PKK - Partiya Karkerên Kurdistan

 BİR DAVA UĞRUNA ÖLENLER VARSA YÜCELTİLMEYE LAYIKTIR

 Şehitlerimizin Anılarını Yüceltmek ve Onların Komutası Altında Savaşmak Vazgeçilmez Görevimizdir

 Bizim için 10. yıl, şehitlerimizin zincirleme iç içe geçerek bir halka oluşturup tüm parti varlığımızı kuşatan, onun ruhu olan gerçek devrimci değerlere ulaşmamızı sağlayan, onları her zaman koruyup sağlamlaştırmamız konusunda bizi uyaran bir özelliğe sahiptir. Bir yandan hatalarımızı, yanlışlıklarımızı anılarına bağlılığın gereği olarak giderirken, doğruya her zamankinden daha fazla yaklaşmamızı zorunlu kılan, sürekli sorumluluk duygumuzu pekiştiren, sürekli saygı gösterilmesi gereken ve her yaşantı anımıza hakim kılmamız gereken yaşam değerlerimiz şehitlerimizdir.

          Başta Haki KARER yoldaş olmak üzere, biz ilk şehitlerimizin anılarına bağlılık sözünü verirken, gerçekleri bu biçimde anlamaya ve açıklamaya çalıştık. Şehitlerimizin anısına en anlamlı bağlılığın, onların davalarını daha da yüceltmek ve görevlerimizi ertelemeksizin yerine getirmek biçiminde olacağını bilerek böyle bir anlayışla görevlere sarıldık. Bu temelde PKK’nin ilanına ve inşasına cesaret edebildik. Unutulmamalıdır ki, bu ilk şehitlerimizin büyük anısı altında ezici bir durumla karşılaşmamak, onlara yanılgılı bir yaklaşımın getireceği ahlaki çöküntüyü ve yılgınlığı kabul etmemek için, yan etki ve koşulu göz ardı etmeden atılması gereken en doğru devrimci adımın ne olduğunu görerek buna yöneldik. Bunun sonucunda parti programımız ortaya çıktı. Bu adım ne anlama gelir? Bu anıya bağlılığın bir parti ilanına dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Bunun için yoğun bir pratik faaliyet yürüttük. Program yazımının üzerinden daha bir yıl gibi bir zaman bile geçmeden, parti ilanını gerçekleştirdik. İşte bu olay şehitliğin ne kadar kudretli bir olay olduğunu ortaya çıkardığı gibi, bu anılara doğru bir karşılık vermenin sağlam yolunun böyle olduğunu da ortaya koymaktadır.

Şehitlere herkes sahiplik edemez, şehitlerin gerçek sahipleri kendileridir, bizler ancak onların sağlam sözcüleri olduğumuz oranda, onların anısını yaşatma hakkına da kavuşmuş oluruz. Tarihte en çok üzerinde oynanan bir konudur. Özellikle de devrimci süreçlerde anılarını saptıranlar, onların uğruna savaştıkları amaçlara ters düşen sonuçlar çıkaranlar ve böylelikle onları kendi çıkarlarının malzemesi haline getirenler az değildir. Şehitlik kurumunun bütün insanlık tarihinde ve önemli gelişim süreçlerinde ortaya çıkan değerler olarak anılması, hikaye edilmesi, hatta sık sık yıldönümlerinde bağlılık antlarının içilmesi boşuna değildir. Bu bir kavga gerekçesidir.

Sınıf mücadelesinin ve halkların savaşımlarının her anında görüldüğü gibi, burada da yaygın bir biçimde karşıtların savaşı yaşanır. Onlara kendi gerici kişisel, ailesel, hatta dar ve bencil sınıfsal çıkarları için yaklaşanlar bulunduğu gibi, onlardan tüm insanlık için sonuçlar çıkaran, onları insanlığın, eşitliğin ve adaletin hizmetine sokanlar da vardır. Bu kurumu daha dikkatle incelediğimizde gerçekten göreceğiz ki, yaşamlarını önemli amaçlar uğruna feda edenlerin anıları, mücadelenin doruk noktasını oluşturuyor. Dolayısıyla onları gerici bir tarzda anma yerine, devrimci bir tarzda anmanın mücadelenin bir gereği olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu hareketin ciddiyeti, amaçlarının tutarlılığından, mensuplarının gözünü kırpmadan en değerli varlıkları olan canlarını bu yüce amaçların başarısı için her zaman feda etmeye hazır olmalarından kaynaklanır. Bir örgütün ne kadar tutarlı olduğunu öğrenmek istiyorsak, o zaman bu örgütün üyelerinin ister rahat, ister zor koşullarda her türlü güçlüğü karşılamaya ve gerektiği yerde bunun için ölmeye hazır olup olmadıklarına bakmalıyız. Eğer bu gerçekten böyle anlaşılıyorsa ve uygulamalarda bu yönde ise, o zaman bu örgüt çok ciddi bir örgüttür. Eğer ikbal ve rahatlık günlerinde değerlerin üzerine hızla üşüşüp, zor günlerde veya ufak bir baskı karşısında çil yavrusu gibi dağılanlardansa, söyledikleri ne olursa olsun, bunların tehlikeli oldukları, halkların davası gibi yüce savaşımlarda, bunların eline güven duyulacak hiçbir şey verilmemesi gerektiği ve bunun gereklerini yerine getiremeyecekleri kesinlikle belirtilebilir.

Eğer bir dava uğruna ölenler varsa, o zaman yüceltilmeye layıktır. Hele bunu zorunluluk olarak değil, zorunlu bir görevin büyük gönül rahatlığıyla yerine getirilmesi ve ucunda ölüm olsa bile seve seve yürünmesi sadece o hareketin, o kişinin gerçek büyüklük ölçütüdür. Bu uluslar için de böyledir, hatta enternasyonalizm için de böyle olduğunu kanıtlayan sayısız örnekler vardır. Bir ulus saldırıya uğradığında veya çözülüşe doğru gittiğinde onun mensupları öne atılamıyor, hesap soramıyor, sadece mırıltılar halinde gözyaşlarıyla yetiniyorsa, tam da bu biçimde kölelere yarışır, sürünme türünden bir yaşamı yeterli görüyorsa, bu ulus ve mensupları lanetlenmeye hak kazanmıştır. Böyle ulusları hiç kimse ne ciddiye alır ve ne de saygı duyar. Üzerlerinde uygulanan baskının şiddeti ne olursa olsun, ne denli haksızlıkların kurbanı olurlarsa olsunlar, kendi özgürlükleri için ayağa kalkmaktan çekinenler her zaman köleler ordusu olarak anılmaya ve iğrenç bir biçimde gözlemlenmeye müstahaktır.

Dolayısıyla burada çok açık bir ayırım yapmak gerekmektedir. Ulusal Kurtuluşçuluk adına bol bol laf edip de gerçekten ona verecek bir damla kanı olmayanların da lanetle anılmaları, bu nedenle insanlık arasına çıkamamaları, utançlarıyla her gün bin defa ölmeleri, bunlara yakıştırılacak en doğru sıfattır. Bu böyle olmakla birlikte, bol bol ulusal baskıdan bahsedip haksızlıkların ne denli fazla olduğunu söyleyerek gözyaşı dökmekten ve demagojik laflar üretmekten öteye gitmeyenlerin, sanki birer özgürlük savaşçılarıymış gibi halk arasına çıkmaları kadar iğrenç bir şey olamaz. Bunların demagojilerine aldanmak kadar, başka türlü tehlikeli bir yanılgı içine düşülmez.

Bu nedenle; ulusal davalar gibi önemli tarihsel davalar da demagojik olan, gerçekten ulusların kurtuluşuna sadece daha fazla kölelik getiren, daha fazla yenilgi psikolojisi yaşatan ve daha fazla çürümeye elverişli bir ortam hazırlayan bu yaklaşımların sahipleriyle, bir ulusun yaşama kudretinin, onun özgürlük savaşımına gözünü kırpmadan kendini feda etmekle orantılı olduğunu bilip -başlangıçta bir kişi, sonuçta milyonlar biçiminde olsun hiç fark etmez-  savaşa katılmaya karar verenlerin yaklaşımları ve pratikleri arasında büyük farklar vardır. Eğer sonuç alınması gereken bu davaya bir katkı sunulmak isteniyorsa, bu konuda ikircikliğe düşmemek ve karşı tarafın demagojisini yerle bir etmek kadar onurlu bir görev düşünülemez. Tarihe karşı soylu bir yaklaşım içinde bulunanların değerlendirmeleri böyle olmak zorundadır. Ve gerek bunların pratikleri ve gerekse tarihte yaşanan sayısız örnekler, bize böyle bir davranış içinde bulunmamızı istemekte ve bunu bağlı kalınması gereken ahlaki bir değer olarak sunmaktadır. Tarih, zafere ulaşan tüm halklar ve sınıfların bu temelde hareket ettiklerini, sayısız örnekle bize öğretmektedir.

İnsanlık ailesinin ilk gelişim evrelerinden günümüze kadar sürekli gelişme ve yücelme mücadelesinin temelinde yatan savaşım kurallarını böyle anlamak yerine; gerçek ile söz arasındaki kopukluğu en aşırı ölçülere vardıran, söz ile gerçekleri gizlemeyi kullanan, böylece mensup olduğu aşireti, halkı ve ulusu aldatmak isteyen, bunu o dönemin dar çıkarları, basit yaşamını kurtarmak için yapanlarla bunların karşıtları arasındaki ayırımı çok güçlü yapmak gerekir. Bunların bütün tehlikelerine dikkat çekmek, en az baskıyı uygulayan ve haksızlığı geliştiren güçler karşısında olunduğu gibi, bunlar karşısında da duyarlı olmak, değerli varlığımızı kattığımız davanın geliştirilmesi için şarttır. Bu konularda tarihi öyle uzun uzadıya incelememize gerek yoktur. Bu bir gelişme kuralıdır, hiçbir gücün çarpıtması bu tür gelişmelerin varlığını ortadan kaldıramaz.

Çeşitli dinlerden kaynaklanan pasifizm ve kurtuluşu öte dünyada aramanın, son derece sınırlı bazı güncel yaşam olanaklarını kurtarmak için her türlü işbirlikçilik ve yaltaklanmanın, karşıdevrimin mensupları tarafından bir öğreti haline getirilmesinden tutalım, bir karakter olarak karşımıza çıkarılmasına varana kadar, çeşitli biçimlerde yaşatılmaya çalışıldığı bilinmektedir. Bu eğilim en az doğru yönelim kadar, insanlığın gelişimine egemen olmak isteyen bir yaklaşımdır. Buna aldanmamak ve doğruyu bulmak, sadece kişiliğin gerçekçi dürüst ve erdem sahibi olduğunu gösterir. Sözünü ettiğimiz çevreler her zaman gerçekleri başka türlü göstermek isteyeceklerdir. Bunların çıkarı tarihsel gerçekleri bu şekilde göz ardı etmekte yatmaktadır. Bu nedenle her zaman bunları iyi tanımak ve bunlarla ayırımı çok güçlü yapmak gerekmektedir.

Bu ayırımı sürekli kılmadan çokça eleştirdiğimiz baskı ve haksızlığa karşı eşitlik için mücadeleyi fazla ilerletemeyiz. Bizde de büyük kişiliklerin ortaya çıkmasını istiyorsak, içinde bulunduğumuz gerçeklerin bunlar tarafından karartılmasına ve örtbas edilmesine karşı, muazzam bir mücadele vermek büyük bir öneme haizdir. Kendi gerçekliğimizi aydınlatmaya çalışırken, bu ana yaklaşım içinde kalmak kaydıyla daha doğruya yaklaşacak ve akışımızı daha sağlam yürütebileceğiz.

1970’lerde biz olanca gücümüzle gerçeğe yaklaşırken, bizim takındığımız tutumla, bizden daha fazla gerçekleri görme durumunda olanların gerçeğe bu sahte yaklaşımları arasında Ağrı dağı kadar bir fark vardır. Onların gerçeklere yaklaşımı, sömürgeciliğin ufak çekiç darbeleri karşısında bu güce ruhlarını teslim etmekten tutalım da, beyinlerini kanserli bir hale getirmeye varana kadar hastalıklı bir yapı arz etmekte ve kendilerini yitirme noktasına kadar varmaktadır. Biz bu örneklerden önemli sonuçlar çıkardık. Çıkardığımız en önemli sonuç ise, gerçeğin sahibinin halk olduğuydu. Bu ise halkın emeğinin değerlerine sahip çıkmayı, ulusal değerleri geliştirmeyi hedefler. Bunları böyle görmek, böyle savunmak önem taşımaktaydı. Başlangıçta ikirciksiz ve son derece kararlı bir biçimde elde bulunan bütün araçlarla bunları etrafa hakim kılmak, en az savaşın sıcak cephesindeki mücadele kadar gerekli ve anlamlı bir çıkıştır.

 Savaşı başlangıçta gerçekleri yakalama düzeyinde ele almak, daha sonrasını belirlemek ve sağlıklı gelişimini sağlamak açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu, aynı zamanda daha sonraki gelişmelerin belirlenmesi açısından da önemli bir başlangıcı oluşturmaktaydı. İşte diğerleriyle aramızdaki kavganın büyük önemi burada ortaya çıkıyordu. Gerçekleri gören ve her an ona ihanet etmek durumunda olan tutumla, onu görmek kadar savunmanın da gereğini yerine getiren tutumun arasına bir fark koymak devrimde zaferi yakalamak kadar önemlidir.

Bu tanımlamaları yaptıktan sonra, bu görüşümüzün kanıtlanması olan şehitlerin rollerine bakacağız. Sözlerimiz bağlılığımızın kanıtıdır ki bu bir gerçekliği ifade eder;  bu sözlerin sahipleri olarak en zor anlarda ve muazzam bir güçsüzlük ortamında, adeta vahşetin kol gezdiği, insanların sadece yüreklerine dayanmaktan başka savaşım araçlarına sahip olmadıkları bir zeminde, gerçeklerin en büyük temsilcileri şehitlerdir. Bazıları bu gerçeği ne kadar eksik ve yanılgılı göstermek isterlerse istesinler, bu konuda ne kadar eksik yaklaşımların sahipleri olursa olsunlar, gerçeğin kendisi böyledir. Eğer şehitler için bir tanım yapmak istenirse onlar, böyle bir dönemde -en azından daha sonra kazanılan birçok zaferde- varlıklarında zaferin simgeleştiği olaylardır. Onları kişiler olarak da görmemek gerekir, onlar bir kurumdur. Çünkü onlar milyonların en yanılgılı bir yaşamın kurbanı oldukları bir anda ve ihanetin her biçiminin alabildiğine yaşandığı bir dönemde gerçeğin sözcüsü olmak ve tek başına gerekirse bunları haykırarak yaşamak durumunda olan şahsiyetlerdir. Böyle davranmak bir çoğunun zannettiği gibi kolay bir iş değildir. Bugün birçok kişi bunu böyle anlamakta veya böyle olduğu yanılgısına sık sık düşmektedir.

Hemen belirtelim ki, bu en zor yaşamlardan birisidir. Eğer bugün her sahada yürütülen direnişlerimize bir anlam biçmek istiyorsak, sadece dünyadaki örneklerinde olduğu gibi örneklemelere başvurmak yetmeyecektir. Bu anlamayı kendi özgür tarihsel konumumuz içinde ele aldığımızda, günümüze doğru gerçekleşenin ne olduğunu kavramaya çalıştığımızda ve doğrulardan yana tavır aldığımızda, bütün değerlerimize bir anlam verebileceğiz ve doğru bir tanıma ulaşabileceğiz.

Bu tanımların en başında da bu mücadelenin doruk noktası olanların, adeta varlıklarını adayarak hakikat budur diye haykıranların bulunacağı ve kendilerinden daha başka göz kamaştırıcı, gelişmeleri daha çok fetheden bir değerin, bir kurumun ve savaşımın olmayacağı çok açıktır. Dolayısıyla bir davanın ilk şehitleri, o davanın tutarlılığını ve zafere gidişini kanıtlar. Yine bu davanın temel harcının konulduğunu, başlangıçtaki güç dengesizliği ve demagojik ortamın gerçekleri örtbas eden karakteri ne kadar gelişkin, güçlü olursa olsun, ters orantılı olarak bizim savaşım değerlerimizin de o kadar geliştiğini gösterir. Bütün bu yükselmenin zirvesini oluşturan şehitler, işte bu güç dengesizliğini aşmak, bu ortamı yıkmak ve gerçeğin ardıcıl zaferinin gittikçe karşı durulmaz gelişim hakkını elde etmek için en büyük olaydır. Burada ne adam vurmakla, ne çok söz söylemekle ve ne de bildiğimiz çeşitli etkinlik sağlama yöntemleriyle sonuç almak mümkün değildir.

Burada halklar için çok belirgin olan bir şey yapılmak durumundadır. O da şudur; koşullar ne kadar aleyhte olursa olsun, halkın temel haklarını kazanmak için bazı insanlar kaçınılmaz olarak hayatlarını feda edeceklerdir. Böylesi bir adım her türlü etkinlik araçlarının sağlayabileceğinden bin kat daha fazla halkları uyandırmaya ve ayağa kaldırmaya kadar götürür. Bunlar şehitlerin gerçekleştirdiği büyük bir hamle gücüdür. Bugün tarihsel davalar incelendiğinde, bu davaların ilk çıkışlarında kendilerini adayanların sürekli anıldıkları ve bu davaların daha sonraki gelişmeyi koşullandırdığı görülecektir. Partimizin bu ilk şehitleri, hiçbir araçla halkı bilinçlendirmeye ve uyandırmaya gücümüzün yetmeyeceği kadar büyük bir gücü elimizde yoğunlaştıran, bizde yürüme takatini yaratan, gerçeklerimizi daha sıkı savunmaya götüren ve mücadeleye devam komutunu veren hakiki savaş değerlerimizdir. Eğer bunların izleyicileri ve sözcüleri, bu büyük olay karşısında yılgınlığa düşmemişler ve bunlara sıkı bağlılıklarını sağlamışlarsa, bu böyledir. Eğer onların yol arkadaşları, daha dökülen ilk kanı gördüklerinde, bu kanın kendisinde düşmanın gücünü abarttıklarında ve neden düşmana karşı durulamayacağının demagojisini yaptıklarında, hele birde bunu kendi nefislerine yedirdiklerinde ihanet başlamış demektir. Dolayısıyla burada yenilgi de başlamıştır. Demek ki, şehitlik olayına doğru yaklaşım, nasıl zaferin temel bir ölçütü ise, ona yanılgılı, eksik ve yılgın bir biçimde yaklaşım göstermek de ihanetin ve yenilginin başlangıcıdır.

PKK’nin ilanına yönelirken, bilinç düzeyimiz gelişmiştir. Bilincimizi Manifestoya dökecek kadar keskinleştirmiştir ve mensuplarımız çoğalmıştır. Ama bütün bunların kendi başına bizi bir parti ilanına götürecek ağırlıkta olmadığını, bütün bunların etkisini yoğunlaştırmanın, sağlam bir yapıya dönüştürmenin temel aracının yine bu şehitlerin kanı olduğunu, onları göz ardı etmeden ve onlara ters düşmeden yapılması gerekenin kendisi olduğunu, sürekli bir biçimde belirtmek gerekmektedir. Böyle yüce bir ilana gittikten sonra, artık şehitlerin yolunda isteyenler istedikleri kadar kan dökebilir, istedikleri kadar gelişebilir ve bu uğurda her türlü çabayı sergileyebilirler. Çünkü bu gelişmelerin hepsi, anlamını burada bulmakta, yine yeni yaşamın yolunu buradan açmaktadır. Bütün bunlar ne anlama gelir? Anılar tazelenmiş ve bunlara doğru bir temelde sahip çıkılmıştır. Ne kadar zorluk olursa olsun, ne kadar zorbalık uygulanırsa uygulansın ve ortam ne kadar demagojiye boğulmak istenirse istensin, bir teorinin ve görüşün geliştirileceği ölçüde sonuna kadar bağlı kalınacak değerler ortaya çıkarılmıştır. Bunun ise, bizim gelişmemizin anahtarı olmasının yanı sıra, daha sonra PKK’nin taraftarlarının ve öncülerinin artmasında, kitlelerin ayağa kaldırılmasında temel belirleyici özellikte bir değer olduğu ortaya çıkacak ve bunun bu rolü kabul edilecektir.

Şehitlere başka türlü yaklaşımların anlamsızlığını ister kendi pratiğimizde olsun, ister başka pratiklerde olsun çok iyi gördük. Şehitleri biraz gözü yaşlı anmak ve yakınlarına biraz daha kolaylıklar sağlamakla yetinmek hiçbir işe yaramaz. Bu tarz yaklaşım, bizim toplumumuzda yaygındır. Bu tip olayların sahiplerine maddi değer verilir, hediyeler sunarlar, kendileriyle birlikte gözyaşı dökerler. Bu ancak günceli kurtarmak içindir, yoksa şehitlere bağlılığın anlamını kurtarmak için değildir. Biz bu tür yaklaşımlara baştan beri iltifat etmedik. Bu tutumumuzu daha sonraki tüm şehitlik olaylarımızda da sürdürdük. Şehitliği, öyle ölülere bir gözyaşı dökme, onların yakınlarının gönlünü alma işi gibi görmedik. Çünkü şehitlerimiz bizim yaşayan gerçek değerlerimizdir. Her ne kadar fiziksel varlıklarıyla aramızda olmasalar da ruhları ve bilinçleriyle kurumlaşmış, yaşayan bir savaşçı ordu haline gelmişlerdir.

Bu nedenle diyoruz ki, şehitlerimiz yaşayan gerçek değerlerimizdir. Bizler ise sadece onların yüce komutu altında hareket halinde olan savaşçılarıyız. Bu tanım bir abartma değildir. Eğer biz yaşamı doğru devrimci düşüncelerin  -ki bunlar önemli gerçeklere tekabül etmektedir-  yoğunlaşması olarak anlıyorsak, diğer türlü bir yaşamın ne anlamı olabilir? Fiziksel varlığımızın canlılığını korumasının, kollarımızın ve bacaklarımızın hareket etmesinin, duygularımızın çalışmasının hiçbir anlamı yoktur. Eğer biz yaşamı bu kadar alt düzeyde bir kavrayışa götürmüyorsak ve bir toplumu yeniden yaratmak, devrimci bir tarzda üretmek gibi bir amaçla yola çıkmışsak, işte bu amaçların içinde en değerli varlığın şehitler ve dolayısıyla da gerçek yaşayanlar olduklarını kabul edeceğiz. Yaşamı daha da yüceltmenin anlamını, aslında şehitleri daha da çoğaltmak olarak, bunun ise ilk şehitlerin kendilerini bir ordu haline getirmesi tarzında anlayacağız. Bu aynı zamanda ordulaşmada tek doğru ve zafere giden yolun seçilmesi anlamına gelmektedir.

Bütün halkların ve ulusların verdikleri savaşlara bakalım; onlar kendi gerçeklerine böyle yaklaşmışlar ve şehitlerini çoğalttıkça zaferi de görmüşlerdir. Aksi halde, hep yenilmiş, ezilmiş ve lanetlenmişlerdir. O halde, bizim şehitler hamlemizin giderek zincirleme bir biçimde artması, şehitlerimizin kendi kendilerini bir ordu haline getirmesinden başka bir şey değildir. Bizim yaptığımız ise, sadece onların taleplerinin sözcüsü olmaktır. Dikkat edilirse, bugün hepimizin geldiği nokta budur. Bizim şehitleri anmamızın gerçekliği ve yaşanırlığı burada ortaya çıkmaktadır. Burada bazı kişiler parti karşısında çok alt düzeylerde bir yaşamı savunabilir. Fakat nerede olursa olsun, PKK bünyesinde yer alan ve şehitlerin anısına gerçekten bağlı olanlar, kendilerini yaşamazlar ve hayatını her an bu mücadeleye feda etmeye hazırdırlar.

Partimizin şehitlerin anısına bağlılık temelinde oluştuğunun kesin kanıtı yaşadığımız pratiktir. Bu aynı zamanda tümüyle gerçeklerimize doğru yaklaşmak, gerçeklerimizi ilerici ve devrimci yönde değiştirmek, bunun için örgüt olmak, bu örgütün gözü pek militanları haline gelmek, fikren derinleşmek ve pratikte keskinleşmek anlamına da gelmektedir. Bunun etkilerinin sürekli yoğunlaşmasının, ulusal direnişin gelişmesi olduğunu biliyoruz. Bu, PKK’nin çekirdeğinin yetkinleşmesidir. Bütün bunlar da halkın siyasal ve askeri ordulaşması demektir. İşte şehitlerin ordulaşması derken; onların kızıl bir şerit, bir ana damar ve bir bel kemiği gibi bütün varlığımızı baştan sona kadar eklemlendiren, bağlayan ve hayat veren değerler olduklarını vurgulamak istiyoruz.

Eğer şehitlere bağlılığı, “şöyle bir parçamız koptu, vücudumuz parça parça oldu, bir daha dirilmesi olanaksızdır” biçiminde anlarsak ve onlara böyle yaklaşırsak, herhalde düşmandan önce kendilerine en büyük hakaretlerden birisini biz yapmış olacağız. Buna cesaret etmenin bile başlı başına bir ahlaksızlık olduğunu söylemek gerekir. Gerçekten şehitlerimizle en yoğun yaşayanların ve onlarla iç içe olanların, şehitlerin anılarında zaferi ve yaşamı görmeleri, bizim anmamızın ne kadar doğru olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır. Çok basit değerlerin kaybında bile, halkımızın ne kadar teessüre ve üzüntüye kapıldığını çok iyi biliyoruz. Ama PKK’de bunca şehit verilirken, halkımızın sadece “daha dikkatli hareket edemezler miydi, kendilerini daha fazla yayarak mücadeleye katkılarını çoğaltamazlar mıydı” biçimindeki eleştirilerine de tanık oluyoruz. Halkımız, hiçbir biçimde başka bir yaşamı kabul etmiyor. Yalnız bu yüce amaçlar uğruna gidişi kabulleniyor. Şehitlerimizin anıları karşısında halkımızın böyle davrandığı bugün netçe ortaya çıkmıştır ve bu da bize önemli oranda cesaret veren diğer bir gelişmemizdir. Halkımız gibi, en değerli varlıklarını hiçbir koşul altında terk etmemek için her şeyini vermeye hazır bir halkın, bizim koşullarımızda gelişen şahadet olaylarına büyük bir saygı, bağlılık ve daha çok fedakârlık anlayışıyla yaklaştığı ve destek gösterdiği açıktır. Bu da şehitlerimizin, halkımızın gerçek yaşamını dile getirdiklerinin, onu dirilttiklerinin ve bunun kendi yankısını halkta bulduğunun kanıtlanmasıdır.

O halde, eğer şehitlik olayında dar düşünmüyorsak, işte sadece kişilerin fiziksel varlığı ve anıları biçiminde bakmıyorsak, eğer şahadete bir siyasal olay ve gerçeklerin açığa çıkarılması olarak, bir sınıfsal ve ulusal savaşım sorunu tarzında yaklaşıyorsak, göreceğiz ki aslında bizde hep yaşayan şehitlerdir, onların kendileridir. Daha alt düzeyde yaşayanların, hatta bu konuda ister parti içinde, ister parti dışında olsun yaşamı dar, yüzeysel ve günceli kurtarma biçiminde anlayanların, kendi gerçeklerini yüz bin defa inkar etmiş olanların en kokuşmuş ölüler olduğu ortaya çıkmaktadır. Daha doğru bir yaklaşımla şehitlerin etrafında yoğunlaşan gerçek yaşamken, diğerlerinin nefeslerinde ve beyinlerinde üreyenin ise, bir kanserleşme olayı olduğu ve ölümlerin en kötüsünün bu olduğu görülecektir.

Biz yaşamı, düşmanın bugün dayattığı gibi ele almıyoruz. Düşmanın dayattığı faşizmdir. Yaşam olarak sunulan esasında ölümün kendisidir. Bu dayatma karşısında kişi biraz nefesini körelttiğinde, bunu biraz orta düzeyde yaptığı anda, böyle bir şeyi iyi bir orta sınıf yaşamına kavuşma biçiminde anlamaktadır. Böylesi bir tutum sadece faşizmin kabul görmesi demektir. Ama bunun yanında kendimizi yoğunlaştırıp gerçeklere baktığımızda görüyoruz ki, toplumun içine düşürüldüğü yaşam, yaşam olarak şurada kalsın, gerçekten ölümlerin en kötüsüdür. Denilebilir ki, böylesi bir yaşam bin defa ölümden daha beterdir. Faşizmin damgasını yiyen yaşam, kanserli bir yaşamdır. Bugün gerçekten toplumda kanser etkilerine benzer etkilerin geliştiği yaygınca söylenmektedir. Bu özellik ne kadar gelişirse gelişsin, bununla mücadele de kanseri ortadan kaldırma mücadelesidir. İşte bizim yaşayan değerlerimizin bu kansere karşı en iyi bir aşı olduğu da ortaya çıkmaktadır. Demek ki, bu anlamda şehitlerimiz toplumun içine düşürüldüğü en hastalıklı hallerin tedavisi için bir aşı niteliğindedir. Bu ne demektir? Bu, toplumun gerçek özgür yaşamına kavuşturulmasının ilacının ortaya çıkarılması demektir. Bütün toplum için bizim şehitlerimizin ifade ettiği anlam budur.

Bugün bütün toplumu demokratik bir yaşama doğru ilerletmeye çalışırken, insanlığın faşizmin istediği gibi yaşamak mecburiyetinde olmadığını, kendi üstünlüğünü haykırabilecek kadar yüce bir varlık olduğunu ve bunun PKK’de somutlaştığını, hem de bunun en yakından ve gerektiğinde tek başına en zor koşullarda böyle temsil edildiğini göstermekle büyük bir tarihsel hakikatin, insanlık adına büyük bir kazanımın mevcut olduğunu da ortaya koyuyoruz. Bunlar öyle basit gerçekler ve temsilcilikler değildir. Yine bunlar sadece faşizmin günümüzdeki dayatmalarının boşa çıkarılması anlamında temsilcilikler olarak da değerlendirilemez. Bunlar, etkileri yüzyılları kuşatacak olan değerlerdir. İşte şehitlerimizin mücadelemizdeki gerçek değeri böyledir.

 

Şehitlerimiz, İnsanlığın En Unutulan Halkını, En Onurlu Bir Biçimde Çağa Yaklaştırma Değerleridir

 

Şehitler zincirinin değişik halkalarına, çeşitli değerlendirmelerle karşılık vermiştik. Şunu hemen belirtelim ki, parti tarihimizin başlangıcındaki halkalar, ne kadar iri halkalar özelliğini taşıyorsa, günümüzde bu halkalar belki cisim itibarıyla küçülmüşlerdir, ama anlam bakımından milyonları ayağa kaldırma itibarıyla başlangıçtakiler kadar büyük halkalardır. Başlangıçta günümüze kadar cismen gittikçe küçülen, yine günümüzden başlangıca doğru anlam itibarıyla büyüyerek ilk baştakilerin anlam büyüklüğüne ulaşabilen ve böylelikle hiçbirimizin kolay kolay kopmayı göze alamayacağı, kendileriyle eklemlerimizin kolay kolay sökülemeyecek derecede birleştiği bir noktaya gelmekten bahsedebiliriz. Hepsinin anısına en uygun karşılığının nasıl verilmesi gerektiğini de böylece ifade etmiş olmaktayız. Bir kez daha belirtelim ki, bu gelişim şehitlerin birikimi ve ordulaşmasıdır.

Hemen şunu belirtelim ki, parti ilanının, siyasal güçlenmemizin şehitlerle bağlantısı kadar, silahlı savaşımın, yani askerileşmemizin gelişmesinde de şehitlerin rolü son derece yoğun ve belirleyicidir. Yine PKK’nin gelişmesinde şehitlerin ne kadar belirleyici olduğunu göz önüne getirirsek, bu özelliğin en başa alınması gerektiğini, bunu böyle ortaya koymaktan hiçbir şeyin bizi alıkoyamayacağını söyleyebiliriz. Ordulaşmak ve silahla mevcut düşmana karşı savaşmak demek, savaşın en olağanüstü, en yaman bir biçimini göze almak demektir. Teori ve siyasi faaliyet de bunu doğrudan etkilemektedir, ama bunun şehitlerin bu konudaki kesin bir emri olarak kurulması gereken bir ordu olduğu açıktır. Teorik ve siyasal faaliyetin bunun kuruluşunda şehitler kadar önemli ve belirleyici olduğunu ileri süremeyiz.

Biz bütün önemli girişimlerimizi başlatırken, daha önce verdiğimiz şehitlerin derin anıları altında hareket ettik. Bu yalnız onlara bağlılık değildir, bu aynı zamanda şehitlerde yoğunlaşan ve onların silahlarının yerde bırakılmamasını gerektiren bir olaydır. Onların ordunun inşası için verdikleri mücadelenin yarıda kalmaması demektir. Bu da düşüncelerimizin bir kuvvet haline gelmesi anlamını taşır. Düşüncenin silahla savunulması, en büyük bir savunmadır. Hala en zorba bir güce karşı bu yapılıyorsa, bunun en büyük bir savunma olduğu, bir kez daha ortaya çıkar. Anılara bu şekilde bağlılık ordulaşmaktır derken, en sağlam bir ölçüyü daha ortaya koymuş oluyoruz. Yaptığımız bu değerlendirmelerle, bu konuda başka ölçülere fazla anlam verilemeyeceğini belirtmek istedik. Yine şehitlerin bundan başka bir tanımına ulaşamayacağını da söylemek istiyoruz. Bütün bunları belirtirken de, yaşamanın derinliklerinde onların var olduğunu söylüyoruz. Bir ulusun, bir halkın mevcut dayanılmaz güncel yaşamındaki zehrin öldürücü etkisini ortadan kaldırmak için, bunların gerekli olduğunu belirtiyoruz. Yoksa başka türlü bu değerlerin anılması, onların anılarını yaşatmak ve sözcüsü olmak mümkün değildir.

Daha somut olarak yaşayanların, yine sözcü durumunda olanların görevlerine gelirsek; bu ana izahlara nasıl bakmamız ve nasıl olmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Eğer gerçekten böyle yaşarsanız, hemen şunu diyelim ki, gücünüze bin katmış olursunuz. Savaşım denilen olayın üzerinden adeta güçlü biri gibi geçebilirsiniz. Karşınıza dikilen her engeli, özelliği ne olursa olsun öyle aşabilirsiniz. Biz, bu konuda önemli dönemlerde verdiğimiz şehitleri, yolumuzun önündeki engelleri kaldırarak düzenleyenler olarak değerlendirdik. 12 Eylül faşizmine karşı, zindan direnişçiliğinde bir Mazlum’un, daha sonra Hayri’nin, Kemal’in direnişçiliğini, gerçekten ölümle yaşam arasında kurulan en sağlam bir köprü; yani faşizmin dayattığı ölümle, direnişçiliğin ulaşmak istediği yaşam arasında sağlam bir köprü olduğunu belirledik. Ve bu köprüde yürümenin, gerekirse faşizme karşı art arda şehitler vermenin, başarı kazanmanın yolu olduğunu da söyledik. Köprünün sonuna kadar açılmış olduğunu da belirttik. Faşizmin alabildiğine karanlık uçurumlu ve “yaklaşırsanız yerle bir olursunuz” diye bizi korkuttuğu yola doğru giderken bize bir köprü gerekliydi. İşte, zindan direnişçiliğinin ve şehitlerinin anlamı bu kadar büyüktür ve bu büyüklük tam da siyasi bir değerdir. Bu aynı zamanda mücadelemize büyük bir siyasal destektir de. Daha da ötesinde mücadelemizin kazandığı siyasi bir zaferdir. Birkaç kişi, düşmanın ordularıyla fiziksel olarak savaşarak onları yenmeyi başarmışlardır.

Zindan direnişçiliği, uzun süre tanık olanların peş peşe ancak izah edebilecekleri, hatta izah etmekte epey zorlanacakları bir durumdur. Belki de insanlık soyunda çok az insana nasip olan bir dayanma gücüyle o koşullarda verilen bu savaş, gerçekten çok az kişinin başarabileceği bir savaşımdır. Bu savaşım verilmiş ve başlatılmıştır. Dolayısıyla bu şehitlerimizin PKK’lileşmede, PKK’yi direnişçi bir güç haline getirmede, daha sonraki direnişi belirlemedeki yerleri, her türlü değerlendirmenin üstündedir. Ve burada gerçekten yenilen, gerçekten ölümcül darbe alan faşizmin kendisidir derken, yine daha sonraki direnişimizin de yükselişinde tanık olduğumuz yaşama bakarak bunları belirtirken, tamı tamına hakikati söylüyoruz. Buradaki gerçek “direnmek yaşamaktır” sloganında ifadesini buluyor. Faşizm her şeyi ile bazı insanları, bunların şahsında da bir halkı teslim almak istiyordu. Partiyi ve giderek halkı yenilgiye götürüp bunun yerine yeniden kendi kör, karanlık ve haksızlıklarla örülü geleneğini kesintisiz devam ettirmeye çalışıyordu. Böylesi bir anda, faşizmin kendine son derece güvenen ve yüzyıllardan beri de hep böyle getirdiği geleneğini, bu biçimindeki hâkimiyetini zindanlarda da kendi adına zincirleme bir gelişme ile tamamlamak istediği en kritik bir anda bu direnişler gelişti.

Eğer büyük bir başarıya ulaşılmak isteniliyorsa, bu durumun parçalanması gerekiyordu. Zindan direnişçilerinin anlamı işte burada ortaya çıkıyor. Bunlar gerektiği anda, TC’nin bu yapısını parçaladılar. Dolayısıyla burada yenilen, sadece TC tarihi değildir. TC’nin şahsında en son kertesine kadar yetkinleştirilmiş olan bir despotizmde can alıcı bir darbe yemesi ve bunun en temel halkasının da kopmasıdır. Tabii ki zincir en temel halkasından koptu mu, onun artık fazla bir iş görmesi, tarihte sürekliliğini sağlaması mümkün değildir.

Eğer zindan direnişçiliğinin anlamı üzerinde daha çok düşünülürse, bu direnişin geleceğe yansıtılma işinin büyük bir örgütlülük olayı olduğu da kavranır. Biz bu gelişmeyi, siyasal ve silahlı faaliyet başta olmak üzere, her türlü araçla temsil etmeyi başarırsak göreceğiz ki, bu halkanın parçalanması, aslında bin yılı aşkın bir despotizmin ölümcül darbe almasıdır. Bu, en büyük savaşlardan birisinin, halklar ve özgürlük adına partimiz tarafından kazanılması da demektir. Bu konuda daha önce de belirttiğimiz gibi, onların sözcüleri olan bizler, bu görevi böyle anlar ve yaparsak bu böyledir.

Dönemin koşulları içinde yapmamız gereken en doğru şeyin, direnişi biraz daha yakıcı kılmak ve şehitlerle aramızı fazla açmamak olduğu, bunun için de daha fazla gücümüzü ülkeye taşırmak, silahlı savaşımı daha da geliştirmek olduğu açıktır. Nitekim atılımımız, her türlü engellemelere rağmen gerçekleşmektedir. Bu atılımımız, başlangıçtaki şehitlerimiz kadar, bu zindan şehitlerinin anılarına bağlılığın da ertelenemez bir görevi, borcu olduğu biçiminde bir anlayışın ürünüdür. Diğer bütün faaliyetlerimiz bir hazırlıktan ibarettir. Yani silahlı donanım, eğitim ve diğer örgütsel görevlerin tümü, bu anıları canlı ve somut yaşatmak için yerine getirilen görevlerdir. Yeni dönemin kendi başına bile ulusal kurtuluş için en temel öneme haiz bir aşama olduğunu görmek ve tabii ki bunu da şehitlerin anılarına temelde bağlılıkla izah etmek en doğrusudur. Zaten yapılan da budur.

Bazıları bunu çok değişik hazırlamak, yorumlamak ve uygulamak istediler. Fakat bizim olanca gücümüzle bu olayın üzerine böyle yürümemiz bağlılığın yine doğru bir örneğini verirken, gelişmelerin de önünü bir kez daha açmıştır. Eğer bu şehitlerimizi zindan karanlığında bırakıp yitirmek istemiyorsak, gerçekten çok anlamlı işlerin yapılması gerekiyordu. Yapılan anlamlı işlerden birisi de budur. Hatta zindan şehitlerinin direnişlerinin büyük anlamına değer biçmeleri ve dışarıdaki direniş hakkında içinde bulunanların bile yapamadıkları değerlendirmeleri yapmaları, bundan sonuç çıkarmaları, görevleri tespit etmeleri, yerinde eleştiriler yöneltmeleri vb. ne anlama gelir? Direnişçilerin kendi eylemlerini canlı canlı yaşadıklarını ve bunu yansıtmada ne kadar gerçeğe yakın olduklarını gösterir.

Bütün tarihinde görüldüğü gibi, TC milyonlarca insanı katletmiş, hepsinin ağzını kapatmış, tarihte hiçbir iz de bırakmamıştır. TC’nin böylesine gerçekleri örtbas etmesi karşısında yakın döneme kadar sosyalistler, ilericiler bile suskun kalmıştır. TC yaptıklarının hesabını vermemiştir. Bizim burada gerçekleştirdiğimiz, ilk defa tarihin bu biçimde faşizm lehine akışını durdurmak ve bu rejimin yaptıklarının yanına kar olarak kalmayacağını göstermektir. Böylelikle de halkların belki de yıllarca süren tarihi üzerindeki o çarpıtılmışlığı, hem de ağzını kapatarak, gözlerini kör ederek yaptıkları çarpıtmaya bir son vermek, halkların düşen evlatlarının, şehitlerinin, halkları yaşatan, asla yenilmeyen değerler olduğunu göstermek ve bunun böyle olduğunu kanıtlamaktır. Bu da en ciddi devrimci görevlerden birisinin başarılması anlamına geliyor. Eğer 12 Eylül faşizmi, bağlı olduğu atalarının o tarihine benzer bir başarıyı, bizim pratiğimiz karşısında da elde etmiş olsaydı, yalnız PKK adına değil, halklar adına çok büyük bir kayıp gerçekleşmiş olacaktı. Yine zindan direnişçiliği, onunla ilgili ve etkisi altında gelişen tüm çabalarda boğulmuş olsaydı, yalnız 12 Eylül faşizmi kendisini siyasi alanda başarılı kılmayacaktı, kör bir karanlık, her türlü haksızlık ve zulümden ibaret olan bir despotizm geleneği de başarıyla devam edecekti. Bu da en yakın bir örnek olarak, Türkiye’nin ilerici gençlik hareketlerinin ve bizim de gerçekten küçümsenmeyecek çabalarımızın karanlıkla yitirilmesine yol açacaktı.

Hemen bir konuyu hatırlatalım; bu devrimcilerin anıları üzerinde, hem de onların en yakınları tarafından bugün içine düşülen tasfiyecilik, geçmişine lanet getirme, “teröristler şöyle aşırı hareket ettiler, bizi zor duruma düşürdüler, yaşamı zehir ettiler” vb. deyip faşizmle aynı ağzı konuşan,  hatta ona alçakça teslim olmaya kadar işi vardıran ve pişmanlık gösterircesine “demokrasi gelişiyor, biz geçmişte hata yaptık” diyecek kadar da anılara ihanet edenlerin varlığı gözü kara bir gelişme göstermektedir. Bizim faşizme başarı imkanı tanımamamız, şehitlerin anısına karşı bu tip sapkınlıklar ortaya çıktığında karşılarına dikilerek kendilerini yeşertme imkanı sağlamamamız ve bugün bunu önemli bir noktaya kadar da götürmemiz, her türlü değerlendirmenin üstünde anlamı olan büyük bir başarıdır.

Hepsinin anısına şehitlerimizi anarken, bir başka anlam vermek, büyük yüceltici değerleri olan ve kişiliği büyüten bir olaydır. Bu, bugün halkın etrafımızda yoğunlaşması, PKK’nin gerçekten büyük bir yaşamı değer haline getirmesinin diğer bir izah tarzıdır. Bugün tarihi gerçekleri her zamankinden daha fazla açıyor ve emekçilerin lehine siyasetlerin en doğrularını temsil ediyorsak, bu düşmanı bile etkileyecek bir noktaya geldiğimizi kanıtlar. Günümüzde gerçeğin en sağlam sözcüleriyiz. Bizi bu noktaya getiren bu doğru yaklaşımımızdır. Yine emekçilerin tarihine, onların katledilmelerine karşı biçtiğimiz değerin PKK’de canlanması, ifade bulması ve bir güç durumuna gelmesidir.

Yakın dönemde silahlı savaşımımızın değerli şehitleri vardır. Bu şehitlerimiz önemli bir kuşağı temsil ediyorlar. Bu şehitlerimiz en doğru savaşım tarzıyla, gerçekten partimizin yeni atılımlarını başarıya götürmede önemli bir rol oynadılar. Eğer bunlar böyle gelişmeseydi, büyük hakikatlerimizin daha doğuştan örtbas edileceği, bunun bütün bir ulusun bitirileceği anlamına geleceği açıktır. Kritik bir evrede devreye girmenin ve tamı tamına cesaretli yürümenin bir sonucu olarak bu şehitlerimizin ortaya çıkması, yapılması gerekenin yapılması, verilmesi gereken kanın verilmesidir. Bunun yapılmasıyla faşizmi bir daha kolay kolay altından çıkamayacağı bir duruma soktular. İşte bu direniş, ulusun en kritik bir anında, verilmesi gereken enerjinin ve kanın verilmeseydi. Ve böylelikle bu tarihin devrimci tarzda kazanılmasının en temel duraklarından veya aşamalarından birisinin gerçekleşmesidir. Böylesi bir dönemi yakalamak için, gerekirse yüz binler de kurban edilebilir. Bizim burada birkaç yüz kişi ile bu işi başarmamız PKK’nin büyük ustalığını gösterdiği kadar, en zor olanı, en değerli evlatlarıyla yapmanın da bir ispatıdır.

Unutmayalım ki, yakın tarihimizde ulusallık adına insanlarımız yüz binlere varan bir sayıda feda edilmiştir. Fakat bugün bunların mirası üzerinde sadece kendi iğrenç ailesel, aşiretsel, kişisel çıkarlarını tatmin etmeye çalışıyorlar. Gerçekten yüz binlerin kanı üzerinde, bugün en kötü işbirlikçilerin, kendisini düşmana pazarlamak için girdiği her türlü iğrençliği siyaset diye yutturmak isteyenlerin, her türlü yalanı bu temelde üretenlerin, bu değerler üzerinde tepiştiklerini görüyoruz. Bugün bu döneme, bu biçimde yaklaşmamız, eylemimiz ve şehitlerimizi iç içe örmemiz, tekrar şehitlerimizin anıları üzerinde eylemimizi gerçekleştirmemiz, bunlara da verilen en büyük cevaptır. Aynı zamanda bunların demagojilerini, sahtekârlıklarını yerle bir eden en anlamlı karşılıktır da. Hele hele bunların, günümüzde bu direnişimizin neden mümkün olmadığını, düşmandan bin defa daha fazla haykırdıklarının anlamı üzerinde daha da durulmalıdır.

Bunlar şunu demek istiyorlar; “biz yüzyıllardan beri üyelerimizi, bedenlerimizi, kollarımızı bir hiç uğruna, daha çok da kendi çıkarlarımız uğruna katlettirmekle ve onların kanını sömürmekle bir yaşam tarzı oluşturduk. Siz buna saldırıyorsunuz, onun için büyük bir günah işliyorsunuz, vazgeçin bundan. Siz halk adına hakikati ortaya çıkaramazsanız, halkın kendi öz çıkarları uğruna şehitler vermezsiniz. Biz kendi lehçemizle bunları yaptık, siz de yapmazsanız, size karşı duracağız, işbirlikçiliği geliştireceğiz, bütün gelenekleri konuşturacağız.” Bunları söylediler ve bugün de söylediklerini yapıyorlar. İşte, şehitlerimizin bu dönemdeki büyük bir anlamı da buradadır. Güneş kadar açık olan gerçeklerimizi, görülmemiş bir biçimde çarpıtmak için bunların çevirmedikleri dolabın, yapamadıkları iftiranın kalmadığı göz önüne getirilirse, şehitlerimizin gerçeğimizi ulus çapında haykırmasıyla ve bunun eylemle dosta, düşmana dünya çapında tanıtılmasıyla ne kadar büyük tarihsel bir işin başarıldığı ve dolayısıyla değerlerinin ne kadar büyük olduğu bir kez daha görülecektir.

Son dönem silahlı savaşımızın şehitleri de, anlamı böylesine büyük olan ve gittikçe daha sık bir biçimde gerçekleşen ordulaşma değerlerimizdir. Bu aynı zamanda ulusun bütün tarihini doğru bir temelde yakalama olayıdır. Yine güncel ve en devrimci olanı, yakıcı bir tarzda hakim kılmaktadır da. Bu anlamda şehitlerimiz, insanlığın belki en unutulan bir halkını, en onurlu bir biçimde çağa yaklaştırma bağlama değerleridir diyoruz.

O halde, öylesine bir dönemin şehitleri, en az başlangıç şehitleri kadar tarihi önemi olan, bize büyük bir güç bırakan ve sözcüleri olmamız için bizi her düzeyde koşullandıran, doğruluğa yaklaştırmada hiçbir dönemde sahip olamadığımız avantajları ve geleceğin üzerinde yürüme gücü veren, bütün bunları yaparken de doğru savaşımın yanılgılarından, eksiklerinden alabildiğince arındırarak, nasıl verilmesi gerektiğini, bizzat yaşamlarında ispatlayan değerlerdir. Bu değerler bize sürekli olarak güç kaynaklığı yapmaktadır.

Şehitlerimizle aramızdaki mesafe kısadır. Daha dün hepsiyle birlikteydik. Kendi toplumumuzda böylesi yüce kişileri bol bol üretmekteyiz. Daha da yaygınca önümüzdeki dönemde geliştireceğiz. Hemen belirtelim ki, biz en zor dönemde, en değerli parti varlıklarımızı şahadete ulaştırırken, bunu milyonların ayağa kalkışı için yapıyoruz. Milyonlar ayağa kalktığında, temsil edeceği hakikati ve yaratacağı devrimci değişikliği hiçbir güç temsil edemez ve yaratamaz. Kitlelerin ayağa kalkması, en büyük gerçektir ve gerçeğin en devrimci dönüşümüdür. Şehitlerimiz her zamankinden daha fazla bunu mümkün kılma, bunu gerçekleştirme konumuna da bizi getirdiler. Partiyi bugün kitleselleşmeye, ordulaşmaya doğru götürürken, en temel görevlerimizin bu kurumları yaratmak olduğunu söylerken, burada şehitlerin gerçek yöneten bir güç olduğunu belirtirken, önemli bir görevimizi önemli bir aşamada gerçekleştireceğimizi de netçe vurguluyoruz.

Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi ve Halk Kurtuluş Ordusu olayı yaratılırken, esas güç kaynaklarımızın anlamı bu biçimdedir. Bugün oldukça güçlenmişiz, görevlerimiz netçe belirlenmiştir. Dikkat edelim, bu tarihimizde ilk defa yakaladığımız önemli bir pozisyondur ve bunun nasıl yaratıldığını, insan sahiplerinin anılarına bağlılığın gerçek anlamını ortaya koyarak açıkladık. Biz bu görevlerin üzerine yürüyen, sözcü ve yürütücü güçler olarak, en sorumlu tutulması gereken kişiler durumundayız. Burada benlik davası, kişisellik davası artık bitmiştir. Bugün partimizin yoğunlaşmasında ifadesini bulan bir gerçek de budur. Baştan beri yaptığımız çözümlenirken, ispat edilen değerlerin bizi götürdüğü sonuç; en son şehitlerimizin de hiçbir biçimde başka türlü yorumlanamayacağıdır. Bu demek değildir ki, kişinin özgürlük haklarını dikkate almıyoruz. Hayır, kişi burada bu gerçeğe bağlı olduğu oranda özgürdür. Yine halk bu gerçeğe bağlı olduğu oranda özgürdür. Bunu ne kadar merkeziyetçi yaparsak yapalım, bu özgürlüğün kendisidir. Bu değerlerle birlikte, halkı eritmek ve örgütlemek en büyük özgürlüktür. Bunu ne kadar merkeziyetçi yaparsak yapalım, bu özgürlüğün en keskin bir şekilde elde edilişidir. Burada bir militanda partiyi yoğunlaştırmak, partiyi böyle militanlardan oluşturmak ve bunu gerektiğinden güçlü bir yönetimle tüm halkın ayağa kaldırılmasında kullanmak vardır. Bunun kadar özgürlükçü, demokratik başka bir akım yoktur.

Böylesi bir gerçek temelinde en ufacık bir tereddüt bile duymadan, kişiler en doğru, en yaratıcı bir biçimde kendilerini çözümlemeli ve buna katılmalıdırlar. Bu konuda kararsızlıkları olanlar, cücelikte ayak diretenler açıkça durumlarını söylemelidirler. Yoksa partiyi kendilerinde yoğunlaştırmayı ve bütün partiyle geleceğin üzerine yürümeyi başaramazlar. Hemen belirtelim, görevleri başarma konusunda kişinin yanılgılarla dolu, ama doğruları da temsil eden yürüyüşüyle, bütünüyle partiyi gören yürüyüşü ve yaklaşımı arasında dağlar kadar fark vardır. Partiyi kendinden temsil edemeyen, ama bunu bireyselleştiren kişilik, en çok tehlike yaratan kişiliktir. Geçmişte çokça örneği görüldüğü gibi, bunu böyle yapmayan, parti üslubu, savaşım tarzı ve kazanma tarzıyla yürüyen birisinin kendisi bile büyük bir olaydır. Bu aynı zamanda bir önderdir de. Bütün militanlarını bu biçimde yürüten bir parti de el attığı her olayı kendi amaçları doğrultusunda değiştirebilecek bir partidir. Bugün partimiz bu noktaya her zamankinden daha fazla yaklaşmıştır. Bizim böyle bir yaklaşmada payımız her zamankinden daha fazla ve daha etkin bir biçimde kesinleşmiştir.

O halde, önümüzdeki döneme yürürken hiçbir dönemde rastlanmayacak bir atılımı, bir değiştirme, görev ve yetkileri kullanma gücünü yakalamış bulunuyoruz. Şimdiye kadar ki tüm çözümlemelerimizi, bu yaklaşımın özelliğini, netliğini keskince yakalamamıza katkı da bulunmak için yaptık. Burada yine şu veya bu biçimde kişinin kendi nefsini yaşaması, kendini önemli siyasal ve savaş görevleri karşısında yalnız bırakması kadar, ters bir anlama ve yorumlama olamaz. Biz bunu önlemek için ısrarla bu gerçekleri, bu biçimde yeniden ortaya koyuyoruz. Kişilerin önemli bir zayıflığı şudur; büyük kitlesel gelişmelerde kendilerini kaybedenler kitlelerin ruhunun esiri olurlar. Önemli zor ve zayıf anlarında ise, tamamen kendi içine büzülürler ve bu sefer büyük bir benliği, kendiliğindenliği yaşarlar. Biz ne kitlelerin böylesine ruhunun coşkulu olduğu bir dönemin benliğiyle ve ne de zorluklar, yalnızlıklar ortamında sonuna kadar içine sinmiş, içine kapanmış bir kişilikle yaşarız. Hayır, burada benliği feda edeceğimiz kadar feda ediyoruz. Kitleye bağlılığımızı onun içinde yok olmayacak, onun içinde yitirmeyecek kadar kişisel ve tarihsel etkinliğimize bağlı kalıyoruz. İşte bunlar ince ayrımlardır. Bunları yapmak, her akıllı devrimci önder militanın vazgeçilmez görevidir.

Bugün militanlarımız buna da hayli yaklaşmışlardır. Bu yaklaşma, demek değildir ki her şey hallolmuştur. Hayır, bu durum siyasal çözümleyici güç, bunu adım adım örgütlenmeyle hayata geçirici güç, son derece akıllılık, dirayet ve olgunluk ister. Biz, bu konuda da biraz katkı sunmakla güçlenebileceğimize inanıyoruz. Bunu belirtirken, uzun uzun anlatılan değerlerimize biraz daha yaklaşmanızı, onları temsil yeteneğinizi arttırmanızı istiyor ve bekliyoruz. Çokça bahsettiğimiz yanılgılı, eksik yaşama son vermek için, bunların mutlaka esas alınmaları gerektiğini söylüyoruz. En büyük değiştirici, yönlendirici ve kuvvetlendirici gücün de bu olduğunu vurguluyoruz.

Eğer biz bu değerli varlıklarımızın amansız savunucuları olursak, onları her düzeyde hiç yılmadan geçmişimize yaraşır bir biçimde, önümüzdeki dönemde de yaygınca yaşatırsak, belli ki gelişme kesindir, bu zafere dek böyle olacaktır. Son şehitlerimizin sayıları o kadar çoğalmıştır ki, tek tek hepsini anmamız fazla gerekli değildir. Bilakis onların büyüklüğünü, bütün mücadelemizin gelişkin özelliklerinde rollerini yerli yerine oturtarak anmak en doğrusudur. Bu değerlendirmelerimiz, aynı zamanda bizi bu sonuca ulaştıran gerçeklerdir. Yakın dönemlerde şüphesiz daha da çok şehitlerimiz olacaktır. Biz onları böyle bir kuvvete dönüştürdükçe hemen belirtelim ki, kitlelerimiz bu olaya daha fazla katılacaklardır. Ve bizde göreceğiz ki, bunlar bazılarında, hatta bazı dönemlerde hepinizde çokça görüldüğü gibi, bizi zorlama etkenleri yerine, güçlendirme etkenleri haline geleceklerdir. İşte bu son şehitlerimizi anarken, onları bizi güçlendirme etkenleri haline getirmek gerektiğinin sonucuna vardık. Son şehitlerimizin hem gözü pek savaşımları, hem de en ufak bir teslimiyet belirtisi gösterilmeden büyük bir kahramanlığa yaraşır bir direnmeleri söz konusudur. Hatta bazılarının yaralı haldeyken, bu halleriyle bile teslim olmamak için, bizzat son kurşunları kendilerinin yaşamını ölümsüz kılmakta kullanmalarında, PKK’nin direnişçi ruhunun geldiği düzeyi görmek gerekir. Bunlar her zamankinden daha fazla özgürlüğü nasıl kazanmamız gerektiğinin en çarpıcı örnekleridir de. Bu örnekleri ancak bu biçimde anlar ve bu biçimde sürekli bunlara bağlı olursak, belli ki en anlamlı karşılığı bu anılara vermiş olacağız.

Şehitlik, bizim için de iki adım ötede ulaşacağımız bir gerçeklik olabilir. Uzun bir dönem sonra da olabilir. Ama hepsinin de anlamı böyledir. Biz burada artık kendi yetersizliklerimizi, basitliklerimizi görüp boyun eğecek, gözyaşı dökecek ve böylece kendimize kötülük yapacak yerde büyük değerlerimizi, yani şehitlerimizi böyle görmek zorundayız. Bunlar savaş çağrılarıdır, gerçeklerin kendileridir. Yine herkesin katılması ve ulaşması gereken gerçek değerlerdir.

Bütün şehitlerimizi ve özellikle de son yıl şehitlerimizi değerlendirirken, içinde bulunduğumuz düşünce ve uygulama durumumuz budur. Bu şehitlerimizin sonuç raporudur da. Ve bu raporun önemli bir bölümü de geleceğe ilişkin görevlerdir. Biz bu görevleri bazı tekrarlarda bulunsa, uzun konuşmalar halinde burada koymaya çalıştık. Bu konuşmalarla şehitlerimizin anılarına bağlılığın bir gereği olarak toplu bir değerlendirme yaptık. Bu şehitlerimizin en yakın yol arkadaşlarının başında sizler gelmektesiniz. Onları bizim böyle anmamız şüphesiz bağlılık gücümüzü, mücadele gücümüzü ve önümüzdeki görevlere doğru yürümemizi keskin kılmaktadır.

İleriye yönelik çözümlerin gereklerini yerine getirmek, başta bu parti topluluğumuz için olmak üzere, bütün partimiz için bir katkı, bir destektir. Yine bu hepimiz için gerçekten hiçbir emirle izah edilmeyecek kadar yerine getirilmesi gereken bir görevdir.  Sadece büyümeyi, güçlenmeyi sağlayacak olan üstün bir sorumlulukla yaratıcı bir çalışmayı yürütmek mümkündür. Bunlar anlaşılması gereken görevlerimizdir. Bu görevleri gerçekleştirmek, partimizin 10. yılını ve bu 10. yıla kadarki tüm şehitleri birlikte anmak ve yaşatmak için, bundan daha anlamlı bir karşılık vermek mümkün değildir. Bundan sonrası için de bunları gelişmiş mücadelelerimizde yaşatarak, her zaman vermiş olduğumuz sözün daha fazla bir gelişmeyle karşılığını yerine getireceğiz. Şehitlerimizin anıları karşısında görevlerimize bu biçimde sahip çıkma ve gerçekleştirme bizi rahatlatıyor. Açık ki, bunu önümüzdeki dönemde daha da yaygınca yerine getirerek, hepimiz aynı zamanda kendimize karşı olan saygınlığımızı da ifade etmiş olacağız. Yine bu özelliğimizi, her zamankinden daha fazla bize lazım olan bu dayanaklarımızın önümüze koyduğu önemli görevlerimizi mutlaka başarmamızla kanıtlayacağız. Bunun dışında bir kanıtlamayı hiçbir bahaneyle kabul etmemeliyiz.

Gerilla ordumuzu yetkince yarattığımızda onun sürekli yoğun savaşımını gerçekleştirdiğimizde, halkımızın siyasal cephesini küçümsenmeyecek oranda inşa ettiğimizde görevler gerçekleştirilmiştir diyebiliriz. Yine böylelikle anılara da bağlı kalınmıştır denilebilir. Bunun sahipleri de ister şehit olsunlar, ister kalsınlar partimizin gerçek yaşam değerleridir diyeceğiz. Bunun dışında da partimize hiçbir biçimde sahiplik edilemeyeceğini söyleyeceğiz. Ve hiç kimsenin de başka türlü yaklaşıp değerlerimizle oynama kudretinde olamayacağını tekrar belirtiyoruz. Eğer bunlar böyleyse, o halde yaptığımız bütün işler ve dökülen kanın anlamı doğru tanımlanmıştır, doğru kavranılıp doğru yerine getirilmiştir diyebiliriz.

Tüm Partimize hakim olan değerler bunlardır. Bizde kendi payımıza tüm değerlerin böyle anlam bulması için her şeyi yaptık ve bundan sonra da bütün gücümüzle yapacağımız kesindir. Bütün yoldaşlar başka bir biçimde bize yaklaşmamalı, eğer yaklaşımlarında bize güç katmak istiyorlarsa bu biçimde yaklaşmalı ve bu konuda asla kendilerini yanıltmamalı, bizi de yanıltmak isteme durumuna girmemelidirler. Çünkü bu konuda büyük bir tecrübeye dayanarak, bu temelde devrimci gerçeklerimizi her şeyiyle buna bağlayacak kadar bir keskinliğe ve uygulama gücüne ulaşmış durumdayız. Bugün Parti Önderliği bunu yürütebilecek konumdadır. Ve bunu da tüm yönleriyle doğru kavrama ve uygulama biçiminde sunmaktadır. İçinde bulunulan düzey ne olursa olsun, bunun şart olduğunu ortaya koyuyoruz. Bunun dışındaki bir katılımın gerçekçi olmayacağını da vurguluyoruz ve mücadeleyi her zamankinden daha büyük bir dönüşüm gücü halinde tutmayı sağlayacağını belirtiyoruz. Tabii ki, hepimize düşen de buna katılımı doğru başarmaktır. Bu doğru başarmayı, hiçbir bahaneyle yanılgılı, eksik yaklaşımlarla savsaklamamamızın önemini belirtiyor ve böylesi tutumlar içine girildiğinde bütün emeklerimizin anlamsızlaşacağını tekrar vurgulamaktayız.

O halde, yapılan çağrıya iyi katılalım. Bu çağrının gereklerini yerine getirmek bakımından en güçlü bir kararlılık dönemindeyiz ve bu görevlerimizi başaracağımıza da kesinlikle inanıyoruz. Hiçbir gücün bizi bu yoldan alıkoyamayacağı son derece açık ve gerçektir.

Partimizin 10. yılına girişini kutladığımız bu dönemde 1987 yılı şehitlerimizin anıları temelinde geliştirdiğimiz bu değerlendirmenin de bize yaptığı çağrı budur. O halde bir kez daha vurgulayalım; şehitlerimizin anılarına, partimizin 10. yılına gereken anlamı güçlü bir şekilde verelim ve bu anlamın bize yüklediği görevleri büyük bir başarıyla yerine getirelim!

 

REBER APO

Aralık 1987

 

© PKK 2005.  http://www.pkk.org

PKK.ORG