|
ARTIK BİZİ
ZEHİRLEYEMEYECEKSİNİZ!
ALİ
HAYDAR KAYTAN
Hepimizin benzer
şekilde davrandığından eminim: Acı
bir meyveyi dişlediğimizde hemen
zehir gibi deyip geçeriz. Peki,
zehir tadı gerçekten nasıl bir
şeydir, bir kez olsun tattınız mı
hiç? Zehrin kendisi bilinmeden zehir
gibisi nasıl bilinebilir? Tadını
öğrenmek için kim zehir içmeyi
deneyebilir? Neden çoğu zaman ‘Zehir
bile olsa içerim’ deriz de, zehir
yemekten daha az söz ederiz? Zehir
gerçekten de içilecek ya da
yenilecek bir şey midir? Ya yılan
zehri gibi iğneyle bedene
yollanmışsa eğer, zehrin tadı nasıl
bilinebilir? Örneğin hançerin sivri
ucunun açtığı sıyrıktan kana karışan
zehrin tadı acaba nasıl bir şeydir?
Veya zehir soluduğunuz havanın
içindeyse eğer, dilinizde mola
vermeden anında akciğerinize
ulaşıyorsa, her nefes alışınızda
zehirden bir parça içinize akıyorsa,
o zaman zehrin tadı nasıl
ölçülebilir? Ya da bir nükleer
silahtan yayılan zehir bulutu hangi
tadı vererek savunmasız insanların
bedenlerini çözüp çökertebilir?
‘Tadını öğrenmek isteyen, zehir
içmeyi denesin’ diyebilir misiniz?
Başkalarını bir yana bırakın,
kendiniz buna teşebbüs edebilir
misiniz?
Yüzünüzü acıyla
buruşturup dişlediğiniz meyveyi ya
da ağzınıza aldığınız başka bir şeyi
nasıl tükürdüğünüzü düşünün. Acı
olduğunu bildiği bir meyveyi bile
yemek istemeyen bir insanın yiyerek
ya da içerek zehrin tadını öğrenmeye
yanaşmayacağı kesindir. Çünkü ölüm
denenmez, hiç kimse deneme yoluyla
ölümü anlayamaz. Gerçek bu olsa bile
yine de zehir diye bir şey var,
adeta ölümle özdeş olan ve ölümü
mümkün kılan bir aracı nesne olarak
var. Bu yönüyle zehir bir bakıma
dinsel inanca göre can almakla
görevli Azrail’i andırır. Zehir
herhangi bir maddedir ya da herhangi
bir maddenin içindedir; bir madde ya
da bu maddenin içindeki bir şey
olarak tanınabilir. Tanınabilmesi,
onun kendiliğinden haliyle zararsız
olması anlamına gelir. Bir kanalla
şırıngaya benzeyen dişine bağlı bir
zehir torbası taşıyan yılan
ısırmadıkça zararsızdır. Zehri
zararsız kılan şey onun zehir
olduğunun açıkça bilinmesidir.
Bilmek önlem almaya götürür; hatta
zehirlenme halinde bile zehri
etkisiz kılmak demektir. Sorunun
doğru teşhisinin çözüme götürmesi
gibi, zehrin bilinmesi de sağlıkla
yeniden buluşturur.
Zehir doğada var,
doğal bir şey olarak var; aynı
şekilde doğal bir şey olarak karşıtı
yani panzehiri de var. Onun için de
zehir bilindiğinde panzehiri de
bulunabilir. Doğa birbirini
dengeleyen karşıtların aynı zeminde
var olmalarına imkân sağlar. Bu
açıdan zehrin varlığı doğanın
zalimliğinin göstergesi olamaz. Kimi
zaman panzehiri bulunmaz türden
zehirler üreten varlık, kendi
dışındaki doğanın içine ikinci bir
doğa olarak yerleşen insandır.
Yolunu şaşırmış devletçi erkek akıl
aynı zamanda müthiş bir zehir
üreticisidir. Şair Ahmed Arif’in
harika tanımını kullanıyorum:
Kendisine fark ettirmeden bir insanı
zehirleyerek hayatına kastetme
girişimi, insan düşüncesinin en
orospu frengili yemişlerinden
biridir. Bu biçimde hayatı
acımasızca kurutacak yöntemler bulma
üzerinde yoğunlaşan bir akıl,
iblisle zina halindeki bir akıldır.
Zehirleme bazen açıktan bir
cezalandırma yöntemi olarak
kullanılabilir. Örneğin damardan
zerk edilen zehirli bir sıvıyla bir
hükümlünün idam cezası infaz
edilebilir. Nitekim Amerika’da bu
böyledir. Bazılarının vicdanını
derinden yaralasa bile, yine de
bunun anlaşılır bir yanı vardır.
‘Anlaşılmaz’, iblisçe, korkakça,
orospuca, ibnece olan şey, rehine
olarak tutulan birini kendisine fark
ettirmeden sistematik bir biçimde
zehirleyip bedensel çözülüşünü ve
çöküşünü hızlandırmaya çalışmaktır.
Erkek aklın iblisle gayri meşru
izdivacı böylesi dehşet senaryoları
yazıp hayata geçiriyor.
Tarih 4 Temmuz
2001. Önder APO, haklı eyleminin
ruhuna uygun olarak ‘barış adası’
yapmaya çalıştığı İmralı’da
avukatlarıyla görüşüyor. Anlamanın
‘tüm eşyanın özündeki düzeni bir
çırpıda kavrayacak düzeye gelmek’
olduğunu söyleyen Amaralı Adam,
anlamak fiilini de mükemmel
işletiyor. O gün avukatları
karşısında zorlu bir satranç
oyununun hileli yöntemlerle mat
edilmek istenen oyuncusu gibi
duruyor. Hasımları hep hileli yollar
deniyorlar. Sorun satranç tahtasının
karşı tarafında duranların o anki
hamleleri değildir. Bunları görüp
savuşturacak güçte olduğunu biliyor.
O sürekli hile yapan hasımlarının
belki de on hamle sonrasını nasıl
planladıklarını kestirmeye
çalışıyor. Görüp hissettiklerini
avukatlarıyla da paylaşıyor. “Devlet
beni yaşatır mı, bilemem. Sızma
olabilir, zehirleme olabilir; ölüm
nereden gelir, bilemem. Devlet için
zehirleme daha yararlı
olabilir; bunu gizli tutar, kimseye
söylemez. Nasıl öleceğim ya da
devlet beni nasıl yaşatır, bunu bana
da söylemez. Sizler de bunun
üzerinde düşünün” diyor. İmralı
sistemini işletenlerle en dengesiz
koşullarda sürdürdüğü mücadelesini
ve olası sonuçlarını işte bu tüyler
ürpertici sözlerle ortaya koyuyor.
Müthiş bir öngörüyle ölüme odaklı
bir sistemin yapmayı düşündüklerini
gözler önüne seriyor.
Bir kez iblis
tarafından ayartılmaya görsün, en
bayağı insanın aklı bile envai çeşit
kötülük ve çirkinlik ürünleri
doğurabilecek kapasitededir. Yalan
ve iftira aklın frengili
düşüncesinin nesebi gayri sahih iki
çocuğudur. Doğru hedefe götürecek
yol levhalarını ters yönlere
çevirmekle meşgul olan yalan,
aynı zamanda sürekli çamur yoğurur
ve ikizinin eline tutuşturur.
İftiranın görevi çamur atmaktır.
İftira çamuru gerçeğin çıplak
görüntüsü bozar, böylece gerçeğin
eksik ya da yanlış algılanmasına yol
açar. Yani iftiranın asıl hedefi
çamur yağdırdığı gerçek değildir.
Nasıl bir saldırıya uğrarsa uğrasın
gerçek ortadan kaldırılamaz, o yine
yerli yerinde durur. Örnek
çarpıcıdır: Çamurla kaplanmış olması
elmasın değerinde en küçük bir
eksilmeye yol açmaz. Ne var ki
gerçeğe bakan göz yanıltılabilir,
yanıltılarak altını paslı teneke
parçası gibi algılaması
sağlanabilir. Gerçek nerede olursa
olsun her zaman gerçektir; oysa
kendisine bakan her göz, örtülü
gerçeği olduğu gibi görmeyebilir.
Dolayısıyla çamur her daim gerçeğe
fırlatılsa bile, sakatladığı ya da
sakatlamayı öngördüğü şey dışardan
gerçeğe bakan gözdür. Bütün bunlar
yukarıdaki değerlendirmeye de
uyarlanabilir. Yalan ve iftiranın
esiri olanlar Öcalan’ın can derdine
düştüğünü, buradaki sözlerinin de bu
ruh halini yansıttığını iddia
edeceklerdir. “Öcalan dengesini
iyice yitirmiş, artık karabasanlar
görüyor” diyeceklerdir. Ne yazık ki
böyleleri de var: Ayartıcının
aşağılık çocukları olarak var,
ahlaksız ve vicdansız insan
müsveddeleri olarak var, hata ve
yanılgı üretip piyasaya süren yoldan
çıkartıcılar olarak var. Bunlar
yanılgıya düşsünler diye
başkalarının aklına, Önder Öcalan’a
yansız bakan insanların zihnine
tecavüz etmeye çalışıyorlar.
Yalan ve iftira doğru
yoldan sapmış insandaki marazi
düşüncenin hasta yaratımlarıdır ve
her hastalık türü gibi zayıflığı
temsil ederler. Zayıflık yenilip
aşılabilir, yerini güçlenmeye terk
edebilir. Buna karşılık gerçek
yenilmezdir. Kuşkusuz gerçek
gölgelenebilir, üzeri kapkara
örtülerle kaplanabilir, varlığını
gözlerden gizlenmiş olarak sürdürmek
zorunda bırakılabilir. Ancak ne
yapılırsa yapılsın gücü kesinlikle
eksiltilemez. Hiçbir güç gerçeğin ve
onun özbeöz çocuğu olan doğrunun
gücüne ulaşamaz. Önder APO işte bu
yenilmez gerçeğin dili ve eylemidir.
Özgürleşen Kürt, ‘Rêber APO’
dediği Abdullah Öcalan’ın gerçeği ve
yalnızca gerçeği temsil ettiğini çok
iyi biliyor. Bu bilgisini kendi
bilme eyleminin çıkış noktasına
yerleştiriyor. Yalancılar ve
iftiracıların düşünce diye ortalığa
saldıkları mide salgıları kendi
midesini bulandırsa da, bu
duruşundan hiç şaşmıyor. Bu insan
şunun farkındadır: Önder APO
avukatlarıyla görüşmesinde masum bir
çocuk kadar açık, saf ve dolambaçsız
konuşuyor. O bir tespitte bulunuyor,
kendisine inananları ilgilendirdiği
için bunu onlarla paylaşmak istiyor.
Çünkü kendisini tehdit eden şeyin
belki de kendisinden daha fazla
uğruna varlığını adadığı halkını ve
haklı davasını tehdit ettiğini çok
iyi biliyor.
Önder APO’nun
kendisiyle yaşıt olan mücadelesi bir
bütün olarak sistemledir.
Çocukluğundan başlayarak bu sisteme
karşı bir duruş sergiliyor.
Öncelikle bu sisteme karşı kendisini
savunmaya çalışıyor. Ruhunun
bekâretini korumak, kişiliğinin bu
sistem tarafından ele geçirilmesine
izin vermemek ve onun bütün
ayartmalarından sakınmak üzere her
an en yüksek duyarlılık halinde
olmak, özgünlük arz eden
mücadelesinin en temel özelliğini
oluşturuyor. Bu aslında doğadaki her
canlı oluşumun ve olgunun özünde var
olan bir duruştur, bir var oluş
yasasıdır. Saldırgan davranmayı
dışlayan bu savunma duruşu,
varlığını tehdit eden saldırıyı boşa
çıkarmak için, hissetmenin de
ötesinde saldırganı tanımayı
eyleminin merkezine oturtuyor.
Kendisinin mücadele halinde olduğu
sistemi var eden devlet, özünde
örgütlenmiş saldırganlıktır. Hayatın
gövdesine yönelerek ondaki özgür
ruhu boğmaya çalışan ve yaşama
ihanet etmiş köle varlıklar üzerinde
kendini var etmek isteyen
frengili bir saldırganlık!
Böylesi örgütlü bir saldırganlık
doğada yalnızca insana mahsustur. Bu
saldırganlık insan zekâsının anlam
saptırmasından doğduğu için benzer
bir saldırganlıkla alt edilemiyor.
Öyle ki, bu frengili saldırganlığın
kendi karşısında görmek istediği
duruş tam da bu oluyor. Çünkü
kullanılan yöntemler ve araçlardaki
aynılık ya da benzerlik, sonuçta
savunmadakini de saldırgana
benzeştiriyor. Sorun anlam
çarpıtmasından, bir başka deyişle
insanın zihnine tecavüzden
kaynaklandığından, saldırganı
etkisizleştirmek için öncelikle
buradan yani anlamı yakalayarak
savunmaya geçmek gerekiyor.
İnsanın gerçek
gücünün anlam ve duygu derinliğini
yakalamakta yattığını bilen Önder
APO çocukluğunda da aykırı bir
insandır ve aykırılığı mücadele
tarzına da yansıyor. Sistemden
öğrendiklerini taklit eden öteki
çocuklar gibi şiddete başvurma
eğilimi taşımıyor. Bu tür bir şiddet
gösterisine maruz kaldığında ise, en
gözü kara saldırganı bile
yaptıklarına bin pişman ettirir bir
karşı eylem geliştirebiliyor. Onun
için asıl sorun anlamaktır. Kendini
anlamak, kendini anlamak için insanı
ve toplumu anlamak, doğayı anlamak,
giderek bütün bir evreni anlamak!
Çünkü anlamadan doğru yaşamak da,
doğru temelde mücadele etmek de
mümkün olmuyor. Kendi ruhunu
korumayı başaramamak ise tümüyle
kaybetmeye götürüyor. İşte o zaman
anlam arayışı da ortadan kalkıyor.
Sistemin mevcut yaşam tarzına
katılmak, öteki şeylerin yanında, en
azından kişinin ruhsal bekâretini
bozup anlam arayışını derinden
sakatlıyor. Bir kez bu canavarın
ağzına girdikten sonra, canavar
tarafından yutulmasa bile, keskin
dişlerinin arasında sıkışmaya benzer
en rahatsız bir konuma mahkûm
olması, insanı komadaki bir hastanın
durumuna düşürüyor. İnsan olanın
asla kabul etmeyeceği bu yaşam ise
en olumlusundan bitkisel bir yaşam
haline denk düşüyor.
Kendisini değişmez
gerçek sayan mevcut sistemin
sorgulanması temelinde gelişen anlam
arayışı, arayışçının giriştiği
tanıma çabasının başarısı ölçüsünde
hedefine yaklaşır. Mutlak tanımazlık
yoktur. Çevresini gözlemleyip
tanımaya başlayan bir çocuğun
ağzından dökülen ilk ‘hayır’ sözcüğü
bile bir kendini tanıma gerçeğinden
doğar. Çocuk bir ölçüde insanın özlü
gerçeğini yansıtır. Çocuk ‘hayır’
dediğinde “Bu bana –insana- göre
değil, bu benim –insan- için değil,
bu ben değilim” demek ister. Aynı
şey hepimiz için geçerlidir.
Olumsuzlayan soruların ardından
olumlamak isteyen sorular devreye
girer: O halde ben kimim, benim için
olan nedir, bana göre olan nasıldır?
Her soru yeni bir soruya yöneltir,
sorular birbiri ardına dizilir.
Sorulara cevap bulmaya çalıştıkça,
tanıma çabasının evrensel bütünlük
içinde bakmayı zorunlu kılan bir
eylem olması gerektiğini fark
ederiz. Her birimizin gerçekte
evrendeki her şeyi saran bir
ilişkiler ağı içinde olduğunu
düşünürüz. Bu bağla evrende var olan
her şeye, hatta geçmişe ve geleceğe
bağlıyız. An’ın önemi inkâr edilmese
de, an’daki varlığımızdan yola çıkıp
burada ve yalnızca burada olduğumuzu
söylememiz bir yanılgıdır, bir
kendini tanımama belirtisidir. İnsan
olarak kendimizi tanımaya
başladığımızda, belli belirsiz de
olsa her yerde olduğumuzu ve tüm
çağlara uzandığımızı hissederiz.
Geçmişe ve geleceğe, başlangıca ve
son’a doğru genişleyen bu sınırsız
ilişkiler ağının her ayrıntısı bizi
bize gösterir. İnsan denilen harika
varlığın evrenlerin bir özeti
olmasının anlamı da zaten bu değil
midir?
Olumsuzlananı
değiştirmek ve yerine olumlu olanı
koymak, her devrimci eylemin temel
amacıdır. Öyleyse değiştirmek
istediğimiz gerçeğin özü nedir? Bir
yanlış ve yalan olduğuna inandığımız
bu gerçek ne zaman, nerede ve nasıl
başlamıştır? Kimin ya da neyin
ürünüdür? Mevcut gerçekliğin doğada
belli bir yasallığı olan bir
gelişmenin eseri olduğunu
söyleyebilir miyiz? Ya da karşımıza
çıkan şey ana gelişme çizgisinden
sapma sonucunda oluşan tehlikeli bir
oluşumdur diyebilir miyiz? Gerçekten
devlet nedir? Neden bazıları onsuz
bir yaşamı her şeyin sonu gibi
gösteriyorlar? Devletsiz bir yaşam
imkânsız mıdır? Devlet insandan önce
var olan bir olgu mudur ki, insanın
kaderine bu denli hükmediyor?
Doğanın bile efendisi kesilen insan
denilen varlık devlet karşısında
neden bu kadar alçalıyor, neden ya
devlet başa ya kuzgun leşe diyor?
Tek bir insanın hayatına bile asla
değmemesi gereken bu kurum nasıl
oluyor da kendisini can alma
yetkisiyle donatabiliyor? Sahip
olanları mı onun, yoksa o mu
kendilerine ait olduğunu
söyleyenlerin gerçek sahibidir?
Gerçekten kim kime hükmediyor? İnsan
nasıl devletin mülkü haline
gelebiliyor? Mülkiyet ve devlet
ilişkisi nedir? Acaba yegâne
mülkiyet kurumu devlettir
denilebilir mi? Kendisine sahip
olanlar da mı onun mülkiyetindedir?
Memlûk olup kendini devletin kölesi
kılmayı ve kendi yaratımına
tapınmayı insan doğasına
bağlayabilir miyiz?
Kuşkusuz bunlar Önder
APO’nun devlet olgusunu ve devletçi
sistemi tanımak için sorduğu sorular
karşısında çok basit kalıyor. Önder
APO aslında daha başından itibaren
hep devletle uğraştı. İlkin sezgisel
yoldan, daha sonra somut gerçeği
daha yakından tanıyarak, devletin
özgürlüğün inkârını ifade ettiğini
açığa çıkardı. Özellikle İmralı
sürecinde yaptığı araştırmalar
temelinde devleti tamamen çözdü.
Onun duygusal zekâdan kopan
‘analitik zekânın en lanetli ürünü’
olduğunu söyleyerek oldukça çarpıcı
bir devlet tanımına ulaştı. Devlet
gelişen erkek aklın bir
türetmesiydi; bir zihniyet, bu
zihniyetin örgütlenerek kurumlaşması
ve bir kurumsal akış olarak günümüze
kadar süreklilik halinde gelişiydi.
Devletin doğuşu herhangi bir
yasallığa dayanmıyordu, toplumsal
gelişme yasalarının bir ürünü ve
sonucu değildi. Baskıcı ve sömürücü
güç olarak örgütlenen bir kesimin
kendisini yeni bir toplum olarak üst
toplum halinde örgütlemesiydi.
Kısacası, devlet insanlığın var oluş
hali olan doğal toplumdan sapan yeni
bir toplum biçiminin
cisimleşmesiydi. Egemenler üst
toplum tarzında örgütlenip el
koydukları ürünlerle çalışmadan
bolluk içinde yaşarken, altta bir
üretim aracı olarak kendilerine
hizmet eden açlığa mahkûm ettikleri
bir köleler topluluğu yaratmışlardı.
Egemenlere göre toplumun bu tarzda
bölünmesi tanrısal emrin bir
gereğiydi; devlet değişmez göksel
düzenin yeryüzündeki bir
tezahürüydü. Devlet işte buydu ve bu
devlet özde herhangi bir değişime
uğramadan günümüze kadar geliyordu.
Devletle birlikte yaptığı puta tapan
insanın laneti de başlamış oluyordu.
Şu gerçeği anlamak
zor olmasa gerekir: İşin içine
zihinlere tecavüz girmedikçe ve
alttakiler gelişen bu yeni toplumsal
sistemin bir tanrısal bir zorunluluk
olduğuna inandırılmadıkça,
eşkıyalığın kurumlaşmaması gibi
devlet de kurumlaşamaz. Nitekim
eşkıyalık hiçbir toplumsal sistemde
meşruiyet kazanmadı. Aynı şekilde
alt toplum halinde yaşayan köleler
devletçi zihniyetin doğruluğuna ikna
edilmeselerdi, meşru bir temel
edinemeyen devlet kurumlaşıp
süreklilik kazanamazdı. Demek ki
yalancılığın devlet adamlığı
zanaatının vazgeçilmez bir özelliği
olması buradan geliyor. Daha
doğrusu, devletle birlikte
gerçekleşen şey, ‘büyük toplum
yalanı’nın tüm insanlık zihninde
kök salarak güçlü kurumlara
kavuşturulması’ oluyor. Baskı ve
sömürü sanatında uzmanlaşma,
kaçınılmaz olarak yalanda derinleşme
ve hilecilikte uzmanlaşmayı
beraberinde getiriyor. Yalanın bu
denli etkili olması gerçeğin zayıf
karakterinden değil, gerçeğe
sarılması gerekenlerin düşünme
yetilerinin köreltilmesinden
kaynaklanıyor. Köleleştirilip bir
hayvandan daha beter koşullarda
hizmete koşturulan insanın düşünce
gücü de alabildiğine zayıflıyor ve
giderek düşünemeyen bir insan
gerçeğine ulaşılıyor. Egemenler
çalışmadan geçen zamanlarını
düzenlerini pekiştirme üzerinde
düşünmeye ayırırken, alttakiler
hayvandan beter çalışmanın korkunç
acılarından başka bir şey düşünemez
duruma düşürülüyor. Bugün bile
emeğiyle geçinen insanları fitne
fesatla geçiriyor diye boş zaman
bırakmadan çalışmaya zorlayan
egemenler aynı geleneğin izinde
yürüyorlar.
Önder APO açısından
İmralı süreci devlet gerçeği
karşısında bir geri çekilme değil,
daha öncesini katbekat aşan düzeyde
bir devlet üzerine yürüme sürecidir.
Bir rehine olarak insanlık dışı
uygulamalarına maruz bırakıldığı
İmralı sisteminin bir devletlerarası
sistem olmasının da devleti daha
derinliğine tanımaya yönelmesinde
etkisi olduğu söylenebilir. Devlet
bir tehdit gücü, bir tehlike
kaynağıdır. Tehdit ve tehlike
karşısında izlenecek iki yol vardır:
Birincisi, tehlikeyi görüp geri
çekilmek, tehdidi bu şekilde
savuşturmaya çalışmak; ikincisi,
tehlikenin üzerine yürümek, tehditle
yüzleşmeyi göze almak. Öcalan’ın
önderlik gerçeğinde tarz son derece
önemlidir. Tarz en genel anlamda
örgütlenmedir. Örgütlenme ise
tehditte bulunan olgunun bütün
yönelimlerini boşa çıkarmayı
öngörür. Onun başarı ve zafer tarzı
olması buradan kaynaklanır. Önder
APO için tehdit ve tehlike olguları
kışkırtıcı bir özellik taşır; yani
geri çekilmek yerine üzerine yürümek
esastır. Bunu tehditte bulunan
olgunun üzerine gözü kara yürüyüp
kör bir kavgaya tutuşmak biçiminde
yorumlamamak gerekir. Üzerine yürüme
gerekçesi farklıdır: Tehdit ve
tehlike nasıl bir güçten geliyor?
Özellikleri nelerdir? Neden tehdit
ediyor? Gerçekte ne yapmak, hangi
hedeflere varmak istiyor? Başka
hangi güçlerle bağlantıları var? Ne
tür bir strateji izliyor, hangi
taktikleri uyguluyor? Üzerine
yürümek bütün bunlarda ve daha
fazlasında bir netliğe ulaşmayı
amaçlıyor. Tehlike teşkil eden olgu
ve tehditleri karşısında yenilmez
bir tarzın sahibi haline gelmek
böyle gerçekleşiyor.
Üzerinde durmak
istediğimiz konunun özüne, zehirleme
gerçeğine dönersek şu ortaya
çıkıyor: Önder APO’nun 4 Temmuz 2001
tarihinde yaptığı değerlendirme
kesinlikle kendini düşünmesinden,
bireysel kaygılara düşmesinden
kaynaklanmıyor. Devlet gerçeğini çok
iyi tanıması ve pratikte bir rehine
olarak maruz bırakıldığı devletin
çok yönlü insanlık dışı uygulamaları
kendisini böylesi bir
değerlendirmeye götürüyor. Aynı
benzetmeye yeniden başvurulabilir:
O, eşitsiz koşullarda oynanan ve
karşı tarafın bağlayıcı hiçbir kural
tanımadığı satranç oyununda,
sistemin belki de yirmi hamle
sonrasında hangi iblisçe taktiği
deneyeceğini düşünüyor ve bir sonuca
varıyor. Avukatlarına, “Sizler de
bunun üzerinde düşünün” diyor.
Yirminci hamleye gelinceye kadar
epeyce bir zaman olacak ve bu zaman
zehirleme hamlesinin nasıl boşa
çıkarılacağı üzerinde yoğunlaşıp
tedbir almakla geçirilebilir. “Bunun
üzerinde düşünün” cümlesi işte bu
anlama geliyor. Bu aynı zamanda bir
mesajdır; halkı, arkadaşları ve
dostları da böylesi bir tehditten
haberdar olsunlar istiyor. İmralı
bir sistemdir, herhangi bir sistem
değil bir tasfiye sistemidir. Bu
sistem görünürde bir kişi üzerinde
kuruludur, gerçekte ise Kürt
halkının özgürlük mücadelesini
tasfiye etmek istiyor. Bunun için de
Önder APO, “Ben ömrümün sonuna kadar
da burada kalırım, bu benim için
sorun değil. Bunu kendim için değil,
yaşamam gerektiğine inandığım için
yapıyorum. Ben Kürt halkının
özgürlüğü için buradayım. İmralı
rejimi benimle ilgili değil, Kürt
halkının özgürlüğünün tasfiyesi ile
ilgilidir” diyor.
Kürt tarafı haklı
olarak sürekli tekrarlama ihtiyacı
duyuyor: Önder APO’ya karşı tavır
Kürt halkına karşı tavırdır. Aynı
şekilde İmralı’nın duruşu Kürt
halkının duruşudur. İmralı’daki
görülmemiş tecrit ve izolasyon,
dışarıda Kürt halkının özgürlük
davasının dünyadan tecrit edilerek
boğazlanması halini alıyor. Bütün
diplomatik hamleler buna
endeksleniyor, devletler ve
hükümetler düzeyinde yapılan tüm
görüşmelerin merkezinde bu var.
Bunun için PKK ile hiçbir ilgisi
olmayan ve Türkiye ile ciddi
sayılabilecek diplomatik ilişkileri
bulunmayan devletlerin bile PKK’yi
‘terörist örgütler’ listesine
almaları isteniyor. Bunun için ABD
Başkanı Bush’un ‘PKK ortak
düşmanımızdır’ cümlesi Kürt
düşmanlarına göbek attırıyor.
Dışarıda Kürt Özgürlük Hareketine
sempatiyle bakan ve haklılığını
onaylanan hiçbir güç bırakmamak ve
bunun için gerekirse Türkiye’yi
toptan satmak biçiminde
özetlenebilecek bu çılgınca
yaklaşım, Kürt Özgürlük Hareketinin
tecrit edilip ezilmesi için
sergileniyor. Kısacası, İmralı’daki
tecrit ve izolasyon, tekil ve çoğul
arasındaki biçimsel farklılıklar
dışında, dışarıda aynen Kürt halkına
uygulanıyor.
Zehirleme gibi
iblisçe yöntemlerle imha etme
girişimleri bir yana bırakılsa bile,
İmralı ortamının kendisi bir imha
ortamıdır. Alana hükmeden değişik
imparatorluklar döneminde de
iktidardakiler hasımlarını buraya
gönderip ölümü terk etmişlerdir.
Adanın iklim koşulları insanın
bedenini çürütüp felç edecek ve en
erkenden çözülmesine yol açacak
özellikler taşımaktadır. Bunun
kendisi bile başlı başına bir
zehirlemedir, zehirleyerek çürütüp
çökertmedir, dolayısıyla planlı bir
imha konseptinin hayata
geçirilmesidir. Şiddetin en az
uygulanır göründüğü koşullarda bile
buna benzer bir çürütme politikası
dışarıda Kürt halkı üzerinde de
uygulanıyor. Kürt olgusu ve sorunu
yokmuş gibi davranmak tam da buna
denk düşüyor. ‘Münafık Erdoğan’ın
“Düşünmezseniz böyle bir sorun
olmaz” biçimindeki alçakça sözleri
bu çürütme politikasını çok iyi
özetliyor. Bunun kanıtladığı gerçek
şudur: Önder APO ve Kürt halkı
birdir. Bu bir propaganda cümlesi
değildir, kendisini kör gözlerin
içine sokmak isteyen gerçeğin
kendisidir. Kürt halkının kaderi
doğrudan Önder APO’nun kaderine
bağlıdır. Yani İmralı’ya bakmak
Kürt’ün kendisine bakmasıdır.
İmralı’daki Adam Kürt halkı için
yaşıyor, o akıl almaz koşullarda
bile halkı için yararlı şeyler
yapabileceğini söylüyor ve yapıyor.
On yıldır insanüstü bir sabır ve
metanetle İmralı cehennemine bunun
için dayanıyor. Kürt kimliğine sahip
çıkan herkesin aynı kaderi
paylaşmanın iman ölçüsündeki bilinci
ve inancıyla bu gerçeği görmesi ve
kendi cephesinden ertelenmez bir
onurlu karşılık vermesi gerekiyor.
“Keşke Önder APO’nun
öngörüsü gerçekleşmeseydi”
diyebiliriz. Ancak bunun hiçbir
anlam ifade etmeyeceği açıktır.
Zehirlenme bir gerçektir. Bu
farkında olmadan, zamanı geçmiş bir
yiyecek maddesinin kullanılması
sonucunda yaşanan türden bir
zehirlenme değildir. Bedende ne tür
ölümcül etkiler yaratacağı önceden
çok iyi bilinen kimyasal maddeler
kullanılarak, ortada katillerden
hiçbir iz bırakmadan ve hedefteki
insana hissettirmeden, rehin olarak
tutulan bir Halk Önderini zehirleyip
yok etme girişimi söz konusudur.
CPT’nin açıkladığı son rapor da bunu
doğrulamaktadır. Belki CPT raporunda
bir zehirlemeden söz edilmiyor, ama
aynı rapor Önder APO’nun vücudunda
zehir bulunmadığını da söylemiyor.
Zehirleme olmasa da, dolaylı olarak
zehirlenmeye işaret ediyor. CPT
heyetinin raporundaki bulgulara göre
Kürt Halk Önderi’nin saç tellerinde
tespit edilen zehirli madde oranı
daha önce açıklanmış olan orandan
daha yüksektir. Bu noktada bir
önceki raporu yüzde yüzün üstünde
doğrulamaktadır. Dolayısıyla
“Zehirleme birileri tarafından
yapılmıştır” tarzında bir
belirlemenin olmaması zehirlenme
yoktur anlamını taşımıyor. İmralı’da
zehir Önder APO’nun bedeninde
dolaşıyor ve bu değerlendirmelere
bakmaksızın hükmünü icra ediyor.
Burada bir noktanın
altını özenle çizmek istiyorum:
Rehinseniz, sizi rehin tutanların
kurallarına göre yaşamak zorunda
bırakılmışsanız ve yaşantınızın her
anı başkalarının kontrolü
altındaysa, zehirleneceğiniz öngörü
olmanın ötesinde tam bir kesinlik
arz etse bile, sizi zehirlemelerinin
önüne geçemezsiniz. Zehirlemeyi
aklına koymuş güçler, bunun için
gerekli araçlara ve alt yapıya da
sahiplerse, sizi eninde sonunda
zehirleyeceklerdir. Nitekim Önder
APO da bunu söylüyor, devletin bunu
gizli tutacağını belirtiyor. O zaman
öngörüde bulunmak neye yarar
denilebilir, ancak bu doğru
değildir. Önder APO avukatlarını
açıktan uyarıyor; avukatları
şahsında halka, yoldaşlarına ve
dostlarına uyarıda bulunuyor. Bu
uyarı bir yardım çağrısından çok,
“Sizi zehirleyecekler” biçiminde
anlaşılırsa daha doğrudur. Kendi
Önderliğine yapılacak bir
zehirlemeyi önlemek halkın gücünün
yetebileceği bir şey olmayabilir ve
öyledir. Rehine konumunda olmak da
bunu neredeyse imkânsız kılmaktadır.
Rehine verili hukukun kapsam alanı
dışında tutulan biridir ve Önder
APO’nun konumu budur. Bu durumda
halk ne yaparsa kendisi için yapacak
ve kendisi için yaptığı ölçüde Önder
APO’nun konumu üzerinde etkide
bulunacaktır. Kendisine yönelik
‘zehirleme’nin nasıl olabileceğini
önceden kestirmenin ve tedbirlerini
buna göre geliştirmenin Önderliğin
konumuna etkisi olumlu tarzda
yansırken, ötekisi olumsuz bir etki
yaratacaktır. Bu, Önderlik ile halkı
arasındaki kader birliğinin de doğal
bir sonucudur.
Uyarının bir de bir
başka yüzü var: Tehlikenin
geleceğine işaret eden her öngörü,
aynı zamanda bir uyarıdır. Hele
tehlike kendisini tehdit ediyorsa,
öngörüde bulunan kişi bunu kendisi
için bir uyarı sayacak ve ona göre
davranacaktır, davranmak zorundadır.
Kişi bedeninin zehirleneceğini
önceden biliyor diyelim, başkaları
er ya da geç bunu yapacaklardır.
Zamanı belirsiz bu saldırıyı
önleyememek, oturup saldırıyı
beklemeyi mi gerektirir? Bu durumda
yapılabilecek başka bir şey yok
mudur? Yapabileceği savunma sadece
fiziksel bir savunma mı olacaktır?
Yani fiziksel planda böylesi bir
saldırıyı önleyememek savunmanın
öteki biçimlerini devre dışı mı
bırakacaktır? Hayır. Sahip olduğu
muazzam öngörü yeteneği, Önder
APO’nun en büyük silahıdır. Bu
silahın gücü sadece fiziksel savunma
alanıyla sınırlandırılamaz. Sistemin
kendisine karşı ne tür yönelimler
içine girebileceğini önceden
kestirdiği için, Önder APO elbette
bu yönelimler karşısında çok daha
hazırlıklı olacak, düşünsel ve
manevi açıdan bu yönelimleri çok
daha büyük moral güçle
karşılayacaktır. Hazırlıklı olduğu
için saldırı gerçekleştiğinde en
küçük bir sarsıntı bile
yaşamayacaktır. Bilinmezliğin neden
olduğu güçsüzlük kendisinden uzak
duracaktır. Zehirlemenin etkisiyle
bedeninin gösterebileceği zaafları
en aza indirmeyi deneyecektir. Aynı
şekilde zehirlemenin yol açtığı
hastalıklara yenilmeyecektir. Deyim
yerindeyse hem bedensel zaaflarının
hem de bu zaaflardan yararlanarak
gelişme gösteren hastalıkların
üstesinden gelecektir. Bir bakıma
Nietzsche’nin şu belirlemesi
gerçekleşecektir: “Benim hastalığım
bedenimin sınırları içinde, ama o
ben değil. Ben bedenim ve
hastalığımdan oluşmaktayım, ama
onlar demek ben demek değil. Her
ikisinin de üstesinden gelmek
gerekir; fiziksel olarak olmuyorsa,
metafizik olarak.”
Önder APO’nun tam
olarak ne zaman zehirlendiğini
bilemeyiz. Öncelikle ordunun üst
komuta kademesindeki değişimle
birlikte yeni komuta kademesinin
esas alıp yürürlüğe koyduğu topyekûn
imha konseptiyle bağını kurabiliriz.
İmralı doğrudan askerin, dolayısıyla
Genelkurmay Başkanlığının
kontrolündedir. Yaşar Büyükanıt
görevi selefinden devralmadan önce
İmralı’daki Adam’ın susturulmasını
istemiştir. Yaptığı açıklama bir
emir niteliğindedir ve bu emir
ordunun en tepedeki yetkilisinden
çıkmıştır. ‘Emir demiri keser’ sözü
Türk ordusunda emre itaat etmenin
gereğini ve emre itaatsizliğin
sonucunu en çarpıcı biçimde
özetleyen bir ibaredir. Emre itaat
edilmiş ve Önder APO zehirlenmiştir.
Başbuğ denilen adam belki de
Büyükanıt’tan daha ateşli bir
‘zehirleme’ yanlısıdır. Bir kasabın
haleti ruhiyesini yansıtmakta,
askerden çok bir kasap gibi
konuşmakta, komutanlığı kadavra
istifleme ve mezar taşlarının
sayısını çoğaltma biçiminde
değerlendirmeye çalışmaktadır. Her
açıklaması frengili yemişlerle
yüklüdür. Elinden gelse Kürt
insanının kellelerinden kaleler inşa
edip surlar dikecek ve yaptıklarını
tıpkı Sargon gibi kahramanlık diye
anlatıp yazıtlara dökecek
tıynettedir. Bu anlamda gelmiş
geçmiş bütün komutanlar arasında
insanlıktan yana en fukarası
sayılabilir. Özetle Büyükanıt-Başbuğ
ikilisi Önder APO’yu zehirlemenin
fiili anlamda en öndeki
sorumlularıdır. Kürt halkı bu
ikiliyi asla unutmamalıdır.
Kürt Halk Önderi’ni
zehirlemenin siyasi sorumlusu AKP
Hükümeti ve onun başı olan ‘Katil
Erdoğan’dır. Halkımızın asla
unutmaması ve hafızasına kazıması
gereken kişilerden biri de budur.
Erdoğan ve şürekâsı Kürt sorununu
Büyükanıt-Başbuğ ekibine karşı bir
şantaj olarak kullanmaya çalışmış,
hükümet etmekten iktidar olmaya
yükselme karşılığında Kürt sorununun
çözümünü tümüyle bu ekibe havale
etmiştir. Temizlik ve hile bilmezlik
anlamında Kürt saflığını iyi
değerlendiren ‘Münafık Erdoğan’
halkımızın bir kesimini kandırmış,
Kürdistan’dan yetmiş ‘puşt’u vekil
diye seçtirip Mecliste ezici bir
çoğunluk sağlamıştır. ‘Kırmızı
Başlıklı Kız’ masalındaki hain kurt
gibi başlangıçta dostluk maskesiyle
halkımızın karşısına çıkan bu adam,
istediğini elde ettikten sonra
Kürtlere sivri dişlerini
göstermiştir. Kürt sorununun
çözümünü askere havale etmek, aynı
anlamda İmralı sorununu askeri
havale etmektir. Bu tersi asla
kanıtlanamaz bir doğrudur. Erdoğan
askere ‘Öcalan’a istediğinizi
yapmakta serbestsiniz’ demiştir.
Baykal öteden beri Öcalan’ın yok
edilmesini talep etmekte ve İlker
Başbuğ’un sivil giyinmiş kişiliğini
yansıtmaktadır. Bahçeli, Önder
APO’nun ‘derisinden ayakkabı’
yapılmasını isteyecek kadar
insanlıktan çıkan kişileri içinde
barındıran bir partinin lideridir.
AKP’nin de bu tarzda olurunu
aldıktan sonra, Büyükanıt-Başbuğ
ekibinin artık hiçbir çılgınlıktan
kaçınmayacağı açıktır. Zehirlenmenin
kendisi bunun kanıtıdır.
Zehirciler harekete
geçmeden önce Avrupa’nın sessiz
desteğini de arkalarına almışlar;
onun Kürt sorununu görmezlikten
geleceği ve Kürt Özgürlük Hareketini
‘terörist’ olarak tanımlamaya devam
edeceği güvencesinden hareketle
zehirlerini daha rahat kusmuşlardır.
Hem coğrafya hem de nüfus bakımından
Amed’i bile geçemeyecek Kosova’yı
bir devlet haline getirmeye çalışan
Avrupa’nın, ‘dünyada bir devlete
sahip olmayan en büyük halk’ olarak
tanımladığı Kürtlerin kendi
kimliklerini özgürce ifade etme
hakkını bile gündemleştirmemesi,
zehircilere muazzam bir güç ve
cesaret vermiştir. Aynı Avrupa
Kürtler üzerinde uygulanan kültürel
soykırımı en azından frenlemeyi
ifade eden anadilde eğitim talebine
kulaklarını tıkamış, böylece AB
hukukuna ve birliğin ruhuna alçakça
ihanet etmiş, bu yaklaşımıyla Kürt
soykırımına arka çıkmıştır. PKK ve
Önder APO’ya ilişkin resmi Türk
tezlerini olduğu gibi benimsemiş;
PKK’yi ‘terör örgütü’, Önder APO’yu
ise ‘otuz beş bin kişinin katili’
olarak değerlendirmekten
çekinmemiştir. Önder APO’nun İmralı
cehenneminde çürütülmesine onay
vermiş, böyle davranmakla
zehirlemeye zemin hazırlamıştır. Bir
Türk-Kürt barışını yakınlaştıracak
gücü olduğu halde bu doğrultuda en
küçük bir adım bile atmamış, kirlik
çıkarlarının devamını Türk-Kürt
savaşının sürüp gitmesinde
görmüştür. Sonuç olarak eski
Ortadoğu’da çocukların Tanrı
Moloch’a kurban edilmesine benzer
bir biçimde, Kürtleri kendi tanrısı
olan ‘Euro’ya kurban etmiştir. Kürt
halkı bunu da asla unutmamalıdır.
Çünkü unutmak ihanettir!
Türk Devleti CPT gibi
bazı kurumların içinde tutulduğu
koşullarda kısmi iyileştirmelere
gitmesi önerilerine bile
duraksamadan hayır karşılığını
vermiştir, vermeye devam ediyor.
Bunun nedenini de bir tek sözcükle
özetliyor: “Teröristtir!” Avrupa
bunu yutuyor, dünya bunu yutuyor.
Kimse görülmemiş bir terörizmi
kendisinin uyguladığını söylemiyor.
Kürt’ü ve Kürdistan gerçeğini yok
saymak terörizm olmuyor, Kürt
kültürünü ortadan kaldırmak terörizm
olmuyor. Tarihsel kültür
hazinelerimizi suların dibine gömmek
terörizm olmuyor. Eğitim çağına
gelen milyonlarca Kürt çocuğunu
asimilasyona uğratıp Türkleştirmek
terörizm olmuyor. Ülkemizin,
dağlarımızın, nehirlerimizin,
kentlerimizin, köylerimizin,
mezralarımızın, insanlarımızın
isimlerini değiştirmek terörizm
olmuyor. “Yirmi sekiz isyanlarını
ezdik, sonuncusunu da ezeceğiz”
demek terörizm olmuyor. Dört bir
Kürt köyünü yerle bir edip
insansızlaştırmak terörizm olmuyor.
On bine yakın Kürt yurtseverinin
faili meçhul cinayetlerle hayatını
söndürmek terörizm olmuyor. “Asmayıp
da besleyecek miyiz?” demek terörizm
olmuyor. Barış isteyen kadınlar ve
çocukların üzerine sırtlan sürüsü
gibi atılıp kafa kol kırmak ve can
almak terörizm olmuyor. “İçerde ve
dışarıda son elemanlarını yok edene
kadar operasyonlar sürecek”
ulumaları terörizm olmuyor. Bunlar
terörizm sayılmıyor, çünkü Kürt
insanı insandan sayılmıyor. Kürt
toplumu, üzerinde egemenliğini
kurmuş devletlerin malı olarak
görülüyor. Devlet kendi malı
üzerinde istediği gibi tasarrufta
bulunma hakkına sahiptir deniliyor.
Evet, devletçi
sistemin gerçeği budur. Sistemin bu
yaklaşımı karşısında hayal
kırıklığına uğramak elbette doğru
olmaz. Bu sistem Kürt’ün kimliksiz
köleliğinin esas sorumlusudur. Bizi
köle bile olamadığımız bir statüye
mahkûm eden odur. İnsanlık bizdedir
ve insanlık adına bu durumu
değiştirmeye çalışıyoruz.
Dolayısıyla burada asıl sorgulamamız
gereken kendi durumumuzdur. 4 Temmuz
uyarısı ardından biz
yapabileceklerimizin hepsini yaptık
mı? Bu uyarıdan başlayıp
Önderliğimizin zehirlendiğinin açığa
çıktığı tarihe kadar geçen yıllar
içinde, söz konusu uyarının ruhuna
uygun davrandık mı? Zehirlemenin
sadece Önder APO’nun bedensel
bütünlüğünü ve sağlığını tehdit
etmediğini, ideolojik ve örgütsel
varlığımızın da aynı tehditle karşı
karşıya bulunduğunu bilerek, bunun
tahripkâr etkilerini en aza indirmek
için gerekli tedbirleri aldık mı? Bu
türden gerçek bir zehirleme olan
tasfiyeci-provokatif eğilimin,
zayıflıkları ve zaafları ne olursa
olsun, saflarımızdan onca insanı
koparıp ihanete sürüklemesinin önüne
geçemez miydik? En azından bunların
sayısını çok daha alt bir sınıra
çekemez miydik? Çok daha erkenden
içine gireceğimiz bir aktif meşru
savunma duruşuyla Önderliğimizi
zehirlemeyi kafalarına koymuş olan
iblisin frengili çocuklarına geri
adım attıramaz mıydık? Soruları daha
da çoğaltabilir ve kendimizi çok
daha derin bir sorgulamaya tabi
tutabiliriz, tutmak zorundayız.
Özgür yaşamakta kararlıysak,
sorgulamamız bir an için değil her
an için olmalıdır.
Kuşkusuz benzer
soruları daha önce de kendimize
sorduk. Duruşumuz ve durumumuzdaki
yetersizliklerin neye yol açtığını,
bizleri nasıl tahammülü imkânsız acı
bir gerçeklikle yüz yüze getirdiğini
gördük. Bu yüzden sırtını
uluslararası devletçi sisteme
dayayan Türk egemenlik sisteminin
çılgınlıklarından önce bu yetersiz
durumumuz ve duruşumuza “êdi bese!”
dedik. Şimdi en azından doğru yolda
olduğumuzu biliyor ve bu yoldaki
özgürlük yürüyüşümüze artan bir
tempoyla devam etme kararlılığımızı
herkese göstermeye çalışıyoruz. Bu
çerçevede Kürt toplumunun inkâr ve
imha politikasıyla daha fazla
zehirlenmesine artık yeter diyoruz.
Bu zehirleme artık bitecek! Artık
zehirlenerek başkalaşıma uğramak
değil kendimiz olmak istiyoruz.
Bunun için tüm gücümüzle Türkleşmeye
hayır diyoruz. Baykal, Bahçeli ve
Erdoğan gibi, Büyükanıt ve Başbuğ
zehir tacirlerine sesleniyoruz: Biz
daha anne demesini bile öğrenmeden
ailelerinden kopartılıp devlet
denetiminde büyütülerek sistemin has
askeri yeniçeriler haline
getirilecek çocuklardan müteşekkil
bir topluluk değiliz. BİZ BİR
HALKIZ! Şunu iyi bileceksiniz:
Bundan böyle artık ne bizi kendi
köleleriniz olarak yaşatacaksınız,
ne de çocuklarımızı
yeniçerileştireceksiniz. Bizim halk
olarak yok oluşumuzu kendiniz için
varlık gerekçesi yapmaya devam
ederseniz, varlığınız hiçbir zaman
güvencede olmayacaktır. Çünkü
dirilişi gerçekleştiren bir halk
ölmez. Bu durumda bitmesi gereken
birileri varsa, o da biz değil siz
olacaksınız. Bize mezar yapmak
istediğiniz bir ülkenin size vatan
olmasına ve mezarlarımız üzerinde
gülüp eğlenmenize asla izin
vermeyeceğiz. Özgür kardeşler olarak
bir arada ve aynı ülkenin toprakları
üzerinde birlikte yaşamak için
yaptığımız barış çağrısına hayır
demeye devam ederseniz, sonuçta
mutlaka siz kaybedersiniz.
Biliyorum, bu özgür
yaşamak dışında var olmayı haram
sayan bir halkın kararlılığıdır. Bir
kişi dile getirir, ancak gerçekte
milyonların çığlıdır. Bu bizim
özgürlük çığlığımızdır, başkalarının
devletçiliğine karşılık kökleri
bizde olan insanlığın çığlıdır. Biz
Önder APO ile var olduk ve yine
O’nunla özgürleşmiş bir halk olarak
var olacağız. O hep bizdedir ve biz
O’ndayız. Bizim Öcalan sevgimiz
Öcalanlaştıran bir sevgidir. Biz
bir’iz! Halil Cibran işte
herkese bu gerçeğimizi duyuruyor:
“Ey
çarmıha gerilen!
Sen benim kalbimde
çarmıha gerildin.
Ellerine çakılan
çiviler
Kalbimin duvarlarını
parçaladı.
Ve yarın
Golgota’dan geçen bir
yabancı
burada
iki kişinin kanının
aktığını bilmeyecek.
Onu yalnızca
tek bir kişinin kanı
sanacak.”
15 Nisan 2008
|