadrosal yapıdaki netlik, ideolojik
duruşun daha sağlam ve kararlı hale
gelmesi, kadrosal yapıda askeri ve
siyasi alanda gelişen yoğunlaşma
durumu yetersizlikleriyle birlikte
küçümsenemeyecek bir düzey
kazanmıştır. Önümüzdeki ayların iyi
değerlendirilmesi temelinde bu
hazırlıkların somut planlama ve
çalışmalara dönüşmesi, pratikleşme
aşamasına getirilmesiyle birlikte
genel olarak hareketimiz 2008 yılına
hazırlıklı girmiş olacaktır.
Öyle anlaşılıyor ki,
herkesin belli düzeyde bir hazırlığı
vardır ve her taraf kendi konseptini
hayata geçirmek, hâkim kılmak için
çaba gösterecektir. 2008 yılının bu
konuda bir dönemeç olacağı
anlaşılmaktadır. Taraflar açısından
kırılma noktasının yaşanabileceği
bir yıl olarak 2008 yılının herkes
için bir önemi arz ettiği açık
ortadır. Özellikle Kürt sorununda
2008 yılının önemli bir yıl olacağı
şimdiden bellidir. Bizim demokratik
çözüm çabamız sürekli olacak ve
demokratik çözüme kapımız her zaman
açık olacaktır. Ancak bize karşı
dayatılan imha konseptine karşı da
çok güçlü bir biçimde, tarihe nam
salacak tarzda direneceğimiz de bir
o kadar açık ve nettir.
Türk devletinin
geliştirmek istediği konsept bir
imha konseptidir. Ulusal kimliği yok
etme konseptidir. Uluslararası
güçlerin geliştirdiği konsept ise
ideolojik ve siyasal kimliği yok
etme konseptidir. Birisi ulusal
kimliğimizi birisi de ideolojik
kimliğimizi hedefleyen konseptler
durumundadır. Oysa biz kendi ulusal
kimliğimizle, siyasal kimliğimizle
özgür ve demokratik bir ortamda
yaşamak istiyoruz. Dolayısıyla
evvela ulusal ve ideolojik, siyasal
kimliğimizi savunmak durumundayız.
Ne pahasına olursa olsun biz ne
ulusal kimliğimizden, ne de
ideolojik, siyasal kimliğimizden
taviz verebiliriz. Bizim kazanma
şansımız tarihin bu önemli döneminde
çok daha fazladır. Her ne kadar bu
dönem kritik ve tehlikeli bir süreç
olup darbe alma ve tasfiye sürecine
tabi tutulma tehlikesi kendisini
dayatmış olsa da, sonuç alma ve
kazanma şansımız daha fazladır. Biz
kazanmanın, sonuç almanın raunduna
girmiş bir hareketiz. Onun için buna
final dönemi demiştik. Bizim için
sürecin final olma özelliği devam
etmektedir. Zaten biz o zaman bir
yıl için değil süreç için finaldir
dedik. Şimdi de bu final durumu
devam ediyor. İnkâr ve imha
siyasetinde kırılmanın
yaşanabileceği önemli bir yıl
sürecinde olduğumuzu tespit etmek
yanlış değildir.
Biz bugün her
zamankinden daha fazla zafere
yakınız. Düşman güçleri bizi
zaferden alıkoymak, geriletmek ve
tasfiye etmek için bu kadar kıyamet
kopararak, konseptler oluşturarak,
ittifaklar üzerine ittifaklar
geliştirerek, saldırılar üstüne
saldırılar sürdürerek sonuç almak
istemektedirler. Onların korkusu
bizim zaferimizdendir. Onlar engel
tanımaksızın gelen zaferimizden
korkmaktadırlar. Bunun için bu kadar
panik, bunun için bu kadar telaş,
bunun için bu kadar saldırı, bunun
için bu kadar kendini peşkeş çekerek
uluslararası ittifak
geliştirmektedirler. Türk devletinin
imha konseptinin gerçekleşmesi asla
mümkün değildir. Başarı şansı hiç
yoktur. Çünkü çağdışı bir bakış
açısına dayanan bir konsepttir.
Uluslararası güçlerin konseptinin
başarı şansı yoktur. Çünkü Kürdistan
halk gerçekliğini göz ardı eden,
Kürdistan Özgülük Mücadelesinin
haklılığını ve dayandığı kitlesel
temeli görmeyen bir bakış açısına
dayanmaktadır.
Bizim konseptimizin
başarı şansı daha fazla vardır.
Çünkü çizgimiz doğrudur,
ideolojimiz-felsefemiz doğrudur,
davamız haklıdır ve en önemlisi, biz
bu çizgi temelinde yoğrulmuş, derin
bir tarihi tecrübeden süzülüp gelmiş
bir hareketiz. Önderliğiyle,
kadrolarıyla, militanlarıyla
tecrübeyle yoğunlaşarak bu düzeye
gelmiş bir hareketiz. Yine kendi
özgücümüze, halkımıza,
topraklarımıza, dağlarımıza, yüce
zirvelerimize dayanarak bugüne kadar
geldik. Kendimizi savunduk,
kendimizi geliştirdik, kendimizi
yetkinleştirdik. Giderek
Kürdistan’ın dört bir yanında
halkımızla bütünleştik. Bu açıdan
önümüzdeki engeller, zorluklar ne
olursa olsun, yeter ki yüksek bir
inançla yoğunlaşalım ve kendi
kişiliğimizde zaferin önünü açalım,
kendimizi doğru katarak
yetersizliklerimizi ve
yetmezliklerimizi aşalım, zafer
kesin bizim olacaktır. Onun için
öncelikle yetmezliklerimizi aşmak,
güçlerimizi Önder Apo’nun ışıklı
yolunda, perspektifleri temelinde
doğru donatmak, doğru
mevzilendirmek, yaratıcı bir taktik
ustalıkla süreci cevaplamak için
gerekli fedakârlığı ve kararlılığı
gösterirsek kazanmanın yolu açık
olacaktır.
Karşımızdaki güçlerin
konseptinin kapsamlı olduğunu ifade
ettik. Onların o kapsamlı konseptine
karşı elbette bizim de kapsamlı bir
mücadele perspektifiyle cevap
vermemiz gerekmektedir. Öncelikle
ideolojik cepheden yeterli kapsamda
ve derinlikte bir mücadelenin
gerekliliği çok açık ortadadır.
Genel anlamda yürütülecek ideolojik
mücadeleyi esas olarak yaşamda,
yoldaşlıkta, militanlaşmada, kadro
duruşunda, komuta tarzında
yansıtmak, temsil etmek, göstermek
önem taşıyor. Bu anlamda çizgiye
gelmeyen, düzen geriliklerini
yaşayan, değişik biçimlerde
tasfiyeci savrulmanın etkilerini
üstünden atamamış, pratiğe doğru
girmeyen, teğet geçen, oportünist
kişilikler şurada burada tek tek
kişiler düzeyinde de olsa bunları
tümüyle aşmak, dönüştürmek ve çizgi
militanlığını esas almak kesin
gereklidir. Kadro ve komuta yapısı
olarak düzenin ve toplumun tüm
geriliklerinden arındıran, yoğun bir
iç mücadeleyi geliştiren bir eğitim
perspektifi temelinde kadroyu
netleştiren, Apocu fedai ruhla
donatan, sürece yüksek bir
kararlılıkla hazırlayan bir kadrosal
duruşu yakalamamız gerekmektedir.
Partimiz PKK’nin
yeniden yapılanma perspektifi
çerçevesinde demokratik, ekolojik
anlayış doğrultusunda donatılmış
kadronun geliştirilmesi olmaksızın,
dev gibi büyük askeri taktik
sorunları, örgütsel ve siyasal
sorunları ve devrimin diğer
sorunlarını cevaplamak mümkün
değildir. Bütün bu sorunları
cevaplamak ancak ve ancak
partileşmiş, PKK’lileşmiş militan
bir yapının yetiştirilmesiyle
gerçekleşebilir. Sorunları aşan,
PKK’nin engel tanımaz
devrimciliğinin geliştirilmesiyle
ancak dönemin gerekli cevabı
geliştirilebilir.
Bununla birlikte
demokratik devrimi, kadın devrimini,
ekolojik devrimi hedefleyen
devrimsel hareketimizin militan öncü
gücü olan kadın hareketini
geliştirmek, özgür kadın militanı
devrimin öncüsü olarak Apocu fedai
ruhla donatmak olmaksızın, bu
devrimin gelişme şansı olmayacaktır.
Öncelikle erkek egemenlikli sistemin
aşıldığı, gerçek eşitlik ve
özgürlüğün geliştiği, bu temelde
kadın iradeleşmesinin özgürlük
çizgisinde derinleştiği bir militan
öncü kadro tipini geliştirmeksizin,
toplumun o geleneksel, klasik
şekillenişi, erkek egemenlikli tarzı
aşılamaz. Bunun aşılamaması demek,
militan kadro yapısının hem erkekte
hem kadında geliştirilememesi
anlamına gelecektir ki, bu da
ideolojik ve stratejik bir konudur.
Dolayısıyla bu konuda kadın kurtuluş
çizgisi temelinde doğru bir bakış
açısına ulaşmak, kadın olsun erkek
olsun tüm PKK kadro yapısının bu
temelde donatılması devrimci
mücadelemizin öncü gücünü yaratmada
önemli bir görev durumundadır.
Aynı bakış açısı ve
perspektif temelinde devrimin diğer
öncü gücü olan gençliği donatmak,
yılların yaşanan tecrübesiyle
perspektiflendirmek, gençlik ruhu,
dinamizmi ve aktivitesini bu biçimde
en yetkin tarzda pratikleştirmek
devrimin öncü güçlerinin doğru
mevzilendirilmesi açısından büyük
önem taşımaktadır. Özellikle
toplumsal geleceği kazanarak kendisi
için onurlu bir gelecek yaratmak
durumunda olan Kürdistan gençliğinin
kutsal savunma görevini unutmaması
gerekmektedir. Hem toplum içinde
sivil öz savunma anlayışını ve
örgütlenmesini geliştirerek, hem de
savunma kuvvetlerine katılma
görevlerini layıkıyla yerine
getirerek toplumsal geleceği garanti
altına alabileceğini iyi
bilmelidir. Kürdistan gençliğinin
tarihin bu önemli döneminde
toplumsal hareketin eylemsel
öncülüğünü üstlenirken, toplumsal
savunma sisteminin temel bir gücü
olarak rolünü oynamasıyla sürecin
kazanılacağı kesindir.
Diğer yandan siyasal
mücadelenin en geniş kitlesel
kapsamda geliştirilmesi,
örgütlendirilmesi, meşru savunma
stratejisinin temel iki ayağından
birisi olan serhıldan hareketinin bu
geniş siyasal yelpazeye dayalı
olarak örgütlendirilmesi önem
taşımaktadır. Önümüzdeki süreçte
meşru savunma stratejisinin başarısı
açısından siyasal örgütlenmenin,
kitle hareketinin serhıldan
sürecinde boyutlanmasının, çeşitli
zengin taktiklerle yaygınlık
kazanmasının başarıyı kazanmada en
önemli ayak olacağı bilinmelidir.
Düşmanlarımızın
halkımızı bölüp parçalama, tarihten
gelen geleneksel alışkanlıkların bir
sonucu olarak Kürtleri birbirine
düşürme ve böylece Kürdistan halkını
zayıflatarak özgürlük hareketini
daraltma istemi karşısında bizim
ulusal demokratik çizgide iç
diplomasiyi geliştirerek, bütün
güçleri ulusal, demokratik çizgiye
çekme esprisiyle siyasal mücadeleyi
diplomatik kapsamda geliştirmemiz
önemli olacaktır. Özellikle hem Türk
devletinin hem de uluslararası
güçlerin üzerinde yoğunca durdukları
Güney Kürdistanlı güçlerin
yetersizliklerinin ideolojik bakış
açımıza göre eleştiri üslubuyla
birlikte, onları ulusal zemine
çeken, ulusal demokratik çizgiye
gelmelerini öngören ve bu temelde
birlik esprisini öne çıkaran bir
politikayı yürütmemiz gerekmektedir.
Bu konuda bizim temel alacağımız
doğrultu, uluslararası çıkarlar ve
pazarlıklar ekseninde çeşitli
politikaların da yaşanabileceğini
hesaplamak, her türlü ihtimali
dikkate almaktır. Bizim ilkemiz
sonuna kadar ulusal çıkarlar
temelinde demokratik ulusal birlik
olmakla birlikte, sadece kendi
gücümüze güvenme ilkesini esas alıp
her türlü ihtimali göz önünde
bulunduran tedbirlerimizi almaktır.
Türk devletinin sadece hareketimizi
değil, tüm Kürt iradeleşmesini
hedeflediği gerçeğinden hareketle,
bizim de ulusal birlik politikasını
geliştirmemiz önemli olacaktır.
Böylece düşman güçlerin parçalayıcı,
karşıtlaştıran politikalarını boşa
alarak demokratik ulusal çizgide
gelişmeyi hedeflemek, buna
gelmeyenleri de ulusal düzeyde
teşhirini sağlamak ve ulusal birliği
pekiştirmek gerekmektedir. İdeolojik
mücadele ile birlikte ulusal
demokratik birlik ve halkların
kardeşliğini savunmak esastır.
Egemen devletlerin
toplumumuzu düşürücü, yozlaştırıcı,
baştan çıkarıcı çeşitli ideolojik
kültürel saldırıları karşısında Kürt
kültürünün tarihten gelen
zenginliğiyle günümüzün çağdaş Apocu
bakış açısının yoğunlaştırılmış
kültürel birikimini topluma mal
etmek de bu dönemde önemli bir görev
durumundadır. Kişilikli, onurlu
duruşu egemen kılmak, bu temelde
egemen devletlerin gençliğimizi,
toplumumuzu düşüren kültürel
saldırılarına karşı Apocu kültürel
birikimle cevap vererek toplumumuzu
gelişen özel savaş saldırılarına,
psikolojik saldırılara karşı
savunmak, böylece eğitim ve
propaganda faaliyetlerini yoğun ve
yaygın bir biçimde geliştirmek
gerekmektedir.
Yine halkımızın büyük
bir yoksulluk içinde bulunduğu,
düşman güçlerin halkımızı açlık ve
yoksullukla terbiye etmeye çalıştığı
göz önünde bulundurarak toplumsal
dayanışmayı her bakımdan geliştirmek
en temel bir görev durumundadır.
Özellikle toplumun sosyal, siyasal,
kültürel, ekonomik dayanışmasını
geliştirmek önemli olacaktır.
Demokratik komünal toplumu, komünsel
faaliyeti bu biçimde
yaygınlaştırarak geliştirmek
gerekmektedir. Her köyde komün, her
mahallede meclis örgütlenmesini
geliştirerek toplumsal dayanışmayı,
örgütleşmeyi, demokratikleşmeyi
geliştirme temelinde biz yeni
toplumun inşasını geliştirebiliriz.
Devrimci mücadelemizin en temel
görevi toplumun demokratik komünal
temelde yeniden inşasıdır. Biz
toplumsal dayanışma ve örgütleşmeyi
tabandan yaratmadan bu toplumsal
devrim görevini yapamayız. Bu açıdan
sosyal dayanışmayı derinliğine ele
almak, her bakımdan gerçek bir
dayanışma yaratarak doğal komünal
değer yargılarını yeşertmek, böylece
toplumun temelinde bu değer
yargılarını esas hale getirmek,
toplumsal devrimimizin en temel
görevi durumundadır.
Düşmanlarımızın
saldırı konseptine bakıldığında,
sürecin yönünü tayin etmede
damgasını vuracak olan temel güç
meşru savunma gücü olacaktır. Bugün
meşru savunma güçleri ve Medya
Savunma Alanında bulunan tüm siyasal
ve askeri çalışmalardaki
güçlerimizin hedefte olduğu
bilinmektedir. Büyük bir ihtimalle
yıl boyu saldırılar devam edecektir.
Güneyde daha çok hava ve nokta
operasyonları, Kuzeyde ise her
biçimde saldırıların gelişme durumu
söz konusu olacaktır. Bu açıdan biz
şimdiden yıllık planlamamızı yapmak
durumundayız. Yılı sağlam planlamak
ve esasen yılı kazanmak için
öncelikle içinde bulunduğumuz bu kış
aylarını doğru değerlendirmek önem
taşımaktadır. Bu açıdan bütün
güçlerimiz öncelikle olası
tehlikelere karşı savunma
tedbirlerini tam almalı ve güçlerini
yıpratmadan önümüzdeki pratik sezona
hazırlamalıdır. Güçler tekniğe karşı
ve olası nokta operasyonlarına karşı
tedbirlerini alarak etkili bir
biçimde bahara hazırlık
faaliyetlerini yetkince
sürdürmelidir.
Bu noktada esas
olarak önemli olan Kuzey alanlarında
üslenmiş bulunan güçlerimizdir.
Kuzeydeki tüm arkadaş yapısının
öncelikle şunu bilmesi
gerekmektedir: Onlar orada o
koşullarda bulunurken, sadece birey
olarak görevini icra etmek üzere
bulunmuyorlar. Onlar Kürdistan
halkının iki yüz yıllık özgürlük
mücadelesinin birer sembolü ve
temsil gücü olarak orada
bulunmaktadırlar. Halkımızın Apocu
kültürleşmesinin ve iradeleşmesinin
birer temsil gücü olarak orada
bulunmaktadırlar. Bu nedenle bu
alanlarındaki tüm arkadaşlarımız
bilmelidirler ki, Kürdistan’ın dört
bir yanında ve yurtdışında herkesin
gözü kulağı oradadır. Kendilerini en
sağlam bir biçimde savunmaya
almaları bu halkın, bu toplumun
geleceğini sağlama alma anlamına
gelecektir. Bu açıdan oradaki hiç
kimse birey olarak orada
bulunmamaktadır. Buradaki duruş
kişisel değil, toplumsal bir
duruştur. Bir davanın temsili, bir
iradenin savunma gücü olarak orada
bulunulmaktadır. Her arkadaş bunun
bilincinde olmalı ve önce kendi
savunmasına gereken hassasiyeti,
önemi vermelidir. Bu temelde
kendisini önümüzdeki sürece
hazırlamalıdır. Koşullar
çerçevesinde eğitimini yaparak,
yoğunlaşarak kendisini yeni dönem
mücadelesine hazır hale
getirmelidir. Her yoldaşın temel
görevi budur. Öncelikle kendini
savunma ve kendisini yeni dönem
görevlerine hazır hale getirmedir.
Meşru savunma
savaşını biz sayısal yoğunlukla
değil, daha çok niteliği
yoğunlaştırarak kazanacağız.
Kuşkusuz nicelik de önemlidir. Ama
nitelik çok çok önemlidir.
Güçlerimizin niteliğinin
yükseltilmesi için öncelikle
ideolojik ve askeri eğitimi yoğun
bir biçimde geliştirmek şarttır. Biz
profesyonel asker ve modern gerilla
tarzını oturtmayı ancak yoğun bir
ideolojik ve askeri eğitimle
geliştirebiliriz. Özellikle taktik
zenginliği geliştirmek, zekâ
kıvraklığını yoğunlaştırmak, teknik
derinliği geliştirmek, tekniği
taktiğin hizmetine sokmak çok
önemlidir. 21. yüzyılın gerillası
klasik gerilla tarzıyla hareket
edemez. Çağın gelişen tekniğini
hesaplamak, keşif, istihbarat ve
vuruş gücünü boşa çıkarıcı bir
hareket tarzını ve üslenme
anlayışını oturtmak zorundadır.
Özellikle artık sıradan gizlilik ve
hareketlilikle başarılı bir pratik
geliştirilemez. Derin gizliliğin
esas alınması gerekmektedir. Derin
gizlilik ile sayısal bileşimi iyi
dengeleyen, araziyi derinliğine ve
genişliğine kullanabilen,
profesyonel gerillayı geliştirerek
savunma savaşında zaferi
kesinleştiren bir tarzı esas
almalıyız. Bu açıdan tüm güçlerimiz
bu çerçeveden hareketle kendilerini
önümüzdeki sürece en etkili bir
biçimde hazırlamakla mükelleftir.
Karşımızdaki düşman
topyekûn bir saldırı durumundadır.
Seferberlik ilan etmiştir. Çağın en
gelişmiş tekniğini, istihbaratını
arkasına almıştır. O tekniğe
dayanarak sonuç almak istemektedir.
Biz ise irademize, zekâmıza,
inancımıza, kararlılığımıza,
ruhumuza dayanarak sonuç almayı
amaçlıyoruz. Onlar maddiyata,
tekniğe dayanmakta, biz ise
maneviyata ve insan gücüne, insan
tekniğine, insan yeteneğine
dayanmaktayız. Bu açıdan haklı ve
doğru davamızda en gelişmiş insanı
yetiştirerek kazanmayı kesin bir
biçimde geliştirmek istiyoruz.
İdeolojik, felsefi derinliğimiz
askeri taktik yoğunlukla
bütünleştiğinde, engel tanımaz Apocu
militanın, komutanın, askerin
gelişmesi söz konusu olacak ki,
böyle bir militanlaşma kesin
başarıyı getirecektir. Bunun için
eğitim, eğitim, eğitim diyoruz.
Yoğunlaşma, yoğunlaşma, yoğunlaşma
diyoruz. Eğitimsiz hiçbir arkadaş
kalmamalıdır. Eğitimsiz bir Apocu
militan olamaz. Herkes ideolojik
formasyonunu geliştirerek dönemin
temel görevlerini yüksek bir
kararlılık, gelişkin bir yetenekle
yerine getirebilecek düzeye
kendisini getirmelidir. Var olan
eğitim kurumlarımız ve eğitim
sistemimiz bunu vermeyi hedeflerken,
öncelikle her bireyin bu temelde
kendini yetiştirme ve geliştirme
görevi vardır.
Partimiz PKK’de
eğitim her şeyin başında gelir.
Çünkü eğitim olmadan PKK’lileşme
olamaz. PKK’lileşme demek, ruh
temizliği, sadelik, dürüstlük ve
yüksek inanç demektir. Bunlar da
ancak yoğun bir eğitimle, kişiliğin
düzen ve toplum ilişkilerinin
etkisinden kurtularak bir devrimsel
dönüşümü yaşaması temelinde kendini
yeniden yaratmasıyla mümkündür. Bu
açıdan PKK’de eğitim her şeyden önce
bir ruh temizleme faaliyetidir.
Paylaşımın, yoldaşlığın ve
komünalizmin gelişme zemindir. Bütün
bunlar yoğun ve yetkin bir eğitimle
elde edilebilecek ileri bir
formasyon ve gelişkin insan
ilişkileridir. Bu açıdan hangi
koşullarda olunursa olunsun, hiç
kimse kendini eğitimsiz
bırakmamalıdır. Biz de eğitim bir
tür ibadet gibi olup ruh temizliğini
hedefler. Bu nedenle her Apocu
militan mutlaka günlük eğitimini
yapmakla mükelleftir. Düzenli eğitim
imkânı olmayan, küçük pratik birim
veya kurumsal çalışmalarda bulunan
arkadaş yapısı için en az günde iki
saat eğitim formülü mutlaka
uygulanmalıdır. Yürüttüğü faaliyetin
niteliği ve düzeyi ne olursa olsun,
ister tek kişi ister grup olsun
mutlaka günde iki saatlik eğitimi de
çalışma planı içerisinde
düzenlemelidir. En önemli çalışma
bile olsa durdurulup eğitimin
verilmesi ilkesi her zaman, her
yerde, her koşul altında
uygulanmalıdır.
Hareket olarak
geliştirdiğimiz ‘Êdi Bes e’ hamlesi
sadece siyasal, toplumsal alan için
değildir. ‘Êdi Bes e’ hamlesi
topyekûn herkes için, herkesi
kapsayan bir hamledir. Gerilla
açısından ‘Êdi Bes e’ hamlesi demek,
kendisini en ileri düzeyde
yoğunlaştırma demektir, en kapsamlı
bir biçimde kendisinde dönüşüm
yaratma demektir, kendisinde zafer
geliştirmek demektir. Unutmayalım
ki, bizler kendimizde zafer
yaratmadıkça mücadelede zafer
kazanamayız. Bu açıdan ‘Êdi Bes e’
hamlesi gerilla için yüksek bir
hazırlık ve başarılı bir savunma
savaşını geliştirme düzeyine
ulaşmaktır. Halkımızın savunma
savaşı kutsal bir hak olduğu gibi,
uluslararası yasalarda da kayda
geçen temel bir hak durumundadır. Bu
açıdan her Kürdistanlı gencin ve
özellikle de gerilla saflarına
ulaşmış olan militanın görevi
öncelikle kendini iyi bir savunma
savaşçısı haline getirmektir. Bu
temelde ‘Êdi Bes e’ hamlemizin nihai
amacı da İmralı sistemini
parçalamak, Önderliğimizin sağlığın |