|
ABDULLAH ÖCALAN
Toplumsal Cinsiyetçiliğin
Özgürleştirilmesi

İÇİNDEKİLER
TOPLUMSAL CİNSİYETÇİLİĞİN
ÖZGÜRLEŞTİRİLMESİ
ÖNSÖZ……………………………………. 5
İLK
SÖZ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
7
Birinci Bölüm
A-DOĞAL
TOPLUM,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,….
8
B- HİYERARŞİK DEVLETÇİ TOPLUM/
KÖLE TOPLUMUN OĞUŞU,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,16
C-DEVLETÇİ TOPLUM-KÖLE TOPLUMUN
OLUŞUMU 29
D- FEODAL DEVLETÇİ TOPLUM-
OLGUNLAŞMIŞ KÖLELİK
TOPLUMU,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,42
E- KAPİTALİZMDE KADIN TÜM
SİSTEMLERİN KÖLELEŞTİRİCİ ETKİSİNİN
ZİRVESİNİ
YAŞAMAKTADIR,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,46
İkinci Bölüm
EKOLOJİNİN TARİHİDE KADIN TARİHİ
GİBİ
YAZILMAMIŞTIR,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,52
TOPLUMSAL CİNSİYETÇİLİĞİN
ÖZGÜRLEŞTİRİLMESİ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,63
Üçüncü Bölüm
ORTADOĞU UYGARLIĞINDA KADIN OLGUSU
TÜM TOPLUMSAL SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE
ODAK
DURUMUNDADIR,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,73
DESTANSI
ÇALIŞMAM,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,93
------------------
Kendini Ateşe Atan Yiğit Kızlarımız
Ve Erkeklerimiz Bizim İçin Aynı
Zamanda Aşka İhanet Etmeye Karşı Bir
Uyarıdır. Onlar Ülkemiz Ve Halkımız
İçin De Aşkın Kutsal Kurallarına
Uymanın Hem İlkeleri, Hem
Uygulayıcıları, Hem Gerçek
Kahramanlarıdır. Bu Ölçülerin Çok
Zor Olduğunu Biliyorum. Ama Cayır
Cayır Yanmaktan Daha Zor Olan Ne
Olabilir Ki!
Aşk En Yaman Savaştıran
Gerçeğimizdir……..
ÖNDER APO
ÖNSÖZ
Tarih, sonu gelmeyen bir akıştır,
öyle bir akış ki bazen sessiz
sedasız akan bir suya, bazen de
hırçın, asi durdurulamaz bir
çağlayana benzer. Kimseler
durduramaz bu akışı, dağların
doruklarından süzülerek bırakır
kendisini yamaçlara ve akar gider
hiç durmadan. İnsanlık tarihi de
geçmişten bugüne süzüle süzüle
akarak gelmiştir. Öyle bir akış ki
tarihin yazılmayan gizemli bir
dönemin de ana tanrıçayı ve aşk
kadınını insanlıkla ve doğayla en
güçlü dostluğu kurma şansını ona
tanımış ve doğuruculuğunu,
üretimini, eşitlikçiliğini,
paylaşımcılığını topluma yansıtan ve
ilk insanlığa öğreten olmuştur. Ana
kadın toplumsallaşmayı, gerçek insan
ve gerçek toplum olmanın değerlerini
yaratandır. Bu yüzden insanlığın ilk
anası olmuştur. Ta ki yüce
tanrıların kendilerinin uydurdukları
yalan, yanlış, dilden dile
anlatılan hikayelerinin ortaya
çıkışına kadar………..
Tarih sonu gelmeyen bir akıştı ve bu
akış, hiçbir baskıyı ve sömürüyü
tanımıyordu. Ana kadın evcil
düzeninin tahakküm altına
alınmasıyla birlikte, tarih doğal
toplum sürecini bu günlere getiren
özünü kaybetti. Erkeğin ana kadının
evcil düzeni karşısında kendi ev
düzenini geliştirmesi ile tarihin
çok renkli akışı artık tek renge,
tek sese büründürüldü. Ve “
Hiyerarşik toplumun ilk kurbanı
ana-kadının evcil düzeni oldu”
bu süreçle beraber, ana kadının
evcil düzeninden eser kalmamıştır
artık. Tanrılar ve onların kulları
vardır. İşte bu zaman diliminden
itibaren tek ses, tek renk ve tek
cinsin hakim olduğu bir dönem
başlar.“ Kadın gericiliğin,
köleciliğin ilk ve köklü ezilen
sınıfı, ulusu ve cinsi olurken"
tarihte tahakküm altına alınmıştır
artık …….
Derin bir sessizlik
Ve tarih susuyor…….
Sustukça,
Sessizleşiyor ve ihanet ediyor
geçmişine…….
Önderliğimiz tarihin
kendisine ve kadına karşı yapmış
olduğu ihaneti hiçbir zaman kabul
etmemiştir ve bu
yüzden kadın özgürlüğünü
geliştirmede olan çabasında kadının
özünü arayan, kadına sonsuz güven
veren ve kadınla yoldaş olmanın
arayışları içerisinde bu mücadeleyi
geliştirmiştir. “Yarım kalan
destansı çalışmam “dediği kadın
özgürlük mücadelesini, esaret
altında bulunduğu süreçte de
geliştirme çabası içerisindedir. Bir
Halkı Savunmak adlı eserinde dile
getirdiği toplumsal cinsiyetin
özgürleştirilmesinin özgür kadın ve
özgür erkeğin yaratılması ile
gerçekleşebileceğini dile
getirmektedir. Demokratik ekolojik,
cinsiyet özgürlükçü, toplum
paradigmasıyla, sorunları tarihsel
temelde ele alarak çözümü
geliştirmiştir. Kadın
özgürlük mücadelesi açısından da
toplumsal cinsiyetçiliğin
özgürleştirilmesinin, oldukça büyük
bir önem taşıdığını tekrar dile
getirmiştir.
“ Kadının kölelik tarihi
yazılmamıştır, özgürlük tarihi de
yazılmayı bekliyor. ” belirlemesi,
bugüne kadar yazılan tarihin, erkek
egemen bakış açısını aşamadığını çok
açık bir şekilde yansıtmaktadır.
Kadın da tarihte ona sunulan tek
yönlü tarih bakış açısını red
ederek, yeni bir tarihe bakış
açısını kendisinde yaratmalıdır.
Önderlik ideolojisi temelinde PKK
çok güçlü bir tarih bakış açısını
ortaya çıkarmıştır. Kadın özgülünde
ele alındığında da PKK’de Kadın
kurtuluş ideolojisi çerçevesinde
kadının geçmiş, gelecek ve bugününü
anlama ve bilince çıkartması
açısından tarihi doğrultu
yaratılmıştır. Önderliğimizin
geliştirmiş olduğu tüm savunmalar
kadın eksenlidir. Bu çalışmayı
yaparken bizlerde ağırlıklı,Bir
Halkı Savunma kitabını esas alarak
AİHM savunmalarından da bazı
alıntılar yaparak,Toplumsal
cinsiyetçilik kitabını önderliğin
dilinden derlemeye çalıştık.
" Özgür ve güzel yaşamın garantisi
olmaları gerektiğini hep söyledim.
Bir gün mutlaka gerici, yalancı ve
zorba erkeği hizaya getirecek güçlü
kadına ulaşacaklarına dair duyduğum
inançla çabalarımı sonuna kadar
sürdüreceğime inanıyorum"
ÖNDER APO
İlk söz
Toplumsal gerçeklikten kaçmak
zannedildiğinden daha zordur.
Özellikle bireyi olunan soy toplumu
için bu böyledir. Yedi yaş civarında
anayla girilen toplumsal yarış
süreci, halk tabiriyle yetmişine
kadar öyle gider. Ananın
toplumsallaşmanın esas gücü olduğu
bilimsel olarak da tespit edilen bir
doğrudur. Kişiliğim açısından ilk
suçum, ananın bu hakkını kuşkulu
bulmam ve kendi toplumsallığıma en
erkenden kendimin karar vermesidir.
Evrenimiz hakkında son bilimsel
tespitlere göre en azından yirmi
milyar yıllık bir zamanın çok özgün
bir yaratımı olan insan toplumunu
anasız ve efendisiz olarak yalnız
yaşamaya cüret etmem başlı başına
incelenmesi gereken bir konudur.
Anamın büyük uyarılarını, boğma
denemelerini ciddiye alsaydım,
yaşadığım trajedilerin yolu
açılmayabilirdi. Ama annem bin
yılların tanrıça kültünün belki de
tükenmekte olan en çözümsüz son
kalıntı simgesiydi. Çocuk halimle bu
simgeden korkmamak kadar sevgi
ihtiyacını da pek duymamakta kendimi
özgür hissetmekten çekinmedim. Fakat
yaşamamın tek şartının onun namus ve
onuru olduğunu, bunu korumamdan
geçtiğini de bir an için de olsa
unutmadım. Onurunu koruyacaktım, ama
kendimce doğru bulduğum biçimde. Bu
dersten sonra anam benim için artık
yoktu. O tanrıça artığı ilgimden
silinirken, benim için ne duyduğunu
hiç sorgulama gereğini duymadım.
Zalimce bir ayrılış, ama bu bir
gerçekti. Kehanetleri mi, bedduaları
mı desem, söyledikleri ağırlaşan
trajik anlarda hep hatırlanır oldu.
En değme bilgenin tespit edemeyeceği
doğrulardı bunlar. Bir büyük
doğrusu, “Arkadaşlarına çok
güveniyorsun, ama çok yalnız
kalacaksın” biçimindeydi. Fakat
benim doğrum da arkadaşlarımla
toplumsallığı ben kuracaktım.
Yaşam öykümün kuruluşu böyle başlar.
İsteseydi de anamın bana vereceği
bir toplumu yoktu. Çoktan
dağıtılmıştı. Onun yapmak istediği
bir yaşam tutamağıydı.
Birinci Bölüm
A- DOĞAL TOPLUM
Toplumsallık insan türünün varlık
koşuludur. Kendinden önceki primat
(insana en yakın familya) türünden
kopup insanlaşması, toplumsallaşma
düzeyiyle at başı gittiği sosyal
bilimin en yakın bir gerçeğidir.
Yalnız birey ve toplum halindeki
yaşam, birbirinden ne kadar
soyutlanırsa soyutlansın, teorik
olarak ispatlanamaz bir olgudur.
Yalnız birey yoktur. Toplumu
yıkılmış birey olabilir, ama en
azından bu birey bile yıkılmış
toplumunun anılarıyla birlikte
ayaktadır. O anılarla yeni
toplumsallaşması da anlıktır. İnsan
türünün güç kazanması tamamen
toplumsal düzeyiyle kurduğu ilişkiye
bağlıdır. Bireyi zayıf kılmanın,
köleleştirmenin en vahşi tarzı, ona
dayatılan yalnızlık düzeyidir,
yaşadığı tecrittir. Sürüler
halindeki köleler, köylü serfler,
şehirli işçiler yine bir
toplumdurlar. Zaman zaman isyan
ederek kendilerini hatırlarlar.
Diğer yandan yalnızlık en yaman
öğreticidir. Tarihte tüm ünlü bilge
ve peygamberlerin inziva süreci de
bu gerçeği yansıtır.
Evrim kuramının antropolojiye
uygulanmasıyla ilkel primatların
-insanların ilk maymunsu ataları- 60
milyon yıl önce oluştukları, 20
milyon yıl önce de iklimsel koşullar
sonucunda Doğu Afrika’da ilkel
araçlarla iki ayağı üstüne yürüyen
türün gelişme gösterdiği
kanıtlanmaktadır. Yaklaşık 3 milyon
yıl öncesinden Doğu Afrika, Kızıl
deniz ve Akdeniz’in çöküntülerini
takiben ciddi bir yayılmanın
gerçekleştiği de kanıtlanmaktadır.
Bir milyon yıla yakın bir süreden
beri Doğu Akdeniz ve Toros-Zağros
kavisinde -tarihçilerin deyişiyle
Altın Hilal- gittikçe artan bir
yoğunlaşma gözlenmektedir. Bunda
iklim, bitki ve hayvan kültürlerinin
sunduğu elverişlilik temel rol
oynamaktadır. Artan nüfus bu
coğrafya parçasından dünyanın dört
tarafına yayılmaktadır. Günümüzün
Asya ve Avrupa insanının kökeninde
bu olgu genetik olarak da
kanıtlanabilmektedir. Altın Hilal,
daha ağırlıklı olarak da Dicle-Fırat
arası, yani diğer tarihsel adıyla
Mezopotamya, ilkel komünal toplumun
oluşumunda da uzun ve başat bir ana
kaynak rolüne sahiptir. Son buzul
çağının günümüzden yaklaşık 20 bin
yıl önce ortadan kalkmaya başlaması,
soğuk ve kurak iklimin yerini ılıman
ve yağışlı iklim koşullarına
bırakması, 15 bin-12 bin yılları
arasında mezolitik toplumun
gelişmesine yol açmıştır. Mezolitik
toplumun kanıtlarına bölgede bolca
rastlanmaktadır.
Gelişmenin iklime çok yakından bağlı
olduğu toplumsal gelişmede, yaklaşık
10 bin yıl önce yaşanan ani bir
kuraklık, avcılık ve toplayıcılıktan
ibaret olan gelişme biçimi yerine,
tarihte neolitik devrim -cilalı taş
devri- denilen aşamaya yol açmıştır.
Neolitik toplumun kalıntılarına
şimdiye kadar en eski tarihler
olarak Dicle ve Fırat’ın yukarı
kısımlarında rastlanmaktadır.
Neolitik devrimin özünde tarımı
başlatmaya ve hayvanları
evcilleştirmeye dayalı bir köy
devrimi olarak tanımlanması da
mümkündür. Diyarbakır, Ergani Çay
önü-Çemê Kote Ber, Batman-Çemê
Xallan, Urfa Siverek-Nevala Çore’de
yapılan kazılar, toplu yerleşmelerin
tarihini MÖ 10 bin yılına kadar
götürmektedir. Dicle ile Fırat
arasında çok sayıdaki topraktan
oluşan tepelerin altında ilk
neolitik devrimin köyleri -Gond-
yatmaktadır. Kürtçe gond, köy
demektir. Anadolu’nun en eski halkı
olan Luwilerin -onlar da Ari dil
grubuna girerler- dilinde ‘yüksek
yerler memleketi’ anlamına
gelmektedir. Gondwana, daha sonra
Kurdian, orta çağda da İran
Selçukluların lehçesinde Kürdistan
olarak deyimlenecektir. Bu konu Kürt
tarihi bölümünde daha kapsamlı
incelenebilir. Gerçekten günümüzde
bile çok sık görülen bu toprak
tepeler buralarda neolitik devrimin
derinliğine ve kapsamlı olarak
yaşandığını açıkça göstermektedir.
Dünyanın hiçbir yerinde bu eskilikte
bir yerleşme grubuna şimdiye kadar
rastlanmamıştır.
Mezolitik toplum gibi neolitik
toplumun da dünyanın dört yanına bu
topraklardan yayıldığı, bilimsel bir
görüş olarak genel kabul
görmektedir. Bu, ana yayılmanın
tarih öncesi en önemli çağı olduğu
gibi, toplumsal kapsamı itibariyle
de uygarlığı hazırlayan tüm
koşulları bağrında besleme
özelliğine sahiptir. Neolitik toplum
MÖ 6 ile 4 bin yılları arasında Orta
Dicle ve Fırat boylarında gelişmiş;
bu toplum Halaflaşma Kültürü denen
aşamaya uğrarken, MÖ 6 bin
yıllarında Kuzey Afrika-Mısır, Aşağı
Fırat, Basra Körfezi ve Orta
Anadolu’ya, Çatalhöyük’e, yaklaşık
MÖ 5000’de Kafkasya, Kuzey
Karadeniz, Balkanlar, Kuzeydoğu
İran, Hindistan, Pencap ve İndus
kıyılarına, 4000’de Çin’e ve tüm
Avrupa’ya, 3000’de Amerika kıtasına
ulaşmıştır. Bilimsel tarih görüşü,
bu tarz yayılmayı bulgular temelinde
doğruya en yakın tezler olarak
doğrulamaktadır. Tel Halaf Kültürü
uygarlaşma için tüm gerekli araçları
icat etmiş konumdadır. Çömlek,
balta, saban, yün eğirme, dokuma,
tane öğütme, toplu köy mimarisi,
tekerlek, bakır taşından yarı madeni
aletler, yıldızları işaretleri
olarak kabul etme, bir tanrıça
anlayışına dayalı ideoloji, tekerlek
vb. gibi uygarlığı hazırlayan tüm
araçlar bu tarihin şafak vaktinin
büyük insan ürünleridir. Tarihi
gelişmedeki rolleri kıyaslandığında,
bunlar ancak 16.-20. yüzyılla
mukayese edilebilirler. Bu kültürün
tarihteki yeri bu anlama sahiptir.
Dicle ve Fırat’ın Basra Körfezi’ne
yakın çok verimli bir alüvyonlu
alana dağılması, Tel Halaf Kültürünü
temsil eden toplulukların
çabalarıyla o güne dek görülmemiş
bir ürün bolluğuna yol açtı. Bunda
MÖ 4. ve 3. binde kendini gösteren
bir kuraklığa karşı sulama
kanallarıyla sulu tarıma geçme
belirleyici rol oynamıştır. Bol
hurma ağaçları ve balıklar da bu
ürünlere eklenince, insanlığın
dimağına köklü bir cennet anlayışı
olarak yerleşme ve tarihi bir dönem
olarak başlatma şansına kavuşmuş
oluyor.
Doğal toplumdan kastım, insan
türünün primatlardan kopuşla
birlikte içine girdiği ve hiyerarşik
toplumun ortaya çıktığı sürece kadar
süren uzun toplumsal zamanda yaşayan
insan toplulukları düzenidir.
Genellikle klan olarak
kavramlaştırılan ve nicelikleri
20-30 dolayında seyreden bu
topluluklar için, kullandıkları taş
aletleri itibariyle paleolitik
ve neolitik dönem insanlığı
da denilmektedir. Doğada avcılık ve
toplayıcılık temelinde hazır
bulduklarıyla beslenmektedirler. Bir
anlamda hazır doğa ürünleriyle
geçinmektedirler. Bu diğer yakın
hayvan türlerine benzeyen bir
beslenmedir. Dolayısıyla bir
toplumsal sorundan bahsedemeyiz.
Klanımız sürekli araştıracak,
bulduğunda ya toplayacak ya da
avlayacaktır. Aletler ve ateş
keşifleri geliştikçe ürünleri daha
da artacak, arttıkça tür olarak daha
hızlı gelişecek ve primatlarla
aradaki mesafe açılacaktır. Evrimin
doğal kuralları gelişmeyi
belirlemektedir.
Doğal topluma ilişkin açılması
gereken bir sorun zihniyet ve ifade
ediş tarzına ilişkin olabilir.
İnsanın hangi zihniyet aşamasında
şekillendiği önemini halen koruyan
bir konudur. Bununla ilintili olarak
öncelik zihniyete mi, yoksa
yapılanma ve aletlere mi
verilmelidir? Bu sorunun yanıtı
önemlidir. Tarih boyunca gelişen
idealist ve materyalist felsefe
anlayışlarının temelinde bu ikilem
yatmaktadır. Bilimin en son vardığı
sınırlar olarak ‘kuantum’ ve
‘kozmos’ bize hayli ilginç
yaklaşımlar sunmaktadır. Atomaltı
parçacık ve dalga fiziği olarak
kuantum bambaşka alanlar açmaktadır.
Sezgili, özgür tercihli düzenlerden
tutalım, aynı anda farklı iki şey
olmak, insan yapısından ötürü
belirsizliği asla tam aşamama
kuralına kadar tespitlere
ulaşılmaktadır. Kaba, cansız madde
anlayışı tamamen bir tarafa
bırakılmaktadır. Tersine son derece
canlı, özgür bir evren karşımıza
çıkmaktadır. Burada asıl muamma
insanda, özellikle zihniyet
durumunda yaşanmaktadır. İdealizme,
sübjektivizme düşmekten
bahsetmiyoruz. Çokça işlenen benzer
felsefe tartışmalarına girmiyoruz.
Evrende bu kadar çeşitliliğe kuantum
sınırlarında yol açıldığı tamamen
anlaşılmaktadır.
Artık atom parçacıklarının da
ötesinde, dalga-parçacık evreninde
olup bitenlerin başta ‘canlılık’
özelliği olmak üzere, varlıkların
her çeşidini oluşturduğunu
görmekteyiz. Kuantum sezgiselliği
derken bunu kast ediyoruz. Gerçekten
bu kadar doğal çeşitlilik ancak
büyük bir zekâ ve özgürlük
tercihiyle mümkün olabilir. Kaba,
cansız maddeden nasıl bu kadar
bitki, çiçek, canlı ve insan zekâsı
türeyebilir? Her ne kadar canlı
metabolizması moleküler temelde
oluşmaktadır denilse de,
moleküllerin atom ve atomların
parçacık, parçacıkların
dalga-parçacık düzeni ve ötesinde
olup bitenler izah edilmedikçe,
doğal çeşitliliği yetkin izah
edebilmemiz mümkün görünmemektedir.
Aynı çözümleme tarzını kozmosa
ilişkin de yürütebiliriz. Evrenin
büyüklüğünün son sınırlarında (eğer
varsa) olup bitenler de kuantum
alanındaki olup bitenlere
benzemektedir. Burada karşımıza
canlı bir evren anlayışı
çıkmaktadır. Evrenin kendisi zihni
ve maddesi ile bir canlı varlık
olamaz mı? Kozmolojide gittikçe
tartışılacak bir sorudur bu.
Kuantumla kozmosun orta yerinde
duran insana da ‘mikro kozmos’
diyoruz. Çıkan sonuç şudur: Her iki
evreni, kuantumu ve kozmosu anlamak
istiyorsan insanı çöz! Gerçekten
insan tüm algılamaların öznesidir.
Ne kadar bilgimiz varsa insan
ürünüdür. Kuantumdan kozmosa kadar
tüm alanların bilgisi insanlarca
geliştirilmiştir. Esas incelenmesi
gereken, insanın algılama sürecidir.
Bu bir anlamda evrenin şimdiye kadar
ölçülebilen yaklaşık 20 milyar
yıllık evrim tarihidir. İnsan
gerçekten bir mikro kozmostur. Çünkü
onda kuantum düzeni işlemektedir.
Atomaltı parçacık ve dalgalardan en
gelişmiş DNA moleküllerine kadar
maddenin gelişim tarihini
görmekteyiz. İlaveten bitki ve
hayvanların en alt evresinden insana
kadar tüm gelişim süreçlerinin
tarihini de görmek mümkündür.
Bilimsel olarak net görülmektedir
ki, insan cenini biyolojinin tüm
gelişim evrelerini tekrarlayarak
büyümektedir. Daha sonrasını toplum,
evrim tamamlamaktadır. Toplumsal
evrimle de bilim bugünkü seviyeye
ulaşabilmektedir. Dolayısıyla
insanın evrenin bir özeti olduğu
bilimsel bir yargıdır.
İnsan yorumumuzu daha da
geliştirirsek şu varsayımları ileri
sürebiliriz: İnsanın oluştuğu tüm
materyallerin canlılık,
sezgisellik, özgürlük
özellikleri olmasaydı, tüm bu
özelliklerin toplu ifadesi olarak
insan canlılığı, sezgisi ve
özgürlüğü de gelişmeyecekti. Olmayan
bir şeyden yeni bir şey doğmaz. Bu
tespit cansız madde anlayışımızı
çürütmektedir. Şüphesiz insan türü
bir organizasyon ve toplum olmadan,
bilgili varlık gelişmez. Ama bu
organizasyon ve toplumda rol oynayan
materyalin bilgisel, sezgisel,
anlamsal, özgürlüksel özellikleri
olmadan da bilginin vücut
bulamayacağı anlaşılır bir husustur.
Özünde bir şey yoksa neden
yaratılsın? Bu değerlendirme ne tam
dış doğadan basit bir yansımanın, ne
de insanın Descartesvari bir
düşünceciliğin sonucu bilgilendiği
yorumunu gerçekçi kılıyor. Doğruya
daha yakın görüş, kozmos ve kuantum
evrenindeki oluşum özelliklerinin
insanda da yaşandığıdır. Tabii kendi
özgünlüğü temelinde bu yasalar
işlemektedir. Evrenler insanda dile
gelmektedir. Çıkan sonuç, evrenin
yetkin kavranışı insanın yetkin
kavranışından geçer. Felsefede çok
ünlü ‘kendini bil’ yargısı bu
gerçeği dile getirmektedir. Kendini
bilme tüm bilmelerin temelidir.
Kendini bilmeden edinilecek tüm
diğer bilmeler bir saplantı olmaktan
öteye gidemeyecektir. Bu nedenle de
insan toplumunda kendini bilmeden
ortaya çıkan tüm kurum ve
davranışların sapkın, çarpık bir
role bürünmesi kaçınılmazdır.
İnsanın kendi bilgisine dayanmayan
bilginin yol açtığı tüm toplumsal
sistemlerin anormal, çelişkili,
kanlı, sömürülü karakteri bu
saplantılı bilgiden ileri
gelmektedir. O halde insan
toplumunun kabul edilebilir doğal
gelişme süreci insanın kendine özgü
bilgisinden kaynaklanmalı derken, en
temel evrensel, dolayısıyla
toplumsal kuraldan bahsetmiş
oluyoruz.
Bu varsayım temelinde doğal
toplumdaki insan bilgisinin kendi
özüne ilişkin yapısı hakkında neler
söylenebilir? En azından doğal
toplumdaki insan, kendisini birlikte
olduğu klan üyeleriyle bir bütün
olarak yaşatmak kuralına olmazsa
olmaz kabilinden bağlıdır. Klanın
bir üyesi diğerinden ayrıcalıklı bir
yaşamı düşünemez; klan dışında
yaşamı düşünemez. Avcılık yapabilir,
hatta yamyamlık da yapabilir. Ama
tüm bunlar klanı yaşatmak içindir.
Klanda yaşam kuralı ‘ya hep ya
hiç’ kuralıdır. Tüm toplumsal
veriler klanların bu özelliğini
vurgulamaktadır. Bir kütle ve
şahsiyettir. Bireylerin ondan ayrı
bir şahsiyeti ve hükmü düşünülmüyor.
Klanın önemi, insanın ilk ve
temel var olma tarzında yatar.
İmtiyazsız, sınıfsız, hiyerarşisi
olmayan, sömürü tanımayan toplum
biçimidir. Milyonlarca yıl
sürmüştür. Bundan şu sonuç çıkar:
İnsan türünün toplum olarak gelişimi
uzun süre hakimiyet ilişkilerine
değil, dayanışma ilkesine dayanır.
Doğayı bağrında büyüdüğü bir ‘ana’
olarak hafızasına yerleştirir. Kendi
aralarında ve doğayla bütünlük
esastır.
Klan bilincinin sembolü totemdir.
Totem belki de ilk soyut
kavramlaştırma düzenidir. Totem dini
olarak da değerlendirilen bu düzen
ilk kutsallığı, tabu sistemini de
oluşturmaktadır. Klan totemin
simgesel değerinde kendini
kutsamaktadır. İlk ahlak kavramına
da bu yoldan ulaşmaktadır. Çok iyi
bilincindedir ki, klan topluluğu
olmazsa yaşam sürdürülemez. O halde
toplumsal varlıkları kutsaldır ve en
yüce değer olarak sembolleştirip
tapınılmalıdır. Din inancının gücü
de bu kaynaktan gelmektedir. Din ilk
toplumsal bilinç formu oluyor.
Ahlakla bütünlüklüdür. Bilinçten
giderek katı bir inanca dönüşüyor.
Artık toplum bilinci din formunun
geliştirilmesi biçiminde olacaktır.
Din bu özelliğiyle toplumun ilk
temel hafızası, köklü geleneği ve
ahlakın kaynağıdır. Klan toplumu
pratiğiyle ne kadar bilinç
geliştirse, bunu hep toteme,
dolayısıyla kendi yeteneğine
bağlamış oluyor. Simgesel olarak
totem gerçeğinde ise, insan
topluluğunun giderek başarılı olması
sürekli kutsamayı da beraberinde
getiriyor. Kutsama kutsalın,
kutsallık ise toplumun gücü oluyor.
Toplumla oluşan gücün kutsallığı
kendini daha açık olarak büyücülükte
gösterir. Büyücülük toplumun
güçlenme denemesidir. Mevcut bilinç
düzeyi ancak büyücülük biçiminde
pratikleşebilir. Büyücülük bilimin
de anasıdır. Sürekli doğayı
gözetleyen, onda yaşam bulan doğumu
tanıyan kadın bu toplum (doğal
toplum) tarzının bilgesidir.
Büyücülerin daha çok kadın olması bu
gerçeğin ifadesidir. Doğal toplumda
olup biteni yaşam pratiği gereği en
iyi bilen kadındır. Bu dönemden
kalma tüm yontularda kadın izi
görülmektedir. Klan kadın ana
etrafında oluşan bir birliktir.
Doğurması, çocuk bakımı onu en iyi
toplayıcı ve besleyici konumuna
zorlamaktadır. Çocuk sadece anayı
tanımaktadır. Erkeğin henüz mülk
olarak kadın üzerinde bir etkisi
yoktur. Kadının hangi erkekten gebe
kaldığı bilinmediği gibi, çocukların
hangi kadından olduğu bellidir. Bu
doğal zorunluluk, kadına dayalı bir
toplumsallığın gücünü de ortaya
koymaktadır. Bu dönemde
kavramlaştırılan kelimelerin
ekseriyetle dişil karakterde olması
bu gerçeğin diğer bir kanıtıdır.
Erkeğin daha sonra gelişecek
savaşçılığı ve hakimiyeti de bu
dönemdeki güçlü hayvanları avlama
özelliğinden kaynaklanır. Fiziki
özellikleri erkeği uzakta av
aramaya, klanı tehlikelerden
korumaya daha çok zorlamaktadır.
Belirleyici olmayan bu roller
erkeğin neden silik kaldığını da
açıklamaktadır. Klan içinde özel
ilişkiler gelişmemiştir.
Toplayıcılık ve avcılıkla elde
edilen hepsinindir. Çocuklar tüm
klanındır. Ne erkek ne de kadın daha
özelleşmemiştir. Bu toplum tarzına
ilkel komünal denilmesi de bu
temel özelliklerinden dolayıdır.
Sonuç olarak klan formu,
biçimi; toplumun doğuşu, ilk
hafızası, temel bilinç ve inanç
kavramlarının gelişme zeminidir.
Ondan geriye kalan, sağlıklı bir
toplumun doğal çevreye ve kadın
gücüne dayalı olması gerçeğidir;
insanlığın var olma tarzının kendi
içinde sömürüsüz ve baskısız güçlü
bir dayanışmayla gerçekleştiğidir.
İnsanlık bir anlamda bu temel
değerlerin bileşkesidir. Milyonlarca
yıl süren bu toplumsal deneyimin
yitip gittiğini sanmak saçmadır.
Doğada hiçbir şey yok olmadığı gibi,
toplumsal var oluş tarzında bu
eğilim daha çok gücünü sürdürür.
Bilimin tespit ettiği önemli bir
husus, daha sonraki bir gelişmenin
bir önceki gelişmeyi de içermesi
gerçeğidir. Zıtların birbirini yok
ederek geliştiği doğru değildir.
Diyalektiğin bu kuralında olan, tez
ve antitezin sentezde varlıklarını
daha zengin bir oluşum içinde
sürdürdüğü biçimindedir. Tüm evrim
bu kuralı doğrulamaktadır.
Klan değerlerinin gelişimi yeni
sentezler içinde de sürmektedir.
Günümüzde eşitlik ve özgürlük
kavramları halen en temel kavramlar
değerinde olmalarını klan yaşam
gerçeğine borçludurlar. Eşitlik ve
özgürlük bilinç halinde
kavramlaşmadan, doğal haliyle klanın
yaşam tarzında gizlidir. Eşitlik ve
özgürlük yitirildiğinde, toplumsal
hafızada gizli yaşayan bu kavramlar
kendilerini gittikçe artan bir
tempoda dile getirip yeniden ve üst
düzeyde gelişmiş bir toplumun temel
ilkeleri olarak dayatacaklardır.
Toplum hiyerarşik ve devlet kurumuna
doğru evrim gösterdikçe, eşitlik ve
özgürlük bu kurumları amansızca
takip edecektir. Takip eden esasta
(özde) klan toplumunun kendisidir.
B- HİYERARŞİK DEVLETÇİ TOPLUM/
KÖLE TOPLUMUNUN DOĞUŞU
“ Hiyerarşik toplumun ilk kurbanı
ana-kadının evcil düzeni oldu”
İnsanlığın ilk topluluk durumuna
hangi tanımlama çerçevesinde ‘doğal
toplum’ diyebileceğimizi bundan
önceki bölümde izah etmeye çalıştık.
Yine evrene yaklaşım paradigmamızı
ortaya koyduk. Klan tarzı toplumsal
örgütlenmenin zaman ve mekânda
yayılması, giderek çeşitlilik ve
hacim kazanması doğası gereğidir.
Kadın-ana etrafında giderek büyüyen
ve kimliğini yetkinleştiren
toplulukta erkek boyutunda
rahatsızlıkların geliştiğini eldeki
verilerden tespit etmekteyiz.
Kadın-ananın etrafında biriken
çocuklar ve kadının kendine yardımcı
olma anlamında daha çok yüz verdiği
erkekler diğer erkeklerin
kıskançlığına ve öfkesine yol
açmaktadır. Daha önemlisi ana-kadın
evcil düzeni geliştirmektedir.
Yiyecek, giyecek ve diğer araçsal
donanımları bu evcil düzenden
toplamaktadır. Gözlemleri ile büyücü
kadın durumuna da gelerek bilgelik
kazanmaktadır. Bu evcil düzene ne
kadar çok çocuk ve dost (yakın)
erkek bağlarsa, o kadar güçlü bir
ana-kadın olmaktadır. Dizginlenemez
bir kadın kültünün gelişmesi söz
konusudur. Eldeki kanıtlar, daha
yaygın tanrıça dinsel düzeni,
dildeki dişil öğeler, yontular
ana-kadının yükselen gücünün açık
göstergeleridir. Erkeklerin önemli
bir kısmı doğal olarak bu düzenin
uzağındadır. Ana-kadının yararlı
bulmadıkları ve yaşlılar ağırlıklı
olarak bu sistemin dışında
kalabiliyorlar.
Başlangıçta çok zayıf olan bu
çelişki giderek gelişir. Avın
gelişmesi erkeğin savaş gücünü
ortaya çıkarırken bilgisini de
arttırır. Dışlanan yaşlılar bu
temelde erkek egemen bir ideolojiye
doğru gelişim gösterirler. Özellikle
‘Şamanizm’ dini bu olguyu çarpıcı
olarak karşımıza çıkarmaktadır.
Şamanlar daha çok erkek rahiplerin
prototipini temsil etmektedir.
Kadınlara karşı çok sistemli olarak
karşı bir hareket, ev düzeni
geliştirmek istiyorlar. Daha önce
ana-kadının gelişmiş evcil düzeni
karşısında basit kulübeler,
yarı-vahşi gibi barınan erkek
Şamanizm ile karşı bir ev düzeni
oluşturabiliyor. Şamanlarla yaşlı ve
tecrübeli erkeklerin ittifakı önemli
bir gelişmedir. Aralarına aldıkları
bazı genç erkekler üzerinde
kurdukları ideolojik güç ile
topluluk içindeki konumları giderek
güçleniyor. Erkeğin güç kazanmasının
niteliği daha çok önem
kazanmaktadır. Hem avcılık hem de
dışa karşı klanı savunma askeri
nitelikte ve öldürmeye, yaralamaya
dayalıdır. Bu, savaş kültürünün
başlangıcıdır. Ölüm-kalım söz konusu
olduğunda, otorite ve hiyerarşiye
bağlı olmayı gerektirmektedir. En
yetenekli kişi, sözü, otoritesi en
yüksek kişi konumuna geliyor.
Ana-kadın kültü karşısında
üstünlüğünü geliştiren farklı
kültürün başlangıcı söz konusudur.
Sınıflı toplumdan önceki bu otorite
ve hiyerarşi gelişimi tarihin en
önemli dönüm noktalarından birini
teşkil etmektedir. Ana-kadın kültürü
ile nitelikçe farklıdır. Bu kültürde
ağırlıklı olan toplayıcılık ve daha
sonraki bitki üretimi, savaşı
gerektirmeyen barışçıl bir
faaliyettir. Erkek ağırlıklı av ise
savaş kültürüne, sert otoriteye
dayanan bir faaliyettir. Sonuç
ataerkil otoritenin kök salmasıdır.
Ataerkil toplumun hiyerarşik ve
otoriter yapısı esastır. Hiyerarşik
kavramı, şamanın kutsal otoritesi
ile birleşen otoritenin yönetim
anlayışının ilk örneğini
anlamlandırmaktadır. Giderek
toplumun üstünde yükselecek bu
otorite kurumu, sınıfsallaşma yönlü
gelişmeler yoğunlaştıkça devlet
otoritesine dönüşecektir. Hiyerarşik
otorite daha çok kişiseldir,
kurumlaşmamıştır. Dolayısıyla devlet
kurumlaşması kadar toplumda
hakimiyeti yoktur. Uyum yarı yarıya
gönüllüdür. Bağlılık toplumun
menfaatleri ile belirlenmektedir.
Fakat başlayan süreç devleti
doğurmaya açıktır. İlkel komünal
toplum bu sürece uzun süre direnir.
Elinde ürün biriktiren ancak bunu
topluluk üyeleri ile paylaşırsa
otoritesine saygı ve bağlılık
gösterilir. Biriktirmeye büyük bir
suç gözüyle bakılır. En iyi kişi
birikimlerini dağıtan kişidir. Halen
kabile toplumlarında yaygın olan
‘cömertlik’ anlayışı kaynağını
tarihin bu güçlü geleneğinde
bulmaktadır. Bayramlar bile bir nevi
fazlayı dağıtım törenleri olarak
başlamıştır. Topluluk biriktirmeyi
daha başlangıçta kendi üzerlerinde
en önemli tehdit olarak görmekte ve
ona karşı direnmeyi ahlak ve din
anlayışının temeli haline
getirmektedir. Tüm dinsel-ahlaksal
öğretilerde bu geleneğin izlerini
güçlü bir biçimde görmek zor
değildir. Toplum hiyerarşiye ancak
yararlılığı, cömertliliği bir şeyler
kazandırdığında onay vermektedir. Bu
yönlü hiyerarşi olumlu ve yararlı
bir rol oynamaktadır.
Ana-kadına dayalı hiyerarşinin bu
niteliği halen tüm toplumlarda büyük
bir saygı ve otorite olarak kabul
gören ‘ana’ kavramının da tarihsel
temelidir. Çünkü ana en zor
şartlarda hem doğuran hem besleyen
başat öğedir. Bu temelde oluşan
kültür ve hiyerarşi, otorite elbette
büyük bağlılık görecektir. Toplumsal
varlığın temelini oluşturması
günümüze kadar ‘ana’ kavramının
gücünün gerçek izahıdır. Sanıldığı
gibi bu soyut bir biyolojik
doğuruculuk özelliğinden ileri
gelmemektedir. ‘Ana, tanrıça ana’
en önemli toplumsal olgu ve kavram
olarak anlaşılmalıdır. Devlet
olgusuna tamamen kapalı, onu
doğurtmayan tüm özelliklerini
bağrında taşımaktadır.
Bu tanımlama çerçevesinde doğal
toplumu insan varlığının başlangıç
tezi olarak değerlendirmek
gerçekçidir. İnsanlık var olmayı bu
teze dayanarak başlatmıştır. Ondan
öncesi hayvansı yaşamdır. Sonrası
ise ona karşıtlık temelinde gelişen
hiyerarşik ve devletçi toplum
biçimindeki gelişimdir. Zaten bu
dönemin antitez karakteri doğal
toplumu sürekli bastırması ve
geriletmesinden kaynaklanmaktadır.
Tez olarak doğal toplum, insan
yerleşiminin tüm alanlarında geçerli
olduğu gibi, süre olarak da başat
olarak neolitik dönemin
sonlarına (yaklaşık M.Ö 4.000) kadar
etkin bir toplumsal sistemdir.
Bastırılmış olarak da günümüze kadar
tüm toplumsal gözeneklerde varlığını
sürdürmektedir. Temel toplumsal
kavramlarda da bu süreklilik
açıktır. Aile, kabile, ana,
kardeşlik, özgürlük, eşitlik,
arkadaşlık, cömertlik, dayanışma,
bayramlar, yiğitlik, kutsallık vb.
birçok olgu ve kavramlar bu
toplumsal sistemden kalmadır. Buna
karşıt hiyerarşik ve devletçi toplum
bu sistemi en çok gerileten,
bastıran özelliğini en çok sürdüren
özelliktedir. Antitez konumunu bu
özelliğinden almaktadır. İki
toplumsal sistemin iç içeliği de
diyalektiğin temel yasalarına son
derece uygundur.
Doğal toplumdan zorunlu olarak
hiyerarşik ve devletçi toplumun
gelişmesi diye bir kanun yoktur.
Belki bu yönlü bir eğilim olabilir.
Eğilimin zorunlu, kesintisiz ve
sonuna kadar olması tamamen yanlış
bir varsayımdır. İlerideki bölümde
zaman zaman açıklayacağım gibi,
sınıflı toplumun ilerlemeler için
zorunlu olduğu biçimindeki Marksist
tespit (ezilen ve sömürülenler
adına) yapılan en büyük
yanlışlıklardan biridir. Bu,
sosyalizmi peşinen sınıf
hakimiyetine terk etmektedir. Bu
yanlış, Marksizm’in yaklaşık 150
yıllık tarihinde bir kapitalizm
yedeği haline getirilmiş olmasının
en temel nedenidir. Devleti,
sınıfları ve zoru toplumsal
gelişmenin, ilerlemenin kaçınılmaz
evreleri olarak görmek, organik,
doğal toplumun günümüze kadar
muazzam direnmesini küçümsemek,
hatta yok saymaktadır. Tarihi
kendiliğinden tahakküm güçlerine
hediye etmektedir. Sınıfların
varlığını kader olarak görmek, belki
de farkında olmadan hakim sınıfların
ideologluğuna alet olmaktır. Bu
yönüyle ezilen ve sömürülenler adına
en tehlikeli bir rolü oynamaktır.
Tarih bu tür ideolojik ve politik
akımların adeta istilası altında
bırakılmıştır.
Hiyerarşi ve sınıfsallık gelişim
gösterebilmiştir. Ama bu gelişim bir
zorunluluk değil, hiyerarşiyi, ona
dayalı devletleşmeyi büyük zorbalık
ve aldatmalarla yürüten güçlerle
sağlanmıştır. Bunlar karşısında esas
doğal toplum güçleri bitmez tükenmez
bir direnme göstermiş ve sürekli
sınırlandırılmış, en dar alan ve
aralıklara sıkıştırmışlardır. Bazı
alan ve aralıklara hiç
sokulmamışlardır. Tüm toplumu sınıf
ve devlet hiyerarşilerinden ibaret
görmek, hakim sistemin en temel
politikası ve propagandası ile
sağlanmıştır. Kader denilen oyun bu
pratiğin metafizik unvanı oluyor. Bu
oyuna bulaşmamış din, mezhep,
felsefi ve bilimsel ekol neredeyse
kalmamış gibidir. Bu da kökeni
binlerce yıl önceye giden rahip
ideolojisinin ve tanrı-krallar
devletinin muazzam fiziki ve zihni
baskı, politika ve propagandalarının
sonucudur. İsteyen bu oyuna
mitoloji, isteyen felsefe, o da
olmazsa bilimsel ekol demiştir.
Varılan nokta devletleşmiş
ideolojiler ve bilimlerin dört
dörtlük güncel durumudur.
Marksizm’in bu yöndeki payı üzerinde
ne kadar durulsa yeridir. Adım adım
bu oyunları ve payları açıklamaya
çalışacağım.
“Ana-kadın kültü esas olarak
toplumsal nedenlerle tahakküm altına
alınmıştır.”
Hiyerarşik toplumun ilk kurbanı
ana-kadının evcil düzeni oldu. Kadın
belki de toplum sistemde ezilen
kesimlerin başında gelmektedir.
Tarih öncesinde yaygın olarak
yaşanan bu sürecin sosyal bilimlerde
yer bulamaması da çok köklü erkek
egemen toplumun yerleşik
değerlerinden ileri gelmektedir.
Kadının hiyerarşik topluma adım adım
çekilmesi, tüm güçlü toplumsal
özelliklerini yitirmesi toplumda
gerçekleşen en temel karşıdevrimdir.
Günümüzde yoksul emekçi bir ailede
kadının durumu incelendiğinde bile,
halen bu baskı ve aldatmacanın
boyutlarını dehşetle karşılamamak
mümkün değildir. En basit nedenlerle
namus ve aşk cinayetlerinin erkeğin
tekelinde olması, olup bitenin ufak
bir göstergesidir. Bu süreci
biyolojik farklara bağlamak en temel
bir yanlışlık olacaktır. Toplumsal
ilişkilerde biyolojinin rolü veya
yasaları geçerli olamaz. Olsa olsa
eril ve dişil özelliklerin
karşılıklı ilişkileri
değerlendirilebilir ki, bu da tüm
türler için geçerli bir husustur.
Ana-kadın kültü esas olarak
toplumsal nedenlerle tahakküm altına
alınmıştır. Uygulanan baskı ve
ideoloji tamamen bu nedenledir. Bunu
cinsel güdü ile, psikolojiyle izah
etmeye çalışmak vahim bir
saptırmadır.
Avcılıkta güçlenen ve çevresinde bir
grup örgütleyen güçlü adam, bu
gücünü iyice fark ettikten ve kabul
ettirdikten sonra ana-kadının evcil
düzenini yavaş yavaş kontrolüne
almıştır. Bu süreç ilk site
devletlerin kuruluşuna kadar devam
etmiştir. Bunun en şahane
açıklamasını Sümer şehir
devletlerinde görmekteyiz. Yazılı
tabletler bu gerçekliği çok çarpıcı
şiirsel bir dille anlatmaktadır.
Sümer şehir devletini başlatan Uruk
tanrıçası İnanna Destanı çok
çarpıcıdır. Halen kadın kültü ile
ataerkil kültün dengede olduğu bir
dönemi yansıtan bu destan çok çetin
geçen bir sürecin anısını dile
getirmektedir. Uruk tanrıçası
olarak, Eridu tanrısı olan ‘Enki’nin
sarayına gidip, oradan daha
öncesinde kendisine ait olan 104
‘me’sini çeşitli yöntemlerle ele
geçirmesi ve Uruk’a kaçırması bu
dönemi izah etmede kilit bir role
sahiptir. ‘Me’lerle kast edilen,
temel uygarlık buluşlarıdır. İnanna
bu buluşların ana-tanrıça kadına ait
olduğunu, bunda erkek tanrı
‘Enki’nin rolü olmadığını ve
kendisinden zorla ve kurnazlıkla
çaldığını ısrarla vurgulamaktadır.
İnanna’nın tüm çabası bu ana-tanrıça
kültünü tekrar ele geçirmektir.
“ Kadın köleliği aşılmadan, diğer
kölelikler aşılamaz”
M.Ö 3.000’lerde bu destanların
söylendiği tahmin edilebilir. Halen
ana-kadının gücünün dengede olduğu
bir dönemdir. Bu tarihlerden sonra
adım adım gerileyen bu kült ve
kültür o kadar acımasızlığa tabi
tutulur ki, kadın daha sonra
kendisini dönemin uygarlık merkezi
(bugünün Newyork'u) Nippur’da
‘musakkatin’ denilen genelevde
bulur. Bir yanda Sümer rahibi
zigguratta kendisine bir harem
kurarken, halk için de genelev
oluşturulur. M.Ö 2.000’lerde yazılan
Enuma Eliş Destanında tanrıça
Tiamat artık korkunç bir cadıdır
ve paramparça edilmesi gereken
kadını temsil etmektedir. Korkunç
bir söylem, gerçekleştirilen
mahkûmiyeti yansıtmaktadır. Daha
sonrasını tek tanrılı dinler ve
burjuva toplum sisteminin bir kafese
tıktığı tatlı sesli ve süslü püslü
kadın tamamlamaktadır. Tarihsel,
toplumsal sistemlerde kadının içine
sokulduğu statünün yoğun bir
ideolojinin propagandasına tabi
tutulması o kadar ilerlemiştir ki,
artık bizzat kadın zihni bile buna
kader diyebilmekte ve gereklerini
yerine getirmeyi kaderin gereği
saymaktadır. Tek tanrılı dinler
tanrı emri saymaktadır. Yunan
felsefesi kadını zayıflık etkeni
olarak göstermektedir. Kaba bir
madde yığını, erkeğin sürdüğü
tarlası gibi her türlü alçaltıcı
yaklaşım layık görülmektedir.
Hiyerarşik sistemle başlayan kadının
içine alındığı statü çözümlenmeden,
ne devlet ne de dayandığı sınıflı
toplum yapıları izah edilebilir.
En temel yanılgılardan da bu
nedenle kurtulunamaz. Kadın bir cins
olarak değil, bir insan olarak doğal
toplumdan koparılıp en kapsamlı
köleliğe mahkûm edilmektedir. Tüm
diğer kölelikler kadın köleliğine
bağlı olarak gelişmektedir.
Dolayısıyla kadın köleliği
çözümlenmeden diğer kölelikler
çözümlenemez. Kadın köleliği
aşılmadan diğer kölelikler aşılamaz.
Doğal toplumun bilge kadını
ana-tanrıça kültünü binlerce yıl
yaşamıştır. Her zaman yüceltilen
değer ana-tanrıçadır. O zaman en
uzun süreli ve kapsamlı toplum
kültürü nasıl bastırıldı ve
günümüzün süslü püslü kafes
bülbülüne dönüştürüldü? Erkekler bu
bülbüle bayılabilirler, ama o bir
tutsaktır. En uzun süreli ve
derinlikli bu tutsaklık aşılmadan,
hiçbir toplumsal sistem eşitlik ve
özgürlükten bahsedemez. Kadının
özgürlük ve eşitlik düzeyinin
toplumun bu yönlü düzeyini
belirlediği yargısı doğrudur. Daha
doğru dürüst bir kadın tarihi
yazılmamıştır. Kadının hiçbir
sosyal bilimde yeri gerçekçi olarak
konulmamıştır. Kadına en saygılıyım
diyen bile, bunu ancak kadın
tutkularına alet olduğu oranda
geçerli bir hüküm olarak belirler.
Kadın, cinselliği dışında bir insan
dostu olarak günümüzde bile hiçbir
erkek tarafından kabul edilemez.
Dostluk erkekler arasında
geçerlidir. Kadından dost demek,
ikinci gün cinsel skandal demektir.
Bu yönlü yaklaşmayı aşan bir erkeği
bulmak veya yaratmak en temel
özgürlük adımlarından biri olarak
değerlendirilmelidir. Bu konuyu
çözümlemeyi ilerledikçe daha da
derinleştirmeye çalışacağım.
Hiyerarşik toplumda tecrübeli
yaşlıların gençler üzerinde kurduğu
baskı ve bağımlılaştırmadan da
önemle bahsetmek gerekir.
Jerontokrasi diye literatüre geçen
bu konu bir gerçektir. Tecrübe
yaşlıyı bir yandan güçlü kılarken,
diğer yandan yaşlılık onu gittikçe
zayıf, güçsüz kılmaktadır. Bu
özellikleri yaşlıları, gençleri
kendi hizmetlerine almaya
zorlamaktadır. Zihinlerini
doldurarak bu işlemi
geliştirmektedirler. Tüm
hareketlerini kendilerine
bağlamaktadırlar. Ataerkillik bu
olgudan da büyük güç almaktadır.
Onların fiziki güçlerini kullanarak
dilediklerini yaptırabilmektedirler.
Gençlik üzerindeki bu bağımlaştırma
günümüze kadar derinleşerek devam
etmiştir. Tecrübe ve ideolojinin
üstünlüğü kolayca kırılamaz.
Gençliğin özgürlük istemi kaynağını
bu tarihsel olgudan almaktadır.
Yaşlı bilgelerden günümüz bilim
adamı ve kurumlarına kadar gençliğe
stratejik, hassas denilen bilgilerin
en can alıcı kısmı verilmez.
Verilenler daha çok onu uyuşturan ve
bağımlılığını kalıcılaştıran
bilgilerdir. Bilgiler verildiğinde
uygulama araçları verilmez. Sürekli
bir oyalama değişmez bir yönetim
taktiğidir. Kadın üzerinde kurulan
strateji ve taktiklerle ideolojik ve
politik propaganda ve baskı
sistemleri gençler için de
geçerlidir. Gençliğin her zaman
özgürlük istemesi fiziki yaş
sınırından değil, bu özgül toplumsal
baskı durumundan ileri gelmektedir.
Ayyaş, toy delikanlı kavramları
gençliği küçük düşürmek için
uydurulan temel propaganda
sözcükleridir. Yine hemen cinsel
güdüye bağlamak, serkeşliğe çekmek,
ezbere katı doğmalara bağlamak,
gençlik enerjisinin sisteme
yönelmesini engellemek ve düzeni
sağlamakla bağlantılıdır.
Özgürlüğe yürüyen bir gençliği
tutmak zordur. Gençlik sistemlerin
başına en başta bela olan kesimdir.
Tarih boyunca bu çok iyi bilindiği
için, eğitim adı altında gençlik
kurban edilmekten tutalım, akla
hayale gelmez uygulamalara tabi
tutulmuştur. Hiyerarşik toplumun
yükselişinde kadından sonra
gençliğin bu duruma düşürülmesi
belirleyici rol oynar. Gençliği
kontrole alan düzenin kendini en
güçlü hisseden düzen sayması boşuna
değildir. Daha sonraki devletçi
toplum sistemlerinin tümü gençliğe
benzer bir uygulamayı
dayatacaklarıdır. Zihni böyle
yıkanan gençlik her işe
koşturulabilir. Savaş dahil en zor
işi meslek edinebilir. En önde tüm
zor işlere sürülür. Özcesi
yaşlıların zaaf ve gücünden
kaynaklanan gençliği bağımlılaştırma
ve güdümleme ilişkisi hızından ve
yoğunluğundan hiç kaybetmeden hakim
sistemlerin en güçlü sürdürücüleri
kılınmışlardır. Tekrar
vurgulamalıyım: Gençlik fiziki bir
olay değil toplumsal bir olaydır.
Tıpkı kadınlığın fiziksel değil
toplumsal bir olgu olması gibi. Bu
iki olay üzerindeki çarpıtmaları
kaynağına inerek açığa çıkartmak
sosyal bilimin en temel görevidir.
Bu kapsama çocukları da almak
gerekir. Zaten kadını ve gençliği
tutsak kılan, çocukları da dolaylı
olarak dilediği sistem altına almış
sayılır. Çocuklara hiyerarşik ve
devletçi toplumun yaklaşımının çok
çarpık yönlerini açığa çıkarmak
büyük önem taşımaktadır. Çocukların
anadan ötürü doğru temelde
eğitilmemeleri, sonraki tüm
toplumsal gidişatı çarpık ve yalancı
kılar. Çocuklar üzerinde de muazzam
bir baskı ve yalanlamaya dayalı
eğitim sistemi kurulur. Çok çeşitli
yöntemlerle sistemin daha beşikten
bağımlıları haline getirilmeye
çalışılır. Yedisinde neyse
yetmişinde de o olur deyişi bu
gerçeği dile getirmektedir.
Çocuklara doğal toplumun özgür
yaklaşımı hep bir hayal olarak
bırakılır ve bu hayallerini
yaşamalarına hiç izin verilmez.
Çocukları doğal hayallerine göre
yaşatmak en soylu görevlerden
biridir.
Bir kez daha vurgulanmalı: Ataerkil
ilişkinin güç kazanmasına bir
zorunluluk gözüyle bakılamaz. Ayrıca
sanki bir kanun gereğiymiş gibi saf
bir çıkış değildir. Sınıflaşma ve
devletleşmeye giden yolda temel bir
aşamayı teşkil etmesi üzerinde
önemle durmayı gerektiriyor.
Kadın-ana etrafındaki ilişkinin bir
güç, otorite ilişkisinden ziyade
organik dayanışma tarzında olması,
doğal toplumun özüne uygundur. Bir
sapmayı teşkil etmez. Devlet
otoritesine kapalıdır. Organik
oluşumdan ötürü zor ve yalana
dayanma ihtiyacı duymaz. Bu nokta
Şamanizm’in neden ağırlıklı
olarak bir erkek dini olduğunu da
açıklar. Şamanizm’e yakından
bakıldığında, yanıltma ve güç
gösterisi ağır basan bir meslek
olduğu hemen anlaşılır. Doğal
toplumun saflığı üzerine yayılacak
kurnazca otorite için güç ve
mitoloji özenle hazırlanır. Şaman
artık rahipleşme, din adamı olma
yolundadır. Yaşlı atayla ilişkiler
ittifaka yönelir. Tam hakimiyet için
güçlü avcının adamlarına ihtiyaçları
vardır. Gücüne ve av yeteneklerine
en çok güvenen grup ilk askeri
çekirdeğe dönüşme eğilimindedir. Bu
üçlünün elinde giderek değer ve
yetenekler birikmektedir.
Kadın-ananın etrafı kurnazlıkla
yavaş yavaş boşaltılır. Evcil düzen
gittikçe kontrol altına alınır. Önce
kadın erkeklerin etkileyici gücü,
söz geçireni iken, yavaş yavaş yeni
otoritenin hükmüne girer.
“ Kadın organik toplumun gücü ve
sözcüsüdür.”
İlk güçlü otoritenin kadın üzerinde
kurulması rastlantı değildir. Kadın
organik toplumun gücü ve sözcüsüdür.
O aşılmadan ataerkillik zafer
kazanamaz. Daha ötesine, devlet
kurumuna geçilemez. Ana-kadın
gücünün aşılması stratejik bir
anlama sahiptir. Eldeki veriler
Sümer kanıtlanmasında da
gözlemlendiği gibi sürecin çok çetin
geçtiği anlaşılmaktadır. Tek tanrılı
dinlerde yansıtılan Lilit-Havva
kadın figürü de sürecin
özelliklerini oldukça çarpıcı
yansıtmaktadır. Lilit boyun eğmez
kadın iken, Havva teslim alınmış
kadını yansıtmaktadır. Öyle ki,
erkeğin kaburga kemiğinden
yaratıldığı iddiası ne kadar bağımlı
kılındığının da ölçüsü olmaktadır.
Diğer yandan Lilit şahsında kadına
edilen lanet, iftira, cadılık,
şeytanın arkadaşı benzeri tüm
küfürler büyük çekişmenin varlığını
kanıtlamaktadır. Bin yılların bu
yönlü kültürünü, düşünce ve
inançlarını ele vermektedir. Kadının
toplumsal alt edilişi çözümlenmeden,
daha sonraki erkek egemen toplum
kültüründeki temel özellikler doğru
anlaşılamaz. Erkekliğin toplumsal
kuruluşu akla bile getirilemez.
Erkeğin toplumsal kuruluşu
anlaşılmadan da devlet kurumu
çözümlenemez. Devletle bağlantılı
‘savaş’ ve ‘iktidar’ kültürü doğru
tanımlanamaz. Konu üzerinde yoğunca
durmamızın nedeni daha sonraki tüm
sınıflaşmaların sonucu olarak
gelişen korkunç tanrı-kişilikler ve
her türlü sınır, sömürü ve can
almalarına gerçek bir açıklık
kazandırmaktır. İnsanlığın lanetine
-siyasal iktidar, devlet- kutsal
paradigmasıyla bakılırsa, insanlık
zihniyetinin en kirli karşıdevrimi
gerçekleşmiş olacaktır. Gelişen de
bu olmuştur. Buna ilerlemenin
zorunlu etkeni denilmesi -Marksizm
de dahil- karşıdevrimlerin en
tehlikelisidir. Tarihin bu açıdan
kesinlikle eleştiri süzgecinden
geçirilip doğrultulması
sağlanmadıkça, yapılacak her devrim
kısa sürede karşıdevrime dönüşmekten
kurtulamayacaktır.
Önce kadının, onunla birlikte
gençlerin ve çocukların doğal toplum
dünyasının yıkılması, üzerlerinde
güce ve yalana (mitoloji) dayalı bir
hiyerarşinin kurulması yeni toplumun
hakim biçimi haline gelirken, bu
süreçle iç içe diğer bir köklü
karşıdevrim gelişir: Doğayla ters
düşme, tahribe yönelme süreci. Avcı,
savaşçı tarzı olmadan toplumun
yaşayıp gelişemeyeceği doğru bir
varsayım değildir. Etle beslenmeyen
hayvan türleri etle beslenenlerden
binlerce kez daha fazladır. Çok az
sayıda tür etle beslenir. Doğaya
derinliğine bakıldığında, hayvansal
yaşam için öncelikle zengin bir
bitki örtüsü oluşmaktadır. Hayvansal
gelişme bitkisel gelişmenin bir
sonucudur. Diyalektik ilişki
böyledir. Çünkü ilk hayvanın yiyecek
bir hayvanı yoktur. O bitkiyle
beslenecektir. Etle beslenmeye bir
sapma gözüyle bakmak gerekir. Eğer
tüm hayvanlar birbirini yeseydi,
canlı hayvan türü hiç oluşmazdı. Bu
evrim kuralına da aykırı bir
gelişmedir. Doğanın esaslı
eğilimlerinden her zaman sapmalar
çıkar. Ama sapmaları esas haline
sokarsak, hangi türe ilişkinse o
türün soyu kurur. Bu olgunun en
çarpıcı ifadesi toplumsal olmamak
kaydıyla çift cinsellik
yaşayanlardaki durumdur. Herkes çift
cinsel, dolayısıyla homoseks
ilişkisinde olursa, insan soyu
kendiliğinden kurur. Bu kısa izah
bile avcı ve savaşçılığa dayalı
toplumsal gelişmenin çarpıklığını
gayet iyi dile getirmektedir.
Sadece maddi açıdan değil, öldürme
kültürünün manevi sonuçları çok daha
ağırdır. Hayvanları ve hemcinslerini
öldürmeyi bir yaşam tarzı -zorunlu
savunma dışında- olarak
kültürleştiren bir topluluk, artık
savaş makinesini geliştirmek için
her türlü alet ve kurumsal düzeni
geliştirmeyi temel alacaktır. Devlet
en temel güç kurumu olarak
hazırlanırken, savaş okları,
mızrakları ve baltaları en değerli
araçlar olarak icat edilip
geliştirilecektir. Doğal
ana-toplumdan çıkan ataerkil
toplumun tarihin en tehlikeli
sapması olarak gelişmesi, günümüze
kadar ki tarihin korkunç öldürme ve
sömürme biçimlerinin de özüdür. Bu
gelişme, bir kader ve ilerlemenin
zorunlu koşulu olması şurada kalsın,
tam bir sapma halidir. Aslanın
krallığına benzer bir gelişme
oluyor. Yine yılan-fare
diyalektiğine benziyor. Daha
şimdiden devlet teorilerine
‘yılan-fare’ teorisi demek doğruya
daha yakın bir değerlendirmedir.
Çoğu erkeğin soyadı Aslandır. Öyle
olmak çok özlenir bir husustur.
Soruyorum: “Kimi yemek için?”
Avcılık ve savaş kültürünün varacağı
durak askeri örgütlenmedir. Askeri
örgütlenme doğal, etnik toplumun
dağılması oranında gelişir.
Kadın-ana etrafındaki örgütlenme
soy, gen, akraba ön ilişkisini
geliştirirken, askeri örgütlenme bu
ilişkiden kopmuş güçlü erkekleri
esas alır. Artık bu gücün karşısında
hiçbir doğal toplum biçiminin karşı
duramayacağı açıktır. Toplumsal
ilişkilere toplumsal zor -buna
medeni ilişki de denilmektedir-
girmiştir. Belirleyen güç zorun
sahipleridir. Böylelikle özel
mülkiyetin de yolu açılmaktadır.
Mülkiyetin temelinde zorun yatması
anlaşılır bir husustur. Zorla ve
kanla ele geçirme benlik duygusunu
aşırı güçlendirir. İlişkilere
hükmetme olmadan, zor aracı
geliştirilip uygulanamaz. Hükmetme
ise sahip olmayla bağlantılıdır.
Hükmetmenin içeriğinde sahip olma
bir diyalektik ilişkidir. Sahiplik
de tüm mülk düzenlerinin öznesidir.
Artık topluluğa, kadına, çocuğa,
gençlere, verimli av ve toplayıcılık
alanlarına mülk gözüyle bakma dönemi
açılmaktadır. Güçlü erkek bütün
ihtişamıyla ilk çıkışını
yapmaktadır. Tanrı-kral olmaya az
kalmıştır. Şaman-rahip artık bu yeni
sürecin mitolojisini oluşturmak için
iş başındadır. Yapılması gereken iş,
bu yeni oluşumu muhteşem bir gelişme
olarak hükmedilen insanın zihnine
yerleştirmektir. Meşruiyet savaşı en
az çıplak zor kadar hünerli çaba
gerektirmektedir. İnsanın zihnine
öyle bir inanç yerleştirilmeli ki,
mutlak bir kanun değerinde olsun.
Bütün sosyolojik veriler ‘hükmeden
tanrı’ kavramına bu süreçte
erişildiğini göstermektedir. Doğal
topluma eşlik eden ‘totem’ inancında
hükmetme ilişkisi yoktur. Klanın
simgesi olarak tabusaldır,
kutsaldır. Klan yaşamı nasılsa
simgesel kavramsallaştırılması da
öyle yansıtılmaktadır. Klan
örgütlenmesinin hayatı ve
kurallarına sımsıkı bağlanmadan
yaşam düşünülmemektedir. Dolayısıyla
varlığının en yüksek, en yüce
yansıması olarak totem dokunulmaz ve
kutsal sayılacaktır. Hürmet
edilecek, saygı gösterilecektir.
Nesne olarak en yararlı eşya, hayvan
ve bitkilerden seçilecektir. Doğada
klana yaşamsallık veren nesne ne ise
ona inanılacak ve simgesi
sayılacaktır. Böylelikle doğal
toplumun dini de doğayla bütünlük
arz etmektedir. Bir korku kaynağı
değil, güçlendirme unsurudur.
Kişilik ve güç kazandırmaktadır.
Yeni toplumda yükseltilen tanrı ise
totemi aşacaktır, kamufle edecektir.
Dağların doruklarında, denizin
diplerinde, göklerde ona mekân
aranacaktır. Hakim gücü
vurgulanacaktır. Yeni doğan
efendiler sınıfına nasıl da
benziyor! Eski Ahit’te -dolayısıyla
İncil ve Kuran’da- tanrının bir adı
‘Rab’, efendi anlamındadır. Yeni
sınıf kendini tanrısallaştırarak
doğmaktadır. Diğer tanrı adlarından
en tanınmış olanı olan ‘El’, ‘Elohim’,
yücelik anlamına gelip, çöl
kabileleri üzerinde yükselen atayı,
şeyhi müjdelemektedir. Ataerkilliğin
doğuşuyla yeni tanrının doğuşu
kutsal kitapların tümünde çarpıcı
bir iç içeliğe sahiptir. Homeros’un
İlyada’sında, Hintlilerin
Ramayana’sında, Finlilerin
Kalavela’sında hep böyledir.
Zihinlerde yeni toplumun meşruiyeti
sağlanmadan yaşama şansı zordur.
Hiçbir yönetilen toplum birimi
inandırılmadan uzun süre
yönetilemez. Zorun yönetimdeki
etkisi anlıktır. Kalıcı inanç
sağlamaktadır. Tarihin Sümer örneği
bu yönlü eldeki ilk yazılı orijinali
içermesi açısından incelenmesi hayli
ilginçtir. Sümerlerdeki tanrı
yaratımı harikadır. Özellikle
ana-tanrıçalığın yıkılması,
ata-tanrının egemen kılınması tüm
destanlarının özünü teşkil
etmektedir. İnanna ile Enki, Marduk
ile Tiamat’ın mücadelesi baştan sona
destanlarını işgal etmektedir. Daha
sonraki tüm destanlara ve kutsal
kitaplara yansımış bu destanların
sosyolojik incelenmesi önümüze
muazzam bilgiler sunmaktadır. Tarih
boşuna Sümerlerden başlatılmıyor.
Dinleri, edebiyat destanlarını,
hukuku, demokrasiyi, devleti
Sümerlerin yazılı tabletlerine
dayalı olarak çözümlemek, belki de
sosyal bilime çıkış yaptırabilecek
doğruya yakın temel yollardan
biridir.
Ataerkil zihniyetin yaşadığı bu
karşıdevrim belki de tarihin
yaşadığı en büyük çarpıtma, saptırma
girişimidir. İnsan, toplum zihninde
öylesine kök salmıştır ki, halen bu
etkinin aşılmasının kenarından bile
geçemiyoruz. Halen Sümer rahipleri
bize hükmediyor. İcat ettikleri
devlet kurumları ve meşruiyet
ifadesi olarak kurguladıkları
tanrılar göz açtırmamasına bizi
yönetmekte; temel görüş açılarımıza,
paradigmalarımıza hakim
olmaktadırlar. Albert Einstein’ın
“Alışkanlıkların, geleneklerin gücü,
atomu parçalamaktan daha zordur”
deyişi en çok da bu ilişkiler için
söylenmiş gibidir. Bu söylem değil
midir ki, halen uygarlığın, devletin
doğuş beşiği, Sümerlerin kutsal
rahip sarayları zigguratlar
yurdunda, Dicle-Fırat arasında,
Irak’ta, o icatlardan beri dinmeyen
acımasız savaş ve sömürü hiçbir
insanlık ölçüsüne sığmadan devam
ediyor. Demek ki ataerkil toplum ve
devletleşmesi insanlığın hayrına
olması şurada kalsın, en büyük baş
belasıymış. Bu yeni araç bazen
kartopu, bazen nar topu gibi giderek
etrafını yıkarak büyüyecek ve
kutsallar kutsalı gezegenimizi
oturulamaz hale getirecektir. Eski
Ahit devletin çıkışını denizden
çıkan bir canavara (Leviathan)
benzetir. Demek ki Kutsal Kitabın
bir yanı da büyük doğruyu tespit
etmiş. Leviathan’la baş etmek en
temel kaygı olarak sürekli
vurgulanır. Bu canavar kontrol
edilmezse ‘herkesi yer’ der.
Şematik olarak göstermeye çalıştığım
bu toplumsal kültürün coğrafya ve
tarihsel temellerini en iyi Zağros-Toros
dağ sisteminin eteklerinde ve
uzantısı ovalarında görmekteyiz. Son
buzul döneminin sona eriş tarihi
olarak M.Ö 20.000’lerden itibaren
gelişim gösteren kadın-ana odaklı
doğal toplumun güçlü izlerine ve
kalıntılarına yoğunca
rastlanmaktadır. Ortaya çıkan
heykelciklerde, evcil düzende,
dokuma ve el değirmeninde hep kadın
izini bulmaktayız. Dil yapısının
dişil karakteri, ilk tanrıların
tanrıça olması, anaya dayalı doğal
toplumun güçlü izlerini
taşımaktadır.
M.Ö 4.000’lerde ataerkil otoritenin
gelişmesini hızlandırdığı
gözlemlenmektedir. Yeni toplumdaki
askeri maiyetler güç kazanmış olup,
yoğun kabile çatışmaları, imha ve
boyun eğdirmelerin izlerini yoğunca
görüyoruz. Aşiretlerin halen
varlığını sürdürmesi bu dönemin ne
denli çetin geçtiğine tanıklık
etmektedir. Ataerkillik oraya
yayılıp sınıflaşma ve devletleşmeyi
doğurmaktadır. M.Ö 3.000’ler site
devletin tarihte ilk doğuşuna
tanıklık etmektedir. En parlak
örneği Uruk sitesidir. Gılgameş
Destanı özünde Uruk sitesinin
kuruluş destanıdır. Denebilir ki,
tarihin en büyük devrimi bu site
kültürünün çerçevesinde yaşanmıştır.
İnanna-Enki kurgusu kadın-ana
toplumuyla ataerkil toplumun
çekişmesini görkemli bir şiir
diliyle yansıtmaktadır. Gılgameş
Destanı kahramanlık çağının her
toplumda görülen örneğinin şahane ve
ilk orijinal yapısını dile
getirmektedir. İlk şehir-barbar
çatışmasını da burada görmekteyiz.
Kadın hala yenilmiş olmaktan
uzaktır. Ama güçlü erkek, askeri
maiyeti ile artık toplum üzerinde
hükümranlığa adım adım
alıştırılmaktadır. İdeolojik
kurgusuyla, dinsel kurumlarıyla ve
ilk hanedanlık ve saraylarıyla uygar
toplumun şafağı atmaktadır.
C- DEVLETÇİ TOPLUM - KÖLE TOPLUMUN
OLUŞUMU
Sümer örneğini, orijinal olması ve
yazılı belgelerinin bize kadar
erişmesi nedeniyle hep göz önünde
tutmak durumundayız. Devlet kurumunu
ve fikrini tanımlarken, bir kurulup
bir yıkılan, yerine yenisi kurulan
anlayışları terk etmek gerekir. Yine
çok farklı biçimlerine ve yer aldığı
topluluklar arasındaki mesafeye
bakıp çok sayıda devletten bahsetme
anlayışı da ciddi sakıncalar taşır.
Devleti toplum içinde toplum veya
birinci toplum içinde ikinci toplum,
diğer bir deyişle alt toplumun üst
toplumu olarak genel bir
kavramlaştırmaya tabi tutmak yararlı
olabilir. İkinci yararlı bir
yaklaşım, devleti kavram ve kurum
olarak alt toplum üzerinde
parçalanma ve sürekliliği olan bir
olgu olarak değerlendirmek tarzında
olabilir. Tamamlayıcı diğer bir
yaklaşım, herhangi bir otorite
değil, temelde askeri-siyasi bir
otorite olarak algılanması daha
gerçekçidir. Çeşitli din, felsefe ve
bilim adamlarının devlet tarifleri
bakış ve çıkar tarzlarıyla
bağlantılı olduğundan objektiflikten
hayli uzaktır. Ayrıca hep bir yanına
önem verirler. Çıkarlarına zarar
verdiğinde de lanetleme gibi ağır
bir sübjektivizme düşüp olgusal
gerçekliği bir yana bırakabilirler.
Devrimcilerin yaklaşımı ise yıkarken
çok kötü, kurarken çok iyi gibi bir
ahlaki yararlanmacı anlayışa oldukça
açıktır. Devlet olgusu öyle bir
toplumsal araçtır ki, bizzat sorumlu
kurucusu, filozofu olmayan,
dayanılmaz iktidar cazibesine
sürüklenip sahip olmaya çalışanı
kendinden geçirerek ya ilahlaşmaya
ya da imhaya götüren özellikleri hep
gösterir.
Sümer rahibinin devlet benzeri
kurumlaşmaya giderken, yaptıkları
devleti anlamak açısından bizlere
belki de en gerçekçi bilgileri
vermektedir. Önce ziggurat adlı
tapınağını kurmakta, onu göğe doğru
yükseltmekte, üst katı tanrıya alt
katı kullarına adamaktadır. Ara
bölmeleri orta sınıf temsilcilerine
açmaktadır. Tapınağın etrafındaki
evler, araziler bir eki
durumundadır. Üretim teknolojilerini
tapınağın bir bölümünde depolar.
Verimli üretimin hesaplarını özenle
yapar. Açık ki, bu kuruluş yeni bir
toplumdur. Hem de daha önceki
hiyerarşik ve doğal toplumun
unsurlarının bir özeti gibidir. Hem
bu toplumların hem de yeni toplumun
kuruluşunda yararlı olabilecek
parçalarını alır; yararlı olmayan,
engel teşkil eden parçalarını ise
dışlar. Tam kutsal bir toplum
mühendisi gibi çalışıyor. Aracı
kurduktan sonra başlangıçta herkes
memnundur. Bayram hali söz
konusudur. Büyük çark kurulmuştur;
Dicle-Fırat sularıyla adeta
döndürülerek tarihte ilk defa en bol
ürünü yaratmaktadır. İnsanlık için
bundan daha büyük bayram mı olur? En
büyük tanrısallık bu düzenleme değil
de nedir?
Şüphesiz bu kuruluşun esas gıdasını
Zağros-Toros eteklerindeki şahane
kuruluş, neolitik doğal toplum
vermektedir. Üretim araçları, bitki,
hayvan türleri binlerce yıl oralarda
ana-kadın toplumu tarafından kültür
haline getirilmiştir. Rahibin
mahareti, bunlardan üst bir toplum
yaratacak biçimde yeniden düzenleyip
verimli aşağı Dicle-Fırat havzasında
sulama tekniğiyle yeni üretim
tarzını başarmasında yatmaktadır.
Tarihin müthiş icadı özünde
böyledir. Daha sonraki süreçler
binaya yeni katlar ilave etmek veya
yeni temeller üzerinde
tekrarlamaktır.
Bu üst toplumun mekânı kent
olmaktadır. Medeni, sivil, uygar
toplum da denilen bu mekân
insanlığın zihniyetinde olduğu kadar
maddi üretim yapısında da büyük
devrimci değişiklikler
getirmektedir. Daha doğrusu, doğal
topluma göre büyük bir karşıdevrimin
temelini teşkil etmektedir.
Kent-devlet zihniyeti henüz
çözümlenmiş olmaktan uzaktır. Akıl
düzenini, yazıyı, birçok zanaatı,
sanatı geliştirmiştir. Ancak ne
pahasına? Kent devrimi mi,
karşıdevrim mi yargısı, üzerinde
kapsamlı düşünmeyi gerektirecek
kadar önemini halen korumaktadır.
Unutmamak gerekir ki, başta büyük
tek tanrılı dinler olmak üzere
birçok tarihi çıkış, bu yapılanmaya
karşı geliştirilmiştir. İnsan soyunu
içine soktuğu cendere cennetten çok
cehenneme benzemektedir. Daha
doğrusu çok azına cennet, ezici
çoğunluğa cehennem yaşamı getirdiği,
günümüze kadar ki örnekleri
açıklayıcı niteliktedir. Kent-devlet
toplumu her bakımdan hakimiyet,
mülkiyet, baskı davet eden bir
içeriğe sahiptir. Doğal toplum
insanını bu düzene alıştırmak kolay
olmamıştır. Bir yandan tüm kent
insanlarının zihnine korkutucu
tanrılarla hükmetmek, diğer yandan
kadını baştan çıkarıcı bir araç
halinde sunmak -ilk fahişelik-
bu sistemin olmazsa olmazlarıdır.
Kulluğu benimsetmek günlük denetim
kadar ancak bu köklü kurumlarla
mümkün olmaktadır. İki kurum da
köklü afyonlama özelliklerini
taşırlar.
“ Doğal toplumun zihniyet dünyası
canlı bir doğa anlayışına dayanır.”
Demokrasinin prototipini doğal
toplumdaki yararlı hiyerarşide
görmek mümkündür. Birikime ve
mülkiyete dayanmayan topluluğun
ortak güvenliğini, yönetimini
sağlayan gerek ana-kadın gerek
yaşlı-tecrübeli erkek son derece
gerekli ve yararlı temel öğelerdir.
Topluluğun bu öğelere gönüllü
saygınlığı yüksektir. Fakat bu durum
istismar edilip gönüllü bağımlılık
otoriteye, yararlılık çıkara
dönüşünce, toplum üzerinde her zaman
gereksiz zor aygıtı ortaya
çıkmaktadır. Zor aygıtının kendini
ortak güvenlik ve kolektif üretim
yöntemleriyle gizlemesi, tüm
sömürücü ve baskıcı sistemlerin
özünü teşkil etmektedir. İcat edilen
en uğursuz oluşum budur. Bu öylesine
bir icattır ki, daha sonra
geliştirilecek tüm kölelik
biçimleri, korkutucu mitolojik ve
dinsel formları, sistemli imhaları
ve talanları, yakıp yok etmeleri
beraberinde getirecektir.
En saf haliyle köleci devletleri ilk
Sümer ve Mısır toplumunda
görmekteyiz. Sümer ve Mısır köleci
devlet formu toplumsal gelişmenin
zihniyet, sosyal ve ekonomik
kurumlaşma tarzlarına köklü
değişiklikleri yerleştirmiştir.
Doğal toplumun zihniyet dünyası
canlı bir doğa anlayışına dayanır.
Her doğa olgusunun bir ruhu var
sayılır. Ruhlar canlılığı sağlayan
özellik olarak düşünülür. Totemik
din anlayışlarında kendilerinden
farklı, hükmeden dışardan bir tanrı
anlayışı henüz gelişmemiştir.
Doğanın ruhlarıyla, yani
kuvvetleriyle anlaşmaya büyük özen
gösterilir. Ters düşmek ölümle
eştir. Doğaya temel bakış açısı bu
olunca, olağanüstü uyum gereği
ortaya çıkar. Ekolojinin en temel
ilkesine göre yaşamla karşı
karşıyayız. Toplumsal yaşamın doğa
güçlerine ters düşmesi en çok
sakınılan konudur. Din ve
ahlaklarını geliştirirken
gözetilecek temel ilke çevreyle,
doğa güçleriyle bu uyum ilkesidir.
Yaşamın bu ilkesi o kadar
derinliğine zihinlere yerleşmiştir
ki, bir din ve ahlak geleneği olarak
başköşeye oturtulur. Aslında bu
doğal yaşamın genel bir akış
ilkesinin insan toplumuna
yerleşimidir. Çevresini esas almayan
hiçbir oluş yoktur. Kısa süreli
sapmalar da akışla birlikte yeni iç
ve dış koşullar altında süreçle
bütünleşir; aksi halde tümüyle
sistem dışı kalarak var oluşlarını
yitirirler. Ekoloji ilkesinin insan
toplumundaki önemi doğanın bu temel
öznelliğinden ileri gelir.
“ Sınıflı toplum uygarlığı doğayla
çelişen toplumdur.”
Köleci devletçi toplumun oluşumu bu
hayati ilkeden ciddi bir sapmaya yol
açar. Çevre, ekolojik sorunun
oluşumunun bu yönlü oluşan toplumla,
uygarlık başlangıcıyla sıkı bir bağı
vardır. Sınıflı toplum uygarlığı
doğayla çelişen toplumdur. Bu
olgusal sorunun temel nedeni, yeni
toplumun köklü bir karşıdevrimle
oluşan köleci zihniyet
dünyası-paradigmasıyla ilgilidir.
Doğal toplumda tüm topluluk üyeleri
yaşam bütünlüğünde organik olarak
yer alırlar. Herkes toplumun dürüst,
içten bir parçasıdır. İnanç ve
duyuşları ortaktır. Yalan ve
aldatmaca kavramları hiç
gelişmemiştir. Doğayla adeta aynı
çocukça dili konuşur gibidirler.
Doğaya hükmetmek, kötü kullanmak,
yeni geliştirdikleri toplum yasaları
olarak ahlak ve dinlerine karşı en
büyük günah -tabu- ve kötülüktür.
Yeni köleci devlet toplumunda
tersyüz olan, bu temel dini ve
ahlaki anlayıştır. Toplumsal
meşruiyetin sağlanması zor kadar
yalana da ihtiyaç göstermektedir.
Yalnız zorla köleci sistemin
yürütülmesi olanaksızdır. Toplumu
köklü inançlara bağlamadan sistemi
sürdüremezsiniz.
İşte Sümer ve Mısır rahiplerinin tüm
tarihi kaplayan ve halen etkisini
sürdüren en temel ideolojik
buluşları bu tarihsel evrede devreye
girmektedir. Yarattıkları yeni
kavramlarla kurguladıkları mitolojik
düşünme tarzı sistem için en temel
meşruiyet -kabul etme- dayanağı
olur. Bu mitolojilerin -mitoloji,
Yunanca söylence, efsane
anlamındadır- en temel özelliği,
doğal olayların üstüne çıkardıkları
yeni tanrılar dünyasıdır. En, Enlil,
Ra ilk tanrılar olarak yeni yükselen
efendiler -Rablar- dünyasını
mükemmel biçimde yüceltip gizlerler.
Oluşan köleci sınıf hükümranlığı
tanrılaşmayla iç içedir. Yeni
efendiler nasıl çalışmadan sadece
hükümranlıkla misli görülmemiş bir
taht-saraylı yaşam sahibi iseler,
kurgusal simgeleri olarak tanrıları
da öylesine tüm doğa güçleri üzerine
oturturlar. Toplumsal hakimiyet
doğasal hakimiyete yansıtılmıştır.
Doğal ruhçuluk dini üzerine emreden
tanrılar dini egemen kılınmıştır.
Doğal süreçleri ruhlarla izah etmek
yerine tanrılarla izah etme süreci
en köklü zihniyet değişimi oluyor.
Buna devrim değil, karşıdevrim
dememin anlaşılır nedenleri var.
Çünkü tarihte en tehlikeli, olumsuz
bir süreci başlatma özelliğine
sahiptir. Konuyu biraz derinliğine
açmakta hayati yarar var. Canlı doğa
anlayışı günümüz bilim çevrelerinde
de en çok tartışılan bir konudur.
Kuantum fiziğini tanımlarken kısaca
değinmiştik. Gerçekten, doğal
toplumdaki gibi olmasa da, her doğal
olgunun bir öznelliği -içinde
hareket ettiği yasası, anlam düzeyi-
olduğu kabul gören en devrimci
görüşlerden biridir. Maddileşmiş
özdeği yöneten öznellik, sahip
olduğu enerjidir. Enerji, madde
olmayan gerçekliktir; bir anlamda
maddenin ruhudur. Her geçen gün
değişik enerji türleriyle doğaya
açılım görülmemiş boyutlara
tırmanmaktadır. Gelecek kuantum
fiziğinin, ‘nanoteknoloji’nin
olacaktır denilirken bu gelişme kast
edilmektedir. Sonuçta değişik de
|