Ana Sayfa

     

   KÜRDİSTAN’DA SANATIN İŞLEVİ VE DEVRİMCİ BİR ROMAN TASLAĞI ÜZERİNE

           

Devrimci mücadelemiz birçok gelişmeye yol açarken, sanat üzerinde etkili olmaması düşünülemez ve hatta denilebilir ki, Kürdistan’da sanat, temelde biraz da gelişme gösteren devrimimizden kaynaklanıyor. Özellikle edebiyat sanatının yeniden diriliş biçiminde, tüm gücünü, konumunu ilk defa çok ciddi bir şeklide yaşadığı bu alt-üst oluşla birlikte kendine gelmesi, dirilmesi, yaşama gözünü açması söz konusudur.

Sanatın işlevi, şimdi her zamankinden daha iyi ortaya çıkmaktadır. Özelikle edebiyat sanatının oynayacağı rol, gittikçe anlamlı olmaktadır. Edebiyatın da günümüzde en yaygın biçimi olan roman türü, devrimci yaşamı anlatma ve doğru devrimci yaşamın nasılına cevap vermek açısından, denilebilir ki en verimli bir dönemin içine girme şansını yakalamıştır. Yaşamdaki alt-üst oluş oldukça kapsamlıdır. Toplumsal yaşamın bu kadar köklü değişim ve dönüşüm geçirmesi, sadece ideolojik, siyasi, askeri değerlendirmelere konu edilmeyi yeterli kılmamakta, tam tersi edebi çözümlemelere de gittikçe artan bir ihtiyaç hissedilmektedir.

Devrim edebiyatsız düşünülemez.

Devrimci mücadelenin daha anlamlı, daha güzel olması ve gelişmesi sanattan epey güç alacaktır. Sadece ona kaynaklık teşkil etmeyecek, ondan güç alması da oldukça önem kazanacaktır. Dolayısıyla hareketimizin yol açtığı alt-üst oluşları, bir de bu cephede, sanat cephesinde, edebiyat cephesinde gerçek anlatım ifadelerine kavuşturmak ertelenemez bir görevdir.

Devrimci yaşamın kendisi bir sanat, eser gibi gitmektedir.

Hem de görkemli bir sanat kolu olabilecek pek çok noktada uç vermektedir. Bunu kendine esas alan çalışmalar, eğer doğru bir uygulama ile karşılık verirse, hiç şüphesiz en büyük bilimler ortaya çıkacaktır. Bazı denemelere girişilmektedir. Şiir, roman veya anı derlenmektedir. Ama gelişmelerin boyutu mücadelemizi artık kapsamlı romanlarla da dile getiren eserlere artık ihtiyaç göstermektedir. Mücadelemizin ana çizgisini bir de bu yönüyle dile getirmeyi düşündük, bununla ilgili bazı taslaklar üzerine tartışmalar vardır.

Mücadelemize çeşitli yönlerden katılan militanların getirdikleri görüşler, şüphesiz katkıda bulunur. İster zindan, ister dağdaki, ister çeşitli alanlardaki yaşamları dile getirdiğimizde ve bu açıklamaları sunduğumuzda, zengin bir roman malzemesi ortaya çıkar. Bu malzemelere dayanarak dikkat çekici bazı eserler ortaya çıkarılabilir. Yaptığımız söyleşiler, bu anlamda daha zengin bir malzemeyi ortaya çıkarmak içindir.

Bir roman taslağı geliştirmiştik, hiç şüphesiz bu çok yetersiz bir taslaktır. Ana çizgilerle ortaya koyduk ve çok eksikti. Katkı sunacak birçok çalışma daha yaptık. “Dirilişin Öyküsü” adı altındaki değerlendirme, çeşitli röportajlar, hatta çözümlemeler de roman konusunda epey katkı sunabilecek cinstendir. Bütün bunları malzeme olarak değerlendiriyoruz ve her günde yeni örneklerle geliştiriyoruz. Yoldaşların bu tartışmalara katılmasına yüksek değer biçiyoruz, bu yöntemin verimli olduğuna da eminim. Yaşamın kendisini dile getirmek, yaşayanların dilinden aktarmak, hayal gücünü de göz ardı etmeksizin, öteki tarzın bir biçimi olarak düşünüyoruz.

Toplumsal gelişme aynı zamanda terk edilmesi gereken kişilik ve bu kişiliği her yönüyle konuşturan toplumsal gerçekliğin amansız eleştirisi temelinde, kabul görmesi gereken kişiliği ve bu kişiliği konuşturacak toplum ilişkilerine ve bu ilişkilerin toplam ifadesi olan yaşam biçimine de oldukça çözümleyici, dönüştürücü bir gerçeği ifade eder.             Ulusal şekillenmelerde niteliksel dönüşüm anları, devrim anları oluyor. Her toplumsal oluşumun gerçekleştirilmesi için köklü bir alt-üst oluş anlamına gelen devrim öncelikle bilimsel alanda gelişir, bilimsel gelişme beraberinde davranış ve daha somut olarak, örgütsel ve eylemsellikle birlikte dar gelen, artık yaşamın önünde engel teşkil eden üst yapı ilişkilerini de tasfiye etmeyi önemli bir görev olarak önce koyar. Hiç şüphesiz devrimci hareket düşünsel çabalarını, ideolojik mücadele dediğimiz eski düşüncelerin, ideolojilerin mücadelesini köklü verdiği oranda kendi ideolojik muhtevasını, çizgisini ortaya çıkarır. Yine bu mücadelesini, mevcut üst yapı kurumlarına karşı pratik bir çabaya indirgediğinde artık yasaların kabuğuna sığmaz, yasa dışı ve yine barışçıl yöntemlerle yetinemez, şiddetli yöntemlerle siyasi doğrultusunu açmaya çalışır. Siyasi gelişmesini gerekli görür. Böylelikle devrimcilerin önce ideolojik ve giderek siyasi alanda gelişmesi ortaya çıkar. Siyasal mücadelenin şiddeti, örgütlü ve oldukça da yoğun uygulandığı oranda mücadele askeri alana da kayar. Böylelikle devrimin ideolojik, politik gelişmesi sürüp gider.

 Üst yapıda başlayan devrim böylelikle alt yapının dönüşümüne uğramasıyla ilerler, yetkinleşir. Burada cevaplandırmamız gereken en önemli soru; edebiyatın işlevi nedir? Veya genel olarak sanatın özel olarak da edebiyat sanatının ve onun en önemli bölümü olan roman sanatının, devrimsel işlevi nedir? Sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Sanat olmadan, toplumlardan bahsedemeyiz. Toplumsallaşmanın, toplumsal gelişmenin vazgeçilmez bir özelliğidir. Özellikle insanın doğa karşısındaki yaklaşımını bilimle, politikayla tam çözümlenememesi, yine maddi tatminin insan ruhunu tam doyuramaması değişik bir tatmin biçimine yani sanata götürür. Bu anlamda sanat ruhun ihtiyacını gidermeyi esas alıyor. Hiç şüphesiz, düşünceyle de sanatla da ilişkisi vardır. Ama kendisinin de özgül bir alanı ifade ettiğini rahatlıkla belirtmek mümkündür.

Ruhsal isteklerin büründüğü çok çeşitli biçimler, sanat ürünleri biçiminde karşımıza çıkar ve manevi bir tatmin sağlar. Düzenin ürünleri de zaman zaman sanatı etkiler. Yine politik gelişme sanatla çok yakından bağını kurar. Ama bütün bunlara sanat diyemeyiz. Yine ekonomide, politikada sanattan bahsedilir. Çok çeşitli ideolojiler de sanata yaklaşır. Burada anlaşılması gereken, sanatın diğer toplumsal faktörlerden şiddetle etkilenmesi ama onlarla aynılaşmaması veya onların pasif bir gölgesi olmaması söz konusu. Kendisinin ise aktif, vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak hissedilmesi, yaşanması söz konusudur. Denilebilir ki yaşamın, insanoğlunun ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi gözlenen tüm yöntemler, araçlar sanat kapsamına girer. Sonra güzel ses dediğimiz olay, göze iyi manzara, dediğimiz ruha iyi hitap eden şiir veya bir destan, sanat türü olarak değerlendirilir. Dikkat edilirse, belki bunlar olmadan da yaşam sürdürülebilir ama bu bir soyutlamadır.

Her bakışta mutlaka güzellik çirkinlik ayrımı vardır.Yine insan ruhunun her yaklaşımında hoşa giden vardır, gitmeyen vardır. Doğru davranış vardır, yanlış davranış vardır. Bir toplum dolayısıyla birey ne kadar yükselmişse –özellikle sanat etkinlikleri söz konusu olduğunda- gelişme sağlanmışsa bir de bu yönüyle toplum veya birey o denli gelişmiştir denilir. Sanatsal yan bir yönüyle gelişmişliğin de ifadesi oluyor. Çok geri sanat biçimleri içinde kalan veya çok geri davranış biçimleri içinde seyredip giden birinin, ilkelliğinden bahsediliyor. Ruhsal derinliği, zenginliği olmayan bir müzikten, bir manzaradan birçok çeşitli sanatsal davranış biçimlerinden etkilenmeyen, farkına varmayan bir kişiliğin hayat damarları kurumuş bile denilir.

Dolayısıyla sanatın, toplumsal işlevi tartışmasızdır. Onsuz yaşam, ancak bir hayvanın yaşamına yakın seyreder. Hayvanlığın insanlık ile birleştiği sınırı ifade edebilir, bu da kabul edilecek bir yaşam olamaz. Bu anlamda, her toplumsal gelişme döneminde veya niteliksel sıçrama aşamalarında sağlanan gelişme doğrultusu, sanatın da gelişme doğrultusunu belirler. Ve kaldı ki önemli toplumsal alt-üst oluş dönemleri aynı zamanda sanatın çabalarıyla belirlenir. Her alt-üst oluş öncelikle sanatsal alanda gelişir, sanattan etkilenir ve alt-üst oluşun kendisi de sanatı oldukça etkiler. Hele devrimsel dönemler sanatla hazırlandığı gibi sanatın da niteliksel ve güçlü biçimlere kavuşmasında önemli etkide bulunur. Sanat, bu anlamda geniş bir soluklanmadır, yaşama karşı. Daralan insan ruhunun, bütün duyum kabiliyetinin sıçrama yapmasıdır. Var olanla veya eskisiyle yetinmemesidir. Yeni, öz ve biçime doğru bir büyümeyi gerçekleştirmesi, güç kazanmasıdır. Sanatsal devrimin tanımı da böyle yapılabilir. Kürdistan ülkesi ve toplumu söz konusu edildiğinde sanatın bu genel tanımına uygun söylenebilecek olan, toplumun bütünüyle sömürgeci ve feodal koşullarda nefes alamaz ve kendini ilerletemez, duruma gelmiş iken, bunun sanatı da etkilememesi düşünülemez. Fakat burada denilebilir ki en önemlisi; halk hemen birçok üst yapı kurumlaşmasında ilişkilerinde, güçlerinde zorlandığı, tüketildiği halde, sınırlı da olsa kendisi ancak sanatla yaşatabileceği, kendi kimlik ifadesini ancak sanatla sürdürebildiğini görüyoruz. Bu da sanatın gücünü gösterir. Sanat belki de en son yenilecek ve kaybedilecek toplumsal özellik oluyor.

Sömürgecilik aynı zamanda sanatsal katliamı gerçekleştirmeye de büyük özen gösterir. Kürdistan’da her düzeyde yapılan katliam, önemli oranda sanatın da katliamını gerçekleştirmiştir. Fakat sanat, biraz ruhla ilgili olduğu ve daha çok canlı, yaşayan bir kategoriye girdiği için, yine manevi yanı ağır olduğu için somut maddi katliamlar kadar katliamı kabul etmez veya boşa çıkarır. Böyle bir özelliği de vardır. Dolayısıyla Kürt toplumunda halk gerçeğinde kimliğin az-çok sanatla devam ettirilmesi anlaşılırdır. Özellikle folklor ve müziğin, ulusal kimliğin ayakta kalan belirgin biçimleri olması bu nedenledir.             Ancak sanatın birçok etkinliği çarpıtılmış, asimileye uğratılmıştır. Hakim ulusun sanatı için kullanılan bir araç olmuştur. Sömürgeci egemenlik, aynı zamanda bir sanatsal egemenliktir, bu da ifadesini öncelikle halkın sanat gerçeğini yaşatmama, çarpıklaştırma, kendine mal etme, tanınmaz hale getirme ardından kendi sanatını ezilen halkın sanatıymış gibi gösterme, tüm resmi kurumlarda ve özellikle devlet gücüne dayanarak ezilen halkın duygu dünyasına, ruh dünyasına şırınga etme ve “sen aslında bizim ulustansın, onun gibisin, farklı bir kimliğin yoktur” bunu uyandırmak için, muazzam bir egemenlik geliştirmiştir. Bu yönüyle de hakim ulus kendini benimsettiği oranda bir ulusun imhası tamamlanır. Ulusal kimlik silinir, hakim ulus kimliği egemen kılınır. Ki Kürt gerçeğinde bu en çok ilerlemiş husustur. Tabii bu da sömürgeciliğin ne kadar ilerlediğini gösterir. Dolayısıyla sanatsal alanda sömürgeciliğe karşı mücadele küçümsenemez.

Yine sanat alanında çok sınırlı da olsa, ulusal kimliğin bazı yönleriyle varlığını sürdürmesi, ulusal kurtuluş mücadelelerinde önemli bir çıkışta temel de teşkil edebilir. Başlangıç dönemlerinde özellikle kültürel-sanatsal faaliyetler uluslaşmaya, ulusal mücadeleye katkıda bulunur ve belli bir döneme kadar da oldukça önemli bir rol oynar. Fakat siyasal-askeri şiddet olmadan da, kültürel-sanatsal mücadelenin fazla bir anlam ifade etmeyeceği, işlevini tamamlayamayacağı da çok açık görülür. Kürt aydınlarının veya ilkel milliyetçilerin, sanatı bu anlamda doğru değerlendirememe durumlarından bahsedilebilir. Sıradan bir sanat, kültür, edebiyat faaliyetini ulusal kurtuluşçulukla, özellikle siyasal-askeri görevlerle karıştırdıklarını veya bu yönlü görevlerini görmek istemediklerini sanata da hakkını veremediklerini, bir karışıklığa yol açtıklarını iyi biliyoruz.

Devrimci mücadelemizin gelişmesiyle birlikte –sanatın- hem devrimdeki işlevi, hem de yanlış anlayışların, devrimdeki olumsuzlukları teşhir edilmiştir. Sanatın rolüne gereken ağırlık verildiği gibi, bunun oportünistçe kullanılmasına da gereken eleştiriler yapılmıştır. Ve bunun ne kadar doğru olduğu gelişmesi devrim mücadelemiz içinde sanatsal gelişmeyi bir çığ gibi geliştirmesi, bunun yanında sanatsal alanın, siyasi-askeri alana etkisi kadar, bu alanlarında sanatsal alana etkisi ortaya çıkmıştır ve bu anlamda sanat etkinliği, devrimci işlevine, doğru kavuşturulmuştur.

Yüz yılın başından beri, hatta daha öncesinde sanatsal düzeyde sağlanılmak istenen ulusal kimliğin, dev gibi bir sıçramayı ancak siyasi-askeri bir mücadele ile ortaya çıkarmıştır. Ama bunun yanında sanatın da işlevi azalmamış, tam tersine daha da artmıştır. Ve öyle ki bu gün Kürdistan devrimi en önemli bir alt-üst oluşu yaşarken, savaş bütün kitleye mal olup derinleşmeyi, her sınır, tabakayı kapsamına almayı sürdürürken, sanatın işlevinin azalması şurada kalsın, daha da arttığını ve somut bir ihtiyaç haline geldiğini görmekteyiz. Halk yığınları, devrimci müzikle, folklorla, resimle daha canlanır bir duruma gelmekte ve daha iyi bir yaşam biçimine kendilerini adapte etmeye çalışmaktadırlar. Yani bir yerde fiilen bir sanatsal devrim de yaşanıyor diyorsak da bunun kendiliğindenciliğe terk edilmeyeceği, tam tersine çok köklü bir sanat çizgisine ve onun pratik çabasına ihtiyaç olduğu, bunun giderilmesi için adeta bir sanat cephesini yaratma gibi bir çalışmaya yönelmek hem ihtiyaçtır, hem de oldukça devrimci gelişmeye katkı teşkil edecek bir sahadır

Bizim geliştirmek istediğimiz roman taslağı, devrimci bir roman taslağıdır diyebiliriz. Kürt toplumunun, kördüğümünün çözülüş süreci yeniden kuruluşa yönelme sürecinin romanla izahı, tasvir edilmesi veya romanla dile getirilmesi de diyebiliriz. Nasıl yaşamalı sorusuna vereceğimiz cevap bir anlamda roman olur. Devrimin ideolojik, politik, askeri izahını, yine strateji, taktiğini geliştiriyoruz. Bu yönlü gelişmeler sürüp gidiyor, ama aynı zamanda devrimci yaşam nasıl olmalı, sorusuna da cevap vermezsek devrimimizi önemli bir ruhsal gelişmeden dallanış biçiminden mahrum etmiş oluruz ki bunun sağlıklı olmayacağı açıktır. Dolayısıyla bir devrimci, militan nasıl yaşamlı sorusu yakıcıdır. Kaldı ki partimizin önderlik ettiği ulusal kurtuluş mücadelesi bütün toplumu sararken sadece militan için değil, tüm bireyler için devrimci bir yaşam tarzının nasıl geliştirilmesi gerektiği ekmek su kadar gerekli bir ihtiyaç haline de gelmiştir.

Toplumumuzdaki muazzam ruhsal gerilik, davranış bozuklukları ki bunun sömürgecilikle, Kemalizm’le ilişkisi gene ortaçağ kalıntılarıyla ilişkisi çok sıkıca irdelendiğinde çözümlediğinde ne kadar yıkılacak, uzlaştıracak, tepki duyulacak ilişki yaşam biçimi varsa bunların yerine kurulacak, yeni ilişki ve yaşam biçimlerine o denli ihtiyaç vardır. İşte roman biraz da bu ikilem arasındaki çabayı ifade eder. Aşılması gereken ilişki ve yaşam biçimleri ile korunması gereken ilişki ve yaşam biçimini araştırır, soruşturur, çözümler, yeniden kurar. Onu biraz da sanat tekniğini iyi kullanarak yaptığı oranda devrime en iyi katkılarından birini sunmuş olur. Tabii ki söz konusu olan kendi devrimci mücadelemiz olduğunda bu devrimin tarihsel dayanakları, dayandığı toplumun biçimlenişi özellikle yakın tarihi süreçle birlikte günümüzde yaşadığı gerçeklik ve olası gelişme yönleri bilime yakın bir düzeyde değerlendirmeye tabi tutulduğunda ve romana böyle bir zemin sunulduğunda bu romanın gerçekliğinin, sosyalist bir gerçeklik esasına dayandığını veya dayanması gerektiğini belirtebiliriz. Bu aynı zamanda bilimsel veriler temelinde ortaya çıkan ve kendisini artık her yönüyle tutucu, geriye çeken ve reformize ederek biraz modernize etmek isteyen tutuma, bunun her türlü temsiline bir eleştiriyle karşılık verir. Bunun yanında alabildiğine ileri doğrultuya sahiplenir, bunun öncülüğüne yönelik özlem, tutku, yücelmeyi esas alır ve bu roman tam da yaşanılan gerçekliği bu biçimiyle ele alırken aslında yıkılmaya yüz tutan bir bireysel yaşamla onun dayandığı toplumsal alt ve üst yapıyla birlikte yıkılışını gözlemler en radikal biçimde eleştiri yapar. Ama aynı zamanda konulması gerekenin nasıl olması, benimsenmesi gereken yeni yaşamın, bütün alt ve üst yapının temel taşlarıyla bağlantısını kurmaya çalışır, bir tipin veya birkaç tipin şahsında, bütün bir toplumun yeniden kuruluşuna yol açabilir.

Burada ele alınabilecek üç-beş tip aynı zamanda tarihi-toplumsal gerçekliğin çözümlenmesi oluyor. Birkaç şahsın hangi geri tarihi onun toplumsal ilişkilerini temsil ettiğini bir kişinin veya birkaç kişinin şahsında iyi çözümler iyi gözlemler, iyi eleştirir, yeniden kurar ve bunu ne kadar derinlikle ne kadar güzellikle ne kadar sanatsallıkla ele alırsa o denli sağlam bir sanat eseri ortaya çıkar. Artık burası sanatçının gücüne bağlıdır. Biraz hayalini konuşturur artık bilimden ziyade burada hayallerini konuşturması, istemlerini, özlemlerini, tutkularını dile getirmesi söz konusudur. Neye karşıyım, neyi istiyorum, neyi yıkmalıyım, neyi yapmalıyım ne çirkindir, ne güzeldir, ne yaşanılmaz ne yaşanılır ne kabul edilir, ne ret edilir ne tercihimdir bu soruları çok açık sorar ve keskin cevaplar verir. Vereceği cevaplar da bütün toplumun genelini bağlayacaktır. İşte geliştirmek istediğimiz roman taslağı da bu sorular ortamında az çok ortaya çıkarılmak durumundadır.

 Yaşanılan gerçeklikte bir anlamda budur. Bu gerçekliğinde muazzam tutucu, muhafazakar, yani sömürgecilikle feodal kalıntılarla, ama aynı zamanda sahte bir modernizmle, toplumun cilalanması tertibatı konulmaya çalışılmıştır. Hatta sahte yurtseverlik, sahte sol yaftası altında, mevcut kişilik veya kişiliklerin ne olduğu bunun yanında çıkarı olan çıkarı yeni bir toplumsal kurtuluşta olan toplumsal kuruluşun ulusal kimlikler bağlantısının temsili, kişisel düzeyde nasıl olmuştur. Böyle kişilikler nasıl ortaya çıkıyorlar, nasıl mücadele ediyorlar, savaşıyorlar? Bu ortaya konulmuştur. Bir de orta yolcu tiplerden bahsedilmiştir. Bir ayağı ortaçağ kalıntılarında bir ayağı yeni toplumsal şekillenmede olan tiplerin, sürekli iki tarafında iz düşümünü temsil etmesi ve her önemli döneme, kendilerini dayatmaları eleştirilmiştir. Özellikle Önderlik çözümlemelerinin –temel çözümlemeler de diyebiliriz- bu konuda geliştirdikleri önemle incelenmeye dolayısıyla devrimci bir roman için bir malzeme olarak değerlendirmeye tabi tutulması katkı sunabilir. Bu çizgiler az çok çözümlemelerde ortaya konulmuştur. Temel kişilik çözümlemeleri yaşamda, sıcak savaşım içinde denenerek ortaya çıkarılmıştır, yani hayali tipler değildir, mücadelenin ortaya çıkardığı tiplerdir. Dolayısıyla oldukça gerçekçi bir roman söz konusudur veya romanın dayanacağı veriler, malzemeler söz konusudur.

Birçok ülkenin edebiyatında sağlanamayacak malzeme elde edilmiştir. PKK ortamında önderlik ettiği UKM’nin ortaya çıkardığı kahramanlıklar, ihanetler, orta yolculuklar muazzam malzemelerdir ve hatta her bir dönem, hatta bir tiplemesi üzerine bile kitap yazılabilir. Biz bunların en genel ifadesini, parti ve ulusal kurtuluş sürecine bağlı olarak vermeye çalışıyoruz. Roman taslağının bir yandan faşist Türk sömürgeci–Kemalist gerçekliğini bir diğer yandan emekçi ve proletaryanın dayandığı yoksul köylülüğün ve diğer ortaya çıkan aşiret-feodal bağlarından koparılmış kişileri, ilişkileri dile getirmeye çalışıyor. Ve PKK bir anlamda bu demek oluyor. Bu romanda bu anlamdaki bir gelişmeyi sanatsal düzeyde geliştirmeye koyulur. Devrimsel gelişmenin hem bir ürünü, hem de devrimsel gelişmeye oldukça biçim verildi. Ona biraz daha yanaşır kılacak bir çalışma oluyor. Her ne kadar şiirle, müzikle, resimle devrim gerçekleştirilmiyorsa da en özlü geliştirmeye devrimci romanın katkı sunacağı da şüphesizdir. Taslak az-çok içeriği vermeye çalışmıştır, biz bu içeriği çeşitli gruplarla tartışarak daha da geliştireceğiz.

Aslında temel tiplemeler söz konusudur ama benzer birçok tiplemeyi konuşturursak malzeme daha da zengin olur. Dolayısıyla ayıklanarak en iyi kısımları birleştirerek, yani bir senteze ulaşılarak roman gerçekleştirilebilir. Bu arada çeşitli gruplarla sondajlar yapılmaktadır. Hangi yaşama tepki duyduğumuz, hangi yaşamı özlemeye çalıştığımız sorgulanıyor. Yine ne iyidir, ne güzeldir, ne doğrudur yerine, ne yanlıştır, ne çirkindir, ne kötüdür soruları burada sıkça soruluyor. Çünkü roman biraz da bu temel kavramlar içinde gelişir. Nereden geliyorsunuz, eski yaşam nedir bu eski yaşamla kopuşunuz yine yeni yaşamla bağlantınız nedir buna nasıl bağlandınız, nasıl geliştirmek istediniz, soruları sıkça soruluyor. Ve yine hızlı gelişmeme, devrimci bir militan gibi gelişmeme neyi ifade eder, bunun çeşitli görüntüleri nelerdir, kişilikte neye yol açar, bunlar sorgulanıyor ve oldukça da doğru bir yöntemle, devrimin gelişmesi bu yönüyle bir katkıya kavuşturulmak isteniyor.

Hiç şüphesiz Kürdistan’da devrimci roman taslağını geliştirirken başka ulusların deneyimlerinden de yararlanmak önem taşır. Özellikle temel devrimleri yapmış olan bir Fransız roman gerçeği yine Rus roman gerçeği ve hatta İslam devriminin doğuş dönemindeki bazı özellikleriyle çağrıştırılabilir. Örneğin Fransız devriminde Victor Hugo, Balzac vb. büyük romancıları vardır. Fransız devrimiyle bunların bağlantısı kurulur. Yine Rus devriminin Tolstoy, Dostoyevski, Çernişevski, Gorki vb ile ilişkisi nedir, bunlar devrimin hangi aşamasında ve ne tür ürünlerle katkı da bulunmuşlardı? İslam devriminin bazı temel özellikleri nelerdir, özellikle daha sonra nasıl gericileşip tutuculuğa dönüşmüş ve temel bazı kişilik özelliklerini nasıl ortaya çıkarmıştır? Nasıl bir aile, nasıl bir kadın-erkek tipi ortaya çıkarılmıştır? Ortadoğu toplum gerçeğinde bunlar göz önüne getirilebilir. Ve tabii ki kendi somut gerçeğinin biraz da benzersiz olduğunu göz önüne getirmek durumundadır.

Kürt toplumsal özellikleri yaşadığı tarihten ötürü çok az bir topluma benzer. Dolayısıyla orijinalliğini çok iyi göz önüne getirmek gerekir. Yani Kürt romanı biraz daha özgün bir roman olmak durumundadır, taklit fazla geliştirmez. Türk romancılığının da taklit edilmesi fazla geliştirici olmaz. Bunu devrimci mücadelemiz oldukça çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Dikkatli bir sanat faaliyeti gelişen devrimimizin sanata da büyük soluk aldırdığı, sanatla da devrimin çok geliştirebileceğini kestirir ve böyle bir çalışmayla güç getirebilir, güçlü ürünler ortaya çıkarabilir. Mücadelemizin yoğun yaşadığı bu aşamaya böyle bir romanla “nasıl yaşamak” sorusuna bir cevap yetiştirmek de küçümsenemez bir katkıdır. İmkanlarımız el verseydi, ideolojik-siyasi-askeri görevler yanında böylesi bir edebi göreve karşı da katkımızı sunabilirdik. Zaten fırsat buldukça bunu yapmaya çalışıyoruz ki bu çabalar katkıyı ifade ediyor. Bu konuda iddialı olan militanların sanatın işlevini, özellikle edebiyatın, romanın bizde neyi karşılamakla yükümlü olduğunu göz önüne getirerek özellikle de “nasıl yaşamalı” sorusuna en doğru cevabı vererek katkı sunabileceğini unutmamaları gerekiyor.

Yine sıkça belirttiğim gibi birçok örnek göz önüne getirilebilir. Her halkın tarihinde buna benzer bazı atılımlara rastlamak mümkündür. Kürt gerçeğinde de buna benzer bazı atılımlar vardır. Beyliklerin şaşaalı döneminde Kürt edebiyatında bazı gelişmeler olmuştur, Kürt tarihinin dağ kökeninin kaynak gelişimlerinin belli olmadığı dönemlerde nasıl ifade edildiğini bazı destanlarda görmek mümkündür.

Gerek Demirci Kawa gibi isyan eden tipleri ve gerekse Mem u Zin gibi bazı edebi anlatımlar var. Bunlar toplumsal gelişmenin önemli doruklarında güç olarak geliştirilmişlerdir. Bir Ahmedê Xanê’nin Mem û Zin’i bile bu anlamda özellikle kralların otoritelerinin, halklar için daha iyi bir uluslaşma ve toplumsal çerçeveyi çizdiği dönemdeki ihtiyacın da ifadesidir. Beylerin böl-parçala tarzı ve sürekli birbirleriyle çatışmaları ulusal birliği gerçekleştirmeyişleri bunun feodal sülalesinin içindeki görünümüne kadar anlatmaya çalışıyor, şiirle de anlatılıyor. Burada anlatılan aslında birliğe gelmeyen, halkın birliğini ulusal düzeye taşırmayan, katı feodal bir dile getiriyor. Bol bol fitne-fesat var, uşak var. Onu dile getirmeye çalışıyor. Fakat köklü bir devrimsel süreç yaşayamadığı için daha güçlü bir anlatımla tamamlanamıyor, geliştirilemiyor.

Kürdistan ciddi bir devrim yaşayamadığı için tarihte güçlü roman örneklerine rastlayamıyoruz. Hem 18., hem 19., hem de 20 yy.da yazılanlar, Kemalizm’in imha temelinde ortaya çıkan Türk romanlarıdır. Bu konuda bir Yaşar Kemal bile aslında Türkleşmiş Kürt gerçeğinden esinlenerek yola çıkan ve bunu edebiyatla sürdüren gerçeğin ismidir. Böyle bir romancılığa sahiptir. Buna benzer birçok romancı vardır. Ağrı dağından tutalım, bütün cumhuriyet tarihi boyunca isyanları ezen ve daha sonra Türkiye ile birleştiren bütünleştirmelerine ilericilik biçiminde tanım yapan romanlardır bunlar. Bir yerde Kemalist ahlakı, tahribatı, imhayı edebiyatla tamamlamayı görev edinen kişiler oluyorlar. Her sahada eritilen inkar edilen Kürdistan Kürt halkı, tarihi-toplumsal gerçekliği, edebiyatla da oluşan yeni bir düzen ve güzelliklerdir. Aşılan şeyler imha edilmesi gereken şeylerdir. Üzerinde acınmaya onların ne olduğunu anlamaya gerek yoktur. İnkar etmek gereklidir, hızla. Tekrar o eski olumsuzlukları deşmeye gerek yok. Veya deşilse bile gerici, vahşi olarak yansıtmak gerekir. İşte ister Türk olsun, ister Kürt kökenli olsun Kürdistan’a iyi romancılık, sanatçılık, edebiyatçılık ve folklorculuğun her türlüsü bu temelde bir işleve sahiptir, tabii bu son derece tahribat yaratmıştır. Özellikle kişilik gelişmesini çarpık geliştirmiştir. Özgür, gerçekçi düşünmemeyi, Türkleşmeyi, metropole taşınmayı kendi ülkesini hor görmeyi, halkını hor görmeyi kolayca vazgeçilmeyi beraberinde getirmiştir. Metropole, Avrupa’ya muazzam bir akış kendinden kaçış sürecidir, bu aynı zamanda ruhundan kaçış, beyninden kaçış sürecidir ve hatta lanetlemeye kadar gitmiştir. Çok azı sahip çıkabilmiştir, çok ucuz elden çıkarılmıştır. Adını ağzına alanlar da ya ajan olmuş, ya da işbirlikçilerin bazı çıkarlar temelinde edindikleri misyonlar temel biçimiyle ortaya çıkmışlardır. Köylü bir yurtseverlik, toplumsal özgürlüğün yanından bile geçmeyen olgular, kavramlar olmuştur. Tabii bunu devrimci hareketin çıkışına kadar daha acılı ve derinleşmiş olarak görüyoruz. Özellikle her isyanın başarısızlığı böyle bir sonuca gitmede olumsuz rol oynamıştır. İsyan sonrası dönem beyaz terör dönemi aslında isyan döneminden daha tehlikeli, bitişin eşiği diyebileceğimiz bir noktaya kadar getirip bırakmıştır. İşte mevcut tipler bu genel anlatım çerçevesinde ortaya çıktı. Bizler biraz böyle ortaya çıktık. Sizler böylesine bir genellemenin ifadesi olarak, ne olduğunuza ne yapmak istediğinize tanım koyabilirsiniz. Bir anlamda bu kişinin artık kendini, gerçekçi değerlendirme sürecine kavuşması da oluyor.

Kendi gerçeğini doğru kavramayanlar asla ciddi bir eylemin sahibi olamazlar. Aşırı duygusal yanıyla ortaya çıkarlar ve bu ortaya çıkış da her türlü etkilenmeye açıktır neden? Çünkü gerçeğin tanımına göre bir çıkış değildir. Kendisinden habersiz, biz buna bir anlamda gafil konum diyoruz. Cehaletin bir biçimi de denebilir. Dikkat ederseniz, hepinizin yoğun bir biçimde yaşadığı gerçekliktir bu. Aynı kökene sahipsiniz bu kökenin bilinci, duygusu sizde ne kadar gelişmiş belli değil. Kemalizm, içine sızdığı kadar sızmış, ailecilik-aşiretçilik içine sızdığı kadar sızmış. Ülke kavramından yoksunluk, halk kavramından yoksunluk alabildiğine yaşanmış. Türk aydını özellikleri son derece demagojik bir biçimde yansımış, yine feodal demagoji yansımış. Ana-baba-ata ideolojisi yansımış ve bütün bunlar da temel gerçeklik tarihi gerçeklik ve çağdaş gerçeklikten insanı uzak tutmuş, koparmış. Dolayısıyla zayıf kalıyorsunuz. İdeoloji de, politikada, eylemde ve yaşamda zayıfsınız. Hemen her sahada muğlak, inleyen, sızlayan bunalan, netleşmemiş, keskinleşmemiş, çözümlememiş, çözüme götüremeyen tipler yığını söz konusudur. Toplum, devrimci öncü içine böyle taşırılmıştır. Bunu tabii ki en keskin kılıç olan devrim kılıcıyla aşmaya çalıştık. Çoğunuz bu temelde devrime akın da ettiniz. “En kestirme, gelişme yoludur” dediniz. Düzene tepki duydunuz, devrime geldiniz ve tabii ki parti işinde yaşanan bu eskinin bin bir biçiminin değişik tarzda sürdürülmesi buna karşı tepkiler ve bir yerde devrimle karşı devrimin örgüt içinde devam ve bu süreçte kaybedenlerin kazananların ortaya çıkışı, şahsınızda yaşadığınız bunca gelişmelerdir.

Dikkat edilirse biz roman taslağını bireylerin sürece, devrim sürecine, partileşme sürecine, ulusal uyanış, toplumsal özgürleşme sürecine katılışıyla başlamak istiyoruz. Devrimci roman, bir anlamda çıkışı böyle yaptırmakla görevli oluyor. Başlangıçtaki inanılmaz zayıflıklar güçsüzlükler, muğlaklıklarla işe başlamak zorunda olduğumuz göz ardı edilemez. Çünkü gerçeklik esas itibarıyla böyle olduğunu ortaya koyuyor. Ve bunu demagojiyle “çok güçlüyüm, çok kararlıyım” demekle insan aşamaz. Ve tabii ki sahte duyguların, cesaret gösterilerinin fazla anlam ifade etmediği, duyguların ve ruhun da fazla anlam ifade etmediğini şimdi çok daha iyi anlıyoruz. Girilen her türlü ilişki çelişki düzeylerinin ciddi olmadığını sonuç almayacağını görüyoruz. Çok abartmacı kişilikler kadar, çok ölü kişiliklerin de devrimin çıkış anına pek denk gelmediğini rahatlıkla belirtiyoruz. Ama bütün bu çabalara rağmen devrimci çıkışın da PKK somutunda yoğunluk ve tempo ile bağlantısını tam kuramadığı, gelişmelerin çarpıklığı, sancılı yöntemle açıklık kazandı. Tipimiz, böylesine bir ortamın bütün özelliklerine biraz açıktır. Bunu ne ayıplayıp altından sıyrılmak ne de ört bas ederek içinden sıyrılmak doğru bir yaklaşım değildir. Yapılması gereken, gerçeğin doğru tespiti kadar bunun bir kader olmadığı onun eskiyi yıkma, aşma işinde hem yeniyi yapma yakalama işinde yapılabilecek çok şeyin olduğu ve bizim için de bunun yaşamsal olduğunu görmek kararlaştırmak, azim-irade gücüne dönüştürmek her sahada işçiliğini, çabasını sonuçlayıcı kılmak gerekir. Roman taslağında bir tiplemeyi biz koymaya çalıştık, bilimsel yanını ortaya koymak kadar sanatsal yanını da göz önüne getirerek konuya yaklaşım geliştirmek istedik. Şimdi bunu tartışıyoruz. Roman geliştiriliyor, bir anlamda. Daha doğrusu yaşamda gelişen artık yazıya dökülmeye doğru gidiyor. Sıkça sorduğumuz sorular romanlık sorulardır. Nasıl yapmalı? Nasıl yaşamalı? En çok sorulan sorulardır, tesadüf değildir. Hemen her gün davranışlara müdahale var, bu yeniden yapmayı ifade ediyor, inceliğini ortaya koyuyor, bazı ilişki, davranışlara tepki duyma, eski tarzın arzu istemlerini ret etme, yeni tarzın istem, arzu ve iradesini ortaya çıkarma, toplumsal geleneklerle özellikle aile kurumu düzeyinde hesaplaşma. Aile gerçeğinin, aşiret-kabile gerçeğinin bütün yönleriyle niteliğini ortaya çıkarma, onun yaşam üzerindeki etkilerini görme ve onunla savaşma. Yeni düzenler, yeni ilişkiler, ifade ediliş tarzları, üslup-hitabına ulaşma, yeni düzenlemeler geliştirme ve her gün yakıp yıkma ve yeniden yapmaya yol almalar. Bütün bunlar romansı bir yaşamdır ve yoğun da yaşanıyor. Roman geleneğinde en çok işlenilen hususların, duygu düzeyleri olduğunu görüyoruz.

Bilinç düzeyi daha çok bilimsel ifadelerle değerlendirilir. Ki romanlar şüphesiz bilinç düzeyini de içeriğine katar. Ama ağırlıklı yön duygular düzeyi ve ruhsal ifade ediş tarzlarını yakalamaya çalışır. Duygular savaşımıdır. Bunun içine sevgi girer, onun yoğun ifadesi olarak aşk girer, onun zıt dışa vurumu olarak tepki girer, ret girer, öfke belirtileri ve hatta ihanetler anlatılmaya çalışılır. Yine çirkinlik, güzellik kavramları devreye girer. Orta yolcu tipleme ve kahramanın tiplemesi geliştirilir ve bütün bunlar biraz da soyutlanarak yapılır. Yani tek tek kişilerde gözlemlemeyle anlatım yerine az çok sürece katılan herkesin ortak özellikleri, roman özellikleri olarak işlenmeye çalışılır.

 Bu bir soyutlamadır. Somuttan soyutlama, soyutlama düzeyinden de sık sık bireylere indirgeme, ilerideki gelişmeyi gözleyip saptama bir roman tekniği oluyor. Tabii bazı öğeler çok yoğunca işleniyor, yine bazı dönemlerde çok yoğunca işleniyor. Dönemler iyi işlenmeden, öğeler iyi işlenemez. Hatta öğelerin bazı yönleri, bazı dönemlerde yoğunca işlenir. Bazı dönemlerde onlardan eser kalmaz. Ve bir de karmaşık işlenir. Yani bir işleyip değil yalnız başına duygunun gelişmesi olmuyor. Etki-tepki iç içedir. Kin, sevgi, gafil uyanık, kahraman, karşı devrimci veya silik tiple ona karşı çıkan gözde çatışma halinde ve bazen bu çatışma yoğunluk kazanır, bazen aşama sağlar, çözüme gider, bazen tıkanır, bunalıma girer, dönüşür bir de. Dönüşümü mutlaka yaşar. Dönüşürken bazıları kazanır, bazıları kaybeder. Bazen aşılır, bazen yücelir. İlişkiler, çelişkiler böyle bir düzenleme çıktığı gibi boğuntuya gelip ölür bir yerde. Roman biraz bu düzlemde ifadeye kavuşturulmaya çalışılmalı diyoruz.

Verdiğimiz örnekler var tabii, özellikle taslakta örneklemeyi, kendimden başlattım. Bunun yanında başka kişileri çok sayıda kişiyi konuşturmaya devam edeceğiz. Her konuşan kişi kendi şahsında birçok gerçeği dile getiriyor, temel yanları olduğu kadar tali yanları da ortaya koyuyor. Geneli bağlayan yanları olduğu kadar çok ayrıksı yanları da ortaya koyuyor. Ama hepsinden sonra yapılacak bir sentezleme romanı somutlaştırabilir. Zaten romanlarda genellikle kişiler konuşur, iradeler, duygular, tutkular konuşur. Bizim de bireyleri bu anlamda konuşturmamız -hele bunlar az çok bir genellemeyi dile getiriyorlarsa doğru bir yöntemdir- burada mühim olan temel insani olanı görebilme, ayrıntıya boğulmama, çarpıcı olmayanı temsil düzeyi olmayanı fazla sıkıştırmama. Tabii dil, üslup gücü de çok önemlidir. Zaten sanatında rolü buradadır. Bu alan hayli yaratıcılık isteyen bir alan oluyor. Yaşamı da biraz sanatkaranedir, anlatımı da hiç şüphesiz onu tamamlayacaktır. Geliştirilen taslak da bu çerçevede oluyor. Bu çerçeveye bazı tipleri oturturken bazen zindan çıkışlıları da dillendiriyoruz. Çünkü zindan çıkışlıların yaşadığı bazı gerçekler vardır. Çok acımasız bir zindan gerçeğini çözümlemeden onların duygu yaşam düzeylerini bütün yönleriyle dile getirmeden, roman tamamlanamaz, eksik kalır. Dolayısıyla zindan çıkışlıları konuşturmaya devam etmek lazım. Onların birçok olumlu yönleri kadar tehlikeli ve çürümüş yönleri de vardır. Bunlardan bazı tipler canavarca çıktı, bazı tiple kahramanca çıktı, bunları koymak, görmek gerekiyor. Duygu, tutku adına düzeni en kof yaşayanlar var, düzene tapınanlar var. Hem de bunu devrimci maskeyle yapanların az olmadığını gördük. Çok sahte bir zindan edebiyatı, düzene özlem devrimci özlem diye ortaya koymak istendi. Hatta abartma demagoji.. çünkü pratik yok, çünkü somut yaşam yok. Böylece zemini çok daha güçlü oluyor, bunun eleştirisini yapmak lazım ve halen de bunun üzerinde durmaya devam ediyoruz. Bundan çok daha önemli olan, dağ pratiği vardır. Bu dağ pratiğinin özellikle gericileştirici, vahşileştirici özellikleri kadar, toplumsal çözücü, özgürleştirici yanını da ortaya koymaya çalıştık. Silahlı militan değerlendirilmeye çalışılıyor. Silahlı militan kimdir, nedir? Halen çözümlenmesi önemli bir görev olarak duruyor.

Parti içinde bilimsel ifade taktik, ifadeye kavuşturulduğu kadar onun edebi ifadesi de yapılmaya çalışılıyor. Tabii bütün bunlar yapılmaya çalışılırken eski kurumlarla bağlantıları içinde kurulu özellikle aşiret-aile kurumu sıkça ele alındı neden? Çünkü toplumsal gerçeğimizin bir yerde genel zindanıdır genel tutuculuk, genel zincirleme alanı oluyor. Bu arada her sınıf, tabaka ve bütün olarak, toplumsal kitle devreye girdiği için, bir yerde alt-üst olduğu için şehirli aydın özellikleri, köylü özellikler anlatılmaya çalışılıyor şehirli aydın kimdir veya şehir nedir? Bundan başlıyoruz. Bu oluşan aydın neyi, kimi temsil ediyor, geleneklerimizle ne kadar bağlantısı var, özgür-yurtsever gerçekliği ne kadar esas alıyor? Sömürgecilik, Kemalizm, karşı devrimden ne kadar etkilenmiş ve onu ne kadar esas alıyor? Şimdi şehirlerdeki oluşumda bunlar daha iyi aydınlanıyor. Köylü daha çok ortaçağı hatta ilkçağ kökenli bir oluşumu temsil ediyor. Olumu yurtseverlik yanları var. Toprağa bağlı, dayanıklı ama çok içe kapatılmış, çok geri koşullarda tutulmuş, adeta konuşamaz, kendini dillendiremez bir duruma gelmiş bunu ifade ediyor. Bunun saflardaki yansımaları, hep anlatılıyor. Ana tipleri var. Kırsal alan ve bunların yaratmayan, oldukça bastırmacı, tasarrufçu, hazıra konmacı özellikleri dile getirildi. Yine değişik, küçük türevler de var. Tipik aşiret kafalısı, melle kafalısı yine yaşı itibarıyla yaşlı yurtsever, genç yurtsever veya yaşlanma itibarıyla bazı tiplerin dile getirilişi söz konusu oldu.

Yine tabii sosyal bir kesim olarak kadının katılışı var. Onun yol açtığı etkilemeler var. Kadın özgürlüğü biçiminde tabir ettiğimiz, Kürdistan’da genel özgürlüğün en önemli kriteri ve bir kategori ortaya çıkıyor, onun değerlendirilmesi yapılıyor. Kadın özgürlüğü nedir? Sorusuna karşılık verilmeye çalışılıyor. Tabii kadın söz konusu olduğunda hele devrime katıldığında bütünüyle irade zayıflığını ne yansıtılmışsa onun temsilini dile getiren öğe olmuş. Bir yerde en gafil, bir yerde en saf, bir yerde en izdüşümü tip olmuş, iradesi felç olmuş. Çok bağımlı kişiliği ve katılış tarzı oluyor bu. Mutlaka bir yerlere bağlı bir yürüyüşün sahibi. Koltuk değnekleriyle yürüyen bir tip biçiminde geliyor. Veya çok duygusal çok desteksiz çok hazırlıksız tip olarak katılıyor. En önemlisi de toplumsal değer yargılarının çok acımasız konuşturulduğu bir cins olarak katılışı ile geliyor. Feodal yaklaşımlar, kendisini bir metadan da öteye, bir mal olmaktan öteye götürmeyen –bırakalım özgürleşmeyi,mal olmaktan çıkarmayı- en kötüsü de ince bir mal olmayı görev olarak hatta bunu savunma çıkışlı bir katılım oluyor. Militan bu konuda en kısır bir durumu yaşıyor.

Kadının kendi eski tarzını, devrim içinde çok ince bir tarzda sürdürmesi daha da geliştirilmiş bir mal olarak sürdürme niyetleri var. Kaldı ki bir roman ağırlıklı olarak kadın-erkek ilişkilerine de yer verir. Özellikle onların ilişki-çelişkilerini dile getirmek ister. Daha doğrusu devrim döneminin romanı ister aile kurumunda olsun, ister iki tip arası, aileden kopmuş veya geleneklerden kopmuş iki tip arasındaki ilişkileri ele alsın, biz buna eski statükocu ilişkiler düzleminde ele almayla, devrimsel döneme veya karşı dönemin savunduğu tipler arasındaki ilişki düzlemi de diyebiliriz. Bunların karşı karşıya gelişleri, ilişki biçimlerini ele aldığımızda aslında düzenin daha ince tarzda sürdürülüşü kadar yaratıcı emeğe, özgür emeğe, özgür katılıma dayanmayan, tehlikeli, mülkiyetli mal olma ilişkilerinin üremesiyle karşı karşıya geliyoruz. Feodal ilişki tarzını değişik bir biçimde, kapitalizme dayalı veya malın metalaşması, metanın devrime taşırılması onun kendini çeşitli biçimlerde sürdürmek istemesi, erkek egemenlikli yaklaşım, kadının kendini ince tarzda, pahalı sunacağı anlaşılmalı. Retle, tepkiler, zayıflıklarını kötü ödeme ve buna benzer şeyle. Kaldı ki Kürdistan somutu söz konusu olduğu için, ailenin büyük bağları var. Sömürgeci ve işbirlikçi düzene dayanak teşkil etmesi bunun kadındaki temsili evlilik olayındaki yeni temsili özellikle erkeklerin aile içindeki çok dengesiz durumu, sorumsuz durumu, devrime kötü etkilerle katılımı, yine kadının çok köleci tarzı, çok bağlı tarzı, aslında daha iyi tahlil edilmemiş aydınlatılmamış yaklaşım tarzı yaşamı tehdit ediyor. Özgürlüğün çok uzağındaki yaklaşımlar, parti içinde adeta geleneklerin çok ağır etkisindeki kişiliklerin, devrimimizi boşa çıkaracak ister ret biçiminde, ister mal edinme-kabul biçiminde ki ilişkilerin tehlikeleri çokça ortaya çıkmıştır. Hele dağa, kadının da çıkması her sahaya kadının da alınması bu konuda etki-tepkileri daha da ileri boyutlu kılmış oluyor. Kadının devrimci harekete doğru kanalize edilmemesi, çekilememesi ve bir noktada tutulması durdurulması ama gelmesi halinde çok düzeysiz ilişkilerle, seviyesiz ilişkilerle gelmesi dolayısıyla orduyu bozması, aslında devrimci ölçülerin tam hakim olamamasından dolayıdır. Bunun hem erkekte hem de kadında kargaşaya yol açması ve bununda yaşamı tehdit etmesi söz konusu oluyor.

Kısacası yeni yaşam biçimlerine ilişki biçimlerine ulaşamamanın sıkıntıları yaşanıyor. Roman bu anlamda biraz daha somutlaşmaya sosyal yerde öne çıkmaya çalışıyor. Roman biraz da budur. Evet tiplemeler çeşitli yönleriyle böyle değerlendirilirken kadın-erkek-aile ilişkileri bağlamında da iyi bir tahlile tabi tutulur. Özetleme bir de bu yönüyle yapılır. Her militanımızın yaşadığı benzer durumlar söz konusu oluyor. Dolayısıyla roman iyi bir alan teşkil eder.

Devrimci bir romanı, bir statükocu asla yazamaz, hafızasına alamaz. Yine bütün parti düzeyini göremeyen, yaşayamayan birisi de fazla iddialı olamaz. Dıştan bir gözlemci, şüphesiz romanı bize yazabilir. Ama en iyi romanın gerçeği biraz sıcağı sıcağına yazan ama onu aşan militanlardan gelebileceğini de söyleyebiliriz. Devrimci edebiyatçıyı devrimci militanın çabaları içinden çıkarmak mümkündür. Gerçekçi romanı bazıları daha çok bu kategoride yazabilir. Bu konuda sanatkar dediğimiz bazı tipler, şüphesiz dıştan da gözlemleyerek yazabilir.

            Roman taslağında biraz bunlar çözümlemelerde de belirtildi ele alınmaya çalışıldı. Şu ortaya çıktı; yani Kürdistan’da sevgide katledilmiştir. Ki birçok sömürgeci ağızda “vahşi Kürt, sevgi ortamı yoktur, sevilme sevme diye bir şey yoktur, bilmezler bunun için sevme sanatı da yoktur” ve bu gerçekten böyledir. Sömürgecilik bu konuda da aynı zamanda katliam rolünü oynamıştır. Dolayısıyla devrimci eylemimizin bir sevgi eylemi olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Sevgi yolu sevgi tarzı devrimle birlikte ele alınıyor, objektif temel konuluyor. Ve sevgi saygının nasıl gelişebileceği nelere bağlı olarak ilerleyebileceği konuluyor. Özgür temeller burada büyük anlam ifade ediyor. Bu konuda yine estetik devreye giriyor. Fiziki, ruhi ve bilinçli olmanın estetikle bağlantısı kuruluyor ve bunların insanı güzelleştirebileceği konuluyor. Bir anlamda bizim savaş gerçeğimizin yeniden yaparken sevginin yolunu açacağı güçlü savaştıranın, güçlü savaşmanın güçlü bir sevme ilişkisine derin, kapsamlı, sevgi sonucuna yol açabileceği vurgulanmıştır. Başlangıçtaki ucuz duyguların, sevgilerin savaşa güç vermediği veya bundan alıkonulması halinde gericileşeceği hatta her türlü böyle tasfiyeciliğe kadar götürebileceği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ve bu yaklaşımların oldukça büyük değeri olduğu Kürdistan’da da çok önemli sonuçlara yol açtığı kadının büyük çıkışına ailenin eski tarzdaki yapısının çözülüşüne erkeğin eski zihniyetinin yıkılışına kadının yine eski köleci yaklaşımının yıkılışına yol açmıştır. Ve bu yaşadığımız önemli bir devrimsel gelişme oluyor. Romanın en çok işleyecek yönü budur, bu da tam bir sanat yönü aslında.. Roman aslında fiilen yaşanmıştır. Önemli oranda ipuçlarıyla yaşanmıştır. Onun tamamlanması tasarım gücüyle, hayallerle, tutkularla, irade azimle, estetikle daha da beslenecek yönü de diyoruz ki geliştirilmeye değerdir.

 

(1993 değerlendirmelerinden seçmeler)

 

 

  


© 2006 PKK.ORG