Ana Sayfa

     

PKK SINIRLANDIRILMAK İSTENİYOR

             KKK YÜRÜTME KONSEYİ ÜYESİ CEMİL BAYIK

05.09.2006

 Türkiye 1998-99 sürecine benzetilen yeni bir sürece girdi.. Uluslar arası güçler üzerinde baskı uygulayıp güney Kürdistan’a sınır ötesi operasyon yapmak istiyorlar. AKP ve ordu merkezli başlayan bu süreç, geniş bir kesime yayıldı. Türkiye’nin bu refleksine, tansiyonuna nasıl bakıyorsunuz?

 Türkiye’de bizim geliştirdiğimiz bir mücadele var. Hem gerillanın hem halkın yürüttüğü mücadele Türkiye’yi oldukça zorladı. Türkiye’nin oldukça ağır sorunlar var ve bu biliniyor. Ekonomik sorunlar oldukça ciddi ve bir kriz yaşanıyor. Sosyal çelişki, siyasi çelişki ve çatışmalar oldukça yoğun yaşanıyor. Yine Türkiye’nin Avrupa, Kıbrıs ile hatta kısmen Amerika ile yaşadığı sorunlar krizin ana hatlarını oluşturuyor. Yine bölgedeki gelişmeler direkt Türkiye’yi etkiliyor. Türkiye bu gelişmeler sonucunda oldukça kritik bir döneme girdi. Tabii ki bizim mücadelemiz bu sorunları direkt etkiliyor ve daha da ağırlaşmasına yol açıyor. Türkiye bu sorunlardan kurtulmak için Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesini esas alıyor ve bunun çabası içinde. Bütün dış ve iç sorunlarını Kürtlerden kaynaklanıyormuş gibi göstererek hedef şaşırtıyor. Kürt özgürlük hareketinin Türkiye’yi oldukça tehlikeyle yüz yüze getirdiğini içte ve dışta işleyerek hem dış hem de iç baskıları hafifletmek istiyor. Kürt sorununu çözerek problemlerini çözeceğine tam tersine Kürt sorununda çözümsüzlüğü daha da derinleştirerek içinden çıkılamaz bir hale getiriyor.

 Bu ne demek? Niye değişmek istemiyor Türkiye? Çözülmemiş bir Kürt sorunuyla Türkiye daha ne kadar yaşayacak?

Türkiye, Kürt sorununu çözmedikçe ekonomik, siyasal, sosyal sorunlar, yine dış ve bölgeyle yaşadığı sorunlardan kurtulması çok zor, hatta imkansız. Kürt sorununu böyle çözümsüzlüğe iterek bu sorunların daha da ağırlaşacağı ve tehlikeli boyutlar kazanacağını herkesin bilmesi gerekir.

Türkiye’de iç ve dış siyasete egemen ve son dönemlerde tümüyle egemen olan generaller var. Generaller içinde bulundukları tehlikeli durumu Türkiye’nin yaşadığı gerçekmiş gibi göstererek kamuoyunu yanıltıyorlar. Halkı ve kitleleri bu temelde aldatıyorlar. Yanı sıra dünyayı da aldatmaya çalışıyorlar. Bununla karşı karşıya kaldıkları tehlikeleri gidermeye çalışıyorlar. Çünkü bu generaller çok ağır suçlar işlemişlerdir. Hem Kürt hem Türk halkına karşı işlemişlerdir. Suçlarının açığa çıkmaması, statükonun sürmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Yine cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Türkiye’de tartışılmaz egemenlikleri var. Büyük çıkarlar söz konusu ve bu çıkarları kaybetmek istemiyorlar. Bunun için “Türkiye tehlikededir. Vatan, millet, bayrak tehlikededir. Bu tehlike Kürt özgürlük hareketinden kaynaklanıyor. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için herkes birleşmelidir” diyorlar. Ulusal çıkarlar için değil şovenizm etrafında sağıyla soluyla, siviliyle askeriyle birleşerek Kürdistan’daki kirli savaşı yürütmeye çalışıyorlar. Türkiye’deki demokratikleşmenin, Avrupa Birliği sürecinin önünü keserek kendi çıkarlarını korumak istiyorlar. İşledikleri suçlardan dolayı yargılanmaktan korkuyorlar ve durumu engellemek istiyorlar. Bunun için generaller Kürt özgürlük hareketini Türkiye cephesindeki demokrasi güçlerini ezmek için hazırlanmış durumdalar. Dikkat edilirse basın, yargı, muhalefet, hükümet v.s. hepsi ordu bayrağı altında birleşti. Ve herkes bütün sorunların çözümünü Türk ordusuna teslim etti. Türk ordusu da bundan yararlanarak kirli savaşı sürdürmeye ve demokratik gelişmeleri engellemeye çalışıyor.

Fakat bu yeterli değil tabii. Sonuç alabilmeleri için dış cepheyi de en az iç cephe kadar hazır hale getirmeleri gerekiyor. Bu amaçla cumhurbaşkanı Rusya’yı, hükümet yetkilileri İran, Irak, Suriye, İngiltere ve Amerika’yı ziyaret etti ve Türkiye yoğun bir diplomasi faaliyeti yürüttü. Bütün görüşmelerin amacı dış cepheyi de iç cephe gibi Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesini sağlamak, Türkiye’deki demokrasi güçlerinin önünü kesmek için yapıldı.  

Bir koalisyon mu var burada?

Tabii ki ama dış cepheyi hazırlamak iç cepheyi hazırlamak kadar kolay olmuyor. Nitekim dış cephenin hazırlanmasında bazı sorunların yaşandığını görebiliyoruz. Ama bütün çabası dış cepheyi kendi yanına almak için çaba gösteriyorlar. Bunun için de tehdit, şantaj, her türlü Türkiye’nin çıkarlarını peşkeş çekerek sağlamaya çalışıyor.

Sınır ötesi operasyon bununla bağlantılı gelişiyor. Hem iç sorunlarından kurtulmak kitlelerin dikkatini dışarıya yöneltmek ve bundan yararlanarak içte bütün demokratikleşme öğelerini ezmek istiyorlar. Biliyorsunuz bunun hukuki dayanağı da anti terör yasasıyla oluşturuldu. Ve bundan yararlanarak sonuca gitmek istiyorlar.

 Generallerden söz ettiniz. Burada özellikle iki cephe var. Şahin kanadı olarak halen görev yapanlar var ve doksanlı yıllarda savaşı yürüten ve bugün emekli olan generaller var. En son dün, emekli korgeneral Altay Tokat Şemdinli davasına atıfta bulunarak “ben de birkaç kez etrafa bomba attırdım” demişti. Bütün bunlar ne anlama geliyor? Emekli generallerin rolü nedir?

 Aslında emekli general ve subaylar Türkiye’de önemli görevler yapıyorlar. En azından orduda resmi görevli oldukları kadar emekliye ayrıldıklarında da ordu için politika üretiyorlar. Yine ordunun resmi olarak yapamadığı birçok görevi bunlar rahatlıkla yapabiliyor. Bunların ordu ile sürekli ilişkili olarak çalıştığını herkes biliyor. Özellikle Türkiye ekonomisinin hedeflenmesi ve yönlendirilmesinde çok faal rol oynuyorlar. Yine Türkiye’nin iç siyasetinin denetlenmesinde çok faal rol oynuyorlar. Türkiye’de emekli generaller şovenizmin, milliyetçiliğin hatta bir takım faşist örgütlenmelerin geliştiricileri durumundalar. Mesela yurtsever güçler birliği adı altında örgütlendiler. Hemen hemen Türkiye’nin her kesiminde bunlar örgütlenmiş, dikkat edilirse linç girişimlerini hep bunlar organize ediyorlar. Altında bunların imzası var. Bununla toplumu sindirmeye ve teslim almaya çalışıyorlar. Dikkat edilirse bütün linçler Kürtlere ve Türkiye’deki demokratik sosyalist çevrelere yönelik. Bununla toplumun tüm demokratik özgürlükçü değerleri ezilmek isteniyor. Bunların şahsında toplumun tüm kesimlerine gözdağı vermek istiyorlar. Sindirilip teslim almak istiyorlar. Temel amaçları bu.

Yani faaliyetleri illegal mi? 

Elbette illegal. Türkiye’deki yasalara göre illegal ama Türkiye’de işleyen yapı zaten illegal. Türkiye’de legal yapıların fazla rolü yok. Bunlar aldatmaya yönelik. Pratikte işleyen esas yapı illegal yapıdır. Sistem bunun üzerine kurulu. Bilindiği gibi birçok çete örgütlenmesi ortaya çıktı. Bu çete örgütlenmelerinin hepsinde subaylar, polisler, itirafçılar var. Ve ilginçtir, bunların hepsi de Kürdistan’da savaş yürütmüşler. Her türlü kirli ilişkilerin içinde yer alan kesimlerdir. Bunları organize eden de ordunun kendisidir. Pratikte emekli generaller bunları örgütlüyor. Ama bunların hepsi yine genelkurmaya bağlı. Özellikle de Yaşar Büyükanıt’a bağlı geliştirilen örgütlenmelerdir.

Şemdinli olayları çok önemli bazı olayları açığa çıkardı. Şemdinli olayı Türkiye’de birçok tartışma ve sarsıntıya yol açtı, ordunun fay hattını kırdı. Ordunun imajını çok sarstı. Ordunun, Kürdistan’da yürütülen savaşın ve Türk devletinin gerçeğini ortaya çıkardı. Hem iç hem de dış kamuoyunda bir takım gerçeklerin anlaşılmasına yol açtı. Bundan en çok ordu ve genelkurmay rahatsız oldu. Şemdinli iddianamesiyle ordunun hedeflendiği ve savaşamayacak duruma getirilmek istendiği söylendi. Hemen tehdit ve müdahalede bulundu. Bu tartışmaların önünün kesilmesini istedi. Bu müdahaleler sonucunda iddianameyi hazırlayan Ferhat Sarıkaya görevden alındı. Yine emniyet istihbarat daire başkanı Sabri Uzun ‘hırsız evin içinde olduktan sonra kilidi değiştirmenin bir faydası yok. Böyle hırsız engellenemez’ dedi. Nitekim Altay Tokat son yaptığı konuşmalarla Kürdistan’daki birçok eylemin ve patlamanın, faili meçhullerin arkasında bizzat kendilerinin düzenlediğini itiraf etmek zorunda kaldı. Şimdi Ferhat Sarıkaya’nın geliştirdiği iddianamede bunlar vardı. Buda şu demek; Şemdinli’nin altında Yaşar Büyükanıt ve ordu çıktı

Çeşitli kesimler iddianameye atıfta bulunarak PKK diliyle yazılmış dediler.

 Evet, onu söylediler. Bu PKK’ye hizmet eden bir iddianame dediler. Neden bunu söylediler? Çünkü Türkiye’de Türkiye’yi ayakta tutan tek kurum ordudur. Tek denge de ordudur. Ama Şemdinli iddianamesiyle ordunun güvenilir bir kurum olmadığı bütün Türkiye’deki sorunların altında ordunun yattığını gördüler. Bu tartışmalar oldu. Bu da tabii ki orduya olan güveni azaltacak, desteği azalan bir ordunun Kürdistan’da savaş yürütmesi çok zor. Türkiye’deki demokratikleşmenin önünü kesmesi, toplumu teslim alması zordur. Dolayısıyla da bu ordunun siyasette, iktidarda ağırlığını sürdürmesi zordur. Generallerin suçunu örtbas etmesi zordur. Yargılanmalarının önüne geçmesi zordur. Bu tabii ki en çok da PKK’ye hizmet ediyor. PKK’nin siyasetinin gelişmesine yol açıyor. Çünkü PKK yıllardan beri bu kirliliğe dikkat çekip, demokrasi ve özgürlük için mücadele ediyor. Buda PKK siyasetinin Türkiye’ye hakim olmasına yol açıyor. Ordu bu sonucu oldukça tehlikeli gördü ve müdahalede bulundu. Ve peş peşe attığı adımlarla da bütün güçleri susturup, ülkeyi kendi kontrolüne aldı. Ve şimdi bütün güçlere istediğini yaptırır konuma geldi.

 Biraz da siyaset cephesinden konuşalım. Türkiye’de sivil siyaset iktidarını hep askerle paylaştı, bu biliniyor. AKP’ye baktığımızda iktidara geldiğinde demokratik, özgürlükçü programını açıkladı. Bununla iktidara geldi, iki üç yıl sonra bunun böyle olmadığı görüldü. Buna bağlı olarak Erdoğan 2005’te Diyarbakır’da daha fazla demokrasi dedi. Kürtlere karşı devlet kusurludur ve Kürt sorunu benim de sorunum dedi. 2006 yazında da daha az demokrasi dedi.

Şimdi aslında AKP öyle özgürlükçü demokratik bir güç değil. AKP’yi Türkiye’de ortaya çıkaran nedenler var. Türkiye’deki demokrasi güçlerinin zayıflığı, yetersizliği AKP’yi ortaya çıkardı. AKP’yi iktidara taşıyan da Amerika’dır. Amerika AKP ile bir model bölge yaratmak istedi. Çünkü bölge Müslüman ve İslam. ABD bu bölgeye çok ciddi bir müdahaleye hazırlanıyordu. Bu müdahaleye hazırlanırken, bölgede bir modeli de hazırlamaya çalıştı. Bu model en uygun Türkiye’de oluşturulabilirdi. Başka bir ülkede bunu oluşturmanın koşulları yoktu ya da azdı. İşte AKP bir model olarak ABD oluşturuldu. Dolayısıyla AKP demokratik ve özgürlükçü görünmek zorundaydı. AKP, özünde özgürlükçü ve demokratik bir güç değildi. ABD’nin oluşturmak istediği modele uyum sağlamak zorundaydı. Onun için özgürlükçü ve demokratik bir görünüme büründü.

Yani zihniyet olarak demokratik değil.

Özünde bu yoktur. Bu bir dönem öyle sürdü ama AKP’nin böyle bir güç olmadığı Kürt özgürlük hareketi karşısındaki konumuyla ortaya çıktı. Kürt özgürlük hareketi bir turnusol kâğıdı görevi görüyor. Bir gücün gerçekten demokratik olup olmadığı Kürt sorununa yaklaşımında ortaya çıkıyor. AKP o söylemleriyle kendi gerçeğini gizlemeye ve kitleleri aldatmaya çalıştı. Bununla da iktidarını pekiştirmeye çalıştı. İktidarını pekiştirmenin bir yolu olarak da ordu ile PKK’yi, Kürt özgürlük hareketini çatıştırmada gördü. Bu çatışma ile ordunun kendisi üzerine gelmesini engellemeyi planlıyordu. Ordu ile PKK’yi çatıştırarak orduyu meşgul edip yıpratacak, darbe alan PKK karşısında da siyasi, ekonomik rantlar elde edecek. Ama uyguladığı bu siyaset ters sonuç verdi. Bu hem AKP’ye hizmet etmedi, hem de AKP’nin gizlediği gerçeğini ortaya çıkardı. Demokratik ve özgürlükçü bir güç olmadığını ortaya çıkardı. Hem de AKP’yi ordu karşısında oldukça savunmasız bir duruma getirerek orduya teslim olmasını getirdi. Şimdi AKP tamamen ordunun emir eri haline gelmiştir. O Diyarbakır’daki söylem aslında Kürt halkını aldatmaya dönük bir söylemdi. O bir taktikti. Kürt sorunun çözeceğinden değil. O taktikle Kürt özgürlük hareketini köşeye sıkıştırmayı amaçlıyordu. Adeta iki şeyden birisini tercih etmemize yol açmak istiyordu.

Yani “biz çözümü istiyoruz ama onlar engel” diyorsunuz..

“İşte buyurun bakın, biz Kürt sorununu kabul ediyor ve çözmek istiyoruz hatta yanlışlarımızı da kabul etmek istiyoruz, bunu demokrasi çerçevesinde çözeceğiz” deyip bununla herkesi PKK’nin karşısına dikmek ve PKK’ye baskı uygulamak istiyor. PKK’nin meşru savunmadan vazgeçmesini sağlamayı amaçlıyorlar. Bunu gerçekleştirebilirse “zaten demokrasi süresi içinde çözeceğiz, bu da elbette zaman alacak” deyip oyalayacaklar. Nasıl ki 99’dan itibaren bir oyalamanın içine girip PKK’yi eritmeyi hedefledilerse aynı şeyi bu söylem ve taktik ile yapmak istiyorlar. Kendilerine göre işleri zamana yayma, oyalama; bu tarzla halk nezdinde PKK’ye olan güveni sarsmak, böylelikle PKK’yi çürüme sürecine tabii tutmak istiyorlar. Böylelikle Kürt sorunundan kurtulmak istediler. Yok, eğer bu baskıyla bunu sağlayamazlarsa “biz sorunu çözmek istiyoruz ama PKK mücadele ediyor, sorunun çözümünü istemiyor” deyip yine herkesi Kürt özgürlük hareketi karşısına dikmek istiyorlardı. Hatta Kürtler cephesinde çatlaklık yaratarak hareketi zayıf düşürmek, harekete yönelik saldırıların meşru zeminini, haklı zeminini yaratmayı hedefliyorlardı. Tabi ki biz bu söylem karşısında yine çeşitli güçlerin sorunun çözümüne yönelik çabalarına da değer vererek önce bir ay sonra on beş gün uzatarak bir buçuk aylık eylem yapmama kararı aldık. Buyurun dedik, bu söylemlerinize sahip çıkın, Kürt sorununun çözümü yönünde adımlar atın. Bu adımları görelim dedik. Ama ne yapıldı? Eylemsizlik kararı aldığımızda üzerimize yüründü ve operasyonlar sıklaştırıldı.

Sorunu çözmek isteyen bir güç bu tutumuz karşısında en azından operasyonları durdurabilirdi. Yani bu, bir çözüm için ışık olabilirdi. Önderliğimiz üzerinde uygulanan vahşet hafifletilebilirdi. Bu çözüm için bir güven yaratabilirdi. Ama dikkat edilirse bu süreçte önderliğimiz üzerindeki vahşet daha da katmerlileştirildi. Operasyonlar daha da sıklaştırıldı. Ve bize birçok şahadet yaşatıldı. Buradan da ortaya çıktı ki Kürt sorunun çözme adı altında çözümsüzlüğü bir başka biçimde derinleştirme yatıyor. Hareketin tasfiyesi amaçlanıyor. Bu ortaya çıktı. Zaten bu ortaya çıktığı için de Kürt sorunun demokrasiyle çözülmeyeceğini söylemek zorunda kaldı. Erdoğan, başta da Kürt sorunun çözümünün demokratik yolla olacağına inanmıyordu. Yani Kürt sorununun demokrasiyle çözeceğim, benim sorunumdur, böyle bir sorun vardır diyen buna sahiplik yapardı. Ardından yaşanan çatışmalar demokrasiyle açığa çıkmıştır deyip her türlü terörü, vahşeti, acımasızlığı geliştirerek güya kökünü kazımayı önüne koyamaz. Bu kadar çelişkili olamaz. Bu onun ne kadar tutarsız olduğunu, gerçek niyetinin ise tasfiyeyi amaçladığını ortaya koyuyor. Bu gücün öyle demokratik özgürlükçü bir güç olmadığını, bu gücün Kürt sorununu çözme gibi bir derdinin olmadığını bu dönemde yürüttüğümüz mücadele ortaya çıkartmıştır. Eğer ortaya çıktıysa böyle ortaya çıktı.

Siyaset dünyasında Ankara’da ortak bir koalisyon oluşmuş durumda. Sizin anlattığınız durumların dışında bir de ana muhalefet partisi genel başkanı Deniz Baykal MHP ile ortak çizgide Kürt sorunu ile ilgili fermanlar çıkarıyorlar. CHP’nin bu çizgiye gelmesini nasıl anlamalıyız?

Bütün bu güçler devletin resmi söylemini, resmi ideolojisini esas alıyorlar. Ve bütün bu güçler Türk ordusunun emrinde olan güçlerdir. Türk ordusu şovenizmi, milliyetçiliği geliştiriyor. Herkesin de bu temelde kendisini düzenlemesini ve buna sahiplik yapmasını, bunun hizmetine girmesini istiyor. Dikkat edilirse ordunun bu istemi karşısında adeta yarış edercesine bir tutuma girmiş durumdalar.

CHP’nin MHP’yi de aşan bir şekilde milliyetçiliğe sahip çıkması CHP’nin geçmiş gerçeğiyle bağlantılı. CHP, Türk devletini oluşturan partidir. CHP’yi ordu oluşturmuştur. CHP sivil bir parti biçiminde oluşmamıştır. Ordunun kurduğu bir partidir. Dolayısıyla CHP’nin nezdinde militarizm, milliyetçilik egemendir. CHP kendisini Türkiye’nin kurucusu ve gerçek sahibi görmektedir. Dolayısıyla devletin, ulusun, vatanın tehlikede olduğunun söylendiği bir dönemde bu tehlike karşısında devlete sahip çıkacak güç onun ideolojisine sahip çıkacak güç CHP olacaktır. Eğer Baykal son dönemde herkesten fazla ordunun söylediğini yapmaya çalışıyorsa ve herkesi buna davet ediyorsa hatta buna gelmesi için baskı ve tehditlere başvuruyorsa bu CHP’nin geçmişi ve gerçeğiyle bağlantılıdır.

CHP dünyadaki gelişmeler karşısında çeşitli renklere büründüğünü gösterdi. Bunlar CHP’nin gerçeği değildi. CHP’nin gerçekliği şimdi Baykal ile açığa çıkıyor. Durumu böyle anlamak gerekiyor. Dikkat edilirse CHP orduyu kışkırtıyor. Ordunun Kürt özgürlük hareketi üzerine, demokratik güçlerin üzerine yürümesini istiyor. Sürekli ortamı provoke ediyor. Sürekli sahte tehlikeler, sahte çelişkiler üretiyor. İşte “Kürtlerden, bilmem İslamiyetten kaynaklı şöyle tehlikeler var, rejim şöyle tehlikededir, devlet şöyle tehlikededir. Herkesin bunun karşısında birleşmesi ve buna karşı durması gerekiyor.” biçiminde sürekli provoke etme çabaları söz konusu.

Generallerle CHP el ele, hedefte Kürt özgürlük hareketi belirlenmiş ve Türkiye’nin kendi sorunlarını çözebilmesi için tam da bir yol bulmuş. Her zaman ihtiyaç duyduğu iç ve dış düşman. Bu, Kürt özgürlük hareketi oluyor. Ve siyasi partiler bunun üzerinden siyaset yürütüyor. Ülkenin sorunlarını çözmek için başka da plan ya da projeleri yok. Yani biraz geçmişe gidersek Abdullah Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra Ecevit’in iktidara gelişi gibi bir sürecin izlerinden söz edebilir miyiz?.

Doğru, Türkiye’de iktidara gelmek isteyen güç her şeyden önce ordu ile ilişkilerini çok iyi düzenlemeli ve onunla çelişmemeli. İkincisi, sürekli düşman üretmek zorunda. Bugün en çok da Kürt özgürlük hareketi düşman olarak gösteriliyor. Bununla siyaset yapılarak iktidara gelinmek isteniyor. Nasıl ki önderliğimizin esaretinden sonra DSP, MHP iktidara geldiyse şimdi de AKP iktidarını korumak için Kürt özgürlük hareketine düşmanlık yapıyor. Ordunun her dediğini hemen yerine getiriyor. Çünkü başka türlü iktidarını koruyamaz. Yine muhalefette de iktidara gelmek isteyen bütün güçler orduya yanaşarak, ordunun her dediğini pratikte yerine getirerek amacına ulaşmaya çalışıyor. Özgürlük hareketine düşmanlıkta yarışarak “kim daha çok Kürt özgürlük hareketine düşman, ben herkesten daha fazla düşman” diyerek başvurmadıkları hiçbir yöntemi bırakmıyorlar.

Bunların öyle Türkiye sevgisi filan yoktur. Türkiye halkına saygısı filan yoktur. Bunların bütün çabası halka ve Türkiye’ye düşmanlık yaparak Türkiye’yi ayaklar altına alarak iktidara gelmektir. Bunun için kendilerine her yol ve yöntemi mübah görüyorlar. Onun için Türkiye’deki siyaset kadar kirli bir siyaset yoktur. En önemli sorunlardan bir tanesi de siyasetin bu militarizmden ve ordunun güdümünden arındırılmasıdır. Türkiye siyaseti ordunun güdümünden çıkarılmadıkça, kirlenmeden arındırılmadıkça, bu siyaset demokratikleştirilmedikçe Türkiye’de hiçbir zaman demokratik bir toplum gerçekleştirilemez, özgürlükçü bir toplum geliştirilemez. Türkiye şu ya da bu gücün baskı ve tehditlerinden kurtulamaz.

Bunun Türkiye halkı tarafından çok iyi anlaşılması gerekiyor. Gerçekten bunların halka ve ülkeye saygısı yok. Yaptıklarını ülkeye ve halka saygıdan dolayı gerekçelendirseler de yaşanan bunun tersidir. Türkiye’ye ait olup da satılmayan bir şey kalmadı. Eğer Türkiye bu kadar borç altında yaşıyorsa bundan ötürüdür. Türkiye bugün eli kolu bağlı kalıyorsa, taviz vermek zorunda kalıyorsa bundandır. Yine Türkiye’deki yoksulluğun, çürümüşlüğün, her türlü ahlaksızlığın her türlü çeteciliğin, kapkaççılığın nedeni de bunlardır.

Peki, Türk halkının bu kesimler karşısındaki tutumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunların artık görülmesi gerekiyor. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi olmazsa Türkiye’nin hali daha da kötü olabilir. Türkiye eğer halen biraz ayakta duruyorsa onu Kürt özgürlük hareketi ayakta tutuyor. Bunun artık Türkiye’deki halk, demokratik çevreler tarafından anlaşılması gerekiyor. Halkın demokratik çevrelerin devletin güdümünden, yine devlet güdümle siyasetten kendini kurtarması gerekiyor. Önyargısız, daha bağımsız, daha özgür düşünebilmesi gerekiyor. Bu kadar sorunların kaynağı nedir? Neden bu sorunlar çözümlenemiyor diye düşünmesi gerekiyor. Kürtlerin öyle Türkiye’yi parçalama, Türkiye’ye zorluklar yaşatma diye bir sorunu yoktur. Kürtler sadece Türkiye’de Türk halkı için geçerli olanların kendisi için de geçerli olmasını istiyor.

Kardeşlikten bahsediliyor. Bu ne biçim bir kardeşliktir ki bir kardeş her şeye sahip ama diğer hiçbir şeye sahip değil. Diline bile sahip değil. Dünyanın neresinde böyle bir kardeşlik görülmüş. Kardeşlikte eşitlik vardır. Bütün haklara eşit sahiplik vardır. Birbirine saygı vardır. Birbirini kabullenme vardır. Birlikte bu temelde yaşama vardır. Kürt halkı böyle bir statükoya sahip olmadığı gibi sürekli baskı, hakaret, işkence, katliam altında. Sürekli yok edilmek isteniyor. Ve bunun da kabul edilmesi isteniyor. Bu kardeşlik hukukuna sığar mı. Kürt halkı bunu kabul eder mi? Kürt halkı bunu kabul etmiyor, direniyorsa burada yanlışlık, kötülük mü yapıyor? Artık bunun herkesçe anlaşılması gerekiyor. Bu anlaşılmadıkça Kürt halkının kardeşlik hakları teslim edilmediği müddetçe Türkiye halkı rahat yaşayamayacağını bilmek zorunda. Yine bu kirlenmeden kurtulamayacağını yine bilmek zorunda. Onun için bir an önce bu gerçeği görüp bunun karşısında görev ve sorumluluklarını yerine getirmek zorunda. Eğer Türk halkı bunu yaparsa Kürt halkının kardeşliğinin gereğini yerine getireceğini bilmeleri gerekiyor.

AYDINLAR DÜŞÜNCEYİ FELÇ EDİYORLAR

Türkiye’de sınır ötesi operasyon tartışmasıyla birçok çevrenin görüşleri ortaya çıktı. Yıllardan beri bu çatışmalı süreçlerde onlara apoletsiz generaller denildi. Türk basınında ki kafa adamlar. Bunların başında Taha Akyol, M. Ali Birand gibileri geliyor. Son tartışmalarla birlikte birçok yazar sınır ötesi operasyon yapılmalı, bu sorun Kandil’de çözülmeli diyorlar. Ama birkaç kişi de bunların dışında itiraz etti, Hasan Cemal gibi “hayır, kandil’de bu sorun çözülmez, bu sorunun kaynağı içeride burada çözün” diyorlar. Bunları nasıl değerlendirmek gerekir. Aydın olmak böyle bir şey mi? Vicdansız olmak gibi bir şey mi? Birilerinin fermanını mı imzalamaktır. Niye yapıyorlar bunlar?

Aslında Türkiye’de dile getirilen bir gerçeklik var. Biz asker milletiz. İşte biz askeriz, biz asker doğduk, asker yaşar, asker ölürüz diyorlar. Bu düşünce egemendir. Dikkat edilirse hemen hemen herkes kendini bir ordu mensubu ya da general olarak görüyor. İşte Türk ordusu bunu hep yaşatmaya, canlı tutmaya çalışıyor. Çünkü gücünü buradan alıyor. Onun için Türkiye’de yazarı, aydını, gazetecisi, sendikacısı, partilisi, sivil toplum örgütçüsü bir general gibi konuşuyor. Hepsi ezmeden bahsediyor. Bu, demin belirttiğim gerçeklikle bağlantılı.

Hepsi mi böyle? Hayır! İçinde dürüst, vicdan sahibi olan insanlar var. Ama bunlar azınlıkta. Onun için de fazla bir etkileri olamıyor. Zaten bu tip insanlar, çevreler yoğun bir baskı altına alınmış durumda. Her gün linçi, yasal linçi yaşıyorlar. Türkiye’de resmi görüşü dillendirmeyen yaşam imkânı bulamıyor. Bazı dürüst vicdanlı insanlar biraz farklı bir şey dillendirmeye çalıştılar, herkes gördü nasıl hakaretlere maruz kaldılar. Nasıl linçlere uğradılar. Türkiye’de büyük bir baskı ve korku egemen. Toplum üzerinde, demokratik çevreler ve farklı düşünen çevreler üzerinde büyük bir baskı ve terör var. Bunun için çok az insan ancak buna göğüs gerebiliyor. Hatta söyleyeceklerin tam olarak dile bile getiremiyorlar. Çok dolaylı bazı şeyler söylemek zorunda kalıyorlar.

Aydınların tavrından memnun değilsiniz herhalde.

Aydın olmak demek iktidarın sözcüsü olmak değildir. Aydın olmak demek iktidara karşı olmak demektir, iktidara muhalefet yapmak demektir. Toplumun alt kesimlerinin sözcüsü olmak demektir. Onların çıkarlarını sürekli dile getirmektir. Onlar için yazmak, konuşmak, mücadele etmektir. Bu konuda devletten, egemenlerden gelen baskılara göğüs germektir. Aydın olmanın asgari koşullarıdır bunlar. Yani toplumun yüreği, vicdanı, düşüncesi olmaktır. Türkiye’de aydın diye geçinenlerin büyük bir çoğunluğu buna uzaktır, buna karşıttır. Hep devlet penceresinden, resmi ideoloji penceresinden bakarlar. Aydın diye geçinenin toplumu aydınlatması görevi varken, nasıl toplumu uyuşturacak, çarpıklaştıracak, düşünemez hale getirecek, nasıl devletin ezme politikalarına alet edecek. Bunun çabasını yürütüyor. Bunlar aydın olamazlar.

Türkiye de birçok şey ters yüz edilmiş, çarpıtılmış durumdadır. Onun için gerçekler bir türlü anlaşılamıyor. Türk özel savaş yönetimi bu konuda oldukça başarılıdır. Sanmıyorum dünyada hiçbir özel savaş rejimi bu kadar başarılı olsun. Gerçeklerle bu kadar alay edebilsin, ters yüz edebilsin. Türkiye’de hangi sorun hangi çözüm ortaya konulabiliyor. Konulamıyor. Her şey karma karışık, muğlâk. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu, neyin bu halkın yararına ya da zararına olduğu bilinemiyor. İnsanların bilinciyle oynanıyor. Bilinci karartmaya, düşünemez hale getirmeye çalışılıyor. Adeta alıklaştırılıyor, donuklaştırılıyor. Bu şekilde zaten toplum istenilen yöne doğru kanalize edilebiliyor. Sürekli düşünce üreten kurumlar, aydınlar düşünceyi felç ediyor. Anlaşılmaz kılıyor olayları. Kimse gerçeği anlamasın ki buna isyan etmesin. Beyinler, yürekler donsun. Beyin ve yüreği donmuş bir toplumu istediğin yöne kanalize edebilirsin. Nitekim Türk ordusu istediği gibi kanalize edebiliyor. Gözler önündedir. İşte aydınların buna karşı çıkması gerekiyor. Gerçekleri açıklaması gerekiyor. Bunun için de bedelleri göze almaları gerekiyor. Yoksa aydınlanma gelişmez. Gerçekler açığa çıkmaz, dolayısıyla da demokratikleşme ve özgürleşme gerçekleşmez.

Artık çağımızın gerçekliği farklı bir gerçeklik. Türkiye bu durumuyla bu çağla birleşemez. Gerisinde kalır, altında ezilir. Bugün Türkiye buna doğru gidiyor. Gerçekten Türkiye’yi sevenler, gerçekten ona bağlı olduğunu söyleyenler bu gerçeği görmek zorunda. Belki soğuk savaş yıllarında Türkiye’yi bu tarz idare etmek mümkündü ama artık o süreç bitmiştir. Yeni bir çağ yaşanıyor. Eğer Türkiye sorunlarını çözmek istiyorsa, bu gerçeği görmek zorundadır. Aksi takdirde Türkiye bu tarzda sürekli derinleşen problemlerden kurtulamayacaktır. Giderek bir uçurumun kenarına gelecektir. Bu, bu tarzda engellenemez. Hiçbir güç artık bunu bu şekilde engelleyemez. Dünya da artık Türkiye gerçeğini bu tarzda kabul edemez.

KÜRTLER BİR HAYVAN DEĞİL, BİR HALK

Şimdi tabii çeşitli yazarların gerek PKK gerek sınır ötesi operasyonlarla ilgili görüşleri vardı. Ama daha çok Doğan grubuna ait yazarlar “PKK Kürt milliyetçiliğinden besleniyor. Altı yedi yıllık soluk alma dönemi vardı. Türkiye rahatlamıştı. Ama bugün PKK yaşam alanını kaybettiği için yeniden bir kaos ortamı yaratmak istiyor” şeklinde düşünceleri var. Ne demek istiyorlar bunlar?

Bunlar özel savaş ekibinin elemanlarıdır. Büyük bir çarpıtmayı geliştirmeye çalışıyorlar. Eğer Türkiye soluklandıysa, toparlandıysa, sorunlarını kısmen çözmeye başladıysa, Türkiye Avrupa ilişkilerinde müzakere sürecine gelebildiyse, bazı ekonomik ve sosyal sorunlar hafifletildiyse, bu tamamen Önder Apo’nun geliştirdiği çabalarla oldu. Yoksa onların çokça iddia ettiği gibi Türkiye kısmi istikrarı kendi çabalarıyla sağlamadı. Bunu Türkiye’ye yaşatan Önder Apo oldu. Eğer Önder Apo savaşı durdurmamış ve güçleri sınır dışına çekilmeye ikna etmiş olmasaydı, barış gruplarını göndermemiş olsaydı, Türkiye’nin AB’ye girmesine destek olmuş olmasaydı Türkiye hangi rahatlığı yaşayabilirdi. Önderliğimiz Türkiye’nin sorunlarını bu tarzda çözmeyi, Türkiye’yi rahatlatmayı, Türkiye’yi büyütmeyi esas almıştır. Kürt halkını buna her yönüyle hazırladı. Türk devleti ve toplumunu da buna çekmeye çalıştı ama maalesef, Türk devleti bunu değerlendirmek istemedi. Tam tersine bütün bu çabaları Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi yönünde geliştirmek istedi.

Ve bu yazarlar bunu görmüyorlar.

En ufak bir çaba içine bile girilmedi. Tam tersine bütün bu süreci geliştiren önderliğimizin üzerinde tecrit vahşet düzeyinde geliştirildi. PKK üzerinde olmadık tasfiye planları geliştirildi. Kürt meselesinde en ufak bir adım atılmadı. Bunlar ne bekliyordu? Kürt özgürlük hareketinin bu tarzda teslim olacağını mı düşünüyorlardı? Kürt sorununun çözümünü teslimiyette, tasfiyede görüyorlardı. Bunu tabii ki Kürt halkı, Kürt özgürlük hareketi kabul etmeyecektir. Kendisine yönelik geliştirilen saldırı ve imha çabalarına karşı kendisini savunması en doğal hakkıdır ve bu tür çabalar karşısında savunmaya girmiştir. Savunmaya girdiği için deniliyor ki “Niye savunmaya girdi, niye teslim olmadı, niye tasfiyeyi kabul etmedi, savunmaya girmekle huzurumuzu bozdu” diyorlar. Buna huzur denilebilir mi? Bu kadar yakılan köyler, bu kadar köylerde, sokak ortasında öldürülen insanlar, bu kadar milyonlarca sürülen, açlığa, çöplüklere mahkum edilen bir halk, bu kadar yoğun tutuklama ve işkence, bu kadar hakaret karşısında bunları kabul edebilir mi? Teslim olmayı, imha olmayı kabul edebilir mi? Bir hayvan bile kesilmeye götürülürken yaşamak için bütün gücünü ortaya koyar. Kürtler bir hayvan değil, bir halk, hem de onurlu bir halk. Nasıl bütün bu işkence, hakaret ve katliamları kabul edecektir. Elbette buna karşı duracaktır. Ve bu onun en doğul hakkıdır. Bu insan olmanın da bir gereğidir. Bunu yapıyor diye suç mu işliyor. Bu suç görülüyor. Neden insan olmak, insanca yaşamak istiyorsun diyorlar. Ben seni insan olarak görmüyorum, bir halk olarak görmüyorum. Ben seni bir hayvan olarak görüyorum. Sen nasıl insan olarak karşıma çıkıyorsun, suç işliyorsun diyorlar. Huzurumu bozuyorsun diyor. Huzuru bozan Kürt halkı mıdır? Bunların kendileri midir?

Huzurun sağlanması ve sorunların çözümü için, Türkiye’nin gelişip büyümesi için hak ettiği yeri alması için önder Apo’nun, Kürt halkının yürüttüğü çabalar kadar onlar da çaba gösterselerdi o dedikleri huzur daha gelişecekti. Onlar huzur aramadı, onlar huzursuzluğu aradı, onlar çatışmayı aradı. Onun için sorunun çözümü için adım atmadılar. Buna karşı mücadele edildiğinde de niye mücadele ediyorsunuz diyorlar. Huzuru teslim olmada, Kürt halkının kendisine ihanetinde arıyorlar. Böyle huzur olur mu? Vicdanlı herkesin bunu görmesi, anlaması gerekiyor. Huzursuzluğu, çatışmayı yaratan Kürt halkı değildir. Kürt halkı barış, özgürlük, kardeşlik istiyor. Kendisinin insan olarak görülmesini istiyor. Türk halkına tanınan hakların kendisine de tanınmasını istiyor. Ve bu tanınmadığı müddetçe de Kürt halkı son ferdine kadar da direnecektir. Bu çevrelerin de bunu böyle anlaması gerekiyor. Bu halkın en doğal hakkıdır. İnsan olma mücadelesi huzur sağlar. Başka türlü huzur sağlanamaz.

Türkiye’de gerek sivil toplum örgütleri, gerek yine söz konusu olan yazar çizerler, aydınlar yirmi otuz yıllık çatışmalı ortamı görmediler, bununla ilgili hiçbir aktiviteleri olmadı ama Filistin’de, Lübnan’da ya da ülkenin daha başka yerlerinde her hangi bir olaya ya da ABD’nin Irak müdahalesiyle yürüyüşler yapıldı, çeşitli organizasyonları imza attılar, öncülük yaptılar, bu çelişki değil mi? Kendi ülkelerinde taş üstünde taş bırakılmadı, her gün cenazeler geliyor. Buna karşı duyarsız kalan aydın yazar tipi ya da yazar tipi ama başka bir yerde adalet dağıtıyor, adalet dersi veriyor. Bu bir çelişki değil mi?

İşte bu Türkiye gerçekliğini kavramamız için çok iyi bir örnek oluyor. Dikkat edilirse Türk devlet yetkililerinden tut, Türk aydınlarına kadar hepsinin dillendirdiği nedir? Kürdistan dışında dünyanın neresinde herhangi bir sorun olursa olsun barıştan, birlikten, diyalogdan, işlerin çatışmalarla sonuçlanamayacağını, medeniyetler ittifakından dem vuruyorlar. Ama yanı başlarında Kürt meselesine gelince ezmeden, tasfiyeden hepsi dem vuruyor. Bu kadar çatışma var, bu kadar ölüm ve tahribat var ama sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar. Bu çatışmaya en ufak bir tavır koymuyorlar. En ufak bir diyalogdan, sorunların demokratik tarzla, barışçıl yollarla, siyasal yollarla çözmekten bahsetmiyorlar. Tek çözüm şiddet, operasyon, tutuklama, susturma, teslim alma. Ya diyor teslim olacaksın, ya öleceksin, ya da çık git.

‘Kürt sorunu diye bir sorun yok.’ Şimdi ordunun da hükümetin de muhalefetin de aydın yazar çizerin de tutumu bu. Peki bunlar bu kadar barış, diyalog ve medeniyetler ittifakından, halkların kardeşliğinden yana iseler neden bugün Türkiye’den ta kalkıp Filistin’e gidenler Ankara’dan kalkıp Diyarbakır’a gitmiyorlar. Neden bir operasyona karşı yürümüyorlar. Neden “yeter artık bu kan, sorun çözümlenmeli, oturup konuşulmalı, anlaşılmalı, biz artık çatışma istemiyoruz, kardeş kanının dökülmesini istemiyoruz” demiyorlar.

Bu tavır dünyayı aldatmaya dönüktür. Kendini dünyaya barışçıl gösterip, dünyanın desteğini alıp Kürt özgürlük hareketini ezmeyi amaçlıyor. Bunun için bu kadar barışçıl geçiniyorlar. Özünde şiddeti, terörü esas alan bir devlet ve şekillendirdiği bir toplum yapısı söz konusu ama sırf bunu gizlemek için çokça barışçıl diyalog sözcüklerini dillendiriyorlar. Bunu yutturmak için heyetler oluşturup sağa sola gidiyorlar. Ki Türkiye’deki uyguladıkları şiddet, terör anlaşılmasın. Herkesi aldatsınlar, desteğini alsınlar, Kürt özgürlük hareketini herkese yanlış tanıtsınlar -ki zaten terörist olarak tanıtmanın çabalarını yürütüyorlar, bunun için her türlü yönteme başvuruyorlar- bununla da Kürt özgürlük hareketinin yanlış anlaşılması ve tasfiyesinin de haklı, meşru, doğru görülmesini sağlama çabasını yürütüyorlar. Dışta takındıkları bütün tutumlar aslında buna hizmet eden tutumlar oluyor. Bunun böyle görülmesi gerekir.

Bilindiği gibi Gencay Gürsoy’un başını çektiği bir grup aydın gerek PKK gerek hükümete çağrıda bulunmuştu. Daha çok PKK’nin önüne kriterler koymuştu. Ya da pazarlık ötesinde bazı şeyler istemişti neticede. Ama Ankara’dan bir şeyler istememişti. Akabinde gelişen bir süreç vardı, önemli bir yol haritası vardı. Ama bugüne bakıldığında onların da aktivitesinin ya azaldığı ya da kalmadığı görüldü. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle bir insiyatif olsa sorun çözülür mü? Ya da sorunu diyalog masasına kim nasıl çözüp getirebilir? Toplumsal muhalefet mi, sokaktaki insan mı, aydınlar mı?

Türkiye’de sorunun demokratik yoldan çözümünü isteyen çevreler var. Sadece Gürsoylar değil, başka çevreler de var. Son dönemlerde Akdeniz, Karadeniz, Marmara’da çıkan gruplar var. Çeşitli yerlerde böyle barış komiteleri oluşturuldu. Bunlar şüphesiz değerli çalışmalardır ama zayıf çalışmalardır. Zayıf da olsa biz bunlar büyük değer biçiyoruz. Bu tip örgütlenmelerin, eğilimlerin gelişmesini destekliyoruz. Bunları yalnız bırakmak istemiyoruz, ezilmelerini istemiyoruz. Dikkat edilirse bu tip çağrılara rejim tarafından yoğun bir baskı geliştiriliyor. Neden? Çünkü rejim herkesi tek bayrak, tek yürek altında birleştirerek topyekun savaşa itmek istiyor. Ama cılız da olsa bu barış arayışları güya bu cepheden bir gediğe yol açıyor. Onun için de buna çok tahammülsüz davranılıyor. Eğer bunlara güç verilmezse bunların ezilmesi tehlikesi söz konusu. Ezdirtmemek, giderek bunların güçlenmesini sağlamak bizim esas görevlerimiz arasında oluyor.

Bu çevrelerin şu gerçeği iyi bilmesi gerekir. Sorunların çözümü tek taraflı olmaz. Bir taraftan istekte bulunmak, ama bir taraftan hiçbir istekte bulunmamak sorunun çözümüne hizmet etmez. Bu yaklaşım tehlikeli bir yaklaşımdır. Eğer çözüm isteniyorsa devletin çözümsüzlük politikasına karşı durulması gerekiyor. Devletten bir takım şeyler istenmesi gerekiyor. Ama ne yapılıyor? Devletten hiçbir şey istenmiyor, devletin çözümsüzlük politikası karşısında hiç durulmuyor. Devlet karşısında, devletin ezme politikaları karşısında Kürt özgürlük hareketinin kendisini savunmasız bırakarak Türk devletinin ezme faaliyetlerinin insafına kendisini bırakması isteniyor. Çözümü böyle öngörüyorlar. Çözüm adı altında önerdikler çözümsüzlük oluyor. Devletin çözümsüzlük ve ezme politikasına güç verme oluyor.

Kürt özgürlük hareketi burada bir çözüm bulamıyor, göremiyor. Bu yaklaşımı terk etmeleri gerekir. Çözüm çabalarına ve arayışlarına girmeleri olumludur, biz her zaman her türlü desteği sunmaya hazırız. Ama gerçekten çözümü geliştirmek istiyorlarsa PKK’den tek taraflı bir şeyler istemekle bu olmaz. Türk devletinden de istemeleri gerekir. Bunu yaparlarsa biz bu çabalara çok büyük değeri veririz. Sorunun çözümü için her türlü desteği sağlarız. Ve kendileri de görüyor ki bu tür çabalar sonuç vermiyor. Onun için zaten etkisiz kalıyorlar.

Çözüm isteyen güçler Kürt halkının yanında olarak çözüm geliştirebilirler. Türk devletinin yanında yer alarak çözüm üretemezler. Özellikle Türkiye solu çok ciddi bir hata yaptı Türkiye’de. Türk devleti ve Kürt özgürlük hareketi arasındaki çatışmada güya tarafsızlık politikası izleyerek güç olacağını sandı ve burada Türk solu en büyük yarayı aldı. Türk solu böyle değil de Kürt özgürlük hareketinin yanında yer alsaydı, devletin çözümsüzlüğüne karşı tavır alsaydı Türk solu bu kadar ezilmeyecek, güçsüz duruma düşmeyecek, etkisizleşmeyecekti. Bu kürt özgürlük hareketini güçlendirdiği gibi kendilerini de güçlendirecekti. Belki de Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler daha çok ilerleyecekti. Kürt sorunu da belki çözüme daha çok yaklaşacaktı. Onun için bu barış arayışı içinde olan çevrelerin Türk solunun bu içine düştüğü hatadan doğru ders çıkarması gerekiyor. Eğer başarılı olmak istiyorlarsa Kürt özgürlük hareketinin yanında devlete baskı yapmaları gerekiyor ki çözüm gelişebilsin. Çözüm böyle gelişir. Türk devletine baskı uygulamadan, çözüm için zorlamadan sadece çözümü Kürtlerden isteyerek; Kürtleri de hatta teslimiyet düzeyinde önerilerle sorunun çözümüne çalışmak hem sorunun çözülmemesine devletin politikalarının sürüp gitmesine ve kendilerinin de barış arayışlarının sonuçsuz kalmasına yol açacaktır. Nitekim ortaya çıkan durum da budur. Ve bunun artık görülmesi gerekir.

Kürt özgürlük hareketinin sorunun çözümü için bir yol haritası var. Ankara cephesinde böyle bir yol haritasının olmadığını sadece biz değil, çoğu çevrenin ortak görüşü. Zaten olsaydı sorun bugüne kadar çözülmüş olurdu. Bundan sonra ne olması gerekir? Konferanslarla, imzalarla sorun çözülmüyor. Mesela bir milyon kişinin Ankara ya da istanbul’da yürümesi neyi değiştirir?

Elbette devleti çözüme yaklaştırmak için halk hareketini geliştirmek gerekiyor. Konferanslar, barış gruplarının oluşturulması; bu tip çabalar da anlamlıdır, hizmet eder ama bunlar cılız kalır. Eğer biz gerçekten sorunun çözümünü istiyorsak, bunun yolu barış arayışı içerisinde milyonlarca kitlenin yürütülmesi ile bunun gerçekleştirileceğini görmemiz gerekir. Bu sadece Kürtlerin değil, Kürtlerin ve Türklerin birlikte milyonlarca yürümesi işte barış arayışlarını güçlendirebilir. Devleti buna zorlayabilir. Başka türlü devletin çözüme yaklaşmayacağı artık ortaya çıkmış durumda. Onun için kürdistan’da legal kurumlar var. Halkın temsilcileri var. Seçimlerle demokratik yollarla seçilmiş, halkın iradesini temsil eden kurumlar var. Ki bunların başında gelen DTP’dir. DTP Kürt sorunun çözümünü üstlenmelidir. Bunun için projesini açıkça ortaya koymalıdır. Ve çözümde yetkili bir güç olduğunu ortaya koymalıdır. Tüm Kürt halkını buna seferber etmelidir. Yine Türkiye’deki demokrasi güçlerini buna seferber etmelidir. Birlikte bu projeyi hayata geçirmek için propogandadan tutalım, yürüyüşlere kadar kendi çözümlerini Türkiye halkına kabul ettirerek birlikte zaman kaybetmeden devlete dayatmalıdır. Eğer bu yapılırsa sanırım devlet çözüme gelebilir. Bu olmadan devletin çözüm yönünde adım atması zordur.

Baskının oluşması gerekiyor.

Bu çok net ortaya çıkmış durumda. Şimdiye kadar devlete, devletin her kademesine biz çözüm önerileri sunduk. En ufak bir cevap gelmedi. Yine bizim dışımızda bazı cılız da olsa barış arayışları oldu, devlet bunları görmezden geldi, ciddiye almadı. Barış arayışlarının güçsüzlüğünü gördü. Buradan toplumun devlet politikasının yanında olduğuna dair kendini göre sonuçlar çıkardı. Toplumun, halkın bu politikaların yanında olmadığını göstermek açısından, toplumun çözüm istediğini görmesi açısından toplumun barış arayışlarını ortaya koyması gerekiyor. Bu Türkiye’de çözüm yaratabilir. Başka türlü çözümün gelişeceği pek görülmüyor. Başka bir biçimde çözümün gelişmeyeceği artık anlaşılmış durumda. Onun için burada DTP’ye büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Hem Kürt, hem Türk cephesini bir araya getirmede halkı bu temelde ayağa kaldırmada herkesten çok görev ve sorumluluk DTP’ye düşüyor. DTP eğer bunu yapabilirse Türkiye’nin demokrasi gücü olur. Türkiye’deki demokrasi özgürlük sorunlarının çözüm gücü olur. Aksi takdirde DTP’nin fazla bir rolün sahibi olamayacağın anlaması gerekiyor.

Bunu sizin bir projeniz olarak görebilir miyiz? Çözüm için artık yetmiyor ama sokakta bu sorun çözülür, milyonlarca insanın barış için yürümesi gerektiğini söylediniz. Ancak sorun böyle çözülebilir. Bu nasıl yapılabilir. Bundan sonra sorunun çözümü için nasıl bir yol haritası sizin tarafınızdan yürürlüğe girecek.

Biz geçmişte de birçok çözüm projesi geliştirdik. Bu çözüm projeleri yetersiz değildi. Eğer bu çözüm projeleri devlet tarafından ciddiye alınsaydı şimdiye kadar çoktan çözüm girilmişti. Ama anlaşılıyor ki devlet bunlara fazla itibar etmek istemiyor. Önderliğimiz de imralı’dan birçok mektup yazdı. Sorunun çözümü için projeler sundu. Çözüm için en asgari koşulları ileri sürdü. En makul çözüm yolları önerdi. Çözümün olabilmesi için en uygun ortamı yaratmaya çalıştı. Fakat bütün bunlar ciddiye alınmadı. Şimdi geriye tabii ki halkın hareket geçirilmesi gerekiyor. Onun için dedim çözüm bu aşamada bu tarzla geliştirilebilir. Çünkü başka çözüm yöntemleri fazla sonuç vermiyor ve ciddiye alınmıyor.

Ankara ya da çeşitli çevreler Doğan grubunda yazıp çizenler evet Kürt sorunu var, çözülmelidir ama PKK ve Abdullah Öcalan dışında çözülmelidir. Bir yıl böyle bir çaba içinde oldular. Ama bu da yetmedi.

Sorunun çözümsüzlüğünü geliştirmedir. Bunu dilendirenler sorunun çözümü için bunu dillendirmiyor. Sorunu daha da çözümsüzlüğe itmek için bunu dillendiriyor. Sanki sorunu kabul etmişler ve çözmek istiyorlarmış gibi bir izlenim oluşturuyorlar ama aslında bunun altında yatan çözümsüzlükte ısrar ve derinleştirmedir. Burada kimsenin yanılmaması gerekiyor. Bununla istenen Kürtleri provoke etmedir. Kürtleri bölüp parçalama ve güçsüzleştirmedir. Ve güçsüzleşen kürt’ün canına okumadır. Bunun için PKK ve Apo dışında çözüm deniliyor. Çözümü engelleyen Apo ve PKK’dir, PKK ve Apo aşılırsa çözüm olacaktır deniliyor. Bununla aslında Kürtleri provoke etmek amaçlanıyor. Bununla Kürt cephesi parçalanmak ve güçsüzleştirilmek isteniyor. Güçsüzleştirilip parçalanmak isteniyor. Kürtler ezilmek isteniyor. Dünya alem de biliyor ki bugün Kürt gerçeğini açığa çıkaran PKK ve önder Apo’dur. Bunun dışında herhangi bir güç de yoktur.

En önemlisi halk kabul ediyor bunu.

Yoktur başka güç. Bunu Kürt halkı da çok net ortaya koyuyor. Refarandumda iradesini ortaya koydu zaten benim önderim Apo’dur, benim irademi temsil eden Apo’dur, PKK’dir diyor. Bu kadar net. Var mıdır başka da bir irade ortada. Başka bir çözüm gücü var mı ortada? Sorunun sahibi Apo ve PKK’dir. Sorun çözümlenecekse Apo ve PKK ile çözümlenir. Zorlamayla Apo ve PKK dışında bir güç açığa çıkarılamaz. İşte zorluyorlar çıkarmak için ama çıkmıyor. Bunu en çok dillendirenler de sözüm ona demokratik geçiniyorlar. Demokrasi ve özgürlüklerden yana olduklarını, bunun kavgasını yürüttüklerini söylüyorlar. Büyük bir yalan ve çarpıtmada burada ortaya çıkıyor. Bu ne biçim bir demokratikliktir ki demokrasi ve özgürlük savaşçıları ki bir halkın iradesi yerine zorlamayla kendi iradelerini dayatmak istiyorlar. Bunun demokrasi ve özgürlükle ne alakası var. Kürt halkı açıkça diyor ki benim iradem Apo’dur, PKK’dir. Başka irade de tanımıyorum. Çözüm bu irade ile olacak diyor. Bunu açıkça söylüyor. Demokratik olan, özgürlüklerden yana olan halka saygılı olan, insanlığa saygılı olan bu gerçeğe de saygılı olur. Demokrat olmanın asgari koşuludur bu. Sen, bir halkın iradesini ret edeceksin, bu bir halkı ret etmedir- bir halkı ret eden biri o halk için nasıl bir çözümden bahsedebilir. Çözüm diye söylediği inkarıdır, tasfiyesidir. Bunu belki sıradan insanlar anlamayabilir ama herhalde biz anlamayacak kadar aptal değiliz. Onun için bu çevrelerin bundan vazgeçmesi gerekiyor artık. Gerçekten çözüm istiyorlar ve bu konuda dürüst ve samimi iseler demokratlarsa, demokrasiyle bağlı iseler gerçekten, Kürt halkının iradesine saygılı olacaklar. Onu kabul edecekler. Onlara göre olmayabilir, onlara göre ters olabilir ama demokrasinin asgari koşulu da onu kabul etmekten geçiyor. Onu kabul etmeme, ret etme, baskılar, dayatmalar, işkenceler, katliamlarla o iradeyi felç etme, bilmem kendine bağlı bir irade halka rağmen ortaya çıkarma demokratiklikle bağdaşmaz. Bunu ancak diktatörler yapar. Kendilerini demokrat PKK’yi, Apo’yu da diktatör olarak gösteriyorlar. Bu büyük bir çarpıtma, yalan ve iftiradır. Bu kendi durumlarını örtbas etmek için başvurdukları bir yöntemtir. Peki bu demokrat olduklarını söyleyenler bu güne kadar neredeydiler. Kürt halkı bugün ortaya çıkmadı. Neden bugüne kadar bu halkı görmediler. Bu halkın haklarını dillendirmediler. Bugün mü Kürt sorununu anlamaya başladılar. Taha Akyol daha düne kadar MHP’nin merkezindeydi. Düne kadar hangi Kürtlükten bahsetti. Hangi Kürt halkının haklarından bahsetti de bugün kalkıyor Kürt halkına bu iradeyi benimseme de benim sana gösterdiğim yolda yürü, bu senin çıkarınadır diyebiliyor. Kürtleri ahmak mı sanıyor. Kürtlerin bunu yutacağını mı sanıyor. Hale Kürt’ü eski Kürt olarak görmelerinden bu kaynaklanıyor. Kürt’tür anlamaz, biraz yalan dolanla rahatlıkla aldatırız. O anlayışla bunlar dile getiriliyor. Kusura bakmasınlar, Kürt eski Kürt değil. Kürt halkı artık neyin kendisine ait olduğunu, çıkarına olduğunu ve neyin kendine zarar verdiğini artık biliyor. Ayırt edebiliyor. Onun için bu sevdalardan vazgeçmeleri gerekiyor.

 Sınır ötesi operasyon bütün bu gerekçeler üzerinden yapılmak isteniyor. Eğer buraya girerlerse ya da öyle bir ihtimal olursa ne yaparsınız? Ya da ne değişir onlar açısından, PKK açısından? Türkiye üç aşamalı bir plan hazırlamış. Bugüne kadar yirmi dört sınır ötesi operasyon yapılmış, seksenden bu yana. Ama hiçbiri sorunu çözmemiş.

Türkiye, sorunun çözümünü yurt dışı operasyonda, PKK’nin ezilmesinde görüyor. Sorunun çözümü, yurt dışı operasyon ya da PKK’nin ezilmesinde değil. Sorunun çözümü Türkiye’dedir. Kürt halkının iradesini kabuldedir. Gecikmeden bir an önce özgürlük hareketi ile diyaloğa girmesindedir. Sorun böyle çözülür. Türkiye de bununla bağlantılı yaşadığı birçok sorundan böylelikle kurtulabilir. Aksi takdirde sorunu dışarıda aramak, operasyonda, ezmede aramak sorunu çözmeyeceği gibi sorunu daha da kangrenleştirir. Türkiye’nin sorunlarını daha da arttırır. İçinden çıkılmaz bir hale getirir. Türkiye Kürtleri kaybeder. Türkiye’nin halen Kürtleri kazanma şansı var. Ama bu politikasında ısrarlı davranırsa kesinlikle Kürtleri kaybedeceğini bilmelidir. Kürtler hep birlikten bahsediyor, kardeşlikten bahsediyor. Ama Türkiye hep inkarı, imhayı, ezmeyi dayatırsa Kürtlerin çözümsüz olmadığını bilmesi gerekir. Ben bu kadar birliği isteyeceğim sen de hayır ya teslim olacak ve kendini inkar edeceksin ya öleceksin ya da çıkıp gideceksin dayatmasında bulunursan sen bu birliği dinamitlemiş olursun. Kürtler güçsüz olduğu için birlik istemiyor. Onların bir ideolojisi ve felsefesi var. Buna dayalı olarak insanlığa bir bakışı var. Halkların demokrasi ve özgürlük istemlerine bir bakışı var. Bundan ötürü birlikte ısrar ediyor. Eğer bu birlik çabalarında karşılığını bulamazsa hep teslimiyeti, ihaneti bilmem katliamı görürse Kürtler birlikten rahatlıkla vazgeçebilir. Bunu da bilmeleri gerekiyor. İşte nasıl olsa Kürtler birliğin dışında bir şey düşünmüyor, kopmazlar, kendi kendilerini yeterli olamazlar ne yapsak da birlikte vazgeçmezler gibi bir yaklaşım çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Bunu da Türk halkının anlaması gerekiyor. Bu siyasetin Türkiye’yi parçalamaya yönelik olduğunu görmesi gerekiyor. Bizim için ayrılıkçı, parçalayıcı, bölücü diyorlar ama esas bunu geliştiren kendi yöneticileridir, siyasetçileri ve generalleridir. Onlar Kürtlerle birlik istemiyor. Kürtlerin bütün birlikçi çabalarına rağmen onlar birlik istemiyor onları Türkiye’nin parçalanmasını istiyor. Yarın böyle bir durum açığa çıkarsa bunun sorumlusu Kürtler olmaz. Bunu tüm Türkiye’deki aklı başında her insan artık anlamalıdır. Eğer bölünme parçalanma istenmiyorsa buna karşı Kürtlerin uzattığı birlik elini tutmaları gerekiyor. Bunu çok net söylüyorum.

Türkiye geçmişte de birçok operasyon yaptı. Ne elde etti? Hiçbir şey elde etmedi. Yani bu operasyonla mı elde edecek. Elde edemeyeceği açıktır. Ha, neden yurt dışı operasyonunu daha farklı dilde gündeme getirdi. Bundan öncede dile getiriyordu ama bu şekilde değil. Neden bu israil’in Hizbullah ve Hamas’a saldırısından hemen sonra birden bire çok güçlü bir şekilde dile getirdi. PKK’nin geliştirdiği eylemlerin bıçağın kemiğe dayadığını söylemeye başladı. Bunun anlaşılması gerekiyor. Türkiye Kürt sorununda oldukça kritik bir aşamaya geldi dayandı. Artık eskisi gibi oyalayamaz, eskisi gibi yaklaşamaz. Bu sorunla da bu tarzla daha fazla yaşayamaz. Bu sorunu ya ezme, ya de çözme biçiminde artık çözmesi gerekiyor. Başka türlü Türkiye’nin yürüme şansı yoktur. Türkiye zaten sorunu çözmek istemiyor. Hep ezmek istiyor. Ama bir türlü de bunu başaramıyor. İşte israil’in saldırıları ile birlikte ezme imkanına kavuştuğunu düşünüyor. Bunun için daha çok da bu süreçte gündeme getirdi. Dikkat edilirse Türkiye bu saldırıdan önce ABD ile bir vizyon belgesi imzaladı. Bu vizyon belgesiyle güya amerika’yı terörizme karşı mücadele ile bağlamak istedi. Bu vizyon belgesinden yararlanarak ABD’yi PKK’ye karşı kullanmak istedi. Yine iran ile Kürt özgürlük hareketine karşı ittifak yaptı. Birlikte Kürt özgürlük hareketini ezmeye çalışıyor. Türkiye biryandan iran ve Suriye’yi yanına alarak Özgürlük hareketini ezme, bir yandan da ABD ve hatta Avrupa’yı yanına alarak Kürt hareketini ezmeye çalışıyor. Hem Amerika’dan hem de irandan faydalanarak bir de güç olmaya çalışıyor.

Türkiye’nin orada bir karar vermesi gerekmiyor mu?

İşte vizyon belgesini imzalaması, ardından israil’in saldırıya geçmesi Türkiye’yi oldukça sıkışık bir hale getirdi. Çünkü İsrail saldırısı kapsamlı bir saldırı. Bölge düzenlemesinde otaya çıkan tıkanıklığı aşmaya dönük bir saldırı. Bu saldırının esas amacı da iran’ın direnişini kırmaya yönelik. Bu Türkiye’yi ciddi bir durumla yüz yüze getirdi. Çünkü bu İsrail müdahalesinin –ki aslında ABD müdahalesidir aynı zamanda- gelişmesi karşısında vizyon belgesine göre davranması gerekiyor. Onun için de iran’dan uzaklaşması gerekiyor. Ve muhtemelen de ABD kendisinden vizyon belgesine dayanarak isteyecekleri olacaktır. Bu Türkiye’yi oldukça sıkıştırıyor, Türkiye’yi bir tercih ile yüz yüze getiriyor. Sıkışıklığı buradan kaynaklanıyor. Ya ABD’ye göre ya da iran’a göre davranacak. Oysaki Türkiye ikisine göre de davranmak istemiyor. İkisinden de yararlanmak istiyor. Ama İsrail saldırısı bunu giderek olanaksız hale getiriyor. İşte bunu gören Türkiye hemen güney operasyonunu ve PKK tehlikesini eskisinden farklı olarak gündeme getirmeye başladı. Bununla aslında vizyon belgesine göre davranmanın önünü almak istiyor. Bununla tercihle karşı karşıya gelmesinin önünü almaya çalışıyor. Çünkü tercih yapmak Türkiye’nin işine gelmiyor. Bir de bununla birlikte müdahale tehditinde bulunarak ABD’ye adım attırtmak istiyor PKK’ye karşı. Çünkü Türkiye biliyor, ABD bölgedeki müdahalesinde tıkanmaya uğradı, bunu aşmak için İsrail’i harekete geçirdi. Şimdi Lübnan ve Filistin cephesinde meşgul ardından eğer HAMAS ve Hizbullah’ı etkisizleştirirse Suriye tümden etkisiz hale geliyor geriye sadece suriye’de bir içi düzenleme kalıyor. Ondan sonra tümüyle iran’a yüklenecek. İran’ın bu gelişmeler karşısında olası ırak’ta çatışmaları yoğunlaştırmaya karşı Bağdat’a güç konumlandırıyor bunu engellemek için. Ki Irak’ta daha fazla sorunlar yaşamasın ki Lübnan, Filistin ve giderek Suriye’de sonuca gidebilsin. İşte Türkiye bu gerçeklikten yola çıkarak ben güneye müdahalede bulunacağım diyor. Bununla Amerika’yı zorluyor. Çünkü ABD bu planı uygulamada Türkiye’nin Irak’a bir müdahalesini çok tehlikeli görüyor. Bu müdahale ABD’nin şu anda tıkanmayı aşmak için şu anda geliştirdiği müdahaleyi sonuçsuz bırakacaktır, ABD’ye içinde çıkılmaz sorunlar yaşatacaktır. ABD’nin bu müdahaleyi kabul etmeyeceğini biliyor Türkiye. Ama buradan bastırarak ABD’yi madem istemiyorsun müdahaleyi kendi plan ve müdahalelerini hayata geçirmek istiyorsun o zaman beni tehdit eden PKK’ye karşı senin adım atman gerekiyor. Ya bunu yaparsın ya da yapmazsan ben gireceğim diyor. Buradan tehdit ve şantaja başvurarak ABD PKK’ye karşı sınırlandırma faaliyetini yaptırtmak istiyor. Ve nitekim görünen ABD’nin türkiye’nin güneye müdahalesini engelleyerek, yine Türkiye’yi Lübnan’a çekerek bunun karşılığında PKK’yi sınırlandırılmasını kabul ettiğidir. Bu daha ileri bir tasfiye düzeyine götürülür mü, götürülmez mi o net değil. O gelişmelere bağlı. Türkiye’nin takınacağı tutumlara bağlı olarak gelişir ya da gelişmez. Ama görünen bir sınırlandırmada kararlı kılındığıdır. ABD Türkiye görüşmelerinde, Irak görüşmelerinde, Yekiti-KDP görüşmelerinde bu basına yansıdığı kadarıyla görülebiliyor. Bu sınırlandırma faaliyetini Yekiti ve KDP ile geliştirecekleri açık. Çünkü Yekiti ve KDP dışında herhangi bir güçle bunu yapmaları çok zor. Onun için bu sınırlandırma yekiti ve KDP ile yapılmak isteniyor.

Güney Kürdistan ABD’nin Irak’ta nefes aldığı bir yer. Hatta YNK ve KDP için de bu geçerli. Bu güçler açısından da son derece tehlikeli bir şey değil mi bu?

Elbette. Türkiye’nin müdahalesi de çok tehlikeli. Bunu engellemenin tek yolu Türkiye’nin PKK için dayattıklarını kabul etmekten geçiyor. Şimdi PKK’yi sınırlandırma faaliyeti de tehlikeli, riskli ama bunlardan birini tercihle yüz yüze geliyor. Ya Türkiye’nin müdahalesini kabul edecek, ya PKK’nin sınırlandırılmasını kabul edecek. Çünkü başka da üçüncü bir yol yok. Şimdi PKK’nin sınırlandırılmasını Türkiye’nin müdahalesine tercih ediyor.  Bunun yaratacağı sorunları Türkiye’nin müdahalesinin yaratacağı sorunlardan daha az görüyor. Kayıplarını daha az görüyor. Onun için bunu tercih ediyor. Aslında Türkiye bu tutumuyla  ABD’yi bir tercih noktasına getirdi. Zaten bazı çevreler şunu söylüyordu. ABD’yı test etmenin ortamını yakaladık. Şimdiye kadar yapamıyorduk ama şimdi olanağını yakaladık diyorlar. Amerika’nın ne kadar samimi olup olmadığı ortaya çıkacak. Artık bizi oyalayamayacak. Bu doğru. Artık Amerika bir tercih ile yüz yüze getiriliyor. Birinden birini tercih etmesi gerekiyor. Tercihini PKK’nin, Kürt özgürlük hareketinin sınırlandırılmasından yana yapıyor.

Kamuoyu PKK’yi sınırlandırmayı nasıl anlamalı?

Onu tam belirtmek şu aşamada gerçekçi olmayabilir ama en azından Irak’ta bazı legal kurumlar var. Önder Apo’nun düşüncesini, ideoloji ve felsefesini esas alan bu temelde örgütlenen hareketimizle örgütsel bir bağı olmayan, sadece ideolojik ve felsefik bağı olan örgütlerin kapatılması gündeme gelebilir. Yine bizim hareket sahamız daraltılabilir. Medya Savunma Alanları üzerinde baskı geliştirilebilir. Ve bunlarla ya bizim silahlı mücadeleyi durdurmamız ya da hudutlarda kalmamamızı sağlamak isteyebilirler. Sınırlandırmayı büyük bir olasılıkla bu tarzda düşünebilirler. Bu ne kadar gerçekleşir o ayrı bir mesele. Bunun kolay gerçekleşemeyeceği açıktır. Yani Kürt özgürlük hareketinin de eli kolu bağlı değildir. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Bize göre Amerika burada ciddi bir hataya düşüyor. Eğer tercihte bulunacaksa bu PKK’nin etkisiz ve sınırlı bırakılması biçiminde olmamalı, tam tersine Kürt sorununun Türkiye’de çözümünü geliştirmeli. Tercihini bu yönde geliştirmeli. Doğrusu budur. Bütün güçlerin de çıkarına olan da budur. Türkiye de bunun içindedir. Türkiye’de Kürt sorunu çözümlenirse Güney Kürdistan istikrara kavuşabilir. Irak istikrara kavuşabilir. Türkiye-ABD, Türkiye-YNK/KDP ilişkileri, Türkiye-Irak ilişkileri önemli ölçüde rayına oturur. Bu herkesin çıkarınadır. Buna herkesin çaba göstermesi gerekir. Böyle sınır ötesi operasyonlar, veya buna meydan vermeme karşılığında PKK’ye yönelik sınırlandırma faaliyetleri sorunu çözmez ve hiç kimsenin çıkarına da hizmet etmez. Amerika Ortadoğu projesini Türkiye-Irak-ABD üçlüsüne dayandırmak istiyor. Bütün çabası bu üçlüyü geliştirmeye yönelik. Türkiye’yi iran ve Suriye’den koparmaya yönelik. Aksi takdirde Ortadoğu projesinin fazla gelişmeyeceği ortadadır. Fakat bu üçlünün geliştirilmesinde Türkiye ile sorunlar yaşanıyor. Çünkü Türkiye iran ve Suriye ile bağını koparmıyor. Bağını koparmamasının nedeni Kürt sorunudur. Kürt sorunu Türkiye’de çözümlenmedikçe Türkiye iran ve Suriye’den kendin koparmayacaktır. Dolayısıyla da ABD Türkiye’yi Irak ve kendisiyle birleştiremeyecektir. Ortadoğu projesini geliştiremeyecektir. Sorunu çözerse o zaman Türkiye Suriye ve iran’dan kopabilir. Türkiye Kürt ilişkileri, Türkiye-ABD ve Irak ilişkileri rayına oturabilir. İşte o zaman projeyi uygulama gücü yaratabilir. Türkiye Kürt sorunun çözümüne yanaşmıyor, tasfiyesini hedefliyor. Ve bunu ABD’ye dayatıyor. ABD’yi bu yönlü bir tercihe zorluyor. ABD kısa vadeli çıkarlarını gözeterek bunu kabul ediyor.

Bu ABD açısından riskli bir şey değil mi? Güneyde Kürtlerle dost olacak, kuzeyde Kürtlere düşmanlık yapacak.

ABD burada bir çıkmazı yaşıyor. Güneyde Kürtlere dost, kuzeyde Kürtlere düşman. Şimdi böyle olursa nasıl bu Türkiye-ırak birlikteliğini ve istikrarı sağlayacak. Ortadoğu projesini hangi güce dayandıracak. Burada ciddi sorunları yaşayacağı açıktır. Nitekim yaşıyor da. Kürtleri kazanmayan, hiçbir çözüm başarıya gidemez. Bu netleşmiştir. Onun için yapılması gereken Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne çalışmaktır. Amerika da, Irak da, Yekiti, KDP de buna çalışmalı, bunu Türkiye’ye kabul ettirmeli. Türkiye bu yönlü adım atmalıdır. İşte o zaman Türkiye Suriye ve İran’dan kopabilir. Türkiye-ABD-Kürt ilişkileri o zaman düzene girebilir.

Uzun süredir özellikle bu altı yıllık süreç içinde Türkiye AB ilişkileri rayına oturdu, vizyon alındı ama çatışmalı ortamın, Kürt sorunun çözülmemesiyle birlikte tekrar ilişkiler bozuldu ve şimdi AKP, Türkiye ya da Avrupa’nın istediği bir pozisyonda değil ilişkiler. Müzakereler devam ediyor ama sorunlu. Zaten dün Avrupa basını da Kürt sorununun siyasal çözümü ile ilgili Türkiye’yi uyardı ve manşetlerine taşıdı. Gerek sınır ötesi operasyonla ilgili, gerek ABD, Türkiye- Kürt meselesi ile ilgili Avrupa cephesinin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugüne kadar sorunu Kürt meselesini insan hakları ve demokrasi sorunu olarak algıladı. Daha çok da insan hakları ihlallerini ön plana çıkardı, siyasal boyutunu görmedi. Bugünden sonra ne bekliyorsunuz AB’den ya da nasıl görüyorsunuz?

AB’nin Kürt sorununu çözme projesi yoktur. AB iki yüzlü davranıyor. Kürt meselesini ele alışta bir samimiyet yoktur. Bir çözüm yoktur. Daha çok da Türklere karşı bir şantaj, bir tehdit aracı olarak ele alıyor, kullanıyor. İkide bir Kürt meselesini Türkiye’ye dayatarak Türkiye’den taviz koparmaya, Türkiye’yi istediği noktaya çekmeye çalışıyor. Çünkü zayıf karnı Kürt meselesi. Onun için bunu sürekli Türkiye’ye karşı kullanıyorlar. Ne zaman ki Türkiye biraz sıkışıyor, hemen Kürt meselesinde bahsediyorlar. İşte, bunu kullanarak Türkiye’yi sıkıştırıp istedikleri noktaya çekmeye çalışıyorlar. Onun için Kürt meselesine yaklaşımları taktikseldir, daha çok da kullanmaya dönüktür. Kürt sorununun çözümü Avrupa’nın pek çıkarına değil. Çünkü Kürt sorununu yaratan Avrupa’nın kendisi. Normalde kendi yarattıkları sorunu da onların çözmesi gerekir. Ama bir türlü bu sorunun altına girmek istemiyorlar. Kürt sorununu yaratan bir güç olarak kendilerinin görülmesini istemiyorlar. Hep örtbas etmek istiyorlar. Kürt sorununun çözümü durumunda Türkiye’ye baskı uygulayamayacaklarını, taviz koparamayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Yani çözülmemiş bir Kürt sorunu daha çok işlerine geliyor.

Elbette, eğer Kürt sorununu çözmek isteselerdi önderliğimiz Avrupa’ya gittiğinde önderliğimiz yedi madde biçiminde bir çözüm paketi önerdi. Makul bir çözüm önerdi. Avrupa bunu tartışmadı bile. Avrupa önderliğimiz avrupa’dan çıkmasını sağlayarak sorunun çözümünden yana olmadığını ortaya koydu. Eğer Avrupa sorunun çözümünü isteseydi önderliğimiz avrupa’ya gittiğinde yedi maddelik bir çözüm paketi sunduğunda bunu ciddiye alırlardı. Bu onlar için bulunmaz bir fırsat da yaratmıştı. İsteselerdi gerçekten çözümü geliştirebilirlerdi. Dikkat edilirse buna girmediler. Çözümsüzlüğü ve çözümsüzlüğün derinleştirilmesini esas aldılar. Kürt Türk çatışmasını esas aldılar. Önderliği uluslar arası komplonun girdabına atarak, çözüm önerilerini kabul etmeyerek bu tarzda Kürt Türk çatışmasının gelişmesini ve derinleşmesini istediler. Hem Kürtleri kendi denetimlerine alacak, kullanacaklar hem de bu tarzda Türklerden taviz koparacaklar. Siyasetleri halen de budur. Önderliğimize karşı uygulanan vahşet var. Yine Kürdistan’da bu kadar işkence ve katliamlar var. Bunlara karşı Avrupa’nın ciddi bir tutumu görülebiliyor mu? Yoktur. AİHM mahkemesi yeniden yargılanmayı kararlaştırdı o da usül yönünden değil. Komploya zaten hiç değinmedi. Çünkü değinse kendisini yargılaması gerekiyor. Ve buradan da Kürt halkına yaşattığı adaletsizliği düzeltmesi gerekiyor. Çözümü geliştirmesi gerekiyor. Onun için onu girmedi. Sadece bazı maddelerde ihlal yapıldığını söyledi ve bu temelde bir yargılanmayı ele aldı. Türkiye yargılamayı bile kabul etmiyor, Avrupa en ufak bir ses bile çıkarmıyor. Kendi kararlarına bile çok geri de olsa kendi kararına, hukukuna bile sahiplik yapmıyor. Şimde bütün bunlar avrupa’nın kürt meselesinde çözümü istemediğini gösteriyor. Bir kere Kürtleri bir halk olarak da görmüyor. Tek tek Kürtler olarak görüyor. Onun için zaten insan haklarında bahsediyor. Kürt sorunu diye ortaya koyduğu bir halkın hakları sorunu biçiminde değil. Kişilerin sorunları. Bu kürt sorununu çözer mi? Kürt halkının demokrasi ve özgürlük sorununu,  kimlik sorununu, dil, kültür sorununu, kendini özgürce ifade etme, örgütleme sorunlarını çözebilir mi? Çözemeyeceği açıktı.

Kürt sorunu artık sadece Türkiye’nin değil, AB’nin de bir sorunu. Bugün bile düşünürsek en az bir milyon kadar Kürt diasporada yaşıyor. Dolayısıyla sorun artık onların da bir sorunu. Yarın AB’nin sınır Irak’a kadar gelecek eğer Türkiye’yi almaları durumunda. Çözülmemiş bir Kürt sorunu ile Avrupa Türkiye’yi alabilir mi?

Kürt sorunu zaten Avrupa’nın sorunudur. Avrupa’nın yarattığı bir sorundur. Yani Türkiye’nin AB’ne girmesiyle Kürt sorunu Avrupa’nın sorunu haline gelmiyor. Türkiye ister AB’ye girsin, ister girmesin Kürt sorunu avrupa’nın sorunudur. Avrupa’nın yarattığı bir sorundur. Eğer bugün Kürtler bu kadar parçalanmışsa, bu kadar acı yaşamişsa ve bu halkın üzerinde bu kadar inkar ve imha politikası uygulanıyorsa bunun temelinde Avrupa yatıyor. Bunun için Kürt Sorunu bir Avrupa sorunudur. Türkiye’nin AB’ye girişi ile beraber bu daha da fazla bir Avrupa sorunu olacaktır. Sorun Avrupa da bir milyon Kürdün yaşayıp yaşamaması veya Türkiye’nin AB’ye girip girmemesi ile bağlantılı bir sorun değildir. Çünkü temelinde Avrupa var. Kürdistan’da bu olup bitenlerden Avrupa esas sorumludur. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin sorumlulukları bundan sonra gelir. Bu parçalanma ve statüyü yaratan, Kürdü imha ve inkara terkeden sistemi oluşturan Avrupa’nın kendisidir

  Bu açıdan Kürt meselesine karşı Avrupa’nın tarihsel sorumlulukları var.

Elbette tarihsel, siyasal ve ahlaki sorumlulukları var. Sadece tarihsel değil, tarihsel olduğu kadar siyasal sorumlulukları da var. Bu sorumlulukları yerine getirmesi gerekiyor. Bu ikiyüzlülüğü terk etmesi gerekiyor. Nasıl ki bu sorunu yaratıp içinden çıkılmaz hale getirdiyse bu sorunun çözümünün sorumluluğunu da üstlenmesi gerekiyor. Dürüstlük budur. Oysa bir çözüm paketinin olmadığını görüyoruz. Hala Kürtlere Apo’yu, PKK’yi terk edin, APO ve PKK’nin dışında çözüm çağrısında bulunuyorlar. Bu şekilde Türkiye’ye ‘Onları ezebilirsin’ diyor. Türklerin iştahını kabartıyor. Türkiye’deki generaller çözümsüzlükte,operasyonlarda, şiddetle, terörle ve askeri operasyonlarla sorunun çözümünde ısrar ediyorlarsa, bu biraz da Avrupa’nın tutumuyla bağlantılıdır. Çünkü generaller ‘madem Apo’suz ve PKK’siz bir çözüm deniliyor’ o zaman biz APO’yu ve PKK’yi biz ezebiliriz diyorlar. PKK ve APO dışında bir çözüm gücü olmadığına göre biz bunları ezersek çözüm gücü diye bir şey kalmaz ortada ve Kürt Sorunu istediğimiz biçimde çözümlenmiş olur diye düşünüyorlar. Eğer bugün Türkiye çözüme yanaşmıyorsa çözümsüzlükte bu kadar ısrar ediyorsa bu Avrupa’nın tutumuyla bağlantılıdır. Avrupa çok demokratik olduğunu ve demokratik değerlere bağlı olduğunu söylüyor. Yalan söylüyor. Kendi dedikleri ve değerleri ile çelişiyor. Eğer gerçekten değerlerinin sahibi ise  o zaman Kürt Halkı’nın iradesine sahip çıkması gerekiyor. Kürt Halkı kendi irade beyanını yapmış bu Avrupa’ya göre olur olmaz o ayrı bir mesele. Ama Kürt Halkı’nın bu irade beyanını kabul etmesi lazım. Çözümü de burada araması gerekiyor. Başka bir irade yok. Halkın ortaya koyduğu iradeyi görmüyorlar. Başka bir irade arıyorlar. Bu Avrupa’nın değerleri ve demokrasi çizgisi ile ne kadar bağdaşıyor. Bu konuda da çok ikiyüzlüce tutum sergiliyor. Bundan vazgeçmesi gerekir. Eğer gerçekten değerlerine bağlıysa, gerçekten Kürt halkına saygılıysa, Kürt halkına geçmişte yaşattığı acıları bir nevi de olsa hafifletmek istiyorsa Kürt halkına karşı kendini af ettirmek istiyorsa yapması gereken tarihsel, siyasal, ahlaki sorumluluklarına sahiplik yaparak Kürt sorununun çözümünde çaba göstermesi gerekir.

Kürtlerle ilgili mesaj;

Halkımız şu gerçeği görmelidir. Bölgedeki bütün güçler sıkışıktır. Amerika’sından tutalım, İran, Suriye, Türkiye’sine kadar. Hemen hemen herkes sıkışık. Sıkışık bir dönemi yaşıyor. Herkes kendi çıkarlarını korumak için çaba gösteriyor. Ezilmemek için, başarılı olmak için çaba gösteriyor. Bu Kürtler için de geçerli. Kürt özgürlük hareketi de bölgedeki gelişmelere paralel olarak bu gelişmelerden olumlu ya da olumsuz etkileniyor. Bütün güçler sıkışıklığı yaşarken biz de yaşıyoruz. Onun için Kürt özgürlük mücadelesi son gelişmelerle birlikte çok hassas, çok kritik bir dönem girmiş bulunuyor. Artık burada ya çözüm ya tasfiye olur. Başka şey olmaz. Onun için ortaya çıkacak durum stratejik sonuçlara yol açacak bir durumdur. Taktik sonuçlara