|
ESMER GÜLÜŞLÜ YİĞİT
MİLİTAN
Şehit
yoldaşlarımıza yönelik düşünce ve
duygularımızı dile getirmede hep
zorlandım. Onları birkaç kelime ile
anlatamayacağımız için de hep
yazmaktan kaçarız. Çünkü kitaplar
dolu cümleler sıralasak da onları
yansıtmakta hep yetersiz kaldığımızı
düşünürüz. Dağ yürekli cengâverleri
anlatmak elbette zor. Belki de
gerillâda en zor görevlerden biri,
yaşanan her şahadetin ardından
şehidi, yaşamın bir kırıntı ekmeği
birlikte paylaştığı özgürlük
tadındaki yoldaşını yazmaktır. Ama
zorlansak da yüreğimizi pençeleyerek
de olsa, elimize kalemi almayı bir
görev bir borç biliriz. Onları
anlatabilmek için güçlü
bağlılıklarımız olmalı. Bu topraklar
nice kahraman gençlere tanıklık
etti. Onlar ki dillere destan birer
Mem, özgürlük uğruna yüreğini ortaya
koyan bir umut ışığı.
Şehidi anlatmak zor. Hele süreç,
yaşam dilimini paylaştığın yoldaşsa,
hele aynı kanı taşıyor, aynı duvar
diplerinde büyümüş isen, bir amaç
bütünlüğünde yüreğin aynı acıyı ve
aynı sevinci paylaşıyorsa, Mahir
yoldaş can arkadaşımız, çocukluk
arkadaşımızdı. Gerillâ olduktan
sonra da yıllarca birlikte olmanın
özlemiyle içimizde hep büyük umutlar
besledi. Dağların renginde. Dağların
dilinde buluşacaktık. Özlemi ile
yanıp tutuştuğumuz diyarlarda
gerillacılık yapacak, çocukluk
oyunlarımızın yerine en güzel
gerilla oyunlarını yoldaş tadında
oynayacaktık, her gerilla gibi bizim
de umutlarımız geleceğe dairdi.
Yarımlıklarla dolu olan yaşamımızı
tamamlayan hep bir güç oldu.
Umutlarımız kardelen asiliğinde
yaşama hep mavi güldü. Çünkü `umut
zaferden daha değerliydi’. Bu
felsefeyle alışmak istedik
ayrılıklara. Ama yüreğimizde özlem
tükenmek bilmedi. Bütün acılara
rağmen umutları yarım bırakılan
yoldaşlarımızın ardılı olmayı
yarımlıkları tamamlayıcı olmak için
eşi benzeri olmayan bir duruş
sergilemek istedik. Bir damla umut
yerle bir ediyor sancıları. Ne kadar
garip bir gerçekliğe sahibiz. Oysa
yüreğimizde yanardağı andıran lâv
parçacıkları var. Yüreğimizde
umuttan sevgiden ibaret damlacıklar
ırmak misali akıyor yüreğimizden.
Muş Ovası yemyeşil bir cenneti
andırıyor. Ova köylerinin çemberinde
dağlar âdeta bir koruyucu melek
gibidir. Bu dağlarda barınan
gerillâlar ova halkına güven
verirken, en çok da gerillâ
varlığından Vartinis Köyü etkilenir.
Yemyeşil ovanın tam ortasında
yurtsever Altınova Köyü
bulunmaktadır. Mücadele ile erken
tanışan Vartinis halkı, Kürtlük
duyguları ve bilinciyle bir yaşam
sürdürürler. Fakat düşman güçlerinin
bunu fark etmesiyle yurtsever
aileleri sürekli bir baskı altında
tutar. 90’lı yıllarla birlikte
Kürdistan’ın her köyü Vartinis ve
halkı da düşman hedefi haline geldi.
78 yıllarında altın kalpli bir çocuk
Altınova köyünde gözlerini dünyaya
açtı. Devrim sloganlarının dilden
dile yayıldığı bir süreçte gözlerini
yaşama açtığı için babası ona Mahir
ismini verdi. İsmini devrimcilerden
aldığı için devlet Mahir ismini
resmiyette kabul etmediyse de O,
evde, okulda çocuklar arasında hep
Mahir olarak çağrılırdı. O isimle
tanındı, o isimle devrimci ve APOCU
olmaya karar verdi. Ailenin ilk
çocuğu olan Mahir yoldaş,
çocukluğunu Vartinis köyünde
geçirdi. Kumral yüzlü bir çocuk olsa
da O, hayatın yüzüne hep esmer
gülerdi. Yaşamda sakin ve olgun
davranışlarıyla hep ilgimizi
çekerdi. Sade ve berrak kişiliğiyle
öylece akıp gidiyordu yaşamın
rengine. Gizem dolu bakışları ile
yaşamın her alanını bir sanatçı
inceliğiyle süzerken, ilişkilendiği
her insana anlama gücünü göstererek
yaklaşırdı. Yufka yüreğiyle
insanları sever ve onları kırmamak
için elinden gelen özeni gösterirdi.
En temel özelliklerinden biri de
insanı anlatma sanatına sahip
olmasıydı.
Yaşamdaki her davranış, eğitici ve
kavratıcı olduğundan, arkadaş
çevresinde genelleşmişti. Herkes
tarafından çok sevilen Mahir yoldaş,
yaşamdaki ciddiyetiyle de tanınırdı.
Bir seferinde kitaplarına sarılmış
okul yolunu alırken, kız kardeşi
Rojda ile yolda biriken kirli suyu
üzerine sıçratıp kaçmıştı. Ama o hiç
pozisyonunu bozmadan kolları
arasında taşıdığı kitaplarına
sarılarak yüzümüze gülüp okula
gitmişti. Ortaokulu köyde
bitirdikten sonra bir süre sonra
düşman baskıları köy üzerinde
yoğunlaştı. Yurtsever bir aile
içinde doğup büyüyen Mahir yoldaşın
çok sevdiği köyü, 93 yılında düşman
tarafından ateşe verilince
baskılardan kaynaklı ailesiyle
birlikte Adıyaman’a taşındılar. Bu
çıkış, yüreğindeki özlemi, sevgiyi,
öfkeyi biraz daha kamçılamıştı.
Köyde insanların yanı başında diri
diri yakılmasından çok etkilenmişti.
Düşman gerçekliği karşısından ilk
kez bu kadar derinden etkilenmiş ve
iğrenmişti. Bu manzarayı hafızasına
kazıdı ve gittikçe yurtsever
duygular onda bir bilinçlenme
yaratmıştı. Bu duygular onda
mücadele azmi de yaratmıştı. Sürgüne
vurulsa da bütün asimilâsyon
politikasına inat şehir yaşamına
alışmayan Mahir yoldaşın yüreği,
kendisini dağ sevdasına kaptırdı.
Lise ve üniversite yıllarında
edindiği bilgi ve birikimi ile
yaşama, düşmana, mücadeleye bakış
açısında hayli gelişmiş ve
eskisinden de daha ciddî, olgun ve
tutarlı bir kişilik kazanmıştı.
Adıyaman’a taşındıktan sonra artık
görüşemedik. Yıllar sonra Mahir
yoldaşın 97 yılında üniversiteden
Yunanistan üzeri partiye katıldığını
öğrendik. Birlikte büyüdüğümüz çocuk
yine aynı isimle özgürlük kervanına
katılmıştı. Artık onunla aynı yolun
yolcusuyduk. Yoldaştık. Dağ yürekli
Mahir ile. Katıldıktan sonra bir
süre eğitim alır. Önderlik sahasına
düzenlemesi yapıldığında büyük bir
coşku ve heyecanla Önderliği nasıl
karşılayacağının heyecanına girer.
Bu yolculuğun başka bir anlamı da
vardı. Onun için bu yolculuk, her
şeyin başlangıcı ve temeli olacaktı.
Önderlik felsefesi ile yeniden
yaratacaktı kendisini, aşk ile
sınayacaktı yüreğini. Güneşle
doğacak, güneşle gülecekti büyük ve
erdemli yaşama. Bu yolculuk, onun
çok şanslı bir militan olduğunu da
gösteriyordu. Geleceğe dopdolu
umutlarla sarılmasını burada
öğrendi. Her şeyin temelini
Önderlikten aldığı için, attığı her
adımın bilincindeydi. Kendini bilme
ile başlamıştı özgürlük maratonuna.
Mahir yoldaş kampa ayak bastığı ilk
günde devrimciliğin ve Önderliğin
ciddiyetini ilk bakışta hisseder
oldu. Bu atmosferin etkisi ve
Önderlikten öğrendikleriyle yaşamın
her alanında ciddî, duyarlı olmaya
özen gösterdi. Kişiliği, potansiyeli
gelişmeye açık olduğu için çok erken
gelişti. Önderlikten çok etkilendiği
için, onu candan dinliyor ve ona
göre de ilişkileniyordu.
İlişkilerinde umut doluydu. Hem alır
hem de verirdi. Severek Önderlik
eğitimini tamamladıktan sonra
dağların yolunu alarak kutsal
topraklara gelir.
Yıllar sonra gerillâda görüştük.
Fiziken fazla değişmeyen yoldaşımız
hala eskisi gibi sakin bir edayla
karşımızda duruyordu. Kumralımsı
yüzü eskisinden daha içten
gülüyordu. Gamzeleri de sakladığı
sevgiyi apaçık ifade ederdi.
Düşünsel olarak kendini geliştirmiş,
örgütün sunduğu imkânları kana kana
içmişti, sanki. Sımsıcak bir
tebessümle yaşama gülümseyişi, O’nu
yaşamda çok sempatik kılıyordu.
Sohbetlerindeki derinlik, örgütü
sahiplenmeye dönüktü. Yapıcı
sohbetleri arasında bir anda içten
bir kahkaha kopardı yüreğinde.
Gülücükleri çocuk saflığında,
kişiliğini olduğu gibi gösteriyordu.
Olgun olduğu kadar da çocuksu bir
ruha ve doğallığına sahipti. Gülünce
güller açardı yüzünde. O gülünce
yüreğim coşardı. Gülücüklerin
ritminde öylece bakmak isterdik
yüzüne. Umut fışkırıyordu
gamzelerinde. Öyle canlı, öyle sade
ve saf gülüyordu ki O’na bakınca,
onunla yoldaşlık yapınca karşımızda
eşsiz bir yoldaş gördük. Bu duruş,
çocuk oyunlarımız kadar sade ve
berraktı. Aydın kişiliğiyle Önderlik
felsefesini ve gerillâcılığı erken
kavrayan Mahir yoldaş, Önderlikten
öğrendiklerini eğitim
plâtformlarında en iyi bir şekilde
kavratmak için elinden geleni
yapardı. Temel amaçlarından biri
Apocu ilkeleri kendisinde
içselleştirip bunu etrafına
taşırabilmeydi. Onun en belirgin
özelliklerinden biri de örgütün
verdiği her görevi çok içten
sahiplenmesiydi. Göreve sadık olması
karşısında bir güven kazanmıştı. O,
militan ölçülerinden taviz vermeyen,
Önderlik ilkeleriyle buluşma savaşı
veren bir militandı.
Metina ve Haftanın alanında uzun bir
süre kaldıktan sonra PKK’nin Yeniden
İnşası ile Mahir yoldaş, tekrar
Apocu ruhu iliklerine kadar
yaşanması gereken çalışma alanına
geçer. PKK’lı olmanın onuruyla
Behdinan’a yeniden geçerek ve burada
Mahsum Korkmaz Askeri Akademisi’nin
Kurulu olarak görev yapar. Buradaki
duruşu da yine örnek bir duruştur.
Yeni paradigmada derinleşirken, ona
göre de komuta görevlerine
kenetlenmişti. Eğitimde temel
yoğunlaşmalarından biri de Kuzey
sahası olmuştu. Yılların birikimini,
PKK’den aldığı ruh ve enerjiyi bu
alanlarda harcamak istiyordu. Süreci
doğru sahiplenme duyarlılığı ile
örgütün yapacağı düzenlemeyi büyük
bir sabırla bekledi. Düzenlemesi
Botan’a yapıldığında çok
heyecanlanmış ve sevinmişti. Botan
sahasına geçtikten bir süre sonra
örgütün ihtiyaçları temelinde
Kelareş alanına geçer. O, hiçbir
zaman bireysel ihtiyaç ve
tercihlerini örgütün önüne bir
gerekçe olarak sürmedi. Onun
ilkelerinde bağlılık, gerekeni
yapmaktı. Uyumlu karakteri ile her
zaman mütevazı ve öngörülü olmayı
bilen bir yoldaştı. Etrafını bilme
ve anlama yeteneği, komuta tarzına
yansırdı. Bir komutan olduğu gibi,
en içten bir yoldaştı da. Kurduğu
her diyalogta olumlu iz bırakan
Mahir yoldaş, şahadetiyle de bizleri
derinden etkiledi. Böylesi bir
süreçte Mahir yoldaşın şahadeti
büyük bir kayıptı. Kendini yeni
paradigmanın anlaşılması için her
türlü koşula adadığı bir süreçte,
kış koşullarına yenik düşmesi
karşısında yapabileceğimiz tek şey
onun amaçlarına ve umutlarına
kenetlenmektir. Böylesi bir şahadeti
kabullenmektense, ardından bıraktığı
koskocaman bir gülüşü var. O, yaşama
veda ettiği son ana kadar da örgütün
verdiği göreve büyük bir
fedakârlıkla bağlı kaldı. Savaşın
yoğunlaştığı bir süreçte Mahir
yoldaş Doğu Kürdistan tarafına
geçmişti. Bizlere bir avuç özgür
yaşam, özgür kavga, özgür irade
sunmak üzere koyuldu yollara. Onlar
ki özgür yarınları geleceğe taşıyan
birer havari, onlar ki kar,
fırtınada ilikleri donduran soğuk
hava koşullarına rağmen operasyondan
dönecek olan yoldaşlarının yolunu
dört gözle bekleyen birer yürek
parçası. Mahir yoldaş, Karker
arkadaşla birlikte operasyonda
gösterdiği büyük başarıdan sonra,
çatışma alanından geri çekilirken,
onlardan sonra gelecek arkadaşları
beklemeye koyulurlar. Fakat soğuk
hava koşulları, kar ve fırtına
onların şehit olmasına neden olur.
Bir çatışma sonrasında insan o kadar
yorgun düşer ki, o anda sadece
yoldaşlarına sağlam yetişmek
istersin. Ardından közde demlenen
çayla, gerillâ tütünüyle geceyi
renklendirecek olan derin bir
sohbet, düşmanla nasıl çarpıştığı
anın ayrıntılarını yoldaşlarıyla
paylaşma, hele sağlam kavuşmanın
sevinci ve eylemin başarısını hiçbir
kelime tarif edemez. Onlar bu anı
hayal ederek saatlerce sonsuz bir
bağlılıkla beklediler. Ama bu
bekleyişin ardında yüreğimiz sonsuza
dek bir özleme yakalandı.
Heval Mahir ile ülke dağlarında
birlikte kalmadık. Ama yıllarca bunu
umut ettik. Onunla aynı amaç uğruna
dağlarda yoldaş olmanın heyecanı
bile başkadır. Yürekte, amaçta,
sevgide, umutta hep bir bütün olduk.
Bakışları umut kokan yoldaşımızı,
şimdi özgürlük kadar, umut kadar,
güneş kadar, Vartinis kokan çocukluk
oyunlarımız kadar özlüyoruz. Anısı
önünde saygıyla eğiliyoruz.
Çocukluk ve Mücadele Arkadaşların
-----------------------
GÜLER YÜZLÜ MAHİR
YOLDAŞA
Bir yoldaşı anlatmak ya da
anlatmaya çalışmak ne kadar zor olsa
da bunu bir görev bilerek, elime
kalem ve kâğıdı alarak, kelime ve
cümlelerimi sıralamaya başladım.
Mahir arkadaş, Önderlik sahasından
sonra Metina ve Kaşura’da kaldı.
Metina ve Kaşura alanları hem güzel,
hem de zor koşulları olan yerlerdi.
Mahir yoldaş, gerillada yaşamayı,
sevmeyi, coşkuyu öğrendi. Dağların
zor koşullarında yaşamayı yoldaşlık
ve komutanlık yapmayı kendine görev
bildi.
Mahir arkadaşı ilk 2002
yılında tanıdım. Biz bir grup
arkadaş, uzun ve zorlu bir
yürüyüşten sonra, Mahir yoldaşın
komutanlığını yaptığı bir grup
arkadaşın yanına gelmiştik. Saat
gecenin yarısıydı. Noktalarını sık
bir ormanda belirlemişlerdi. Ben o
ormanın adını ‘candı sancı’ ormanı
koymuştum. Habur’un yukarısında
romantik bir yerdi. Bizi ilk
karşılayan Mahir yoldaş olmuştu. İlk
dikkatimi çeken, güler yüzlülüğü ve
sıcak tebessümüydü. Grubu sıcak
karşılaması ve misafir perverliği
bizleri oldukça mutlu kılmıştı. Üç
dört saat, misafirlikten sonra
onlardan ayrıldık. Bizleri
karşıladığı gibi, uğurlaması da
içten ve samimi bir yakınlaşmayı
yarattı. Aradan uzun zaman geçmeden,
tekrardan farklı bir kampta
karşılaştık. Eğitim tarzı hem
çekici, hem de doyurucuydu. Ben o
zaman alanda yeni olduğum için,
Mahir arkadaşı tam tanıyamadım. Ta
ki Mahsum Korkmaz Akademisi’nde
birlikte kalıncaya kadar.
Mahir yoldaş, Haftanin’den PKK
eğitimine gitmişti. Orada bir süre
eğitim gördükten sonra, Mahsum
Korkmaz Akademi devresi açıldı.
Bizim grup Hafaftanin’den akademiye
geldiğinde, bizi ilk karşılayan
Mahir arkadaş olmuştu. Akademinin
kurulunda göreve başlamıştı. Aktif
ve heyecanlı katımıyla, yapıdaki
herkesi kendisine bağlamıştı. En
belirgin özelliği, yapıyla bire bir
içe içe olması, sorunları büyük bir
duyarlılıkla dinleyerek çözüm
bulmasıydı. Dış görünüşüne
baktığımız zaman soğuk görünürdü.
Zamanla insan onunla yoldaşlık
yaptığında, soğuk biri olmadığını
hatta aşırı sıcaklığı karşısında
nasıl davranacağımızı şaşırıyorduk.
Tabi onu tanıdıktan sonra, onun çok
yakın bir yoldaş olduğunu,
yoldaşlığındaki dürüstlüğü,
destekleyiciliği savaşçılarına da
yansıyordu. İkna edici ve kavratıcı
bir üsluba sahipti. Destekleyici,
mütevazı, alçak gönüllü bir insandı.
Akademide ki eğitimlere tartışmalara
katılımı oldukça verimliydi bizim
açımızdan. Yaşamdaki aktif ve canlı
duruşu akademidekilere de enerji
veriyordu. Şakalarıyla yoldaşlarını
güldüren, canlandıran bir yoldaştı.
Ciddiyette çok ciddi, şakalarında da
oldukça şakacıydı. Her iki yönü de
dikkat çekiciydi. Hiçbir yoldaşının
arasına ayrım koymadan, herkesle
alıp verirdi. Eğitimlerde aktif
komisyonluk yapması, her zaman örnek
olmuştur. İstikrarlı duruşunu hiçbir
zaman yitirmedi. Bir yoldaşını
eleştirisiyle incittiğini fark
etseydi, gidip onunla tartışır
kavratmaya ve ikna etmeye çalışırdı.
İnsanlarla selâmlaşması güler
yüzlülükleydi. Bazen daldığında ya
da görünmediğinde, direkt
yoldaşlarının dikkatini çekerdi.
Çünkü hep güler yüzlü olmasından
dolayı, sessizliği ya da görünmemesi
anîden yoldaşların dikkatini
çekerdi.
Mahir yoldaşla 5 aylık bir
eğitim sürecini geçirdik. Bu
süreçte, birçok defa tartışmalarımız
oldu. En belirleyici tartışmamız da
devre ortasında geçirdiğim bir
plâtformdan sonra idi. Hem beni
eleştirmesi hem de bana destek
vermek istemesi bu tartışmanın
sonucu olmuştu. Apocu ruhla ve
PKK’nin özüyle bütünleşmek hevesi
çok büyüktü. Nihayetinde devrenin
sonu geldi. Mahir yoldaşın
düzenlemesi, Botan’a oldu. Botan’a
düzenlemesi olduğunu duyduğunda
mutluluktan uçuyordu âdeta. Çok
mutluydu ve çok sevinçliydi. Ben
Mahir yoldaşı en son, Botan’a
geçmeden gördüm. Bu görüşmenin son
bir görüşme olacağını kim
düşünebilirdi. Karakışın dondurucu
soğuğunun seni bizden ayıracağını
kim bilebilirdi ki.
Mahir yoldaş, belki seni
istenildiği gibi anlatamadığımı
biliyorum. Ama birçok zorluktan
sonra bu kadarını kaleme alabildim.
Belki şahadetini radyodan duydum. Ve
arkadaşlarla şahadetine inanmak
istemedik. Fakat inanmak istemesek
de gerçek olduğuna inanmak
zorundaydık. İlk başta çatışmada
şehit düştüğünü sandık, sonra
Kelareş karının dondurucu havasını
seni bizden aldığını duyduk. Demek
ki, bu gerçek bizim önümüzde
duruyordu. Ki yoldaşlarımızı bizden
alan sadece alçak bir kurşun
değildir. Doğa, afetlerinde
yoldaşlarımızı bizden alıyor. Bu
afetler ya seldir ya çığdır ya da
şimşektir. Mahir yoldaş, seninki de
bunlardan bir parça olan karın
dondurucu soğuğuydu. Bu gerçek bize
yalın olarak yüzünü göstermişse de
yoldaşların olarak payımıza düşen,
senin gibi şehitler kervanına
katılan yoldaşın izinde yürümektir.
Sizleri yüreğimizde ve anılarımızda
yaşatmaktır.
Mücadele Arkadaşları
-----------------------------
YAŞAMI TUTKU
DÜZEYİNDE SEVERDİ
Umuda yolculuk,
Sabırla,
İğneyle kuyu kazarcasına,
Sürüp gider.
Ta ki, güneşe ulaşıncaya kadar..
Böyle başlar direnenlerin hikâyesi.
Direnişin türküsü yayılır dağların doruklarında. Bu
başkaldırının türküsü, özgürlük
arayışçılarının türküsüdür…
Hayaller ve ütopyalar hep yeni ve güzeli yaratma
adına birleşti ve bütünleşti.
Özlemler, istemler aynı rotaya
kilitlenmişti. Yol uzundu, yük
ağırdı beklentiler ise oldukça
fazlaydı. Genç bedenler özgürlük
arayışçılarının peşine takılarak
düştüler yollara. Kemal Pir’in
direnişçiliğini, Mazlum’un ideolojik
birikimini, Haki’nin emekçiliğini,
Hayri’nin örgütselliğini kendilerine
örnek alarak yürüdüler. Gülü seven
dikenine katlanır misali, sevginin
emekle sulandığını ve büyütüldüğünü
öğrendiler ve sınanmış dostluklar
kurdular.
Ve düştüler yollara
İşte böyle tarihi bir süreçte 97 yılında Mahir
arkadaşla bir eğitim sahasında
karşılaştım. Partiye yeni
katılmıştık. Yıllardır özlemini
duyduğumuz partiye ulaşmıştık. Ortam
her yönüyle yeniydi. Yoğun ideolojik
tartışmaların yürütüldüğü, kişilik
sorunlarının tartışıldığı bir
ortamdı. Sanki her birimiz yeniden
dünyaya gelmiştik. Bizlerde küçük
bir çocuğun yeni öğrendiği şeylere
karşı duyduğu meraka benzer bir
durum ortaya çıkıyordu. Tartışmalar
yürütüldükçe birbirimizi daha
yakından tanıyabiliyorduk. Bu
paylaşımlarımızı daha fazla
derinleştiriyordu. Bizler bile bu
hızla oluşan dostluklara
şaşırıyorduk. İğneyle kuyu
kazarcasına insanı, tanıma ve anlama
çabası aslında bizler açısından da
yaşamı daha anlamlı kılıyordu. Ateş
başında yapılan sohbetler, eğitim
aralarında kıran kırana yürütülen
çatışmalı hoş tartışmalar
unutulmayacak bir yer bırakmıştı
yüreğimde…
Ve Mahir Arkadaş, genç ve güleç yüzüyle, kendisine
güvenen bir edayla, karşımda
duruyordu. Türkiye’den bir grup
öğrenci arkadaşla parti saflarına
katılmıştı. İlk dikkatimi çeken yönü
sessizliğiydi. Yaşama karşı duyarlı
bir duruşu vardı. Gözlemlerinde
güçlüydü. Yaşama adapte olma
sorununu hiç yaşamadı. Olay ve
olguları duygulardan arınarak, daha
bilimsel bir temelde çözümlemeye
çalışırdı. Olgundu, yaşamı hep
ciddîye alır ve bu ciddiyete göre
hareket etmeye çalışırdı. Her
bulunduğu ortamda insanlara güven
verirdi. Sessiz olmasına rağmen
ortamda doğal bir otorite idi.
Arkadaş yapısı içerisinde hep
sevilen ve saygı duyulan bir
arkadaştı. Saygıyı aslında kendisi
yaratırdı. Karşısındaki insana saygı
duyar, düşüncesini önemser, onu
dinler ve eğer ona ters gelen yanlar
varsa da o insanı ikna ederdi.
Aslında Mahir arkadaşta PKK
tarihinde yaşamış ve canını bu
mücadele uğruna adamış, şehit olan
birçok arkadaşın özelliğini
görebiliyordum. PKK kültürüne göre
yaşama istemi ve ona göre kendisini
yeniden yapılandırma arayışları
oldukça güçlüydü. Yaşamı tutku
düzeyinde seviyordu.
Eğitim bittikten sonra herkes düzenlemesi olup
gidiyordu. Mahir arkadaşla beraber
bir grup arkadaş yaklaşık bir yıl
eğitimde kaldıktan sonra Önderlik
sahasına geçtiler. Mahir arkadaşta
gördüğüm önderliğe olan sonsuz
bağlılığıydı. Gideceği an ele avuca
sığmaz bir mutluluk sarmıştı onu.
Mutlu olduğu kadar kaygılıydı da.
Önderliği görebilmenin, kutsal
mekâna ulaşabilmenin ve aynı
atmosferi paylaşabilmenin düşüncesi
bile onda derin bir coşkuyu
yaratabiliyordu. Bu gidişe yüksek
bir anlam biçiyordu Yükünün
ağırlığının farkındaydı.
Mücadeleyi yaratan yüce insandan
yaşamı tanıyacak ve öğrenecekti.
Sevdiğimiz yoldaşlardan
ayrılıyorduk, Ayrılık zordu ve
üzülüyorduk. Fakat önderliğin yanına
gidecek olmaları bizleri
sevindiriyordu. Önderliği görmek ve
onu kendisinden dinlemek tarihi bir
fırsattı. Doğru başlangıçlar doğru
sonuçları yaratır. Doğru bir
başlangıç yapabilme şansını
yakalamıştı. Ve Mahir arkadaş
bunların bilincinde olarak akademiye
gitmişti.
Önderlik sahasında bir süre sonra tekrardan
karşılaştık. Bizden önce önderliği
görmüş, bir devre eğitimde kalmıştı.
Tecrübelerini sahaya giden tüm
arkadaşlarla paylaşmaya çalışıyordu.
Bizler de büyük bir hayranlıkla onun
anlatımlarından ortamı tanımaya,
anlamaya çalışıyorduk. Ne de olsa
bizden daha kıdemliydi. Önderliğe
olan bağlılığı daha fazla
derinleşmişti. Değerlendirmeleri
daha somuttu. Ağırlıklı önderlik
gerçeği üzerine yoğunlaşıyordu
Hepimiz açısından rüya gibiydi.
Sanki bir an uykudan uyanacaktık ve
büyü bozulacaktı. Fakat günler
ilerledikçe bunun bir gerçek
olduğunu ve buna denk bir yoğunlaşma
içerisine girmemiz gerektiğini fark
ettik. Tartışmalarımız hep önderlik
eksenliydi. Her zaman olduğu gibi
tartışmalara son noktayı koyan Mahir
arkadaş olurdu.
Bizler tekrardan beraberdik. Her birimiz açısından
anlatılamaz, kavratılamaz ancak
yaşanıldığı zaman hissedebilecek bir
gerçeği yansıtıyordu. Ortam oldukça
doğaldı. Ülkeden, Avrupa’dan,
Türkiye’den gelen arkadaşlar vardı.
Birçok arkadaşla tartışma imkânımız
vardı. Ağırlıklı ülkeden gelen
arkadaşlarla tartışmalar
yapılıyordu. Gerillâ bizler
açısından ulaşılamayacak bir
kahramandı. Belki de yıllarca
hayallerimizi süsleyen bir yere
sahipti. Gerillâlarla karşılaşmıştık
on yıl, on beş yıl dağlarda özgürlük
mücadelesini vermişlerdi. Verilen
emekler ve bu emekler sonucunda
ortaya çıkan birlik tenliklerle, tüm
arkadaşlarda oluşan önderlik ve
özgürlük hareketi etrafında
kenetlenmeyi beraberinde getirmişti.
Eğitimlerde tartışmalar
yürütülüyordu. Pratikler
tartışılıyor, eleştiriler yapılıyor
ve özeleştiriler veriliyordu. Bu
bizler açısından çok önemli bir
tecrübe oluyordu. Aralarda hem
gerillâ arkadaşlarla tartışıyor hem
de aynı eğitim sahasında kalan
arkadaşlarla çıkarttığımız sonuçları
paylaşıyorduk. Mahir arkadaşta da
hem önderliği hem de arkadaşları
büyük bir hayranlıkla dinleme vardı.
Herkesin yönü ülkeye dönüktü. Amed’e,
Erzurum’a, Botan’a, Dersim’e vb.
birçok sahaya gitmek için
plânlamalar yapılıyor, tartışmalar
yürütülüyordu. Mahir arkadaş da
Dersim'e gitmek istiyordu ve bunun
için arkadaşlara dayatıyordu.
Arkadaşlar onu sevmelerine rağmen
yeni olduğunu bildikleri için biraz
daha eğitim görmesi gerektiğini dile
getiriyorlardı. Arkadaşların
yaklaşımlarına Mahir arkadaş anlam
veremiyordu. Bir an önce ülkeye
gitmek istiyordu. Bu tüm arkadaşlar
açısından böyleydi. Hatırladığım
kadarıyla arkadaşların bir an önce
ülkeye gitme istemleri karşısındaki
duygusal ve aceleci yaklaşımlarına
karşılık, Önderliğin hem bayan hem
de erkek arkadaşlar açısından dile
getirdiği şeyler vardı. Kendilerini
eğitmeleri gerektiğini, belli
tecrübeler geliştirildikten sonra
ülke sahasına ve Kuzey'e
gidebileceklerini belirtmişti. Fakat
duygusal çıkışlar kendisini hep
gösteriyordu. Bu anlaşılır bir konu
olduğundan ciddî tavırlar
sergilenmiyor ve arkadaşlar ikna
edilmeye çalışılıyorlardı. Günler,
aylar su gibi hızla akıp gidiyordu.
Güzel olanın, iyi olanın tadı hep
insanın damağında kalır. Hep daha
fazlasını yaşamak ister. Fakat
mevcut gerçeklik ve içerisinde
bulunduğumuz siyasal süreçle beraber
önderlik Suriye’den yani akademiden
ayrılmak zorunda kaldı. Önderlik bu
sürece bizleri hazırlamaya
çalışıyordu. Fakat biz bunun
farkında değildik. Önderliğe
ulaşmıştık gerisini hiç
düşünmüyorduk. Fakat uluslar arası
komplo geliştirilmişti. Önderlik
gitmiş eğitim yarım kalmıştı.
Yarımlılıklarımızla baş başaydık.
Anlam vermede oldukça zorlanıyorduk.
Önderliğe ulaşmış ve bir anda
kaybetmiştik. Tüm arkadaşlarda
yaşanan bir şok durumuydu. Eğitim
çalışmaları durdurulmuştu. Yeni bir
okula taşınmak zorunda kalmıştık.
Herkes derin bir sessizliğe
bürünmüştü. Anlam vermeye
çalışıyorduk. Gerçek herkes
tarafından bilinmesine rağmen herkes
birbirine söylemekten korkuyordu.
Mahir arkadaş ve birçok arkadaşta gelişen, bu
gerçeklik karşısında intikam
duygularını geliştirme ve kendisini
ülkeye hazırlamaydı. Önderlik son
kalan devreye 'intikam devresi'
diyordu. Bu bilinçle ülke sahasına
geçtik. Dağ koşullarına ilk etapta
ayak uyduramadığımızdan, yeni
olmamızdan kaynaklı birçok arkadaş
yürüyemiyorduk ve zorlanıyorduk.
Mahir arkadaş yeni olmasına
rağmen arkadaşlara yardım ediyor ve
moral veriyordu. Onu çok
sevdiğimizden dolayı çok moral
alıyorduk. Yoğun operasyonların
olduğu, düşmanın oldukça fazla
yüklendiği bir süreçti. Birçok
arkadaşın düzenlemesi farklı yerlere
olmuştu. Ben Garê alanında kaldım.
Benim o alanda kalacağımı Mahir
arkadaş duyduğunda yanıma geldi.
Benim açımdan arkadaşlardan ayrılmak
oldukça zordu. Mahir arkadaş başta
olmak üzere birçok arkadaşa farkında
olmasam da bağlanmıştım ve onlar da
bunu biliyorlardı. Mahir arkadaşla
konuştuk. Bu konuşmadan çok
etkilenmiş ve güç almıştım.
Yaklaşık 6 yıl Mahir
arkadaşla birbirimizi görmedik. Hep
soruyordum. Durumunun iyi olduğunu
kısa bir sürede geliştiğini komutan
olduğunu söylüyorlardı. Bu beni
mutlu ediyordu. Ta ki 2005 yılına
kadar PKK’nin yeniden inşa
çalışmalarında aynı eğitim
devresinde bir araya gelinceye
kadar. Mahir arkadaşın geleceğini
bilmiyordum. Bir gün kamelyaya
indiğimde Behdinan’dan gelen birçok
arkadaş arasında Mahir arkadaşı
görmüştüm. O da ben de çok
şaşırmıştık. Yıllardan sonra
karşılaşmak çok anlamlıydı.
Başlangıçta uzun bir süre aynı
ortamları paylaşmamadan kaynaklı
nereden başlayacağımızı bilmiyorduk.
Kuzey'den geliyordu ve birçok
gelişmeden uzaktı. Birçok arkadaşı
sordu. Birçoğu şehit düşmüştü.
Arkadaşları andık, bazen güldük.
Bazen içimizi sıcak bir burukluk
sarıyordu. Söylenecek bir şey yoktu.
Yanımızda bulunan arkadaşlara
anlatmaya çalışsak da arkadaşları
tanımadıklarından dolayı
duygulansalar da bizde yaşanan duygu
yoğunluğuna anlam veremiyorlardı. Ş.Zelal’i,
Ş.Zuhat’ı, Ş.Sinan’ı, Ş.Rojbin’i, Ş.Cudi'yi,
Ş.Renas’ı ve ismini anamadığım
birçok arkadaşı andık. Mahir
arkadaşa baktığımda o genç toy
arkadaş gitmiş, yerine yaşam
tecrübesiyle yoğrulmuş bir gerillâ
gelmişti. Kendisini ülke sahasında
oldukça geliştirmişti. Çok şey
değişmişti belki ben de ona göre
değişmiştim, fakat her zaman ona
rahat yaklaşmayı ve tartışmayı esas
aldım. PKK okulunda da olgun ve
saygılı duruşunu hep devam
ettiriyordu. Arkadaşlar tarafından
seviliyor ve anlama çabası
içerisinde tartışmalara katılmaya
çalışıyordu.
Her zaman katılımında önderliği esas alan ve onu
yaşamsallaştırmaya çalışan bir
duruşu esas aldı.
Mahir arkadaşı anarken, Ş.Zelal, Ş.Rojbin, Ş.Sipan,
Ş.Cudi, Ş.Sinan, Ş.Rênas, Ş.Ferhat,
Ş.Zuhat arkadaşları anmadan
geçemiyorum.
Anıları Önünde Saygıyla
Eğiliyorum.
------------------------------
Mevsimsiz Gidişler
Tarih, kendini yaratanlarda gizlidir,
yaşam ise kendini sezgilerle
görenlerde. Yaratım ise,
yaratanların kendi süzgecidir. Tarih
ile yaşam bu ikilemi çözenlerle
ilerler ve kendini bir anlama
kavuşturur. Çünkü tarih ile yaşamı
bir anlama kavuşturanlar bu anlam
arayışçılarıdır. İnsan, evren, yaşam
ve daha birçok soru bu anlam
devinimlerindedir. Bu devinim aynı
zamanda sorulan bu soruların da
özüdür.
Bütün anlam arayışları aynı zirveye
ulaşır. İnsan, evren, yaşam, sevgi,
aşk anlam arayışında olan her
arayışçının ulaşacağı sonuçtur. Ama
ifade etmekte yetersiz kalacağımız,
sadece kavram düzeyinde
tanımlayabileceğimiz bu kavramları,
onlar yüreklerine nakşederek
yaşarlar ve ona öyle ulaşırlar.
Değişik yorumlarla ifade edilse de
çağlara göre yorumlar ve anlatımlar
farklı olsa da ulaşılan gerçeklik
hep aynıdır. Bu gerçeklikler insanın
yüreğinden kopup koca bir evreni
ihtiva eder.
“ Sorun ne kadar yaşadığın değil
nasıl yaşadığındır.”
Başkalarının yaşamının, iradesinin,
kişiliğinin kölesi olunacağına,
kendine ait bir irade, evrene dayalı
bir kişilik, insanlığa dair olan
ütopyalarla yaşamak. İşte burada,
nasıl yaşandığına dair cevaplar
ortaya çıkar. Hepsi aynı zirvenin
yolcusu ve arayışçılarıdırlar.
Spartaküslerden Manilere,
Zenobialardan Zerdüştlere, Hz.
Muhammedlerden Hallac-ı Mansurlara,
Bedreddinlerden Mazlumlara,
Cheler’den Kemal Pirlere,
Gandhilerden Önder Apolara ve daha
ismini anımsayamadığımız ve
yazamadığımız milyonlarca bilge ve
yürekli insanlar, hepsi aynı
zirvenin varıcılarıdırlar. Bu
zirvenin coşkusuyla evrensel
hakikati yaşar, tarihi muhteşem bir
tablo gibi nakşetmek isterler. Her
ne kadar önleri alınmaya çalışılsa
da canlarına kıyılsa da bu
haykırışlar hep yankılanır, yeni
sahiplerine ve taşıyıcılarına
mutlaka ulaşır.
Yazmak imkânsız hale gelir bazen. Bazen
kelimeler aksak kalır, cümleler
anlam yitimine uğrar. Yazı acı olur,
yakar her cümlesi beyninizi,
yüreğinizi ve en çok da
duygularınızı. Kocaman bir evreni
nasıl sığdırabilirsiniz cümlelere,
sonsuzluğu ve bu sonsuzluğun ürünü
olan duyguları nasıl
konuşturursunuz. Gitmiş olan
gitmiştir, geri kalansa
emanetçisidir artık. Bazen
anlatmaya, yazmaya yeltenirsiniz,
İşte o zaman kalem, eğreti bir
sessizliğe bürünür. Sizi saran
duvarlar derin bir hüznü, gözleriniz
çaresiz bir yalnızlığı yaşar. Bir de
bu dağlar, taşlar, sular yani bütün
bu evren yürekli çocuklarını
anlatmanızı icap ederse…
Her giden bir yürek bırakmıştır. Bu
yürek bir emanet, bir vasiyettir
yarınlara. Ve en çok da kalanlara
emanettir. Kalan yürekte bir dünya
gizlidir. Bir duygu seli kaplar o
yüreğe her baktığınızda. En çok da
gidenin gidişini o anda yaşarsınız.
İşte o zaman boşalır tüm
sessizliğiniz. Çiseleyen yağmur
damlaları, berrak akan serin sular
ve gecenin yalnızlığında etrafı
saran duvarlar en çok o anda
acımasız olur. Yükünüzün ağırlığı en
çok da o zaman biner sırtınıza. Oysa
devinim devam eder. Yer ve gök, gece
ve gündüz, sevgi ve nefret… Yani bir
ikileme dönüşür her şey. Bir ikilem
ki beyninizin dehlizlerinde acımasız
ciritler atar. Yürek emanetinizi bu
ikileme rağmen taşımanız
gerekiyorsa…
Dağların koynuna dayayıp uzanırken
başınızı bir an, evet bir an bir
çığlık kopuyor avuçlarınızda.
Nefesinizin hafiften daraldığını
hissediyorsunuz. Size kalan emanet,
gelip yanı başınızda duruyor.
Gözlerinizin içine bakıyor. O an
kendinize soruyorsunuz neden bir
emanetçiyim diye. Sonra emanetinizin
hafiften göz kapaklarını kaldırıp
size baktığını görüyorsunuz.
Yaşamınızın anlamının o emanette, o
bakışma anında gizli olduğunu fark
ediyorsunuz. Peki, bir yaşamın
anlamı nasıl oldu da o bakışma anına
sığdı? Bir hayat daha doyasıya
yaşanmamışken nasıl son buldu?
Sonsuza dek sürecek bir bakışma anı!
Bir tarihin tüm karelerini o anda,
orada kendisinde anlamsızlaştıran,
eriten kısa bir bakışma anı. Ve bir
ikilem daha yol alıyor soyuttan
somuta doğru.
Oysa insan yaşamında nice duraklar
vardır. Her birinden bir şeyler alıp
başka bir durağa taşınır. Her durağa
vardığınızda sizden öncekilerden
size bir şeyler kalmıştır. Onlardan
size kalan bir emanettir.
Bulduğunuzda hemen tanırsınız.
Gidenlerin yerine emanetini
yüklenerek yola devam etmek
kalmıştır size. Yine de kolay olmaz
emanete sahip çıkmak. Yola devam
etmek için yanınıza alacağınız
sadece bir azık değildir. Bazen
onlarca bazen yüzlerce ve bazen
binlerce hayatın bedelidir
yüklendiğiniz. Her şey o durakta
yeniden bir ikileme dönüşür. Sarmal
her durakta katlanarak devam eder.
Yaşamımızda o kadar çok durak vardır
ki hep görmeyi düşlediklerimizden
bir parça buluruz. Oysa aldığımız
her parçanın yerine farkında olmadan
en önemli parçamızı, bir yanımızı
bırakıp gideriz. Gidenlerin
gülümseyen göz bebekleri canlanır
narin karelerde. Beyhude kalır her
şey. Ve siz paramparça kalırsınız
olduğunuz yerde. Geç demek için çok
geç kalınmıştır.
Yine de bir şeyler içinizde hep bir
umut olarak kalır. İçinizde coşkun
bir ırmak akar bazen, bazen de
bentsiz bir ateş sarar her yanınızı.
Ve böylece dağlarda her gün yeni bir
öykü yazılır. Yazılan ne bir kentin
öyküsü ne herhangi bir sokakta ne de
herhangi bir bulvar köşesinde yitip
giden bir hayatın öyküsüdür. Yazılan
öykü doğacak yenidünyanın var
olabilmesi için giden insanların
öyküleridir. Dağların her biten
öyküsünde yeşeren binlerce öykü
olur. Her gidiş zordur dağlarda ama
ayıpsız, başı dik ve onurlu
gidişlerdir. İşte bundandır
yüklendiğiniz emanetin ağırlığı.
Ayıpsız taşımanız gerek mevsimsiz
gidişlerin emanetlerini. Belki de
dağlarda insana en zor, en ağır
gelen emanetler mevsimsiz
gidişlerden kalan emanetlerdir. Hani
gidişin mevsimi daha dolmamıştır.
Arkalarından serptiğiniz sular daha
toprakta kurumamıştır. Gözleriniz
dönecekleri günlere halen
doymamıştır. Yeniden görmenin umudu
halen zirvede seyrederken o çoktan
gitmiştir. Tarih ve yaşam gidenlerde
bir anlama kavuşmuştur çoktan.
Arayışçılar zirvede buluşmuştur.
İkilem gidenlerin gittiği anda
çözülmüştür.
Size kalan, emanetlere ve sizi
bırakıp gidenlere dair konuşmaksa;
en zor olandır. Kelimelerin en
anlamsız kaldığı anlardır. Yüreğin
ve mantığın sesi en çok bu anlarda
çakışır. İnsan için, insanlık için
daha önemli olan hangisi? Zıtları
nötralize etmek mümkün mü? Hangi
yönünüzün sesine kulak vermeniz
gerek. Ah! Belki de gidenlerin
emanetlerine sarılırken en çok
zorlandığınız an, o an olur. Şimdi
her şey bir gerçek olarak durur
önünüzde. Tıpkı güneşin doğuşu ve
batışı gibi. Her şey bir yönünüze
hitap eder. Ama size kalan onun
anlam derinliğine varmaktır. Ak ile
karayı seçebilmek. Ve gerçek ile
gerçek dışı arasında inceltilen
çizgiyi görebilmektir. Ve yine de
dayanabilmektir. Sadece dayanabilmek
mi? Oysa emanet yerine ulaştırılmayı
sizden beklemektedir.
Dağlarımıza o kadar çok emanet
teslim edildi ki. Güneşin her
doğuşunda, ayın her parıldayışında
bizi alıp götüren. Oysa onlar hiçbir
zaman yitip gitmediler. Onlar yeni
bir insanı eski kan ve topraktan
yaratmaya çoktan başladılar. Onları
görmek için yüreğimize ve dağların
doruklarına bakmamız gerekiyor.
Onların onurlu yaşam ve insanlık
sevgisi çarpıklığa uğramayacaktır.
Ve bize kalan tek bir silahtır.
Aklımızı ve yüreğimizi doğru
kullanmamız için inanç ve umudumuzu
yitirmemek.
Her gidenin ardından yeniden
dönecekleri günü hep umutla
bekledik. Tıpkı Mahir’in arkasından
beklediğimiz gibi. Hep birlikte söz
verdik yeniden gelişleri
yaşayacağımızı. Onun bir daha
gelmeyeceğini hiç düşünmedik. Belki
de bunu hiç düşünmek istemedik. Ya
da inanmak istemedik gelişsiz
gidişlere. Bir akşamüstü ya da bir
gündoğumunda yeniden görüşeceğimiz
anı düşledik hep. Tıpkı Viyan’ları,
Zagros’ları, Hasan'ları beklediğimiz
gibi. Şimdi emanetlerini yüklendik.
İnsanlık sevgilerinden ileri gelen
vatan sevgilerini, özgür insan
sevgilerini yüklenmek kaldı bize.
Topraktan özgür insanı yaratmak
kaldı şimdi bize.
Mücadele
Arkadaşları
------------------------------------
NEDENDİR bilinmez,
Çeker derinliklerine
GEÇMİŞİMİZ,
Boğar,
Damarlarımızdan,
İliklerimize
kadar,
Kurutur bizi…
Serilir bedenimiz TOPRAĞA,
TARİH, Selâ
verir AN'a,
GELECEĞİMİZ, Gözyaşı döker,
UMUTLARIMIZ,
Kefen olur,
Sarılır
yüreğimize…
Bir düş görür
gibi,
Dolaşırız mavilikleri,
Birden
karanlık olur gökyüzü,
Parlar zifiri
karanlık,
Işık sanır,
Peşine
takılırız,
Koşar
adımlarla,
Ölüme
yaklaşırız!
1997 yılının Mayıs ayında Eskişehir
Anadolu Üniversitesi’nde okuyan 14
arkadaş daha önceden birbirimize
verdiğimiz sözü pratikleştirerek
partiye katıldık. Bu arkadaşlardan
Zelal (Nebahat Karataş), Merwan
(Mustafa Yılmaz), Ferhat( Fehmi),
Rênas ( Ahmet), Bawer (İzzet) ,
arkadaşlar 1999 yılında daha ülkeye
yeni ulaşmış ve daha bu cennet
topraklara merhaba bile dememişken
şehit düştüler. En son Mahir ( Zakir
Taş) Arkadaşın şehit düştüğünü
duydum. Bu arkadaşların anısına yazı
yazmak gerekiyordu, fakat yazmanın
kendisi kolay olmuyordu. Kolay
değildi, çünkü kısa zamanda onlarla
mekânı olmayan bir zamanda
buluşulunacaktı, zaman kısa olacak
ve bir anda yaşama kapanan gözler,
yeniden açıldığında ilk önce onların
yüzleriyle karşılaşacaktı. Fakat bu
olmadı, her geçen zaman, anılarına
karşı bağlılıkta kendini
sorgulattığında, vicdan sızlatan
anlar yaşandığında, yazı yazmak
büyük bir yük oluyordu. Suç ağır ve
tek bir savunulacak yan kalmadı.
Mahir arkadaş şahsına yazacağım bu
yazı bir anlamda bu yıllarda
birlikte olduğum ve beraber partiye
katıldığım o güzel yoldaşların
anısınadır.
Mahir arkadaş Muş doğumlu, yurtsever
ve ekonomik anlamda orta halli bir
ailenin üyesiydi. Kendisiyle 1996
yılında üniversitede tanıştım. Belli
bir süre sonra aynı evlerde kaldıkça
kişilik anlamında da Mahir arkadaşı
tanımaya başladım. Okulda Kürdistan
Gençlik Birliği (YCK) örgütlenmesi
içinde aktif rol alıyordu. O
zamanlar YCK daha çok Türkiye
metropollerinde var olan Kürt
gençliği içinde örgütlenmeye
gidiyordu. Bir anlamda Gerillânın
dağda yaptığını YCK metropollerde
yapıyordu. Var olan Kürt gençliğini
mücadeleyle, Kürdistan'la,
önderlikle, buluşturuyordu. Bizleri
Gerillâya katılmaya ve Kürdistan
halkı için mücadele etmeye götüren
örgütlenmenin adıydı YCK.
Bu anlamda Mahir arkadaş
mücadeleyle bizden önce tanışmış ve
aktif olarak da katılmıştı. Bu okul
yıllarında ülke üzerine, önderlik
üzerine ve uğruna milyonlarca
insanın seve seve ölüme gittiği
Sosyalizm üzerine tartışmalarımız
oluyordu. Hepimizi en fazla
heyecanlandıran ve hayallerimizi
süsleyen gerçeklik ise gerillâydı.
Bizler için Gerillâ ulaşılmaz
olunanın adıydı, ancak güzel ve iyi
olanların oluşturduğu bir
topluluktu.
Gerillâ olmak, Kürdistan dağlarında
ARGK saflarına katılıp savaşan bir
militan olmak! Bu bizim için en
büyük heyecan ve içimizi kıpır kıpır
eden bir arzuydu. Ölüm bizim için
anlamsız geliyordu. Kendi aramızda
tartışırken “ Gerilla olalım,
elimize kleşi alıp düşmana karşı
savaşalım, ondan sonrası önemli
değildir, en uzun yaşayanımız 8 ay
yaşamalı, daha fazla yaşamak
oportünizm olur” diyorduk.
Birbirimize bu sözlerle
takılıyorduk. Bu sözler yaşamayı
anlamsız görmekten değil de mücadele
için her şeyin yapılması gerektiğini
safça anlatmanın kendisiydi. Tabi bu
düşüncelerin bizde oluşmasının
nedeni ve belirleyici olanı içinde
bulunduğumuz YCK ortamıydı. Her ay
Özgür Halk dergisini satın alır ve
Ali Fırat’ın yazılarını büyük bir
heyecanla okurduk. Bu yazılarda Ülke
sevgisi, Gerillâ yaşamı, özgürlük ve
sosyalizm özlemleri o kadar net
ortaya konuluyordu ki Gerillâya
katılmak için gereken o kararlaşma
sürecini daha da hızlandırıyordu.
Elbette başka Kürt öğrenciler de
vardı. Onlar da bizlerle ilişki
içindeydiler ve hatta bazılarıyla
aynı evlerde bile kalıyorduk. Fakat
karar verme anı geldiğinde her kişi
partiye, Gerillâya katılma kararını
vermede aynı yüreklilikte
yaklaşamıyordu. Aynı dergide Ali
Haydar Kaytan ve Zeki Akıl adlarıyla
çıkan yazılar bizi felsefî ve
örgütsel anlamda derinleştiriyordu.
Yine diğer arkadaşların yazıları
üzerinde eğitim görüp, kendimizi
kısmî de olsa eğitmeye ve
hazırlamaya çalışıyorduk. O zamanlar
partinin kurucularından olan
arkadaşlara çok büyük bir ilgi
duyuyorduk ve onlardan birini görmek
bizim için hayal edilemezdi.
Eskişehir'de kendi aramızda
yaptığımız eğitimlerde yoğun
tartışmalar oluyordu. Özellikle
Merwan, Zelal ve Mahir arkadaşlar bu
tartışmalarda öne çıkıyorlardı.
Üçünün de teorik olarak birikimli
olmaları ve diğer arkadaşların da
yer yer onları bilinçlice tartışmaya
çekmeleri tartışmaları bazen sabah
saatlerine kadar sürdürüyordu. Bu
tartışmalarda genelde birbirimizi
ikna etmede zorlanırdık. Bir
inatlaşma olur ve bu tartışmaları
daha da derinleştirirdi. Fakat
sosyalizm, Gerillâ mücadelesi ve PKK
konularında hemen hemen herkes aynı
fikirleri paylaşırdı. Özgür bir
Kürdistan, Özgür bir Türkiye
demekti. Bizlerin ortak düşüncesi
buydu. Sosyalizm ancak Kürdistan'da
Gerillâ mücadelesi verilerek, faşist
Türk devleti sisteminin yıkılması
ile yavaş yavaş kurulabilecekti.
İnatlaşma denilince aklıma Mahir
arkadaş geliyor. Birikimi olan ve
kendine güvenen bir yapıya sahipti.
Bulunan ortamda söz söyleyen ve
kendisini kabul ettiren yönü
yanında, bir de duygusal ve kırılgan
olan, her an küsmeye hazır duruşuyla
ortamın havasını değiştiren
davranışları vardı, ama herkes gibi
bu özellikleri onun daha da
mücadeleci olmasını gerektiriyordu.
Mahir arkadaşın yönlendirme ve
örgütleme yanları da vardı. Evet,
Mahir yoldaş büyük bir askeri
komutan adayıydı. Bu abartı değil,
var olan gerçekliğin sadece dile
gelişidir. Zaten daha sonra parti
içinde hep askeri alanlarda
kalmasının bir nedeni de bu
özelliğinden kaynaklıdır. Teorik
anlamda da kendini yetkinleştirme
fırsatları varken o askeri yönü
tercih etti. Bu bizim birbirimize
verdiğimiz sözlerin ne kadar
bağlayıcı olduğunu gösteriyor.
Gerillâ yaşam biçimi en güzel yaşam
biçimiydi. Evet, zordu, büyük bir
sabır, fedakârlık, inanç ve amaca
bağlılık istiyordu, ama biz
gençliğin hayallerini süslüyordu.
İçinde bulunduğumuz ortamlar, aile,
okul, arkadaş çevresi vb. ilişki
biçimleri yeterli değildi. Gençlik
yılları arayış yıllarıydı ve bizim
arayışlarımızın yönü belirlenmişti.
Gençlik yıllarında verilen sözler
unutulmaz olur, sözden dönmek o
heyecanlı ve ateş gibi yakıcı, bir
güzel rüya ya da tatlı bir seher
vakti gibi kuşatıcı yıllara anlamsız
bir bakışla ve ihanet dolu sözlerle
yaklaşmak olur ki bu bizden uzaktı.
Sürükleyen sözün kendisiydi.
Sürükleyen sözün kendisinde
gizliydi. Verilen
sözün anlamı bilinerek verilmişti ki
gerekleri yerine getirilmeliydi.
Bizler de öyle yaptık. 1997 yılının
Mayıs ayında partiye katıldık. Daha
sonra 14 arkadaşın hepsi aynı
alanda, eğitim sahasında tekrar bir
araya geldik. Özellikle Yunanistan
eğitim sahasında partiyi tanıtma,
Gerillâya hazırlama amaçlı verilen
eğitimlere aktif olarak katılım
gösteriyorduk. Yaşama katılımda,
görevleri yerine getirme, eğitimlere
katılmada herkes gerekenleri yapmaya
çalışıyordu. Bu esnada
kişiliklerimizi de yavaş yavaş
tanımamız gelişiyordu.
Mahir arkadaşın bu dönemde arkadaş
yapısı içinde hem tartışmalarıyla ve
hem de askeri duruş ve görevlere
yaklaşımı yönüyle giderek dikkat
çekmesi aynı zamanda bir ilgi
toplamasını getiriyordu. Bu bir
yönüyken bazen de derinlerde gizli
olan ve kendisini dışarıya aniden
vuran feodal yanlarıyla Mahir
arkadaş ortamda şaşkınlıkların
yaşanmasına da neden oluyordu. Dedim
ya kişiliklerimizi her yönüyle
tanıyorduk. Bu birbirimizi hem
eleştirerek doğruya çekmeyi hem de
doğru tarzda arkadaşlık ve yoldaşlık
yapmayı getiriyordu.
Eğitim sahasında hepimizin
yoğunlaşması ülke üzerineydi. Çünkü
o zamanın rüzgârı ülkeye doğru
esiyordu. Gerillâya
gitmek için eğitimin bir an önce
bitmesini bekliyorduk. Bir yandan da
kaygılarımız doğuyordu ister
istemez. Ya sağlık sorunlarımız
ortaya çıkarsa, ya parti bizi farklı
yere gönderirse diye. Devre sonu
plâtformlarda bizi en fazla korkutan
ve gelir diye korktuğumuz eleştiri,
arkadaşın askeri duruş sorunları
var, arkadaş ARGK'ye uygun değil,
iyi bir Gerillâ olamaz,
eleştirileriydi. Devremiz bitip de
gitmeyi beklerken yönetimde olan
arkadaşlar bizleri çağırıp
konuştular. Ve her yurtsever Kürt
insanının hayali, binlerce yoldaşın
isteyip de ulaşamadığı ve ulaşamadan
şehit düştüğü o kutsal mekâna,
güneşin mekânına
gideceğimiz söylendi. Parti
önderliğinin bulunduğu Suriye
sahasındaki Mahsum Korkmaz
Akademisi’ne gidecektik. Bizler Cuma
ya da Fuat arkadaşı görmeyi bile
hayal edemezken Önderliği
göreceğimize bir türlü
inanamıyorduk. Ben ve Mahir arkadaş
aynı gruptaydık. Yunanistan'dan
ayrılmadan önce birlikte gidip Atina
sokaklarını ve Zeus tepesini
dolaştık. Atina'yı en yüksek tepeden
seyrederken, gideceğimiz yer üzerine
tartışıyorduk. Nisan 1998’de
önderlik sahasına geçtik. Burada 6
ay eğitim gördükten sonra önderlikle
sözleşemeden 9 Ekim Komplosu
nedeniyle bu sahayı geçici de olsa
bırakmak zorunda kaldık. Ve 1999
başında bu sahada bulunan birçok
arkadaş Gerillâ sahasına geçtiler.
Mahir arkadaşla en son Maxmur
Kampı’nda beraber kaldım. Ülkeye
geçmesinden sonra bir daha kendisini
görme imkânım olmadı. Sadece hangi
alanda olduğunu öğrenebiliyordum.
Daha sonrasında bu yazıyı yazmaya
gerekçe olan şahadet haberini
duydum.
Aslında ölüm sorun değildi de
önderliğin her zaman dediği gibi,
zamanında ve gerekli olunan anda
şehit düşmek gerekir. Tüm gidişler
vakitsizdir belki de fakat bizim
için tüm yoldaşların gidişleri
vakitsizdir aslında.
96 yılından 99 yılına kadar hep
beraber olduğumuz, birlikte
kaldığımız bir grubumuz vardı. O
gruptan 6 yoldaş şehit düşerken,
bazılarımız bu mücadele içinde bu
yoldaşların umutlarını da yüklenerek
yürümeye mecbur kılındı. Yürümek
sorun değil de anılara boğulup
geride kalmak zor olanı, Umutlu
olmak ayrı da umutları boşa
çıkarmadan yürümek zor olanı.
Daha fazla söz söylemek lâzım, ama
ben bu yazıyı Eskişehir
Üniversitesi’nde okuduğumuz o
zamanlarda bu yoldaşlarla
paylaştığımız ortak duygularımızı ve
düşüncelerimizi, aynı o zamanın
heyecanıyla ve o heyecanın diliyle,
cümleleriyle sonuca bağlayacağım.
"Devrimci olmak heyecan ister,
kaygısız olmayı, ardına bakmamayı
gerektirir. Kendine adanmış değil de
adandığın bir amaç ister. Birçok
zamanlar seni bağlayan, adım atamaz
hale getiren hayallerine bir anda
yüz çevirmen gerek. Ve yüzünü
dönerken anlamsız hayallerden,
çevirip yüzünü sol yanına, sol
yanında bulunan o cevhere, bir anlık
değil bir ömür seni yürütecek o
sevdana sıkı sıkı sarılman gerek.
Ötesi kendiliğinden olmasa da gelir.
Yürüyeceksin o kadar! Her zorluk acı
vermez ki, bilincinde dost olduğun,
tanıdığın, olması gerekene giden
yolun bir parçasıdır diyecek, bu
sana huzur verecek, o kadar!
Genç olmak güzel olacak,
yaşam anlam kazanacak o zaman,
dahası güzel olacak elinizi
uzattığınız her şey, siz bunu
bilmeseniz de bilenler olacak.
Kedere boğduracak, hüzün verecek bir
anınız olmayacak, en nihayetinde
karışıp bu evrenin karmaşasına, bu
ahenge renk katacaksınız. Yaşam, şu
kısa erimli olan, kim bilir nasıl da
kıskanacak sizleri o zaman.
Taşıması zor olsa da anılar canlı
tutulacak, söz
anlamını yitirmeyecek, onur olacak,
kendisinde gizini saklı tutacak,
tılsımı çözülemeyecek, umut;
o sürükleyen gizemli gerçeklik kendi
ellerimizle oluşturulacak ve bu
toprağın çocukları, kadınları,
erkekleri, unutmanın ihanet olduğunu
bilerek sizleri her zaman yâd
edecek. Bu bizlerin sizlere sözüdür.
Sözümüz özümüzdür,
Gizemli kılınan gerçekliğin
huzurunda,
Güneşin mekânında ortaya konulan
onurumuzdur."
Yoldaşça Sevgilerimle
|