|
PKK’NİN ALTIN ÇOCUĞU
Sinan arkadaş 1998 yılında
Metina’nın Bölge Komutanı olarak
görevlendirildi. Önceden o alanda
kimse arkadaşı tanımıyordu. Amed
Eyaleti’nde çok kaldığı, Amed’in
eyalet komutanı olduğu
söyleniyordu.1998 yılının önderlik
çözümlemelerini okuyordum. 1998
yılında önderlik sahasında eğitim
gördüğünü ve kurul düzeyinde görev
yaptığını öğrenmiştim. Son eğitim
devresinin çözümlemelerinde
önderlikle Sinan arkadaşın
diyalogları vardı. Çözümlemeleri
okudukça Sinan arkadaşı tanımak
istiyordum. Arkadaş Metina’ya
geldiğinde kış süreciydi ve onu
görme imkânımız yoktu. Biz Serê
Metina’da bir tabur olarak
kalıyorduk. Sinan arkadaş bizim
tabura ziyaret amaçlı gelmişti. O
zaman ben tabur lojistikçisiydim.
Arkadaşı görmek için yönetim
mangasına gidip geliyordum. Arkadaşı
daha yakından tanımak istiyordum. O
kendisiyle konuşmak istediğimi fark
etmiş olacak ki, beni yanına
çağırdı. Ben yanına gittiğimde
önümde ayağa kalktı ben çok
şaşırmıştım. Üst düzeyde bir
arkadaşın yeni katılan bir arkadaşın
önünde ayağa kalkması bende ona
karşı büyük bir saygıyı geliştirdi.
Ben yanına oturdum. Bana sorular
sormaya başladı. “Nasılsın,
nerelisin?” diye. Ben de adımı ve
nereli olduğumu söyledim. Arkadaşın
konuşmaları beni çok etkilemişti,
üslubu oldukça çekiciydi. Sinan
arkadaş parti tarihi dersini
verecekti. Ben bunu duyunca çok
sevinmiştim. Üst düzeyde bir arkadaş
bize parti tarihi dersini verecekti.
Arkadaşı yavaş yavaş tanımaya
başlıyorduk. Örgüte 1993 yılında
katılmıştı. Üniversite okumuştu ve
bu çevreden bir gurup arkadaşla
katılım sağlamıştı. Sinan arkadaşla
beraber katılan birçok arkadaşın
Amed Eyaleti’nde üst düzey
komutanlar olduğunu ve birçoğunun
şehit düştüğünü öğrenmiştik. O
eğitim sürecinde parti tarihini
canla başla dinliyorduk. Her yıl
parti tarihi dersi görülüyordu.
Fakat Sinan arkadaşın üslûbu çok
kavratıcı ve çekiciydi. Arkadaşlarla
tartışıyor ve diyaloglar
geliştiriyordu. Bizim önderliği
görme imkânımız olmadı. Önderliği
hep arkadaşlardan dinlemiştik fakat
Sinan arkadaş önderlik eğitimi
gördüğü için önderliği ve parti
tarihini daha kavratıcı
anlatabiliyordu.
1998 yılında uluslar arası komplo
başlamıştı. Kış süreciydi ve kar
vardı. Alanda fazla hareket
edemiyorduk. Bu ara süreçte Sinan
arkadaş yanımızda kaldı. Arkadaşla
hep tartışıyorduk. Arkadaşlara beni
kendi yanına almak istediğini
belirtmişti. Benim bundan haberim
yoktu. Daha sonra Ş. Berxwedan
arkadaş bana söyledi. Ben şok
olmuştum. Hiçbir zaman kimsenin
güvenliği olmak istemezdim. Fakat
Sinan arkadaşı da çok sevmiştim. Bir
türlü karar veremiyordum. Ben de en
samimi olduğum ve hep düşünce
alışverişi yaptığım arkadaşa sordum.
Şimdi o arkadaş da saflardadır.
“Sinan arkadaş beni yanına almak
istiyor. Ben ne yapayım?” Arkadaş da
Sinan arkadaşın yanına gidersem iyi
olacağını belirtti. “Sinan arkadaş
sende kesin bir açıklık ve rahatlık
görmüş ki seni geliştirmek amaçlı
yanına alıyor” dedi.
1993 yılında partiye ilk
katıldığında düşman onun için ‘Altın
Çocuk’ demişti. Üniversitede
matematik bölümünde matematik
sorularının hepsine doğru cevap
verdiği için Türkiye birincisi olmuş
bir arkadaştı. Bunları duyduğumda
sivildeki yaşamının da basit
olmadığını, başarılı bir insan
olduğunu anlamıştım. “En kötü karar
kararsızlıktan daha iyidir” deyip
arkadaşın yanına gittim. Daha bir
hafta geçmemişti. Uluslararası
komplo başlamıştı. O günü de iyi
hatırlıyorum. Komplonun geliştiği
14–15 Şubat günü Metina’ya operasyon
oldu. Operasyonlar alanın her
yerinde başlamıştı. Sabah keşifçiler
bize operasyonun başladığını haber
verdi. Sinan arkadaşa “Düşman
arazidedir. Bir kol asker, iki kol
da peşmerge Serê Metina’ya
geliyorlar ne yapalım?” diye
sordular. Hepimiz mevzilendik. Ben
Sinan arkadaşın yanındaydım.
Birlikte mevziye gittik. Sinan
arkadaş, düşmanın gelmesi halinde,
keşifçilere “vur!” emrini verdi.
Xoşyar arkadaş da o operasyonda
şehit düştü. Orada bir kayıp verdik.
Arkadaşlar on altı peşmerge de
vurdu. Aynı gece biz geri çekildik.
Fakat komplonun başladığını
bilmiyorduk. Biz Kaşura’ya gittik.
Kaşura’da Sinan arkadaş önderliğin
yakalandığını duydu. Bize yansıtmak
istemese de Sinan arkadaşta bir
değişimin olduğunu fark
edebiliyorduk. Mimikleri bile
değişmişti. Sinan arkadaşın
yüzündeki gülücük insanı en çabuk
etkileyen yönüydü. Artık
gülmediğinin farkına vardık. Hiçbir
şey onun moralini bozamıyordu.
İdeolojik olarak güçlüydü, savaş
yönünde de tecrübesi vardı. Düşman
yöneliminin ve yaşamsal sorunların
onun moralini bozamayacağını
biliyordum. Fakat bizlere de bir şey
söylemiyordu. Arkadaşlar arasında
önderliğin yakalandığı tartışılmaya
başlandı. Kimse inanamıyordu. Ortam
gerginleşti. Sinan arkadaş durumu
fark etti. İki tabur arkadaş aynı
alanda kalıyorduk. Bir tabur
kendisiyle hareket ediyordu. Bir
tabur da Kaşura’ya gitti. O hemen
duruma el attı. O durumda toplantı
yapacağını söyledi. Sabah saat
8’den, akşam 5’ye kadar, yapıya
önderliğin yakalandığını ve bunun
gerçek olduğunu kavratmaya çalıştı.
Bundan sonrası açısından önemli
olanın önderliğin düşüncesinin
yaşamsallaştırılması olduğunu
belirtti. Fiziksel anlamda
önderliğin bizlerle beraber olmasını
çok istesek de, onun ideolojik
olarak otuz yıldır bu mücadeleyi
yürüten kişi olduğunu ve birçok şeyi
yarattığını bilince çıkartarak,
önderliğe yaraşır biçimde onun
takipçisi olmamız gerektiğini
vurguladı. Önemli olanın bundan
sonra nasıl katılacağımız olduğunu
belirterek, herkese sorular
soruyordu. “Hepimiz hazır mıyız
önderlik için kendimizi feda etmeye?
Eğer önderlik yakalanmışsa, onun
ideolojisini korumak için hazır
mıyız, Zilan tarzında eylem yapmaya…
Bu kararlığı gösterebilecek miyiz?”
O sözler insanı derinden
etkiliyordu. Sinan arkadaşın üslûbu
ve yüz ifadesi her zaman beni
etkilemiştir ve şu an da aklımdadır.
O anda önderliğin durumunu en iyi
anlayan oydu. Önderlik yakalanmış
olabilir fakat mücadele onun
bıraktığı yerden devam edecektir.
Sinan arkadaş komplonun kapsamlı
olduğunu belirtmişti. O dönem
operasyonlar da gelişmişti. Bu
komplonun sadece önderlikle sınırlı
kalmayacağını, halka ve gerillaya da
yöneleceğini dile getiriyordu. O
duygusal atmosferde sanırım
Metina’daki güç 300 kişiydi. Bunun
yaklaşık yetmiş beş kişisi fedai
eylem tarzında rapor yazdı. Onlarca
arkadaş da intihar eylemliliği yapma
boyutunda kendilerini önermişlerdi.
Ben de o süreçte rapor yazdım. Beni
tanıyordu ve raporumdan oldukça
etkilenmişti. Medya ve Ciwan
arkadaşların da raporları kabul
edildi. Süreç de eylemsellik
süreciydi. Altı, yedi arkadaş o
dönem eylem yaptılar. Örgütün genel
yaklaşımı topyekûn Zilan tarzında
eylemliliklerdi. Önerilerimiz kabul
edilmişti. Raporlar yazıyor ve
eğitimler görüyorduk. Bir gece
pratik mangada ateş yakmıştık ve
ateş yükselmişti. Askeri hazırlıklar
yapıyorduk. Yirmi, otuz bomba ve
raxt hazırlıyorduk. Fünyeler de,
içerdeydi. En ufak bir hatada
fünyelerin ve bombaların havaya uçma
ihtimali vardı. Sinan arkadaş
yanımıza geldi. Ortamı öyle gördüğü
anda çok kızmıştı.“Siz şimdiden
intihar ediyorsunuz. Size bir şey
olsa ben örgüte ne diyeceğim biz
onay vermişiz, üste haber vermişiz
biraz daha dikkatli
olabilirsiniz.”dedi ve bizi
eleştirdi. Sonradan da “siz bize
bakıp, bizi geçtiniz” dedi. O sözü
beni çok etkiledi. Ben o zaman
kendisine “yok heval siz bizim
komutanımızsınız, siz olmasanız biz
bu işi yapamazdık” dedim. Sinan
arkadaş, “siz bizim artık
öğretmenlerimizsiniz,
büyüklerimizsiniz. Siz bundan sonra
bizim sembollerimizsiniz.” Diyordu.
Daha sonra Sinan arkadaş şehit
düştüğünde bu söz benim için çok
anlam ifade etti. Bir komutan
yanında kaldığı insana bu kadar
değer veriyordu.
Yaşamda bazen matematik hakkında
sorular soruyordu. Matematiğe ilgisi
çok büyüktü, yaşamın her dalını
matematikle birleştiriyordu. Bir
grup arkadaş oturmuştuk, Sinan
arkadaş matematikle ilgili sorular
soruyordu. Birden arkadaşlara dönüp,
“siz hangi şekli seversiniz” dedi.
Biri daireyi severim, biri
dikdörtgeni severim. Biri kareyi
severim, kimisi altıgen benim için
daha anlamlıdır, diyordu. Sinan
arkadaş gülüyordu. Ben çok yakından
onu takip ediyordum. Bana döndü “sen
hangi şekli seviyorsun” dedi. Ben
“bilemiyorum” dedim. “Bir sürü şekil
var insan hepsini sevebilir.” Güldü
hepsinin toplamı geometridir.
Geometri de yaşamın kendisidir.
“Etrafınıza bir bakın asıl her şeyi
oluşturan bu şekillerdir. Yaşamın
kendisi şekillerden oluşur. Biz
kendimiz de birer şekiliz. O yüzden
kendinizi bir şeyle
sınırlandırmayın.” Asıl söylemek
istediği şey, tek renkli olmayın.
Bakış açınız geniş olsun. “Ben
sizlere sorular yönelttim, sizler
cevap verirken, hep kendi
pencerenizden baktınız. Yaşamı bir
bütün olarak ele alın ve onun
düşünceyle bağını kurun. Önderliğin
nasıl bütün bilimleri ele aldığına
bakın,” diyordu. Yaşamda ortaya
çıkan sorunlar karşısında
çözümleyici olunması gerektiğini her
zaman belirtiyordu. “Geri adım
attığın zaman o sorun seni sorunlar
içerisinde boğar. Ama sorunun
üzerine gideceksin, sorunu çözmek
için yöntemin ve tarzın olacak, bunu
örgüt yöntemiyle birleştireceksin.
Birey olarak belki bir şey
yapamazsın ama birçok kişi birleşir,
bir karar alırsa o örgütsel tarz
olur. Ve bütün sorunlar da böyle
çözümlenir” diyordu. Her bölükle
toplantılar yapıyordu. Yaşamı bu
şekilde yakından takip ediyordu.
Güvenlik denildiğinde daha fazla
hizmet etmek olarak anlamıştım. Ben
bir gün ona çay götürdüğümde önümde
ayağa kalktı ve “sen bana bir daha
çay getirmiyorsun” dedi. “Ben senin
elinden artık çay içemem” dedi.
“Birlikte çay içelim, yemek yiyelim,
ben sizin yanınıza gidip geleyim
çalışmalarınıza bakayım.” Bizleri
her gün kontrol ediyordu. O süreçte
Amed arkadaşın şahadeti gelişti.
Sinan arkadaşın amcasının oğluydu.
Amed arkadaş da büyük bir komutandı.
Şehit düştüğünde Sinan arkadaş çok
duygulandı. Medya arkadaş yanına
gitti ve ona “seni ilk kez böyle
görüyorum, şehide böyle mi lâyık
olacaksın? Şehide lâyık olma kendini
yiyip bitirmeyle olmaz.” Önceden
pratikte de beraber kalmışlardı.
Sinan arkadaş yansıtmak istemese de
ruh haline yansıyordu. Amed
arkadaşın şahadeti için “o kutsal
topraklarda şehit düştü ben ise
buradayım.” Ben ilk kez ağzından
kutsal topraklar sözünü duydum.
“Burası da Kürdistan değil mi?”
Dedim.
O da “orası Amed!” dedi. “Ben orada
şekillendim, orada büyüdüm, orada
komutanlık yaptım, orada şehit
düşmek istiyordum. Amed arkadaşla
sözümüz o temeldeydi.”
Amed’e gitmeyi çok istiyordu. Aynı
yıl arkadaşlarla konuştu. Arkadaşlar
ikna oldular. O zaman Amed‘de de
sorunlar vardı. Eyalet komutanı
olarak o arkadaş seçildi. Tüm
yetkilerini devretti.
Hep şunu diyordu.
“Biz
kutsal topraklara gidiyoruz” O
süreçte 6 Mayıs Talimatı geldi.
Önderlik “artık intihar eylemlerine
karşıyım” diyordu. O hafta
içerisinde Medya arkadaş ve benim
eyleme gidişimiz durduruldu. Sinan
arkadaş Amed’e gidecekti ve ben de
kendisiyle gidecektim.
13 Mayıs’a doğru grup hazırlandı.
Sinan arkadaş, Ş.Serxwebun arkadaş
ve on altı kişi Amed’e gitmek için
hazırlanıyorduk. O gün operasyon
çıktı. Biz Kaşura Yolu üzerinde pusu
olduğunu fark ettik. Medeni
arkadaşın bölüğü Gulka’daydı, oraya
gittik. Sinan arkadaş, Medeni
arkadaşa operasyon çıkacağını
belirtti. Arkadaşlar Sinan arkadaşa
ne yapılabileceğini sordular. Heval
Sinan “önce nokta değiştirelim,
bakarız düşmanın yönelimlerine karşı
konumumuzu belirleriz, eylem de
yapabiliriz” dedi. Güç çoktu. Gücü
belli yerlere mevzilenmek üzere
gönderdiler. Sabah rojbaşla beraber
düşman her yeri tutmuştu. Sabahtı,
Sinan arkadaş “kimse hareket
etmesin” diyordu. “Düşman hareket
etsin, biz anlayalım operasyon
nereyi kapsayacak.” İki arkadaş
operasyondan haberleri yoktu ve
düşmana doğru gidiyorlardı. Bizim
onlardan haberimiz yoktu. Sinan
Heval “bunlar ne yapıyor, düşmanı
görmüyorlar mı?” Anladık ki o
arkadaşlar bir noktada yatmışlar
kalkıp gidiyorlar. Sinan Heval
kendisi nöbet yerine geldi, ben de
onunla birlikte gittim Metina üç
silsiledir. Başla sonu düşman
tutmuş, ikinci silsileyi yine düşman
tutmuş, biz de ortasındayız,
arkadaşların mesafesi BKC, kleş
mesafesidir. O esnada düşman o iki
arkadaşa ateş açtı. Düşmanın onlara
ateş açmasıyla Sinan Heval, “başladı
artık” dedi. “Biz bunlara yardım
edelim, yoksa arkadaşlarımız şehit
düşecek.” Bir de bizim tepecilerimiz
var, sekiz arkadaş tepecidir, daha
düşman onları fark etmemişti. Onlar
da çatışsa biz akşama kadar
çatışırız, dedik. Düşman kendini
bırakıyordu, artık biri yirmi metre
yakınımıza kadar geldi. O zaman
Sinan arkadaşın bana teslim ettiği
şeyler vardı, sicillerdi, bayraktı,
benim mektuplarımdı, defterdi, Medya
arkadaşın mektupları vardı, ben
onları orada sakladım. İki arkadaş
bombayı çıkardık, düşman da
patlatacaktık. Çünkü arkadaşların
onlarda değil de kendilerinde
patlattıklarını gördük. Bu bizi çok
zorladı, bizim de kurtuluşumuzun
olmadığını biliyorduk. Düşman
üzerimize geldi, kimsenin olmadığını
söyleyerek geri gitti, artık gördü
mü görmedi mi bilemiyoruz. Çok
dikkatsizdi. Kimsenin orada
olmadığını söyleyip gitti. Öyle
deyince altmış kişi falan vardı,
tümü oradan kendilerini bıraktılar.
Çatışmanın bittiğini biliyorduk
artık ve oralarda bir daha aramanın
olmayacağını anladık. Akşam saat üç
buçuktu bulunduğumuz yerden hareket
ettik. Bir boğaz vardı, Sinan
arkadaşın şehit düştüğü boğazdır.
Mezarını da ilk gömdüğümüz yerdi.
Otuz iki kişiden on beş kişi
kalmıştı. Herkes yavaş yavaş oraya
toplandı, en büyük grup bizdik.
Medeni heval geldi, belinden
yaralanmıştı. Sinan arkadaşı sorduk,
kimsenin haberi yoktu. Sinan
arkadaşla beş kişi gitmiş, üçü şehit
ikisi de teslim olmuştu. Sinan
arkadaş savaş konusunda
tecrübeliydi. Daha önce Amed'de de
bir kere kopmuştu üç dört gün sonra
arkadaşlara ulaşmıştı. Herkes öyle
biliyordu. Tabi Medeni heval kendine
bir grup oluşturdu, yaralıydı, onu
da zaten kurtaran Sosın arkadaştı.
Şutikle kayalıklardan bir yere
bırakıyor, düşman üzerlerine
gelmesine rağmen fark etmiyor.
Medeni arkadaş da “sizinle
yürüyemem, siz operasyonun dışına
çıkın, ben de üç dört arkadaşla
düşmanın içinde kalacağım,” diyor.
Onu bıraktık, erkek arkadaşlar iki
takımdı, Ş.Mahir Sason ile Rubar
Kamışlo arkadaş. Onlar olayın
içindelerdi, çatışmanın bir bölümünü
yürütüyorlardı. Biz onlarla
konuştuk, Ş.Mahir arkadaş bir delik
bildiğini, bayan arkadaşları oraya
koyabileceğimizi ve oranın çatışma
için de uygun olduğunu söyledi.
Gelirlerse üç dört gün çatışırız,
diyordu. Gittik gerçekten kayalıklı
çok güzel bir yerdi. Düşmana yüz
elli metre uzaklıktaki bu yere dokuz
bayan arkadaş ile bir erkek arkadaşı
koyduk. Beş altı arkadaş da deliğin
etrafında mevzi aldık. O mevziler
kolay kolay düşmezdi. Düşman
yakınımıza geldi, ama biz
bombalarımızı çıkardık, Rubar
arkadaş soğukkanlı idi, “bırak ilk
mermiyi onlar atsın” dedi. “Bizi
vururlar” dedim “yok yok vuramazlar,
bu yaştan sonra bizi vuramazlar.”
“Sen bilirsin” dedim. Onu esas
aldık. Yirmi metre yakınımıza kadar
geldiler iki askerdi, Türk askeri.
Sigaralarını yaktılar, teskereden
bahsediyorlardı, bizi görmeden
gittiler, biz o iki askeri
vursaydık, öldürürdük, çatışma
yeniden başlardı.
Operasyon dört gün sürdü. Dördüncü
günün sonunda artık biz toplandık.
Operasyondan sonra arkadaşları
aramaya başladık. Zilan arkadaş
kendinde bombayı patlatmıştı,
Hakkârili idi. Onun cenazesini Rubar
arkadaşla kayalıklarda bulduk.
Eşref, Rojbin, Zelal, Agit
arkadaşlar beş arkadaş da şehit
düşmüşlerdi. Bir de Mehmet arkadaş
Serê Metina'da şehit düşmüştü.
Toplam on bir arkadaş da kayıptı.
Bunların içinde Sinan arkadaş da
vardı. Daha sonra BKC'ci bir arkadaş
vardı, cenazesi arazide kalmıştı,
dört, beş yıl sonra fark ettik, onu
da şehitliğe getirdik. Diğerleri de
kaçmıştı. İşte Sinan arkadaşın
silahını, raxtını alan Mervan en
büyük kontra olmuştu. Aklımda kalan
İranlı Şiyar, Lokman vardı,
cephaneciydi, teslim oldu. Erkek
arkadaşların çoğu teslim olmuşlardı,
bayan arkadaşların da
kurtulmalarının tek nedeni aramıza
bir kol girmişti. Arkamıza
düşmüşlerdi, bizimle kalan bayan
arkadaşların tümü şehit düştü.
Arkada kalan bayan arkadaşların tümü
de kurtuldu. O takıma bir şey
olmadı. Bütün yoğunluğu çatışmanın
olduğu yere verdiler, asıl noktayı
hiç aramadılar. Sinan arkadaşın
şehit düştüğünü bilmiyorduk. Tam
dört gün aradık. Niye gelmiyor
artık, kopmuşsa eğer üç dört günde
buralara ulaşır, yaralıdır belki o
nedenle bize ulaşmıyor, diye
düşündüm. Sonra arazide onun
cihazının pilini gördük. Cihazı da
çalışmıyor, demek ki ondan kopmuş,
diye düşündük. Oldukça umutlandık.
Hiç durmadan arıyorduk. Tüm
şehitlerimizi topladık. Boğaz yol
üzerindeydi, arkadaşları oraya
gömdük. Sinan arkadaşın cenazesini
ben görmedim, üzerine de gitmedim.
Xwinreş arkadaş Sinan arkadaşın
üzerine gitmişti. Sinan arkadaşın
hiçbir eşyası yokmuş ve tanınmamak
için ufak bombayı kendisinde
patlatmış, zaten belli bir yere
kadar da sürüklenmiş, mermi yemişti,
arkadaşlardan kopmuş. Orada bir
düzlük var, o ufak düzlüğü geçmeye
çalışırken üç arkadaş şehit düşüyor.
Ondan sonra Sinan arkadaş geçmeye
çalışırken bir yerde tıkalı kalıyor.
Zaten o iki kişi de teslim oluyor,
kayanın dibinden çıkamıyorlar. Sinan
arkadaş da biraz sürükleniyor,
bakıyor, düşman üzerine gelecek, çok
yakındır. O boğazı geçse kurtulacak.
Çıplak bir yerdir, ondan sonrası
ormanlıktır, Ş.Mahir Sason
arkadaşların çatışma sahasıdır,
arkadaşlara ulaşabilselerdi
kurtulabilirlerdi. O beş arkadaşın
da o temelde çemberden çıktığını
sanıyorduk. Çemberin son halkasıydı.
Düşman artık Sinan arkadaşın üzerine
gidince tanınmamak için o siyah,
ufak bombasını kafasında patlatıyor.
Üzerinde para var, bizim
raporlarımız vardı, fedaî eylem
önerilerinin olduğu raporlardı,
bunların tümünü saklamıştı. Onu
düşman bulamadı. Çünkü biz de
bulamadık. Albümü vardı saklamıştı,
sadece çantasında bir diş macunu bir
de bireysel bazı şeyleri kalmıştı.
Düşman onları zaten direkt söyledi.
Ama düşman da Sinan arkadaş olduğunu
anlamadı. Çünkü bombayı kafasında
patlatmıştı, kafa kısmı gövdeden
kopmuştu. Ondan sonra, o duygusal
atmosferde ben bir hafta kendime
gelemedim. Medya arkadaş yıkıldı,
Amed arkadaşın şahadeti, üç ay
içerisinde bir sürü şahadet…
Komutanlar şehit düşüyordu. Kırılma
noktasına geldim. Medenî arkadaş
yaralıydı, geldi bana bir şey
söyledi. Belinden ameliyat olmuştu.
Tabi geldi yanıma "sen niye
ağlıyorsun?" "ben Sinan arkadaşı çok
seviyordum” dedim. O da “herkes
Sinan arkadaşı seviyordu” dedi.
“Sinan arkadaş hepimizin
komutanıydı. Sinan arkadaşı belki
senden daha fazla seven arkadaşlar
var. Tamam, ama ağlayarak, kendini
bitirerek, şehide lâyık olunur mu?”
Dedi. Öyle deyince Medya arkadaşın
Sinan arkadaşa söylediği "sen şehide
böyle mi lâyık olacaksın?" sözü
aklıma geldi. Medya arkadaş da
yaşıyordu, ama başka bir bölükteydi.
Sonradan Medya, Cudi, Zeynep,
Xwinreş arkadaşlar da şehit düştü.
Sinan arkadaş diyordu, “kutsal
topraklar Gorsê, Murat Suyu, Dicle,
Amed ışıkları” ben de dedim oraya
gideceğim. Tam Amed'e gidebilmek
için yedi yıl bekledim ve gittim. Bu
benim içimi biraz rahatlattı. Sinan
arkadaşın bana bahsettiği Gorsê'yi,
onun noktalarını, gerillacılık
yaptığı yerleri gördüm. Hangi
kayalıklardan Amed'e bakmış, onun
ruhunu hissediyordum. Çıkıp
bakıyordum, Nevroz’du. Ben gidip
Newroz ateşini Sinan arkadaş için
yaktım. Gorsê onun karşısındaydı.
Gorsê aydınlanıyordu. Gorsê Amed’de
bir dağdır. Sinan arkadaşın Gorsê’ye
sevgisi oldukça büyüktü. İlk gerilla
pratiğini orada öğrenmiş. Şimdi de
Amed’de bir nokta onun adınadır.
Sinan arkadaş tam 35 asker orada
öldürmüş.
Sinan arkadaş, tam bir komutandı.
Önderliğe bağlıydı, dürüsttü.
Olaylar karşısında çözümleyiciydi.
Yanındaki insanları kazanmak için
elinden gelen her şeyi yapardı.
Savaş konusunda çok yetkindi.
Gerillacılığı çok iyi biliyordu.
Metina’da eylemlerde belli
zorlanmalar yaşanıyordu. Fakat Sinan
arkadaş geldikten sonra bir ayda
dört, beş bireysel eylem yapıldı.
Güney’de bu tarz yoktu. O zaman bu
eylemlerin sonuç vermeyeceğini
belirtiyorlardı. Fakat eylemler
düşmanın hareketinin daraltılmasına
neden oldu. Sinan arkadaş direkt
eylemlerde “vurun!” talimatını
veriyordu. Sinan arkadaşın
koordinesinde düşman hareket
edemiyordu. Bu savaş tarzı düşmanı
çok zorluyordu. Sinan arkadaş savaş
psikolojisini iyi biliyordu,
düşmanını iyi anlıyor, iyi takip
ediyordu. Düşman önderliği
yakaladığında ilk anlayan, ilk
bizlere perspektif veren oydu.
Yaşamda, saygıda ve sevgide hiçbir
fark gözetmiyordu. Sadece
yönetimlerle tartışmaz, bir bölüğe
gider, o bölükte en genç kişilerle
tartışırdı. O dönem bayan
yönetiminde Ş.Zeynep arkadaş vardı.
Ş.Zeynep arkadaşın çok güçlü
olduğunu belirtiyordu. “Fakat bazı
yaşamsal sorunları çözümlemede dar
kalabiliyor” diyordu. Onunla da
sürekli tartışıyordu. Bayan
arkadaşlara yaklaşımı noktasında
önderliği anlamıştı. Üniversite
çevresinden katıldığı için düşünsel
anlamda özgürlüğün hangi yoldan
geleceğini iyi biliyordu. Salt
savaşkan yönü, salt düşünsel yönü,
salt sorunlara yaklaşım yönü değil
kadına yaklaşımda onun ideolojik
yönünü ele alarak, yaşama geçirmeye
çalışıyordu. Toplantılarda yön
verebiliyordu. Yapıcı yönü
belirgindi.
13 Mayıs yaklaşıyor. Sinan arkadaşın
şahadet yıldönümüdür. Olacaksa bir
şahadet onun gibi olsun, eğer
olmayacaksa farklı bir çözüm yoktur.
Sinan arkadaşın tarzı Zilan
tarzıdır. Fedai olunacaksa yaşamda,
yoldaşlık ilişkilerinde, onu temsil
etmek gerekmektedir. Sinan arkadaşa
layık olmak büyük bir sorumluluk
gerektiriyor.
Şahadeti
zaten büyük bir kahramanlıktı.
Anıları önünde saygıyla
eğiliyorum
Mücadele Arkadaşı
------------------------------
DAĞLARIN ALTIN ÇOCUĞU
Daha yüz yüze gelmeden, bir tebessüm
etmeden, sıcak bir merhaba demeden
de insanlarla tanışmak mümkün. İlkin
fotoğraftan tanıştığım şehit Sinan
gibi. O Sinan ki, Çukurova
Üniversitesi’nden PKK’ye katılırken
bir Türk gazetesi Onun için “Altın
Çocuk” başlığını atmıştı. İşte ben o
Sinan’la bir gerilla fotoğrafında
karşılaşmıştım. Tam da bundan on beş
yıl önceydi. Amed merkezdeydim.
Çekilmiş fotoğraf filmleri
getirilmişti bana. Bunları fotoğraf
kartına basmak gerekiyordu. Nerede
çoğaltacağımı düşünürken, şehit
Serkeft (Sadık Sancar) aklıma
gelmişti. Onun evine uğradım ve
kendisine durumu söyledim. Yardımcı
olabileceğini belirtti. Derken
fotoğrafları karta bastırabildik.
Basılı fotoğraflara epeyce baktım.
İşte o yüzlerce fotoğraf içinde
Şehit Sinan’ın silueti sanki
bugünmüş gibi halen belleğimdedir.
Daha bıyıkları yeni terlemişti.
Çakır gözlü ve keskin bakışlıydı.
Fotoğrafta bile militanca bir duruşu
vardı. Nereden bilebilirdim ki
sonradan hep birlikte gerillâ
saflarında yer alacaktık.
Bunun üzerinden bir buçuk yıl
geçmişti ki, onunla gerilla
saflarında karşılaştık. Neredeyse
ondan sonra hep birlikteydik. Amed,
Önderlik Sahası ve Behdinan derken
hiç ayrılmadık.
Gerillâ olarak da ilk karşılaşmamız
Şehit Kendal bölgesinin Beşiştê
ormanlarında olmuştu. O zaman
yaralıydı. Ama yarasının tam
iyileşmesine de az bir zaman
kalmıştı. Bir takımla birlikte
düzenlemesi Şehit Remzi bölgesine
olmuştu. Yanılmıyorsam tarih olarak
da 20 Haziran 1994 günüydü.
Kuryeleri de yoktu. Takım içinde
yola kimse hakim değildi. Yol
güzergâhı da riskliydi. 1994’teki
büyük operasyonun yoğunluğu da
hafiflememişti henüz. Zaten Amed
Eyaleti’nin stratejik arazisine de
düşman konumlanmıştı. O durumda
arkadaşların kuryesiz bir şekilde
Şehit Remzi bölgesine gidişi doğru
olamazdı. Gidiş güzergâhında
herhangi bir olumsuz durumun
gelişmesi halinde, yıllarca onun
vicdanî ezikliğini yaşayabilirdim.
Bir de grup komutanının Sinan
arkadaş olmasının benim açımdan ayrı
bir önemi vardı. Daha fotoğrafta ilk
gördüğümde O’nu kendime yakın
hissetmiştim. Gerilladaki o ilk
rastlaşmamızda akşama kadar
tartıştık. Tartışırken Şehit Sinan
hep gülüyordu, hem de kahkahalarla.
Gülüşünde bir doğallık vardı.
Kendine güven ve kararlılık vardı.
Çok gençti ama aydınlık yüzlüydü.
Yol güzergâhı konusunda da
tartışıyorduk. Akşama kadar.
Güzergâhta düşmanın hareketliliğinin
olup olmadığını hem dürbünle hem de
cihazla kontrol ediyordu. Kendisi ne
kadar kendi başlarına
gidebileceklerini ısrar ettiyse de
bizim farklı bir planımız olduğu
halde bir arkadaşla birlikte
kendilerini belli bir yere kadar
götürebileceğimi belirttim ve o gece
onların kuryesi oldum. Onları riskli
noktalardan geçirdikten sonra görev
alanıma geri döndüm.
O günden sonra kısa süreli bir
ayrılma durumumuz oldu.
Yine de çoğunlukla aynı bölgelerde
kaldık.
Aynı mevzilerde çatıştık.
Aynı tehlikeli badire atlattık.
Aynı fotoğraf karelerine girdik.
Birlikte Bre oynadık. Futbol
oynadık.
Kıyasıya satranç oynadık.
Zannetmiyorum ki, hiçbir gerilla o
kadar birlikte kalsın. Savaş
yazgımız da şahadetine kadar
ayrılmadı. Tek ayrılığımız, şahadet
ayrılığı oldu. Şahadete ulaşmasaydı,
yazgımız yine aynı olabilirdi.
Birlikte Amed’e gidecektik. Ama
aramıza o dönemin ihanet hançeri KDP
girdi. KDP’nin geri feodal
ölçüleriyle şekillenen ve Şehit
Sinan’ı uğraştıran, sonradan da
ihanet ederek KDP’ye kaçan o sahte
komutanlar girdi. Kürdistan’daki o
ihanet hançerini ve içimizde bulunup
da Şehit Sinan’ın şahadetine
sebebiyet veren o sahte komutanları
unutamıyorum. Herhalde hiç
unutmayacağım da. Unutmak da mümkün
değil. Sadece Şehit Sinan’ı bile
anımsadığımda, bu ihanet hançerini
ve onun uzantılarını unutamıyorum,
kabullenemiyorum. Halkımızın da
unutmasını istemiyorum. Tarihe de
bir ibretlik ders olarak kazınmasını
istiyorum.
Altın Çocukla Türk ordusu baş
etseydi, “Tarihi düşmandır” derdim.
KDP’nin Türk ordusuyla birlikte
geliştirdiği bir operasyonda, Kürt
halkının en seçkin oğullarından biri
olan Altın Çocuk’un şahadetine neden
olması, Kürdistan ve Kürdistan halkı
için bir trajedidir. Acaba ihanet
hançerini ellerinde tutanlar bunun
bilincedirler mi? Sinan arkadaş
yaralandığında kurtulma imkânı
varken, kafasına bombayı dayayıp
patlatarak şahadete ulaşmasını
düşündükçe, hep O’nun ne tür bir
mesaj vermek istediği üzerinde
yoğunlaşıyorum ve O’nu tanıdığım
için bazı sonuçlara varabiliyorum.
Beyin okumak derler ya, beynini
okuduğum, duygularını sezdiğim,
bazen konuşmadan da anlayabildiğime
emin olduğum arkadaşlardan biriydi.
O’nun şahadet biçimi, ihanet
çizgisine karşı özgürlük ve direniş
çizgisini nasıl temsil edilmesi
gerektiğine dair bir çığlıktı.
Onunkisi böyle güçlü ve net bir
mesajdı. Beritan çizgisine, karşı
cins cephesinden verilen bir
cevaptı. Xakurkê’deki Beritan’ın
direnişine Metina’dan bir karşılık
vermeydi.
Zira Şehit Sinan; PKK-ARGK’nin öyle
bir gerillâ komutanıydı ki, düşmanda
bile bir şok ve şaşkınlık etkisi
uyandırmıştı. Düşman bile kendisine
saygı duyuyordu. O’nun karakteri
konusunda düşmanın yazdığı belgeler
birer delildir. Bu belgeler ve bazı
kontraların verdiği bilgiler
düşmanın, Şehit Sinan hakkındaki
şaşkınlığa ve ona duyduğu saygıya
işaret ediyordu. Bir kontranın
itiraflarında yer alan bilgilerde,
Şehit Sinan konusunda düşmanın
değerlendirmeleri mevcuttur. O
değerlendirmelerde düşman şöyle bir
tespitte bulunuyordu; “Bu kadar
erken gelişmesini çözemedik. Gerilla
hareket tarzı ve taktiği konusunda
yaratıcı bir komuta kişiliğine sahip
olduğu anlaşılıyor. Manevra ve
hareket kabiliyeti çok yüksek ve
esnektir. Herhangi bir karakter
zayıflığını da tespit edemedik”
şeklindeki değerlendirmeler, bir
kontra hakkında hazırlanan
iddianamede vardı.
Yine başka bir kontranın verdiği
bilgiler de hayret uyandırıcıdır. Bu
kontra, bu bilgileri 1997’de bize
verdi. Bu bilgilere göre düşman Amed
Eyaleti’ne özel bir planla
yöneliyordu. Kendisine göre eyalette
etkin olan yedi arkadaşı
belirlemişti. O arkadaşların gerilla
savaş tarzı ve PKK yaşamına sahip
çıkışını, düşman kendisi için büyük
bir tehlike olarak görüyordu.
PKK’nin her açıdan çizgisini temsil
eden o yedi arkadaşın imha edilmesi
durumunda, eyaletin de tasfiye
edileceği hesap edilmişti. Onun için
yedi arkadaşın bulunduğu bölgelere
özel önem verilerek, yönelim
yapılıyordu. Gerçekten de tespit
ettikleri arkadaşların Amed
gerillası üzerinde etkileri
belirleyiciydi. Bu belirleyicilikle
yola çıkan düşman, o arkadaşları
şehit düşürdüğü taktirde Amed
gerillasının direniş iradesi ve
umudunu kıracağını planlamıştı.
Düşmanın hazırladığı bu listede yer
alan arkadaşlar içinde ilk sırayı
alan Şehit Sinan arkadaştı. Şehit
Sinan’ı birinci hedefe koymalarının
nedeni; hem eyalet dar yönetiminde
yer alması, hem de birinci dereceden
sorumlusu olduğu Dorşin bölgesinde
güçlü ve yaratıcı bir savaş pratiği
geliştirmesiyle düşmanı
zorlamasıydı. Düşmanın bu planının
başarıya ulaşmasına Sinan arkadaşın
öngörüsüyle engel olundu. Şehit
Sinan’ın gerilla komutanlığıyla boşa
çıkartıldı.
95 ve 96’daki dördüncü bölge pratiği
de bu açıdan tarihi bir pratiktir. O
dönemde dördüncü bölgenin birinci
derece sorumlusu Şehit Sinan’dı.
Düşman o dönemde dördüncü bölgeye
kırkın üzerinde operasyon yapmıştı.
Hepsi de birer birer fiyaskoyla
sonuçlanmıştı. Düşmanın hareket
tarzını telsizde çözen, araziyi
doğru kullanan, ona dördüncü
bölgenin gerilla gücünü moralize
eden ve gerilla disiplini
doğrultusunda hazırlayan Şehit
Sinan, düşmanın tüm taktiklerini
boşa çıkartarak gerilla cephesinden
karşılık veriyordu. Öyle bir
karşılık veriyordu ki, düşmanın
küçük birliklerle döşediği mayınları
bir bumerang gibi düşmana
çeviriyordu. Düşmanın geliştirdiği
bu mayınlama taktiği kendisine karşı
kullanılan bir taktiğe dönüşünce,
düşman bundan vazgeçmişti. Bu konuda
Şehit Sinan etkin bir rol oynamıştı.
Düşmanın Amed’de geliştirdiği
“Atmaca 1” adlı operasyonunda
düşmana karşı Amed gerillâsının
geliştirdiği destansı direnişte de
yer aldı. Taa Apê Musa bölgesinden
bir bölük güçle, karargâh, cephe
karargâhı ve Şehit Remzi bölgesi
güçlerine destek vermek için
gelmişti. Operasyondaki
toparlayıcılığıyla ve yönetime
destek verme anlayışıyla rolünü
layıkıyla oynamıştı.
Hem bir gerilla ustasıydı, hem de
her çeşit silahı kullanabiliyordu.
Bunun alt yapısını 1991’de gittiği
Beka’daki Mahsum Korkmaz
Akademisi’nde gördüğü eğitimde
oluşturmuştu. Tuzak yapmada ve
düşmanı tuzağa çekmekte pek çok
yeteneğe ve yaratıcılığa sahipti.
Taktikte sadece yönlendiren değil,
aynı zamanda bizzat uygulayıcısıydı
da.
Birebir en öndeydi. Keskin bir
zekâsı vardı.
Düşmanın da “Altın Çocuk” demesinin
nedeni buydu.
Askeri hitabeti etkileyiciydi.
Net konuşurdu.
Yaşamda sadeydi.
İlişkilerinde doğaldı.
Doğallığında bir otoriterlik de
vardı.
Karizmatik de sayılırdı.
Bir o kadar da hümanist ve
mütevaziydi.
Yapı içine fazla yansımasa da
yönetimde kendisine centilmen
arkadaş deniliyordu.
Denetimindeki yapıyı korumada öyle
duyarlıydı ki, sorumluluğu altında
bir şahadet olayı yaşanınca hemen
vicdan sorgusuna girebiliyordu.
Şahadetlerin etkisinde kalabiliyor
ve bunu dışarıya yansıtıyordu.
Biraz da duygusaldı.
İçtenlikle duygularını açabiliyordu.
Buna örnek de, 1993’te Muş güneyinde
takım komutanıyken takımında üç
arkadaş şehit düşünce oturup
ağlamıştı. Kendisi de bunu hep
anlatırdı. Sorumluluğundaki
arkadaşların şahadetlerini
kaldıramamış, “ben komutanlığın
gereklerini yerine getiriyor muyum,
getirmiyor muyum, layık mıyım,
değil miyim” muhasebesine girmiş ve
ondan sonra yetkince bir çıkış
yapmıştı. Çıkışını da o kadar
gürlüce yapar hale gelmişti ki
cesaretiyle ve ciddi bir savaş
taktiğiyle tereddütsüzce
savaşıyordu. Düşmanla savaştığı
oranda bir o kadar da kendi
kişiliyle savaşıyordu. Coşkulu ve
içli duygularını, şehitlere
bağlılığını, Amed’e olan
bağlılığını, arzularını ve
özlemlerini bazen şiire de
döküyordu. “Dicle’m” şiirine bunları
birer birer nakşetmişti.
Diğer bir kişilik özelliği de
gittiği her yerde anında varlığının
hissedilmesiydi. Devamlı yenilenmeye
açık olan kişiliğiyle Kürdistan
toplumunun her sınıfından gerilla
saflarına gelen arkadaşların olumlu
yönlerini hemen tespit etmesi ona
göre arkadaşla ilişkilenmesi, onu
ilgi odağı haline getiriyordu.
Tüm savaş pratiğinde bu yönü
herkesçe kabul gören bir arkadaştı.
Gittiği yerlerin özgünlüğünü
reddetmeyen ama yetersizlik ile
olumsuzlukları aşan bir yapısıyla da
ön açıcıydı ve bu anlamda çok
farklıydı.
Metina bölgesinin sorumlusu iken, ne
burada kök salan sınır kültürünü
kabul etmiş ne de tamamen Kuzey gibi
yaklaşmıştı. Tam da yaratıcı
olabilmişti. Gerilla yaşamını,
disiplinini ve taktiğini oturtmada
Metina güçlerini ikna etmiş, bu
konuda bir inanırlılık ve
pratikleştirmeyi başarabilmişti.
1998’de Metina’da yaşanan
olumsuzlukları aştırabilmiş ve
Metina’nın gerilla gücünü bahara
güçlü bir çıkış yapacak düzeye
getirmişti. Bunun pahasına kendisini
de bir hayli yıpratmıştı.
Zorlandırılmıştı ama kendisi kimseyi
zorlamamıştı. Önce yapmış sonra
herkesi yapmaya ikna etmişti.
Metina’nın hem yapısında hem de bu
gerçeği yaratabilmişti. Nasıl ki
Amed’de zorlanan bir bölgeye gidip
orayı o durumdan çıkarabiliyorduysa,
Metina’da da yaptığı buydu. Hiç
kuşku yok ki bu anlamıyla PKK-ARGK’nin
bir komuta jokeriydi. Komutanlığının
her kademesinde bu yönü ön plana
çıkıyordu.
Pratik içinde savaşarak pekişti.
Manga, takım, bölük, tabur, bölge
komutanlığına kadar gelişti.
En dar yürütmelerde yer aldı.
Önderlik sahasında da kurulda yer
alıyordu.
Uluslar arası komplo gelişince,
Önderlik sahasından ülkeye çıkış
yaptık. Grup olarak Amed’e gitmek
üzere Behdinan’a geldik. Ve yine
birlikteydik. Birlikte tekrar Amed’e
doğru yol alma hazırlıklarımız
sürüyordu. O da Metina’daki görevini
devredip, bizim komutanımız olarak
bizlerle birleşerek bizleri Amed’e
uçuracaktı.
Bir martı kuşu gibi bizleri
özgürlüğe uçuracaktı.
Kahkahalar ata ata, vadileri,
tepeleri aşa aşa, kahpe pusulara
vura vura Amed’e ulaşacaktık.
Bir buçuk yıllık ayrılık hasretimizi
kavuşma özlemine dönüştürecektik.
Golav, Gre Sor, Dorşin, Koz, Spi Lis,
Qurmik, Qoyê Spi ve Gorsê dağlarında
ateşler yakıp koz yapacaktık.
Kozların üzerinde çay demleyip
doyasıya yudumlarken, bazen
sabahlara kadar bazen de gece
yarısına kadar güle güle sohbet
edecektik.
Gündüzleri Hêga Derê’de Brê, Sisê ve
Gorsê’de futbol oynayacaktık.
Brê oynarken, O kıvrıla kıvrıla
koşacaktı, futbol oynarken O sol
ayağıyla muhteşem voleler çakacaktı.
Kıyasıya satranç maçları da
yapacaktık.
Bazen de geceleri Gorsê ve Qurmik
sırtlarında Amed’i seyre dalacaktık.
Biz Amed ışıklarına bakarken, Amed
ışıkları da bize bakacaktı. Çünkü ne
onlar bize ne de biz onlara
yabancıydık.
Hani bir zamanlar birlikteydik ya,
onlar bizi biz onları unutmamıştık.
O ışıklar içinde yaşayan halkımız da
bizi unutmamıştı.
Bunları düşlerken, nereden
bilebilirdik ki 13 Mayıs 1999’da
Metina dağlarında ihanet hançeri bu
düşümüze saplanıp kalacaktı.
Bil ki bu düşümüz senden sonra da
devam ediyor.
Seninle olan düşümüz daha da büyüdü.
Biz de Amed’e yetişemedik ama
düşümüzle beraber Botan’a kadar
gittik. Başka arkadaşlar da senin
düşünle beraber Amed’deler.
Gorsê’deler, Şelêdeler, Qurmikdeler,
Dorşindeler ve Amed’in
ovalarındalar, dağlarındalar,
vadilerindeler.
Mayıs gülleri olan sizler gibi Amed
dağlarındaki güllerin ve sizlerin
düşünü gerçekleştiriyorlar.
Mücadele Arkadaşı
------------------------
METİNA’YA SU
Gittikçe daha da anlam
kazanıyor.
Gözlerimi kapatsam da hiç
silinmiyor,
Bitmiyor Metina.
Metina bitmiyor ki,
Memlekette onları izleyen
aşk çiçekleri
Ey Metina sana olan
bağlılığım,
Daha başkadır şimdi.
Susuzluğuna çaredir.
Bir bağlılıktır bu ya
Bak Medya’nın, güneş
ışığıyla parlayan
Kızıl dereleri var artık
senin.
Artık susuz değilsin.
İçinde taşıdığın
yiğitlerinle,
Kan kızılı Dicle’ye
koşuyorsun.
Akıntısız sürükleniyor
şimdi.
Anılarımda hayallerimde.
Her şeye rağmen bir
güzellik,
Bir fedaî taşıyorsun
Sinan’ımı almış, Dicle’yle
kucaklaşıyorsa,
Beni de beni de kollarına
alacağını
Biliyorum bir gün
Özlemlerimi, hayallerimi,
arzularımı
Budamaktan kurtaracaksın
değil mi?
Değil mi ki, Metina,
Neden ağladığını bilirim
şafakta,
Hıçkırıklarına inat
Bir gülüşün sahibi,
Militanı, direnişçilerin,
fedaîlerin,
Kaybedenlerin,
Kazandığı bir umut.
Bir sevdayla alacaksın
Beni değil mi?
Buluşma yerimiz,
Ne Kemal Tepesi,
Ne Çarçel, ne Botki
Ne de Partizan olmayacak
artık.
Zamanını bilmem ama
Başkent Amed olacak
buluşma yerimiz.
Mesleğimiz,
Özlemlerimizin,
özlemcisinin kavgası olacak.
Bin yılın son yürek
eşliğinde güneşin ve ateşin
ülkesinde Başkent Amed’e doğru bir
yolculuğun umut dolu yürekleriyle
özlemlerini taşıyan tüm güzel
insanların komutanı Ş.Sinan ve
Ş.Medya yoldaş anısına.
-------------------------
GÜLMEYİ
UNUTMA
Mutsuz
yarınların da
Yalnızken
uzaklarda,
Gülmeyi
unutma sakın,
Sevdiklerin
olmasa da yanında sevmeyi unutma.
Sevmeyi
unutma, sevmeyi unutmuş olsan da
Sevildiğini
unutma sakın.
18 Ocak 24 Şubat 2006 |