Ana Sayfa

ARTIK BİZİ ZEHİRLEYEMEYECEKSİNİZ!

ALİ HAYDAR KAYTAN

Hepimizin benzer şekilde davrandığından eminim: Acı bir meyveyi dişlediğimizde hemen zehir gibi deyip geçeriz. Peki, zehir tadı gerçekten nasıl bir şeydir, bir kez olsun tattınız mı hiç? Zehrin kendisi bilinmeden zehir gibisi nasıl bilinebilir? Tadını öğrenmek için kim zehir içmeyi deneyebilir? Neden çoğu zaman ‘Zehir bile olsa içerim’ deriz de, zehir yemekten daha az söz ederiz? Zehir gerçekten de içilecek ya da yenilecek bir şey midir? Ya yılan zehri gibi iğneyle bedene yollanmışsa eğer, zehrin tadı nasıl bilinebilir? Örneğin hançerin sivri ucunun açtığı sıyrıktan kana karışan zehrin tadı acaba nasıl bir şeydir? Veya zehir soluduğunuz havanın içindeyse eğer, dilinizde mola vermeden anında akciğerinize ulaşıyorsa, her nefes alışınızda zehirden bir parça içinize akıyorsa, o zaman zehrin tadı nasıl ölçülebilir? Ya da bir nükleer silahtan yayılan zehir bulutu hangi tadı vererek savunmasız insanların bedenlerini çözüp çökertebilir? ‘Tadını öğrenmek isteyen, zehir içmeyi denesin’ diyebilir misiniz? Başkalarını bir yana bırakın, kendiniz buna teşebbüs edebilir misiniz?

Yüzünüzü acıyla buruşturup dişlediğiniz meyveyi ya da ağzınıza aldığınız başka bir şeyi nasıl tükürdüğünüzü düşünün. Acı olduğunu bildiği bir meyveyi bile yemek istemeyen bir insanın yiyerek ya da içerek zehrin tadını öğrenmeye yanaşmayacağı kesindir. Çünkü ölüm denenmez, hiç kimse deneme yoluyla ölümü anlayamaz. Gerçek bu olsa bile yine de zehir diye bir şey var, adeta ölümle özdeş olan ve ölümü mümkün kılan bir aracı nesne olarak var. Bu yönüyle zehir bir bakıma dinsel inanca göre can almakla görevli Azrail’i andırır. Zehir herhangi bir maddedir ya da herhangi bir maddenin içindedir; bir madde ya da bu maddenin içindeki bir şey olarak tanınabilir. Tanınabilmesi, onun kendiliğinden haliyle zararsız olması anlamına gelir. Bir kanalla şırıngaya benzeyen dişine bağlı bir zehir torbası taşıyan yılan ısırmadıkça zararsızdır. Zehri zararsız kılan şey onun zehir olduğunun açıkça bilinmesidir. Bilmek önlem almaya götürür; hatta zehirlenme halinde bile zehri etkisiz kılmak demektir. Sorunun doğru teşhisinin çözüme götürmesi gibi, zehrin bilinmesi de sağlıkla yeniden buluşturur.

Zehir doğada var, doğal bir şey olarak var; aynı şekilde doğal bir şey olarak karşıtı yani panzehiri de var. Onun için de zehir bilindiğinde panzehiri de bulunabilir. Doğa birbirini dengeleyen karşıtların aynı zeminde var olmalarına imkân sağlar. Bu açıdan zehrin varlığı doğanın zalimliğinin göstergesi olamaz. Kimi zaman panzehiri bulunmaz türden zehirler üreten varlık, kendi dışındaki doğanın içine ikinci bir doğa olarak yerleşen insandır. Yolunu şaşırmış devletçi erkek akıl aynı zamanda müthiş bir zehir üreticisidir. Şair Ahmed Arif’in harika tanımını kullanıyorum: Kendisine fark ettirmeden bir insanı zehirleyerek hayatına kastetme girişimi, insan düşüncesinin en orospu frengili yemişlerinden biridir. Bu biçimde hayatı acımasızca kurutacak yöntemler bulma üzerinde yoğunlaşan bir akıl, iblisle zina halindeki bir akıldır. Zehirleme bazen açıktan bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılabilir. Örneğin damardan zerk edilen zehirli bir sıvıyla bir hükümlünün idam cezası infaz edilebilir. Nitekim Amerika’da bu böyledir. Bazılarının vicdanını derinden yaralasa bile, yine de bunun anlaşılır bir yanı vardır. ‘Anlaşılmaz’, iblisçe, korkakça, orospuca, ibnece olan şey, rehine olarak tutulan birini kendisine fark ettirmeden sistematik bir biçimde zehirleyip bedensel çözülüşünü ve çöküşünü hızlandırmaya çalışmaktır. Erkek aklın iblisle gayri meşru izdivacı böylesi dehşet senaryoları yazıp hayata geçiriyor.

Tarih 4 Temmuz 2001. Önder APO, haklı eyleminin ruhuna uygun olarak ‘barış adası’ yapmaya çalıştığı İmralı’da avukatlarıyla görüşüyor. Anlamanın ‘tüm eşyanın özündeki düzeni bir çırpıda kavrayacak düzeye gelmek’ olduğunu söyleyen Amaralı Adam, anlamak fiilini de mükemmel işletiyor. O gün avukatları karşısında zorlu bir satranç oyununun hileli yöntemlerle mat edilmek istenen oyuncusu gibi duruyor. Hasımları hep hileli yollar deniyorlar. Sorun satranç tahtasının karşı tarafında duranların o anki hamleleri değildir. Bunları görüp savuşturacak güçte olduğunu biliyor. O sürekli hile yapan hasımlarının belki de on hamle sonrasını nasıl planladıklarını kestirmeye çalışıyor. Görüp hissettiklerini avukatlarıyla da paylaşıyor. “Devlet beni yaşatır mı, bilemem. Sızma olabilir, zehirleme olabilir; ölüm nereden gelir, bilemem. Devlet için zehirleme daha yararlı olabilir; bunu gizli tutar, kimseye söylemez. Nasıl öleceğim ya da devlet beni nasıl yaşatır, bunu bana da söylemez. Sizler de bunun üzerinde düşünün” diyor. İmralı sistemini işletenlerle en dengesiz koşullarda sürdürdüğü mücadelesini ve olası sonuçlarını işte bu tüyler ürpertici sözlerle ortaya koyuyor. Müthiş bir öngörüyle ölüme odaklı bir sistemin yapmayı düşündüklerini gözler önüne seriyor.

Bir kez iblis tarafından ayartılmaya görsün, en bayağı insanın aklı bile envai çeşit kötülük ve çirkinlik ürünleri doğurabilecek kapasitededir. Yalan ve iftira aklın frengili düşüncesinin nesebi gayri sahih iki çocuğudur. Doğru hedefe götürecek yol levhalarını ters yönlere çevirmekle meşgul olan yalan, aynı zamanda sürekli çamur yoğurur ve ikizinin eline tutuşturur. İftiranın görevi çamur atmaktır. İftira çamuru gerçeğin çıplak görüntüsü bozar, böylece gerçeğin eksik ya da yanlış algılanmasına yol açar. Yani iftiranın asıl hedefi çamur yağdırdığı gerçek değildir. Nasıl bir saldırıya uğrarsa uğrasın gerçek ortadan kaldırılamaz, o yine yerli yerinde durur. Örnek çarpıcıdır: Çamurla kaplanmış olması elmasın değerinde en küçük bir eksilmeye yol açmaz. Ne var ki gerçeğe bakan göz yanıltılabilir, yanıltılarak altını paslı teneke parçası gibi algılaması sağlanabilir. Gerçek nerede olursa olsun her zaman gerçektir; oysa kendisine bakan her göz, örtülü gerçeği olduğu gibi görmeyebilir. Dolayısıyla çamur her daim gerçeğe fırlatılsa bile, sakatladığı ya da sakatlamayı öngördüğü şey dışardan gerçeğe bakan gözdür. Bütün bunlar yukarıdaki değerlendirmeye de uyarlanabilir. Yalan ve iftiranın esiri olanlar Öcalan’ın can derdine düştüğünü, buradaki sözlerinin de bu ruh halini yansıttığını iddia edeceklerdir. “Öcalan dengesini iyice yitirmiş, artık karabasanlar görüyor” diyeceklerdir. Ne yazık ki böyleleri de var: Ayartıcının aşağılık çocukları olarak var, ahlaksız ve vicdansız insan müsveddeleri olarak var, hata ve yanılgı üretip piyasaya süren yoldan çıkartıcılar olarak var. Bunlar yanılgıya düşsünler diye başkalarının aklına, Önder Öcalan’a yansız bakan insanların zihnine tecavüz etmeye çalışıyorlar.

Yalan ve iftira doğru yoldan sapmış insandaki marazi düşüncenin hasta yaratımlarıdır ve her hastalık türü gibi zayıflığı temsil ederler. Zayıflık yenilip aşılabilir, yerini güçlenmeye terk edebilir. Buna karşılık gerçek yenilmezdir. Kuşkusuz gerçek gölgelenebilir, üzeri kapkara örtülerle kaplanabilir, varlığını gözlerden gizlenmiş olarak sürdürmek zorunda bırakılabilir. Ancak ne yapılırsa yapılsın gücü kesinlikle eksiltilemez. Hiçbir güç gerçeğin ve onun özbeöz çocuğu olan doğrunun gücüne ulaşamaz. Önder APO işte bu yenilmez gerçeğin dili ve eylemidir. Özgürleşen Kürt, ‘Rêber APO’ dediği Abdullah Öcalan’ın gerçeği ve yalnızca gerçeği temsil ettiğini çok iyi biliyor. Bu bilgisini kendi bilme eyleminin çıkış noktasına yerleştiriyor. Yalancılar ve iftiracıların düşünce diye ortalığa saldıkları mide salgıları kendi midesini bulandırsa da, bu duruşundan hiç şaşmıyor. Bu insan şunun farkındadır: Önder APO avukatlarıyla görüşmesinde masum bir çocuk kadar açık, saf ve dolambaçsız konuşuyor. O bir tespitte bulunuyor, kendisine inananları ilgilendirdiği için bunu onlarla paylaşmak istiyor. Çünkü kendisini tehdit eden şeyin belki de kendisinden daha fazla uğruna varlığını adadığı halkını ve haklı davasını tehdit ettiğini çok iyi biliyor.

Önder APO’nun kendisiyle yaşıt olan mücadelesi bir bütün olarak sistemledir. Çocukluğundan başlayarak bu sisteme karşı bir duruş sergiliyor. Öncelikle bu sisteme karşı kendisini savunmaya çalışıyor. Ruhunun bekâretini korumak, kişiliğinin bu sistem tarafından ele geçirilmesine izin vermemek ve onun bütün ayartmalarından sakınmak üzere her an en yüksek duyarlılık halinde olmak, özgünlük arz eden mücadelesinin en temel özelliğini oluşturuyor. Bu aslında doğadaki her canlı oluşumun ve olgunun özünde var olan bir duruştur, bir var oluş yasasıdır. Saldırgan davranmayı dışlayan bu savunma duruşu, varlığını tehdit eden saldırıyı boşa çıkarmak için, hissetmenin de ötesinde saldırganı tanımayı eyleminin merkezine oturtuyor. Kendisinin mücadele halinde olduğu sistemi var eden devlet, özünde örgütlenmiş saldırganlıktır. Hayatın gövdesine yönelerek ondaki özgür ruhu boğmaya çalışan ve yaşama ihanet etmiş köle varlıklar üzerinde kendini var etmek isteyen frengili bir saldırganlık! Böylesi örgütlü bir saldırganlık doğada yalnızca insana mahsustur. Bu saldırganlık insan zekâsının anlam saptırmasından doğduğu için benzer bir saldırganlıkla alt edilemiyor. Öyle ki, bu frengili saldırganlığın kendi karşısında görmek istediği duruş tam da bu oluyor. Çünkü kullanılan yöntemler ve araçlardaki aynılık ya da benzerlik, sonuçta savunmadakini de saldırgana benzeştiriyor. Sorun anlam çarpıtmasından, bir başka deyişle insanın zihnine tecavüzden kaynaklandığından, saldırganı etkisizleştirmek için öncelikle buradan yani anlamı yakalayarak savunmaya geçmek gerekiyor.

İnsanın gerçek gücünün anlam ve duygu derinliğini yakalamakta yattığını bilen Önder APO çocukluğunda da aykırı bir insandır ve aykırılığı mücadele tarzına da yansıyor. Sistemden öğrendiklerini taklit eden öteki çocuklar gibi şiddete başvurma eğilimi taşımıyor. Bu tür bir şiddet gösterisine maruz kaldığında ise, en gözü kara saldırganı bile yaptıklarına bin pişman ettirir bir karşı eylem geliştirebiliyor. Onun için asıl sorun anlamaktır. Kendini anlamak, kendini anlamak için insanı ve toplumu anlamak, doğayı anlamak, giderek bütün bir evreni anlamak! Çünkü anlamadan doğru yaşamak da, doğru temelde mücadele etmek de mümkün olmuyor. Kendi ruhunu korumayı başaramamak ise tümüyle kaybetmeye götürüyor. İşte o zaman anlam arayışı da ortadan kalkıyor. Sistemin mevcut yaşam tarzına katılmak, öteki şeylerin yanında, en azından kişinin ruhsal bekâretini bozup anlam arayışını derinden sakatlıyor. Bir kez bu canavarın ağzına girdikten sonra, canavar tarafından yutulmasa bile, keskin dişlerinin arasında sıkışmaya benzer en rahatsız bir konuma mahkûm olması, insanı komadaki bir hastanın durumuna düşürüyor. İnsan olanın asla kabul etmeyeceği bu yaşam ise en olumlusundan bitkisel bir yaşam haline denk düşüyor.

Kendisini değişmez gerçek sayan mevcut sistemin sorgulanması temelinde gelişen anlam arayışı, arayışçının giriştiği tanıma çabasının başarısı ölçüsünde hedefine yaklaşır. Mutlak tanımazlık yoktur. Çevresini gözlemleyip tanımaya başlayan bir çocuğun ağzından dökülen ilk ‘hayır’ sözcüğü bile bir kendini tanıma gerçeğinden doğar. Çocuk bir ölçüde insanın özlü gerçeğini yansıtır. Çocuk ‘hayır’ dediğinde “Bu bana –insana- göre değil, bu benim –insan- için değil, bu ben değilim” demek ister. Aynı şey hepimiz için geçerlidir. Olumsuzlayan soruların ardından olumlamak isteyen sorular devreye girer: O halde ben kimim, benim için olan nedir, bana göre olan nasıldır? Her soru yeni bir soruya yöneltir, sorular birbiri ardına dizilir. Sorulara cevap bulmaya çalıştıkça, tanıma çabasının evrensel bütünlük içinde bakmayı zorunlu kılan bir eylem olması gerektiğini fark ederiz. Her birimizin gerçekte evrendeki her şeyi saran bir ilişkiler ağı içinde olduğunu düşünürüz. Bu bağla evrende var olan her şeye, hatta geçmişe ve geleceğe bağlıyız. An’ın önemi inkâr edilmese de, an’daki varlığımızdan yola çıkıp burada ve yalnızca burada olduğumuzu söylememiz bir yanılgıdır, bir kendini tanımama belirtisidir. İnsan olarak kendimizi tanımaya başladığımızda, belli belirsiz de olsa her yerde olduğumuzu ve tüm çağlara uzandığımızı hissederiz. Geçmişe ve geleceğe, başlangıca ve son’a doğru genişleyen bu sınırsız ilişkiler ağının her ayrıntısı bizi bize gösterir. İnsan denilen harika varlığın evrenlerin bir özeti olmasının anlamı da zaten bu değil midir?

Olumsuzlananı değiştirmek ve yerine olumlu olanı koymak, her devrimci eylemin temel amacıdır. Öyleyse değiştirmek istediğimiz gerçeğin özü nedir? Bir yanlış ve yalan olduğuna inandığımız bu gerçek ne zaman, nerede ve nasıl başlamıştır? Kimin ya da neyin ürünüdür? Mevcut gerçekliğin doğada belli bir yasallığı olan bir gelişmenin eseri olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da karşımıza çıkan şey ana gelişme çizgisinden sapma sonucunda oluşan tehlikeli bir oluşumdur diyebilir miyiz? Gerçekten devlet nedir? Neden bazıları onsuz bir yaşamı her şeyin sonu gibi gösteriyorlar? Devletsiz bir yaşam imkânsız mıdır? Devlet insandan önce var olan bir olgu mudur ki, insanın kaderine bu denli hükmediyor? Doğanın bile efendisi kesilen insan denilen varlık devlet karşısında neden bu kadar alçalıyor, neden ya devlet başa ya kuzgun leşe diyor? Tek bir insanın hayatına bile asla değmemesi gereken bu kurum nasıl oluyor da kendisini can alma yetkisiyle donatabiliyor? Sahip olanları mı onun, yoksa o mu kendilerine ait olduğunu söyleyenlerin gerçek sahibidir? Gerçekten kim kime hükmediyor? İnsan nasıl devletin mülkü haline gelebiliyor? Mülkiyet ve devlet ilişkisi nedir? Acaba yegâne mülkiyet kurumu devlettir denilebilir mi? Kendisine sahip olanlar da mı onun mülkiyetindedir? Memlûk olup kendini devletin kölesi kılmayı ve kendi yaratımına tapınmayı insan doğasına bağlayabilir miyiz?

Kuşkusuz bunlar Önder APO’nun devlet olgusunu ve devletçi sistemi tanımak için sorduğu sorular karşısında çok basit kalıyor. Önder APO aslında daha başından itibaren hep devletle uğraştı. İlkin sezgisel yoldan, daha sonra somut gerçeği daha yakından tanıyarak, devletin özgürlüğün inkârını ifade ettiğini açığa çıkardı. Özellikle İmralı sürecinde yaptığı araştırmalar temelinde devleti tamamen çözdü. Onun duygusal zekâdan kopan ‘analitik zekânın en lanetli ürünü’ olduğunu söyleyerek oldukça çarpıcı bir devlet tanımına ulaştı. Devlet gelişen erkek aklın bir türetmesiydi; bir zihniyet, bu zihniyetin örgütlenerek kurumlaşması ve bir kurumsal akış olarak günümüze kadar süreklilik halinde gelişiydi. Devletin doğuşu herhangi bir yasallığa dayanmıyordu, toplumsal gelişme yasalarının bir ürünü ve sonucu değildi. Baskıcı ve sömürücü güç olarak örgütlenen bir kesimin kendisini yeni bir toplum olarak üst toplum halinde örgütlemesiydi. Kısacası, devlet insanlığın var oluş hali olan doğal toplumdan sapan yeni bir toplum biçiminin cisimleşmesiydi. Egemenler üst toplum tarzında örgütlenip el koydukları ürünlerle çalışmadan bolluk içinde yaşarken, altta bir üretim aracı olarak kendilerine hizmet eden açlığa mahkûm ettikleri bir köleler topluluğu yaratmışlardı. Egemenlere göre toplumun bu tarzda bölünmesi tanrısal emrin bir gereğiydi; devlet değişmez göksel düzenin yeryüzündeki bir tezahürüydü. Devlet işte buydu ve bu devlet özde herhangi bir değişime uğramadan günümüze kadar geliyordu. Devletle birlikte yaptığı puta tapan insanın laneti de başlamış oluyordu.

Şu gerçeği anlamak zor olmasa gerekir: İşin içine zihinlere tecavüz girmedikçe ve alttakiler gelişen bu yeni toplumsal sistemin bir tanrısal bir zorunluluk olduğuna inandırılmadıkça, eşkıyalığın kurumlaşmaması gibi devlet de kurumlaşamaz. Nitekim eşkıyalık hiçbir toplumsal sistemde meşruiyet kazanmadı. Aynı şekilde alt toplum halinde yaşayan köleler devletçi zihniyetin doğruluğuna ikna edilmeselerdi, meşru bir temel edinemeyen devlet kurumlaşıp süreklilik kazanamazdı. Demek ki yalancılığın devlet adamlığı zanaatının vazgeçilmez bir özelliği olması buradan geliyor. Daha doğrusu, devletle birlikte gerçekleşen şey, ‘büyük toplum yalanı’nın tüm insanlık zihninde kök salarak güçlü kurumlara kavuşturulması’ oluyor. Baskı ve sömürü sanatında uzmanlaşma, kaçınılmaz olarak yalanda derinleşme ve hilecilikte uzmanlaşmayı beraberinde getiriyor. Yalanın bu denli etkili olması gerçeğin zayıf karakterinden değil, gerçeğe sarılması gerekenlerin düşünme yetilerinin köreltilmesinden kaynaklanıyor. Köleleştirilip bir hayvandan daha beter koşullarda hizmete koşturulan insanın düşünce gücü de alabildiğine zayıflıyor ve giderek düşünemeyen bir insan gerçeğine ulaşılıyor. Egemenler çalışmadan geçen zamanlarını düzenlerini pekiştirme üzerinde düşünmeye ayırırken, alttakiler hayvandan beter çalışmanın korkunç acılarından başka bir şey düşünemez duruma düşürülüyor. Bugün bile emeğiyle geçinen insanları fitne fesatla geçiriyor diye boş zaman bırakmadan çalışmaya zorlayan egemenler aynı geleneğin izinde yürüyorlar.

Önder APO açısından İmralı süreci devlet gerçeği karşısında bir geri çekilme değil, daha öncesini katbekat aşan düzeyde bir devlet üzerine yürüme sürecidir. Bir rehine olarak insanlık dışı uygulamalarına maruz bırakıldığı İmralı sisteminin bir devletlerarası sistem olmasının da devleti daha derinliğine tanımaya yönelmesinde etkisi olduğu söylenebilir. Devlet bir tehdit gücü, bir tehlike kaynağıdır. Tehdit ve tehlike karşısında izlenecek iki yol vardır: Birincisi, tehlikeyi görüp geri çekilmek, tehdidi bu şekilde savuşturmaya çalışmak; ikincisi, tehlikenin üzerine yürümek, tehditle yüzleşmeyi göze almak. Öcalan’ın önderlik gerçeğinde tarz son derece önemlidir. Tarz en genel anlamda örgütlenmedir. Örgütlenme ise tehditte bulunan olgunun bütün yönelimlerini boşa çıkarmayı öngörür. Onun başarı ve zafer tarzı olması buradan kaynaklanır. Önder APO için tehdit ve tehlike olguları kışkırtıcı bir özellik taşır; yani geri çekilmek yerine üzerine yürümek esastır. Bunu tehditte bulunan olgunun üzerine gözü kara yürüyüp kör bir kavgaya tutuşmak biçiminde yorumlamamak gerekir. Üzerine yürüme gerekçesi farklıdır: Tehdit ve tehlike nasıl bir güçten geliyor? Özellikleri nelerdir? Neden tehdit ediyor? Gerçekte ne yapmak, hangi hedeflere varmak istiyor? Başka hangi güçlerle bağlantıları var? Ne tür bir strateji izliyor, hangi taktikleri uyguluyor? Üzerine yürümek bütün bunlarda ve daha fazlasında bir netliğe ulaşmayı amaçlıyor. Tehlike teşkil eden olgu ve tehditleri karşısında yenilmez bir tarzın sahibi haline gelmek böyle gerçekleşiyor.

Üzerinde durmak istediğimiz konunun özüne, zehirleme gerçeğine dönersek şu ortaya çıkıyor: Önder APO’nun 4 Temmuz 2001 tarihinde yaptığı değerlendirme kesinlikle kendini düşünmesinden, bireysel kaygılara düşmesinden kaynaklanmıyor. Devlet gerçeğini çok iyi tanıması ve pratikte bir rehine olarak maruz bırakıldığı devletin çok yönlü insanlık dışı uygulamaları kendisini böylesi bir değerlendirmeye götürüyor. Aynı benzetmeye yeniden başvurulabilir: O, eşitsiz koşullarda oynanan ve karşı tarafın bağlayıcı hiçbir kural tanımadığı satranç oyununda, sistemin belki de yirmi hamle sonrasında hangi iblisçe taktiği deneyeceğini düşünüyor ve bir sonuca varıyor. Avukatlarına, “Sizler de bunun üzerinde düşünün” diyor. Yirminci hamleye gelinceye kadar epeyce bir zaman olacak ve bu zaman zehirleme hamlesinin nasıl boşa çıkarılacağı üzerinde yoğunlaşıp tedbir almakla geçirilebilir. “Bunun üzerinde düşünün” cümlesi işte bu anlama geliyor. Bu aynı zamanda bir mesajdır; halkı, arkadaşları ve dostları da böylesi bir tehditten haberdar olsunlar istiyor. İmralı bir sistemdir, herhangi bir sistem değil bir tasfiye sistemidir. Bu sistem görünürde bir kişi üzerinde kuruludur, gerçekte ise Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye etmek istiyor. Bunun için de Önder APO, “Ben ömrümün sonuna kadar da burada kalırım, bu benim için sorun değil. Bunu kendim için değil, yaşamam gerektiğine inandığım için yapıyorum. Ben Kürt halkının özgürlüğü için buradayım. İmralı rejimi benimle ilgili değil, Kürt halkının özgürlüğünün tasfiyesi ile ilgilidir” diyor.

Kürt tarafı haklı olarak sürekli tekrarlama ihtiyacı duyuyor: Önder APO’ya karşı tavır Kürt halkına karşı tavırdır. Aynı şekilde İmralı’nın duruşu Kürt halkının duruşudur. İmralı’daki görülmemiş tecrit ve izolasyon, dışarıda Kürt halkının özgürlük davasının dünyadan tecrit edilerek boğazlanması halini alıyor. Bütün diplomatik hamleler buna endeksleniyor, devletler ve hükümetler düzeyinde yapılan tüm görüşmelerin merkezinde bu var. Bunun için PKK ile hiçbir ilgisi olmayan ve Türkiye ile ciddi sayılabilecek diplomatik ilişkileri bulunmayan devletlerin bile PKK’yi ‘terörist örgütler’ listesine almaları isteniyor. Bunun için ABD Başkanı Bush’un ‘PKK ortak düşmanımızdır’ cümlesi Kürt düşmanlarına göbek attırıyor. Dışarıda Kürt Özgürlük Hareketine sempatiyle bakan ve haklılığını onaylanan hiçbir güç bırakmamak ve bunun için gerekirse Türkiye’yi toptan satmak biçiminde özetlenebilecek bu çılgınca yaklaşım, Kürt Özgürlük Hareketinin tecrit edilip ezilmesi için sergileniyor. Kısacası, İmralı’daki tecrit ve izolasyon, tekil ve çoğul arasındaki biçimsel farklılıklar dışında, dışarıda aynen Kürt halkına uygulanıyor.

Zehirleme gibi iblisçe yöntemlerle imha etme girişimleri bir yana bırakılsa bile, İmralı ortamının kendisi bir imha ortamıdır. Alana hükmeden değişik imparatorluklar döneminde de iktidardakiler hasımlarını buraya gönderip ölümü terk etmişlerdir. Adanın iklim koşulları insanın bedenini çürütüp felç edecek ve en erkenden çözülmesine yol açacak özellikler taşımaktadır. Bunun kendisi bile başlı başına bir zehirlemedir, zehirleyerek çürütüp çökertmedir, dolayısıyla planlı bir imha konseptinin hayata geçirilmesidir. Şiddetin en az uygulanır göründüğü koşullarda bile buna benzer bir çürütme politikası dışarıda Kürt halkı üzerinde de uygulanıyor. Kürt olgusu ve sorunu yokmuş gibi davranmak tam da buna denk düşüyor. ‘Münafık Erdoğan’ın “Düşünmezseniz böyle bir sorun olmaz” biçimindeki alçakça sözleri bu çürütme politikasını çok iyi özetliyor. Bunun kanıtladığı gerçek şudur: Önder APO ve Kürt halkı birdir. Bu bir propaganda cümlesi değildir, kendisini kör gözlerin içine sokmak isteyen gerçeğin kendisidir. Kürt halkının kaderi doğrudan Önder APO’nun kaderine bağlıdır. Yani İmralı’ya bakmak Kürt’ün kendisine bakmasıdır. İmralı’daki Adam Kürt halkı için yaşıyor, o akıl almaz koşullarda bile halkı için yararlı şeyler yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. On yıldır insanüstü bir sabır ve metanetle İmralı cehennemine bunun için dayanıyor. Kürt kimliğine sahip çıkan herkesin aynı kaderi paylaşmanın iman ölçüsündeki bilinci ve inancıyla bu gerçeği görmesi ve kendi cephesinden ertelenmez bir onurlu karşılık vermesi gerekiyor.

“Keşke Önder APO’nun öngörüsü gerçekleşmeseydi” diyebiliriz. Ancak bunun hiçbir anlam ifade etmeyeceği açıktır. Zehirlenme bir gerçektir. Bu farkında olmadan, zamanı geçmiş bir yiyecek maddesinin kullanılması sonucunda yaşanan türden bir zehirlenme değildir. Bedende ne tür ölümcül etkiler yaratacağı önceden çok iyi bilinen kimyasal maddeler kullanılarak, ortada katillerden hiçbir iz bırakmadan ve hedefteki insana hissettirmeden, rehin olarak tutulan bir Halk Önderini zehirleyip yok etme girişimi söz konusudur. CPT’nin açıkladığı son rapor da bunu doğrulamaktadır. Belki CPT raporunda bir zehirlemeden söz edilmiyor, ama aynı rapor Önder APO’nun vücudunda zehir bulunmadığını da söylemiyor. Zehirleme olmasa da, dolaylı olarak zehirlenmeye işaret ediyor. CPT heyetinin raporundaki bulgulara göre Kürt Halk Önderi’nin saç tellerinde tespit edilen zehirli madde oranı daha önce açıklanmış olan orandan daha yüksektir. Bu noktada bir önceki raporu yüzde yüzün üstünde doğrulamaktadır. Dolayısıyla “Zehirleme birileri tarafından yapılmıştır” tarzında bir belirlemenin olmaması zehirlenme yoktur anlamını taşımıyor. İmralı’da zehir Önder APO’nun bedeninde dolaşıyor ve bu değerlendirmelere bakmaksızın hükmünü icra ediyor.

Burada bir noktanın altını özenle çizmek istiyorum: Rehinseniz, sizi rehin tutanların kurallarına göre yaşamak zorunda bırakılmışsanız ve yaşantınızın her anı başkalarının kontrolü altındaysa, zehirleneceğiniz öngörü olmanın ötesinde tam bir kesinlik arz etse bile, sizi zehirlemelerinin önüne geçemezsiniz. Zehirlemeyi aklına koymuş güçler, bunun için gerekli araçlara ve alt yapıya da sahiplerse, sizi eninde sonunda zehirleyeceklerdir. Nitekim Önder APO da bunu söylüyor, devletin bunu gizli tutacağını belirtiyor. O zaman öngörüde bulunmak neye yarar denilebilir, ancak bu doğru değildir. Önder APO avukatlarını açıktan uyarıyor; avukatları şahsında halka, yoldaşlarına ve dostlarına uyarıda bulunuyor. Bu uyarı bir yardım çağrısından çok, “Sizi zehirleyecekler” biçiminde anlaşılırsa daha doğrudur. Kendi Önderliğine yapılacak bir zehirlemeyi önlemek halkın gücünün yetebileceği bir şey olmayabilir ve öyledir. Rehine konumunda olmak da bunu neredeyse imkânsız kılmaktadır. Rehine verili hukukun kapsam alanı dışında tutulan biridir ve Önder APO’nun konumu budur. Bu durumda halk ne yaparsa kendisi için yapacak ve kendisi için yaptığı ölçüde Önder APO’nun konumu üzerinde etkide bulunacaktır. Kendisine yönelik ‘zehirleme’nin nasıl olabileceğini önceden kestirmenin ve tedbirlerini buna göre geliştirmenin Önderliğin konumuna etkisi olumlu tarzda yansırken, ötekisi olumsuz bir etki yaratacaktır. Bu, Önderlik ile halkı arasındaki kader birliğinin de doğal bir sonucudur.

Uyarının bir de bir başka yüzü var: Tehlikenin geleceğine işaret eden her öngörü, aynı zamanda bir uyarıdır. Hele tehlike kendisini tehdit ediyorsa, öngörüde bulunan kişi bunu kendisi için bir uyarı sayacak ve ona göre davranacaktır, davranmak zorundadır. Kişi bedeninin zehirleneceğini önceden biliyor diyelim, başkaları er ya da geç bunu yapacaklardır. Zamanı belirsiz bu saldırıyı önleyememek, oturup saldırıyı beklemeyi mi gerektirir? Bu durumda yapılabilecek başka bir şey yok mudur? Yapabileceği savunma sadece fiziksel bir savunma mı olacaktır? Yani fiziksel planda böylesi bir saldırıyı önleyememek savunmanın öteki biçimlerini devre dışı mı bırakacaktır? Hayır. Sahip olduğu muazzam öngörü yeteneği, Önder APO’nun en büyük silahıdır. Bu silahın gücü sadece fiziksel savunma alanıyla sınırlandırılamaz. Sistemin kendisine karşı ne tür yönelimler içine girebileceğini önceden kestirdiği için, Önder APO elbette bu yönelimler karşısında çok daha hazırlıklı olacak, düşünsel ve manevi açıdan bu yönelimleri çok daha büyük moral güçle karşılayacaktır. Hazırlıklı olduğu için saldırı gerçekleştiğinde en küçük bir sarsıntı bile yaşamayacaktır. Bilinmezliğin neden olduğu güçsüzlük kendisinden uzak duracaktır. Zehirlemenin etkisiyle bedeninin gösterebileceği zaafları en aza indirmeyi deneyecektir. Aynı şekilde zehirlemenin yol açtığı hastalıklara yenilmeyecektir. Deyim yerindeyse hem bedensel zaaflarının hem de bu zaaflardan yararlanarak gelişme gösteren hastalıkların üstesinden gelecektir. Bir bakıma Nietzsche’nin şu belirlemesi gerçekleşecektir: “Benim hastalığım bedenimin sınırları içinde, ama o ben değil. Ben bedenim ve hastalığımdan oluşmaktayım, ama onlar demek ben demek değil. Her ikisinin de üstesinden gelmek gerekir; fiziksel olarak olmuyorsa, metafizik olarak.”

Önder APO’nun tam olarak ne zaman zehirlendiğini bilemeyiz. Öncelikle ordunun üst komuta kademesindeki değişimle birlikte yeni komuta kademesinin esas alıp yürürlüğe koyduğu topyekûn imha konseptiyle bağını kurabiliriz. İmralı doğrudan askerin, dolayısıyla Genelkurmay Başkanlığının kontrolündedir. Yaşar Büyükanıt görevi selefinden devralmadan önce İmralı’daki Adam’ın susturulmasını istemiştir. Yaptığı açıklama bir emir niteliğindedir ve bu emir ordunun en tepedeki yetkilisinden çıkmıştır. ‘Emir demiri keser’ sözü Türk ordusunda emre itaat etmenin gereğini ve emre itaatsizliğin sonucunu en çarpıcı biçimde özetleyen bir ibaredir. Emre itaat edilmiş ve Önder APO zehirlenmiştir. Başbuğ denilen adam belki de Büyükanıt’tan daha ateşli bir ‘zehirleme’ yanlısıdır. Bir kasabın haleti ruhiyesini yansıtmakta, askerden çok bir kasap gibi konuşmakta, komutanlığı kadavra istifleme ve mezar taşlarının sayısını çoğaltma biçiminde değerlendirmeye çalışmaktadır. Her açıklaması frengili yemişlerle yüklüdür. Elinden gelse Kürt insanının kellelerinden kaleler inşa edip surlar dikecek ve yaptıklarını tıpkı Sargon gibi kahramanlık diye anlatıp yazıtlara dökecek tıynettedir. Bu anlamda gelmiş geçmiş bütün komutanlar arasında insanlıktan yana en fukarası sayılabilir. Özetle Büyükanıt-Başbuğ ikilisi Önder APO’yu zehirlemenin fiili anlamda en öndeki sorumlularıdır. Kürt halkı bu ikiliyi asla unutmamalıdır.

Kürt Halk Önderi’ni zehirlemenin siyasi sorumlusu AKP Hükümeti ve onun başı olan ‘Katil Erdoğan’dır. Halkımızın asla unutmaması ve hafızasına kazıması gereken kişilerden biri de budur. Erdoğan ve şürekâsı Kürt sorununu Büyükanıt-Başbuğ ekibine karşı bir şantaj olarak kullanmaya çalışmış, hükümet etmekten iktidar olmaya yükselme karşılığında Kürt sorununun çözümünü tümüyle bu ekibe havale etmiştir. Temizlik ve hile bilmezlik anlamında Kürt saflığını iyi değerlendiren ‘Münafık Erdoğan’ halkımızın bir kesimini kandırmış, Kürdistan’dan yetmiş ‘puşt’u vekil diye seçtirip Mecliste ezici bir çoğunluk sağlamıştır. ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ masalındaki hain kurt gibi başlangıçta dostluk maskesiyle halkımızın karşısına çıkan bu adam, istediğini elde ettikten sonra Kürtlere sivri dişlerini göstermiştir. Kürt sorununun çözümünü askere havale etmek, aynı anlamda İmralı sorununu askeri havale etmektir. Bu tersi asla kanıtlanamaz bir doğrudur. Erdoğan askere ‘Öcalan’a istediğinizi yapmakta serbestsiniz’ demiştir. Baykal öteden beri Öcalan’ın yok edilmesini talep etmekte ve İlker Başbuğ’un sivil giyinmiş kişiliğini yansıtmaktadır. Bahçeli, Önder APO’nun ‘derisinden ayakkabı’ yapılmasını isteyecek kadar insanlıktan çıkan kişileri içinde barındıran bir partinin lideridir. AKP’nin de bu tarzda olurunu aldıktan sonra, Büyükanıt-Başbuğ ekibinin artık hiçbir çılgınlıktan kaçınmayacağı açıktır. Zehirlenmenin kendisi bunun kanıtıdır.

Zehirciler harekete geçmeden önce Avrupa’nın sessiz desteğini de arkalarına almışlar; onun Kürt sorununu görmezlikten geleceği ve Kürt Özgürlük Hareketini ‘terörist’ olarak tanımlamaya devam edeceği güvencesinden hareketle zehirlerini daha rahat kusmuşlardır. Hem coğrafya hem de nüfus bakımından Amed’i bile geçemeyecek Kosova’yı bir devlet haline getirmeye çalışan Avrupa’nın, ‘dünyada bir devlete sahip olmayan en büyük halk’ olarak tanımladığı Kürtlerin kendi kimliklerini özgürce ifade etme hakkını bile gündemleştirmemesi, zehircilere muazzam bir güç ve cesaret vermiştir. Aynı Avrupa Kürtler üzerinde uygulanan kültürel soykırımı en azından frenlemeyi ifade eden anadilde eğitim talebine kulaklarını tıkamış, böylece AB hukukuna ve birliğin ruhuna alçakça ihanet etmiş, bu yaklaşımıyla Kürt soykırımına arka çıkmıştır. PKK ve Önder APO’ya ilişkin resmi Türk tezlerini olduğu gibi benimsemiş; PKK’yi ‘terör örgütü’, Önder APO’yu ise ‘otuz beş bin kişinin katili’ olarak değerlendirmekten çekinmemiştir. Önder APO’nun İmralı cehenneminde çürütülmesine onay vermiş, böyle davranmakla zehirlemeye zemin hazırlamıştır. Bir Türk-Kürt barışını yakınlaştıracak gücü olduğu halde bu doğrultuda en küçük bir adım bile atmamış, kirlik çıkarlarının devamını Türk-Kürt savaşının sürüp gitmesinde görmüştür. Sonuç olarak eski Ortadoğu’da çocukların Tanrı Moloch’a kurban edilmesine benzer bir biçimde, Kürtleri kendi tanrısı olan ‘Euro’ya kurban etmiştir. Kürt halkı bunu da asla unutmamalıdır. Çünkü unutmak ihanettir!

Türk Devleti CPT gibi bazı kurumların içinde tutulduğu koşullarda kısmi iyileştirmelere gitmesi önerilerine bile duraksamadan hayır karşılığını vermiştir, vermeye devam ediyor. Bunun nedenini de bir tek sözcükle özetliyor: “Teröristtir!” Avrupa bunu yutuyor, dünya bunu yutuyor. Kimse görülmemiş bir terörizmi kendisinin uyguladığını söylemiyor. Kürt’ü ve Kürdistan gerçeğini yok saymak terörizm olmuyor, Kürt kültürünü ortadan kaldırmak terörizm olmuyor. Tarihsel kültür hazinelerimizi suların dibine gömmek terörizm olmuyor. Eğitim çağına gelen milyonlarca Kürt çocuğunu asimilasyona uğratıp Türkleştirmek terörizm olmuyor. Ülkemizin, dağlarımızın, nehirlerimizin, kentlerimizin, köylerimizin, mezralarımızın, insanlarımızın isimlerini değiştirmek terörizm olmuyor. “Yirmi sekiz isyanlarını ezdik, sonuncusunu da ezeceğiz” demek terörizm olmuyor. Dört bir Kürt köyünü yerle bir edip insansızlaştırmak terörizm olmuyor. On bine yakın Kürt yurtseverinin faili meçhul cinayetlerle hayatını söndürmek terörizm olmuyor. “Asmayıp da besleyecek miyiz?” demek terörizm olmuyor. Barış isteyen kadınlar ve çocukların üzerine sırtlan sürüsü gibi atılıp kafa kol kırmak ve can almak terörizm olmuyor. “İçerde ve dışarıda son elemanlarını yok edene kadar operasyonlar sürecek” ulumaları terörizm olmuyor. Bunlar terörizm sayılmıyor, çünkü Kürt insanı insandan sayılmıyor. Kürt toplumu, üzerinde egemenliğini kurmuş devletlerin malı olarak görülüyor. Devlet kendi malı üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahiptir deniliyor.

Evet, devletçi sistemin gerçeği budur. Sistemin bu yaklaşımı karşısında hayal kırıklığına uğramak elbette doğru olmaz. Bu sistem Kürt’ün kimliksiz köleliğinin esas sorumlusudur. Bizi köle bile olamadığımız bir statüye mahkûm eden odur. İnsanlık bizdedir ve insanlık adına bu durumu değiştirmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla burada asıl sorgulamamız gereken kendi durumumuzdur. 4 Temmuz uyarısı ardından biz yapabileceklerimizin hepsini yaptık mı? Bu uyarıdan başlayıp Önderliğimizin zehirlendiğinin açığa çıktığı tarihe kadar geçen yıllar içinde, söz konusu uyarının ruhuna uygun davrandık mı? Zehirlemenin sadece Önder APO’nun bedensel bütünlüğünü ve sağlığını tehdit etmediğini, ideolojik ve örgütsel varlığımızın da aynı tehditle karşı karşıya bulunduğunu bilerek, bunun tahripkâr etkilerini en aza indirmek için gerekli tedbirleri aldık mı? Bu türden gerçek bir zehirleme olan tasfiyeci-provokatif eğilimin, zayıflıkları ve zaafları ne olursa olsun, saflarımızdan onca insanı koparıp ihanete sürüklemesinin önüne geçemez miydik? En azından bunların sayısını çok daha alt bir sınıra çekemez miydik? Çok daha erkenden içine gireceğimiz bir aktif meşru savunma duruşuyla Önderliğimizi zehirlemeyi kafalarına koymuş olan iblisin frengili çocuklarına geri adım attıramaz mıydık? Soruları daha da çoğaltabilir ve kendimizi çok daha derin bir sorgulamaya tabi tutabiliriz, tutmak zorundayız. Özgür yaşamakta kararlıysak, sorgulamamız bir an için değil her an için olmalıdır.

Kuşkusuz benzer soruları daha önce de kendimize sorduk. Duruşumuz ve durumumuzdaki yetersizliklerin neye yol açtığını, bizleri nasıl tahammülü imkânsız acı bir gerçeklikle yüz yüze getirdiğini gördük. Bu yüzden sırtını uluslararası devletçi sisteme dayayan Türk egemenlik sisteminin çılgınlıklarından önce bu yetersiz durumumuz ve duruşumuza “êdi bese!” dedik. Şimdi en azından doğru yolda olduğumuzu biliyor ve bu yoldaki özgürlük yürüyüşümüze artan bir tempoyla devam etme kararlılığımızı herkese göstermeye çalışıyoruz. Bu çerçevede Kürt toplumunun inkâr ve imha politikasıyla daha fazla zehirlenmesine artık yeter diyoruz. Bu zehirleme artık bitecek! Artık zehirlenerek başkalaşıma uğramak değil kendimiz olmak istiyoruz. Bunun için tüm gücümüzle Türkleşmeye hayır diyoruz. Baykal, Bahçeli ve Erdoğan gibi, Büyükanıt ve Başbuğ zehir tacirlerine sesleniyoruz: Biz daha anne demesini bile öğrenmeden ailelerinden kopartılıp devlet denetiminde büyütülerek sistemin has askeri yeniçeriler haline getirilecek çocuklardan müteşekkil bir topluluk değiliz. BİZ BİR HALKIZ! Şunu iyi bileceksiniz: Bundan böyle artık ne bizi kendi köleleriniz olarak yaşatacaksınız, ne de çocuklarımızı yeniçerileştireceksiniz. Bizim halk olarak yok oluşumuzu kendiniz için varlık gerekçesi yapmaya devam ederseniz, varlığınız hiçbir zaman güvencede olmayacaktır. Çünkü dirilişi gerçekleştiren bir halk ölmez. Bu durumda bitmesi gereken birileri varsa, o da biz değil siz olacaksınız. Bize mezar yapmak istediğiniz bir ülkenin size vatan olmasına ve mezarlarımız üzerinde gülüp eğlenmenize asla izin vermeyeceğiz. Özgür kardeşler olarak bir arada ve aynı ülkenin toprakları üzerinde birlikte yaşamak için yaptığımız barış çağrısına hayır demeye devam ederseniz, sonuçta mutlaka siz kaybedersiniz.

Biliyorum, bu özgür yaşamak dışında var olmayı haram sayan bir halkın kararlılığıdır. Bir kişi dile getirir, ancak gerçekte milyonların çığlıdır. Bu bizim özgürlük çığlığımızdır, başkalarının devletçiliğine karşılık kökleri bizde olan insanlığın çığlıdır. Biz Önder APO ile var olduk ve yine O’nunla özgürleşmiş bir halk olarak var olacağız. O hep bizdedir ve biz O’ndayız. Bizim Öcalan sevgimiz Öcalanlaştıran bir sevgidir. Biz bir’iz! Halil Cibran işte herkese bu gerçeğimizi duyuruyor:

Ey çarmıha gerilen!

Sen benim kalbimde çarmıha gerildin.

Ellerine çakılan çiviler

Kalbimin duvarlarını parçaladı.

Ve yarın

Golgota’dan geçen bir yabancı

burada

iki kişinin kanının aktığını bilmeyecek.

Onu yalnızca

tek bir kişinin kanı sanacak.

15 Nisan 2008

 

© 2006 PKK www.pkk-info.com