|
PKK SINIRLANDIRILMAK İSTENİYOR
KKK
YÜRÜTME KONSEYİ ÜYESİ CEMİL BAYIK
05.09.2006
Türkiye 1998-99 sürecine
benzetilen yeni bir sürece girdi..
Uluslar arası güçler üzerinde baskı
uygulayıp güney Kürdistan’a sınır
ötesi operasyon yapmak istiyorlar.
AKP ve ordu merkezli başlayan bu
süreç, geniş bir kesime yayıldı.
Türkiye’nin bu refleksine,
tansiyonuna nasıl bakıyorsunuz?
Türkiye’de bizim geliştirdiğimiz
bir mücadele var. Hem gerillanın hem
halkın yürüttüğü mücadele Türkiye’yi
oldukça zorladı. Türkiye’nin oldukça
ağır sorunlar var ve bu biliniyor.
Ekonomik sorunlar oldukça ciddi ve
bir kriz yaşanıyor. Sosyal çelişki,
siyasi çelişki ve çatışmalar oldukça
yoğun yaşanıyor. Yine Türkiye’nin
Avrupa, Kıbrıs ile hatta kısmen
Amerika ile yaşadığı sorunlar krizin
ana hatlarını oluşturuyor. Yine
bölgedeki gelişmeler direkt
Türkiye’yi etkiliyor. Türkiye bu
gelişmeler sonucunda oldukça kritik
bir döneme girdi. Tabii ki bizim
mücadelemiz bu sorunları direkt
etkiliyor ve daha da ağırlaşmasına
yol açıyor. Türkiye bu sorunlardan
kurtulmak için Kürt Özgürlük
Hareketinin tasfiyesini esas alıyor
ve bunun çabası içinde. Bütün dış ve
iç sorunlarını Kürtlerden
kaynaklanıyormuş gibi göstererek
hedef şaşırtıyor. Kürt özgürlük
hareketinin Türkiye’yi oldukça
tehlikeyle yüz yüze getirdiğini içte
ve dışta işleyerek hem dış hem de iç
baskıları hafifletmek istiyor. Kürt
sorununu çözerek problemlerini
çözeceğine tam tersine Kürt
sorununda çözümsüzlüğü daha da
derinleştirerek içinden çıkılamaz
bir hale getiriyor.
Bu ne demek? Niye değişmek
istemiyor Türkiye? Çözülmemiş bir
Kürt sorunuyla Türkiye daha ne kadar
yaşayacak?
Türkiye, Kürt sorununu çözmedikçe
ekonomik, siyasal, sosyal sorunlar,
yine dış ve bölgeyle yaşadığı
sorunlardan kurtulması çok zor,
hatta imkansız. Kürt sorununu böyle
çözümsüzlüğe iterek bu sorunların
daha da ağırlaşacağı ve tehlikeli
boyutlar kazanacağını herkesin
bilmesi gerekir.
Türkiye’de iç ve dış siyasete egemen
ve son dönemlerde tümüyle egemen
olan generaller var. Generaller
içinde bulundukları tehlikeli durumu
Türkiye’nin yaşadığı gerçekmiş gibi
göstererek kamuoyunu yanıltıyorlar.
Halkı ve kitleleri bu temelde
aldatıyorlar. Yanı sıra dünyayı da
aldatmaya çalışıyorlar. Bununla
karşı karşıya kaldıkları tehlikeleri
gidermeye çalışıyorlar. Çünkü bu
generaller çok ağır suçlar
işlemişlerdir. Hem Kürt hem Türk
halkına karşı işlemişlerdir.
Suçlarının açığa çıkmaması,
statükonun sürmesi için ellerinden
geleni yapıyorlar. Yine cumhuriyetin
kuruluşundan bugüne Türkiye’de
tartışılmaz egemenlikleri var. Büyük
çıkarlar söz konusu ve bu çıkarları
kaybetmek istemiyorlar. Bunun için
“Türkiye tehlikededir. Vatan,
millet, bayrak tehlikededir. Bu
tehlike Kürt özgürlük hareketinden
kaynaklanıyor. Bu tehlikeyi bertaraf
etmek için herkes birleşmelidir”
diyorlar. Ulusal çıkarlar için değil
şovenizm etrafında sağıyla soluyla,
siviliyle askeriyle birleşerek
Kürdistan’daki kirli savaşı
yürütmeye çalışıyorlar. Türkiye’deki
demokratikleşmenin, Avrupa Birliği
sürecinin önünü keserek kendi
çıkarlarını korumak istiyorlar.
İşledikleri suçlardan dolayı
yargılanmaktan korkuyorlar ve durumu
engellemek istiyorlar. Bunun için
generaller Kürt özgürlük hareketini
Türkiye cephesindeki demokrasi
güçlerini ezmek için hazırlanmış
durumdalar. Dikkat edilirse basın,
yargı, muhalefet, hükümet v.s. hepsi
ordu bayrağı altında birleşti. Ve
herkes bütün sorunların çözümünü
Türk ordusuna teslim etti. Türk
ordusu da bundan yararlanarak kirli
savaşı sürdürmeye ve demokratik
gelişmeleri engellemeye çalışıyor.
Fakat bu yeterli değil tabii. Sonuç
alabilmeleri için dış cepheyi de en
az iç cephe kadar hazır hale
getirmeleri gerekiyor. Bu amaçla
cumhurbaşkanı Rusya’yı, hükümet
yetkilileri İran, Irak, Suriye,
İngiltere ve Amerika’yı ziyaret etti
ve Türkiye yoğun bir diplomasi
faaliyeti yürüttü. Bütün
görüşmelerin amacı dış cepheyi de iç
cephe gibi Kürt özgürlük hareketinin
tasfiyesini sağlamak, Türkiye’deki
demokrasi güçlerinin önünü kesmek
için yapıldı.
Bir koalisyon mu var burada?
Tabii ki ama dış cepheyi hazırlamak
iç cepheyi hazırlamak kadar kolay
olmuyor. Nitekim dış cephenin
hazırlanmasında bazı sorunların
yaşandığını görebiliyoruz. Ama bütün
çabası dış cepheyi kendi yanına
almak için çaba gösteriyorlar. Bunun
için de tehdit, şantaj, her türlü
Türkiye’nin çıkarlarını peşkeş
çekerek sağlamaya çalışıyor.
Sınır ötesi operasyon bununla
bağlantılı gelişiyor. Hem iç
sorunlarından kurtulmak kitlelerin
dikkatini dışarıya yöneltmek ve
bundan yararlanarak içte bütün
demokratikleşme öğelerini ezmek
istiyorlar. Biliyorsunuz bunun
hukuki dayanağı da anti terör
yasasıyla oluşturuldu. Ve bundan
yararlanarak sonuca gitmek
istiyorlar.
Generallerden söz ettiniz. Burada
özellikle iki cephe var. Şahin
kanadı olarak halen görev yapanlar
var ve doksanlı yıllarda savaşı
yürüten ve bugün emekli olan
generaller var. En son dün, emekli
korgeneral Altay Tokat Şemdinli
davasına atıfta bulunarak “ben de
birkaç kez etrafa bomba attırdım”
demişti. Bütün bunlar ne anlama
geliyor? Emekli generallerin rolü
nedir?
Aslında emekli general ve subaylar
Türkiye’de önemli görevler
yapıyorlar. En azından orduda resmi
görevli oldukları kadar emekliye
ayrıldıklarında da ordu için
politika üretiyorlar. Yine ordunun
resmi olarak yapamadığı birçok
görevi bunlar rahatlıkla
yapabiliyor. Bunların ordu ile
sürekli ilişkili olarak çalıştığını
herkes biliyor. Özellikle Türkiye
ekonomisinin hedeflenmesi ve
yönlendirilmesinde çok faal rol
oynuyorlar. Yine Türkiye’nin iç
siyasetinin denetlenmesinde çok faal
rol oynuyorlar. Türkiye’de emekli
generaller şovenizmin,
milliyetçiliğin hatta bir takım
faşist örgütlenmelerin
geliştiricileri durumundalar. Mesela
yurtsever güçler birliği adı altında
örgütlendiler. Hemen hemen
Türkiye’nin her kesiminde bunlar
örgütlenmiş, dikkat edilirse linç
girişimlerini hep bunlar organize
ediyorlar. Altında bunların imzası
var. Bununla toplumu sindirmeye ve
teslim almaya çalışıyorlar. Dikkat
edilirse bütün linçler Kürtlere ve
Türkiye’deki demokratik sosyalist
çevrelere yönelik. Bununla toplumun
tüm demokratik özgürlükçü değerleri
ezilmek isteniyor. Bunların şahsında
toplumun tüm kesimlerine gözdağı
vermek istiyorlar. Sindirilip teslim
almak istiyorlar. Temel amaçları bu.
Yani faaliyetleri illegal mi?
Elbette illegal. Türkiye’deki
yasalara göre illegal ama Türkiye’de
işleyen yapı zaten illegal.
Türkiye’de legal yapıların fazla
rolü yok. Bunlar aldatmaya yönelik.
Pratikte işleyen esas yapı illegal
yapıdır. Sistem bunun üzerine
kurulu. Bilindiği gibi birçok çete
örgütlenmesi ortaya çıktı. Bu çete
örgütlenmelerinin hepsinde subaylar,
polisler, itirafçılar var. Ve
ilginçtir, bunların hepsi de
Kürdistan’da savaş yürütmüşler. Her
türlü kirli ilişkilerin içinde yer
alan kesimlerdir. Bunları organize
eden de ordunun kendisidir. Pratikte
emekli generaller bunları
örgütlüyor. Ama bunların hepsi yine
genelkurmaya bağlı. Özellikle de
Yaşar Büyükanıt’a bağlı geliştirilen
örgütlenmelerdir.
Şemdinli olayları çok önemli bazı
olayları açığa çıkardı. Şemdinli
olayı Türkiye’de birçok tartışma ve
sarsıntıya yol açtı, ordunun fay
hattını kırdı. Ordunun imajını çok
sarstı. Ordunun, Kürdistan’da
yürütülen savaşın ve Türk devletinin
gerçeğini ortaya çıkardı. Hem iç hem
de dış kamuoyunda bir takım
gerçeklerin anlaşılmasına yol açtı.
Bundan en çok ordu ve genelkurmay
rahatsız oldu. Şemdinli
iddianamesiyle ordunun hedeflendiği
ve savaşamayacak duruma getirilmek
istendiği söylendi. Hemen tehdit ve
müdahalede bulundu. Bu tartışmaların
önünün kesilmesini istedi. Bu
müdahaleler sonucunda iddianameyi
hazırlayan Ferhat Sarıkaya görevden
alındı. Yine emniyet istihbarat
daire başkanı Sabri Uzun ‘hırsız
evin içinde olduktan sonra kilidi
değiştirmenin bir faydası yok. Böyle
hırsız engellenemez’ dedi. Nitekim
Altay Tokat son yaptığı konuşmalarla
Kürdistan’daki birçok eylemin ve
patlamanın, faili meçhullerin
arkasında bizzat kendilerinin
düzenlediğini itiraf etmek zorunda
kaldı. Şimdi Ferhat Sarıkaya’nın
geliştirdiği iddianamede bunlar
vardı. Buda şu demek; Şemdinli’nin
altında Yaşar Büyükanıt ve ordu
çıktı
Çeşitli kesimler iddianameye atıfta
bulunarak PKK diliyle yazılmış
dediler.
Evet, onu söylediler. Bu PKK’ye
hizmet eden bir iddianame dediler.
Neden bunu söylediler? Çünkü
Türkiye’de Türkiye’yi ayakta tutan
tek kurum ordudur. Tek denge de
ordudur. Ama Şemdinli iddianamesiyle
ordunun güvenilir bir kurum olmadığı
bütün Türkiye’deki sorunların
altında ordunun yattığını gördüler.
Bu tartışmalar oldu. Bu da tabii ki
orduya olan güveni azaltacak,
desteği azalan bir ordunun
Kürdistan’da savaş yürütmesi çok
zor. Türkiye’deki demokratikleşmenin
önünü kesmesi, toplumu teslim alması
zordur. Dolayısıyla da bu ordunun
siyasette, iktidarda ağırlığını
sürdürmesi zordur. Generallerin
suçunu örtbas etmesi zordur.
Yargılanmalarının önüne geçmesi
zordur. Bu tabii ki en çok da PKK’ye
hizmet ediyor. PKK’nin siyasetinin
gelişmesine yol açıyor. Çünkü PKK
yıllardan beri bu kirliliğe dikkat
çekip, demokrasi ve özgürlük için
mücadele ediyor. Buda PKK
siyasetinin Türkiye’ye hakim
olmasına yol açıyor. Ordu bu sonucu
oldukça tehlikeli gördü ve
müdahalede bulundu. Ve peş peşe
attığı adımlarla da bütün güçleri
susturup, ülkeyi kendi kontrolüne
aldı. Ve şimdi bütün güçlere
istediğini yaptırır konuma geldi.
Biraz da siyaset cephesinden
konuşalım. Türkiye’de sivil siyaset
iktidarını hep askerle paylaştı, bu
biliniyor. AKP’ye baktığımızda
iktidara geldiğinde demokratik,
özgürlükçü programını açıkladı.
Bununla iktidara geldi, iki üç yıl
sonra bunun böyle olmadığı görüldü.
Buna bağlı olarak Erdoğan 2005’te
Diyarbakır’da daha fazla demokrasi
dedi. Kürtlere karşı devlet
kusurludur ve Kürt sorunu benim de
sorunum dedi. 2006 yazında da daha
az demokrasi dedi.
Şimdi aslında AKP öyle özgürlükçü
demokratik bir güç değil. AKP’yi
Türkiye’de ortaya çıkaran nedenler
var. Türkiye’deki demokrasi
güçlerinin zayıflığı, yetersizliği
AKP’yi ortaya çıkardı. AKP’yi
iktidara taşıyan da Amerika’dır.
Amerika AKP ile bir model bölge
yaratmak istedi. Çünkü bölge
Müslüman ve İslam. ABD bu bölgeye
çok ciddi bir müdahaleye
hazırlanıyordu. Bu müdahaleye
hazırlanırken, bölgede bir modeli de
hazırlamaya çalıştı. Bu model en
uygun Türkiye’de oluşturulabilirdi.
Başka bir ülkede bunu oluşturmanın
koşulları yoktu ya da azdı. İşte AKP
bir model olarak ABD oluşturuldu.
Dolayısıyla AKP demokratik ve
özgürlükçü görünmek zorundaydı. AKP,
özünde özgürlükçü ve demokratik bir
güç değildi. ABD’nin oluşturmak
istediği modele uyum sağlamak
zorundaydı. Onun için özgürlükçü ve
demokratik bir görünüme büründü.
Yani zihniyet olarak demokratik
değil.
Özünde bu yoktur. Bu bir dönem öyle
sürdü ama AKP’nin böyle bir güç
olmadığı Kürt özgürlük hareketi
karşısındaki konumuyla ortaya çıktı.
Kürt özgürlük hareketi bir turnusol
kâğıdı görevi görüyor. Bir gücün
gerçekten demokratik olup olmadığı
Kürt sorununa yaklaşımında ortaya
çıkıyor. AKP o söylemleriyle kendi
gerçeğini gizlemeye ve kitleleri
aldatmaya çalıştı. Bununla da
iktidarını pekiştirmeye çalıştı.
İktidarını pekiştirmenin bir yolu
olarak da ordu ile PKK’yi, Kürt
özgürlük hareketini çatıştırmada
gördü. Bu çatışma ile ordunun
kendisi üzerine gelmesini
engellemeyi planlıyordu. Ordu ile
PKK’yi çatıştırarak orduyu meşgul
edip yıpratacak, darbe alan PKK
karşısında da siyasi, ekonomik
rantlar elde edecek. Ama uyguladığı
bu siyaset ters sonuç verdi. Bu hem
AKP’ye hizmet etmedi, hem de AKP’nin
gizlediği gerçeğini ortaya çıkardı.
Demokratik ve özgürlükçü bir güç
olmadığını ortaya çıkardı. Hem de
AKP’yi ordu karşısında oldukça
savunmasız bir duruma getirerek
orduya teslim olmasını getirdi.
Şimdi AKP tamamen ordunun emir eri
haline gelmiştir. O Diyarbakır’daki
söylem aslında Kürt halkını
aldatmaya dönük bir söylemdi. O bir
taktikti. Kürt sorunun çözeceğinden
değil. O taktikle Kürt özgürlük
hareketini köşeye sıkıştırmayı
amaçlıyordu. Adeta iki şeyden
birisini tercih etmemize yol açmak
istiyordu.
Yani “biz çözümü istiyoruz ama onlar
engel” diyorsunuz..
“İşte buyurun bakın, biz Kürt
sorununu kabul ediyor ve çözmek
istiyoruz hatta yanlışlarımızı da
kabul etmek istiyoruz, bunu
demokrasi çerçevesinde çözeceğiz”
deyip bununla herkesi PKK’nin
karşısına dikmek ve PKK’ye baskı
uygulamak istiyor. PKK’nin meşru
savunmadan vazgeçmesini sağlamayı
amaçlıyorlar. Bunu
gerçekleştirebilirse “zaten
demokrasi süresi içinde çözeceğiz,
bu da elbette zaman alacak” deyip
oyalayacaklar. Nasıl ki 99’dan
itibaren bir oyalamanın içine girip
PKK’yi eritmeyi hedefledilerse aynı
şeyi bu söylem ve taktik ile yapmak
istiyorlar. Kendilerine göre işleri
zamana yayma, oyalama; bu tarzla
halk nezdinde PKK’ye olan güveni
sarsmak, böylelikle PKK’yi çürüme
sürecine tabii tutmak istiyorlar.
Böylelikle Kürt sorunundan kurtulmak
istediler. Yok, eğer bu baskıyla
bunu sağlayamazlarsa “biz sorunu
çözmek istiyoruz ama PKK mücadele
ediyor, sorunun çözümünü istemiyor”
deyip yine herkesi Kürt özgürlük
hareketi karşısına dikmek
istiyorlardı. Hatta Kürtler
cephesinde çatlaklık yaratarak
hareketi zayıf düşürmek, harekete
yönelik saldırıların meşru zeminini,
haklı zeminini yaratmayı
hedefliyorlardı. Tabi ki biz bu
söylem karşısında yine çeşitli
güçlerin sorunun çözümüne yönelik
çabalarına da değer vererek önce bir
ay sonra on beş gün uzatarak bir
buçuk aylık eylem yapmama kararı
aldık. Buyurun dedik, bu
söylemlerinize sahip çıkın, Kürt
sorununun çözümü yönünde adımlar
atın. Bu adımları görelim dedik. Ama
ne yapıldı? Eylemsizlik kararı
aldığımızda üzerimize yüründü ve
operasyonlar sıklaştırıldı.
Sorunu çözmek isteyen bir güç bu
tutumuz karşısında en azından
operasyonları durdurabilirdi. Yani
bu, bir çözüm için ışık olabilirdi.
Önderliğimiz üzerinde uygulanan
vahşet hafifletilebilirdi. Bu çözüm
için bir güven yaratabilirdi. Ama
dikkat edilirse bu süreçte
önderliğimiz üzerindeki vahşet daha
da katmerlileştirildi. Operasyonlar
daha da sıklaştırıldı. Ve bize
birçok şahadet yaşatıldı. Buradan da
ortaya çıktı ki Kürt sorunun çözme
adı altında çözümsüzlüğü bir başka
biçimde derinleştirme yatıyor.
Hareketin tasfiyesi amaçlanıyor. Bu
ortaya çıktı. Zaten bu ortaya
çıktığı için de Kürt sorunun
demokrasiyle çözülmeyeceğini
söylemek zorunda kaldı. Erdoğan,
başta da Kürt sorunun çözümünün
demokratik yolla olacağına
inanmıyordu. Yani Kürt sorununun
demokrasiyle çözeceğim, benim
sorunumdur, böyle bir sorun vardır
diyen buna sahiplik yapardı.
Ardından yaşanan çatışmalar
demokrasiyle açığa çıkmıştır deyip
her türlü terörü, vahşeti,
acımasızlığı geliştirerek güya
kökünü kazımayı önüne koyamaz. Bu
kadar çelişkili olamaz. Bu onun ne
kadar tutarsız olduğunu, gerçek
niyetinin ise tasfiyeyi amaçladığını
ortaya koyuyor. Bu gücün öyle
demokratik özgürlükçü bir güç
olmadığını, bu gücün Kürt sorununu
çözme gibi bir derdinin olmadığını
bu dönemde yürüttüğümüz mücadele
ortaya çıkartmıştır. Eğer ortaya
çıktıysa böyle ortaya çıktı.
Siyaset dünyasında Ankara’da ortak
bir koalisyon oluşmuş durumda. Sizin
anlattığınız durumların dışında bir
de ana muhalefet partisi genel
başkanı Deniz Baykal MHP ile ortak
çizgide Kürt sorunu ile ilgili
fermanlar çıkarıyorlar. CHP’nin bu
çizgiye gelmesini nasıl anlamalıyız?
Bütün bu güçler devletin resmi
söylemini, resmi ideolojisini esas
alıyorlar. Ve bütün bu güçler Türk
ordusunun emrinde olan güçlerdir.
Türk ordusu şovenizmi,
milliyetçiliği geliştiriyor.
Herkesin de bu temelde kendisini
düzenlemesini ve buna sahiplik
yapmasını, bunun hizmetine girmesini
istiyor. Dikkat edilirse ordunun bu
istemi karşısında adeta yarış
edercesine bir tutuma girmiş
durumdalar.
CHP’nin MHP’yi de aşan bir şekilde
milliyetçiliğe sahip çıkması CHP’nin
geçmiş gerçeğiyle bağlantılı. CHP,
Türk devletini oluşturan partidir.
CHP’yi ordu oluşturmuştur. CHP sivil
bir parti biçiminde oluşmamıştır.
Ordunun kurduğu bir partidir.
Dolayısıyla CHP’nin nezdinde
militarizm, milliyetçilik egemendir.
CHP kendisini Türkiye’nin kurucusu
ve gerçek sahibi görmektedir.
Dolayısıyla devletin, ulusun,
vatanın tehlikede olduğunun
söylendiği bir dönemde bu tehlike
karşısında devlete sahip çıkacak güç
onun ideolojisine sahip çıkacak güç
CHP olacaktır. Eğer Baykal son
dönemde herkesten fazla ordunun
söylediğini yapmaya çalışıyorsa ve
herkesi buna davet ediyorsa hatta
buna gelmesi için baskı ve
tehditlere başvuruyorsa bu CHP’nin
geçmişi ve gerçeğiyle bağlantılıdır.
CHP dünyadaki gelişmeler karşısında
çeşitli renklere büründüğünü
gösterdi. Bunlar CHP’nin gerçeği
değildi. CHP’nin gerçekliği şimdi
Baykal ile açığa çıkıyor. Durumu
böyle anlamak gerekiyor. Dikkat
edilirse CHP orduyu kışkırtıyor.
Ordunun Kürt özgürlük hareketi
üzerine, demokratik güçlerin üzerine
yürümesini istiyor. Sürekli ortamı
provoke ediyor. Sürekli sahte
tehlikeler, sahte çelişkiler
üretiyor. İşte “Kürtlerden, bilmem
İslamiyetten kaynaklı şöyle
tehlikeler var, rejim şöyle
tehlikededir, devlet şöyle
tehlikededir. Herkesin bunun
karşısında birleşmesi ve buna karşı
durması gerekiyor.” biçiminde
sürekli provoke etme çabaları söz
konusu.
Generallerle CHP el ele, hedefte
Kürt özgürlük hareketi belirlenmiş
ve Türkiye’nin kendi sorunlarını
çözebilmesi için tam da bir yol
bulmuş. Her zaman ihtiyaç duyduğu iç
ve dış düşman. Bu, Kürt özgürlük
hareketi oluyor. Ve siyasi partiler
bunun üzerinden siyaset yürütüyor.
Ülkenin sorunlarını çözmek için
başka da plan ya da projeleri yok.
Yani biraz geçmişe gidersek Abdullah
Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra
Ecevit’in iktidara gelişi gibi bir
sürecin izlerinden söz edebilir
miyiz?.
Doğru, Türkiye’de iktidara gelmek
isteyen güç her şeyden önce ordu ile
ilişkilerini çok iyi düzenlemeli ve
onunla çelişmemeli. İkincisi,
sürekli düşman üretmek zorunda.
Bugün en çok da Kürt özgürlük
hareketi düşman olarak gösteriliyor.
Bununla siyaset yapılarak iktidara
gelinmek isteniyor. Nasıl ki
önderliğimizin esaretinden sonra
DSP, MHP iktidara geldiyse şimdi de
AKP iktidarını korumak için Kürt
özgürlük hareketine düşmanlık
yapıyor. Ordunun her dediğini hemen
yerine getiriyor. Çünkü başka türlü
iktidarını koruyamaz. Yine
muhalefette de iktidara gelmek
isteyen bütün güçler orduya
yanaşarak, ordunun her dediğini
pratikte yerine getirerek amacına
ulaşmaya çalışıyor. Özgürlük
hareketine düşmanlıkta yarışarak
“kim daha çok Kürt özgürlük
hareketine düşman, ben herkesten
daha fazla düşman” diyerek
başvurmadıkları hiçbir yöntemi
bırakmıyorlar.
Bunların öyle Türkiye sevgisi filan
yoktur. Türkiye halkına saygısı
filan yoktur. Bunların bütün çabası
halka ve Türkiye’ye düşmanlık
yaparak Türkiye’yi ayaklar altına
alarak iktidara gelmektir. Bunun
için kendilerine her yol ve yöntemi
mübah görüyorlar. Onun için
Türkiye’deki siyaset kadar kirli bir
siyaset yoktur. En önemli
sorunlardan bir tanesi de siyasetin
bu militarizmden ve ordunun
güdümünden arındırılmasıdır. Türkiye
siyaseti ordunun güdümünden
çıkarılmadıkça, kirlenmeden
arındırılmadıkça, bu siyaset
demokratikleştirilmedikçe Türkiye’de
hiçbir zaman demokratik bir toplum
gerçekleştirilemez, özgürlükçü bir
toplum geliştirilemez. Türkiye şu ya
da bu gücün baskı ve tehditlerinden
kurtulamaz.
Bunun Türkiye halkı tarafından çok
iyi anlaşılması gerekiyor. Gerçekten
bunların halka ve ülkeye saygısı
yok. Yaptıklarını ülkeye ve halka
saygıdan dolayı gerekçelendirseler
de yaşanan bunun tersidir.
Türkiye’ye ait olup da satılmayan
bir şey kalmadı. Eğer Türkiye bu
kadar borç altında yaşıyorsa bundan
ötürüdür. Türkiye bugün eli kolu
bağlı kalıyorsa, taviz vermek
zorunda kalıyorsa bundandır. Yine
Türkiye’deki yoksulluğun,
çürümüşlüğün, her türlü
ahlaksızlığın her türlü çeteciliğin,
kapkaççılığın nedeni de bunlardır.
Peki, Türk halkının bu kesimler
karşısındaki tutumlarını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bunların artık görülmesi gerekiyor.
Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi
olmazsa Türkiye’nin hali daha da
kötü olabilir. Türkiye eğer halen
biraz ayakta duruyorsa onu Kürt
özgürlük hareketi ayakta tutuyor.
Bunun artık Türkiye’deki halk,
demokratik çevreler tarafından
anlaşılması gerekiyor. Halkın
demokratik çevrelerin devletin
güdümünden, yine devlet güdümle
siyasetten kendini kurtarması
gerekiyor. Önyargısız, daha
bağımsız, daha özgür düşünebilmesi
gerekiyor. Bu kadar sorunların
kaynağı nedir? Neden bu sorunlar
çözümlenemiyor diye düşünmesi
gerekiyor. Kürtlerin öyle Türkiye’yi
parçalama, Türkiye’ye zorluklar
yaşatma diye bir sorunu yoktur.
Kürtler sadece Türkiye’de Türk halkı
için geçerli olanların kendisi için
de geçerli olmasını istiyor.
Kardeşlikten bahsediliyor. Bu ne
biçim bir kardeşliktir ki bir kardeş
her şeye sahip ama diğer hiçbir şeye
sahip değil. Diline bile sahip
değil. Dünyanın neresinde böyle bir
kardeşlik görülmüş. Kardeşlikte
eşitlik vardır. Bütün haklara eşit
sahiplik vardır. Birbirine saygı
vardır. Birbirini kabullenme vardır.
Birlikte bu temelde yaşama vardır.
Kürt halkı böyle bir statükoya sahip
olmadığı gibi sürekli baskı,
hakaret, işkence, katliam altında.
Sürekli yok edilmek isteniyor. Ve
bunun da kabul edilmesi isteniyor.
Bu kardeşlik hukukuna sığar mı. Kürt
halkı bunu kabul eder mi? Kürt halkı
bunu kabul etmiyor, direniyorsa
burada yanlışlık, kötülük mü
yapıyor? Artık bunun herkesçe
anlaşılması gerekiyor. Bu
anlaşılmadıkça Kürt halkının
kardeşlik hakları teslim edilmediği
müddetçe Türkiye halkı rahat
yaşayamayacağını bilmek zorunda.
Yine bu kirlenmeden
kurtulamayacağını yine bilmek
zorunda. Onun için bir an önce bu
gerçeği görüp bunun karşısında görev
ve sorumluluklarını yerine getirmek
zorunda. Eğer Türk halkı bunu
yaparsa Kürt halkının kardeşliğinin
gereğini yerine getireceğini
bilmeleri gerekiyor.
AYDINLAR DÜŞÜNCEYİ FELÇ EDİYORLAR
Türkiye’de sınır ötesi operasyon
tartışmasıyla birçok çevrenin
görüşleri ortaya çıktı. Yıllardan
beri bu çatışmalı süreçlerde onlara
apoletsiz generaller denildi. Türk
basınında ki kafa adamlar. Bunların
başında Taha Akyol, M. Ali Birand
gibileri geliyor. Son tartışmalarla
birlikte birçok yazar sınır ötesi
operasyon yapılmalı, bu sorun
Kandil’de çözülmeli diyorlar. Ama
birkaç kişi de bunların dışında
itiraz etti, Hasan Cemal gibi
“hayır, kandil’de bu sorun çözülmez,
bu sorunun kaynağı içeride burada
çözün” diyorlar. Bunları nasıl
değerlendirmek gerekir. Aydın olmak
böyle bir şey mi? Vicdansız olmak
gibi bir şey mi? Birilerinin
fermanını mı imzalamaktır. Niye
yapıyorlar bunlar?
Aslında Türkiye’de dile getirilen
bir gerçeklik var. Biz asker
milletiz. İşte biz askeriz, biz
asker doğduk, asker yaşar, asker
ölürüz diyorlar. Bu düşünce
egemendir. Dikkat edilirse hemen
hemen herkes kendini bir ordu
mensubu ya da general olarak
görüyor. İşte Türk ordusu bunu hep
yaşatmaya, canlı tutmaya çalışıyor.
Çünkü gücünü buradan alıyor. Onun
için Türkiye’de yazarı, aydını,
gazetecisi, sendikacısı, partilisi,
sivil toplum örgütçüsü bir general
gibi konuşuyor. Hepsi ezmeden
bahsediyor. Bu, demin belirttiğim
gerçeklikle bağlantılı.
Hepsi mi böyle? Hayır! İçinde
dürüst, vicdan sahibi olan insanlar
var. Ama bunlar azınlıkta. Onun için
de fazla bir etkileri olamıyor.
Zaten bu tip insanlar, çevreler
yoğun bir baskı altına alınmış
durumda. Her gün linçi, yasal linçi
yaşıyorlar. Türkiye’de resmi görüşü
dillendirmeyen yaşam imkânı
bulamıyor. Bazı dürüst vicdanlı
insanlar biraz farklı bir şey
dillendirmeye çalıştılar, herkes
gördü nasıl hakaretlere maruz
kaldılar. Nasıl linçlere uğradılar.
Türkiye’de büyük bir baskı ve korku
egemen. Toplum üzerinde, demokratik
çevreler ve farklı düşünen çevreler
üzerinde büyük bir baskı ve terör
var. Bunun için çok az insan ancak
buna göğüs gerebiliyor. Hatta
söyleyeceklerin tam olarak dile bile
getiremiyorlar. Çok dolaylı bazı
şeyler söylemek zorunda kalıyorlar.
Aydınların tavrından memnun
değilsiniz herhalde.
Aydın olmak demek iktidarın sözcüsü
olmak değildir. Aydın olmak demek
iktidara karşı olmak demektir,
iktidara muhalefet yapmak demektir.
Toplumun alt kesimlerinin sözcüsü
olmak demektir. Onların çıkarlarını
sürekli dile getirmektir. Onlar için
yazmak, konuşmak, mücadele etmektir.
Bu konuda devletten, egemenlerden
gelen baskılara göğüs germektir.
Aydın olmanın asgari koşullarıdır
bunlar. Yani toplumun yüreği,
vicdanı, düşüncesi olmaktır.
Türkiye’de aydın diye geçinenlerin
büyük bir çoğunluğu buna uzaktır,
buna karşıttır. Hep devlet
penceresinden, resmi ideoloji
penceresinden bakarlar. Aydın diye
geçinenin toplumu aydınlatması
görevi varken, nasıl toplumu
uyuşturacak, çarpıklaştıracak,
düşünemez hale getirecek, nasıl
devletin ezme politikalarına alet
edecek. Bunun çabasını yürütüyor.
Bunlar aydın olamazlar.
Türkiye de birçok şey ters yüz
edilmiş, çarpıtılmış durumdadır.
Onun için gerçekler bir türlü
anlaşılamıyor. Türk özel savaş
yönetimi bu konuda oldukça
başarılıdır. Sanmıyorum dünyada
hiçbir özel savaş rejimi bu kadar
başarılı olsun. Gerçeklerle bu kadar
alay edebilsin, ters yüz edebilsin.
Türkiye’de hangi sorun hangi çözüm
ortaya konulabiliyor. Konulamıyor.
Her şey karma karışık, muğlâk. Neyin
doğru, neyin yanlış olduğu, neyin bu
halkın yararına ya da zararına
olduğu bilinemiyor. İnsanların
bilinciyle oynanıyor. Bilinci
karartmaya, düşünemez hale getirmeye
çalışılıyor. Adeta alıklaştırılıyor,
donuklaştırılıyor. Bu şekilde zaten
toplum istenilen yöne doğru kanalize
edilebiliyor. Sürekli düşünce üreten
kurumlar, aydınlar düşünceyi felç
ediyor. Anlaşılmaz kılıyor olayları.
Kimse gerçeği anlamasın ki buna
isyan etmesin. Beyinler, yürekler
donsun. Beyin ve yüreği donmuş bir
toplumu istediğin yöne kanalize
edebilirsin. Nitekim Türk ordusu
istediği gibi kanalize edebiliyor.
Gözler önündedir. İşte aydınların
buna karşı çıkması gerekiyor.
Gerçekleri açıklaması gerekiyor.
Bunun için de bedelleri göze
almaları gerekiyor. Yoksa aydınlanma
gelişmez. Gerçekler açığa çıkmaz,
dolayısıyla da demokratikleşme ve
özgürleşme gerçekleşmez.
Artık çağımızın gerçekliği farklı
bir gerçeklik. Türkiye bu durumuyla
bu çağla birleşemez. Gerisinde
kalır, altında ezilir. Bugün Türkiye
buna doğru gidiyor. Gerçekten
Türkiye’yi sevenler, gerçekten ona
bağlı olduğunu söyleyenler bu
gerçeği görmek zorunda. Belki soğuk
savaş yıllarında Türkiye’yi bu tarz
idare etmek mümkündü ama artık o
süreç bitmiştir. Yeni bir çağ
yaşanıyor. Eğer Türkiye sorunlarını
çözmek istiyorsa, bu gerçeği görmek
zorundadır. Aksi takdirde Türkiye bu
tarzda sürekli derinleşen
problemlerden kurtulamayacaktır.
Giderek bir uçurumun kenarına
gelecektir. Bu, bu tarzda
engellenemez. Hiçbir güç artık bunu
bu şekilde engelleyemez. Dünya da
artık Türkiye gerçeğini bu tarzda
kabul edemez.
KÜRTLER BİR HAYVAN DEĞİL, BİR HALK
Şimdi tabii çeşitli yazarların gerek
PKK gerek sınır ötesi operasyonlarla
ilgili görüşleri vardı. Ama daha çok
Doğan grubuna ait yazarlar “PKK Kürt
milliyetçiliğinden besleniyor. Altı
yedi yıllık soluk alma dönemi vardı.
Türkiye rahatlamıştı. Ama bugün PKK
yaşam alanını kaybettiği için
yeniden bir kaos ortamı yaratmak
istiyor” şeklinde düşünceleri var.
Ne demek istiyorlar bunlar?
Bunlar özel savaş ekibinin
elemanlarıdır. Büyük bir çarpıtmayı
geliştirmeye çalışıyorlar. Eğer
Türkiye soluklandıysa,
toparlandıysa, sorunlarını kısmen
çözmeye başladıysa, Türkiye Avrupa
ilişkilerinde müzakere sürecine
gelebildiyse, bazı ekonomik ve
sosyal sorunlar hafifletildiyse, bu
tamamen Önder Apo’nun geliştirdiği
çabalarla oldu. Yoksa onların çokça
iddia ettiği gibi Türkiye kısmi
istikrarı kendi çabalarıyla
sağlamadı. Bunu Türkiye’ye yaşatan
Önder Apo oldu. Eğer Önder Apo
savaşı durdurmamış ve güçleri sınır
dışına çekilmeye ikna etmiş
olmasaydı, barış gruplarını
göndermemiş olsaydı, Türkiye’nin
AB’ye girmesine destek olmuş
olmasaydı Türkiye hangi rahatlığı
yaşayabilirdi. Önderliğimiz
Türkiye’nin sorunlarını bu tarzda
çözmeyi, Türkiye’yi rahatlatmayı,
Türkiye’yi büyütmeyi esas almıştır.
Kürt halkını buna her yönüyle
hazırladı. Türk devleti ve toplumunu
da buna çekmeye çalıştı ama
maalesef, Türk devleti bunu
değerlendirmek istemedi. Tam tersine
bütün bu çabaları Kürt özgürlük
hareketinin tasfiyesi yönünde
geliştirmek istedi.
Ve bu yazarlar bunu görmüyorlar.
En ufak bir çaba içine bile
girilmedi. Tam tersine bütün bu
süreci geliştiren önderliğimizin
üzerinde tecrit vahşet düzeyinde
geliştirildi. PKK üzerinde olmadık
tasfiye planları geliştirildi. Kürt
meselesinde en ufak bir adım
atılmadı. Bunlar ne bekliyordu? Kürt
özgürlük hareketinin bu tarzda
teslim olacağını mı düşünüyorlardı?
Kürt sorununun çözümünü
teslimiyette, tasfiyede
görüyorlardı. Bunu tabii ki Kürt
halkı, Kürt özgürlük hareketi kabul
etmeyecektir. Kendisine yönelik
geliştirilen saldırı ve imha
çabalarına karşı kendisini savunması
en doğal hakkıdır ve bu tür çabalar
karşısında savunmaya girmiştir.
Savunmaya girdiği için deniliyor ki
“Niye savunmaya girdi, niye teslim
olmadı, niye tasfiyeyi kabul etmedi,
savunmaya girmekle huzurumuzu bozdu”
diyorlar. Buna huzur denilebilir mi?
Bu kadar yakılan köyler, bu kadar
köylerde, sokak ortasında öldürülen
insanlar, bu kadar milyonlarca
sürülen, açlığa, çöplüklere mahkum
edilen bir halk, bu kadar yoğun
tutuklama ve işkence, bu kadar
hakaret karşısında bunları kabul
edebilir mi? Teslim olmayı, imha
olmayı kabul edebilir mi? Bir hayvan
bile kesilmeye götürülürken yaşamak
için bütün gücünü ortaya koyar.
Kürtler bir hayvan değil, bir halk,
hem de onurlu bir halk. Nasıl bütün
bu işkence, hakaret ve katliamları
kabul edecektir. Elbette buna karşı
duracaktır. Ve bu onun en doğul
hakkıdır. Bu insan olmanın da bir
gereğidir. Bunu yapıyor diye suç mu
işliyor. Bu suç görülüyor. Neden
insan olmak, insanca yaşamak
istiyorsun diyorlar. Ben seni insan
olarak görmüyorum, bir halk olarak
görmüyorum. Ben seni bir hayvan
olarak görüyorum. Sen nasıl insan
olarak karşıma çıkıyorsun, suç
işliyorsun diyorlar. Huzurumu
bozuyorsun diyor. Huzuru bozan Kürt
halkı mıdır? Bunların kendileri
midir?
Huzurun sağlanması ve sorunların
çözümü için, Türkiye’nin gelişip
büyümesi için hak ettiği yeri alması
için önder Apo’nun, Kürt halkının
yürüttüğü çabalar kadar onlar da
çaba gösterselerdi o dedikleri huzur
daha gelişecekti. Onlar huzur
aramadı, onlar huzursuzluğu aradı,
onlar çatışmayı aradı. Onun için
sorunun çözümü için adım atmadılar.
Buna karşı mücadele edildiğinde de
niye mücadele ediyorsunuz diyorlar.
Huzuru teslim olmada, Kürt halkının
kendisine ihanetinde arıyorlar.
Böyle huzur olur mu? Vicdanlı
herkesin bunu görmesi, anlaması
gerekiyor. Huzursuzluğu, çatışmayı
yaratan Kürt halkı değildir. Kürt
halkı barış, özgürlük, kardeşlik
istiyor. Kendisinin insan olarak
görülmesini istiyor. Türk halkına
tanınan hakların kendisine de
tanınmasını istiyor. Ve bu
tanınmadığı müddetçe de Kürt halkı
son ferdine kadar da direnecektir.
Bu çevrelerin de bunu böyle anlaması
gerekiyor. Bu halkın en doğal
hakkıdır. İnsan olma mücadelesi
huzur sağlar. Başka türlü huzur
sağlanamaz.
Türkiye’de gerek sivil toplum
örgütleri, gerek yine söz konusu
olan yazar çizerler, aydınlar yirmi
otuz yıllık çatışmalı ortamı
görmediler, bununla ilgili hiçbir
aktiviteleri olmadı ama Filistin’de,
Lübnan’da ya da ülkenin daha başka
yerlerinde her hangi bir olaya ya da
ABD’nin Irak müdahalesiyle
yürüyüşler yapıldı, çeşitli
organizasyonları imza attılar,
öncülük yaptılar, bu çelişki değil
mi? Kendi ülkelerinde taş üstünde
taş bırakılmadı, her gün cenazeler
geliyor. Buna karşı duyarsız kalan
aydın yazar tipi ya da yazar tipi
ama başka bir yerde adalet
dağıtıyor, adalet dersi veriyor. Bu
bir çelişki değil mi?
İşte bu Türkiye gerçekliğini
kavramamız için çok iyi bir örnek
oluyor. Dikkat edilirse Türk devlet
yetkililerinden tut, Türk
aydınlarına kadar hepsinin
dillendirdiği nedir? Kürdistan
dışında dünyanın neresinde herhangi
bir sorun olursa olsun barıştan,
birlikten, diyalogdan, işlerin
çatışmalarla sonuçlanamayacağını,
medeniyetler ittifakından dem
vuruyorlar. Ama yanı başlarında Kürt
meselesine gelince ezmeden,
tasfiyeden hepsi dem vuruyor. Bu
kadar çatışma var, bu kadar ölüm ve
tahribat var ama sanki hiçbir şey
yokmuş gibi davranıyorlar. Bu
çatışmaya en ufak bir tavır
koymuyorlar. En ufak bir diyalogdan,
sorunların demokratik tarzla,
barışçıl yollarla, siyasal yollarla
çözmekten bahsetmiyorlar. Tek çözüm
şiddet, operasyon, tutuklama,
susturma, teslim alma. Ya diyor
teslim olacaksın, ya öleceksin, ya
da çık git.
‘Kürt sorunu diye bir sorun yok.’
Şimdi ordunun da hükümetin de
muhalefetin de aydın yazar çizerin
de tutumu bu. Peki bunlar bu kadar
barış, diyalog ve medeniyetler
ittifakından, halkların
kardeşliğinden yana iseler neden
bugün Türkiye’den ta kalkıp
Filistin’e gidenler Ankara’dan
kalkıp Diyarbakır’a gitmiyorlar.
Neden bir operasyona karşı
yürümüyorlar. Neden “yeter artık bu
kan, sorun çözümlenmeli, oturup
konuşulmalı, anlaşılmalı, biz artık
çatışma istemiyoruz, kardeş kanının
dökülmesini istemiyoruz” demiyorlar.
Bu tavır dünyayı aldatmaya dönüktür.
Kendini dünyaya barışçıl gösterip,
dünyanın desteğini alıp Kürt
özgürlük hareketini ezmeyi
amaçlıyor. Bunun için bu kadar
barışçıl geçiniyorlar. Özünde
şiddeti, terörü esas alan bir devlet
ve şekillendirdiği bir toplum yapısı
söz konusu ama sırf bunu gizlemek
için çokça barışçıl diyalog
sözcüklerini dillendiriyorlar. Bunu
yutturmak için heyetler oluşturup
sağa sola gidiyorlar. Ki
Türkiye’deki uyguladıkları şiddet,
terör anlaşılmasın. Herkesi
aldatsınlar, desteğini alsınlar,
Kürt özgürlük hareketini herkese
yanlış tanıtsınlar -ki zaten
terörist olarak tanıtmanın
çabalarını yürütüyorlar, bunun için
her türlü yönteme başvuruyorlar-
bununla da Kürt özgürlük hareketinin
yanlış anlaşılması ve tasfiyesinin
de haklı, meşru, doğru görülmesini
sağlama çabasını yürütüyorlar. Dışta
takındıkları bütün tutumlar aslında
buna hizmet eden tutumlar oluyor.
Bunun böyle görülmesi gerekir.
Bilindiği gibi Gencay Gürsoy’un
başını çektiği bir grup aydın gerek
PKK gerek hükümete çağrıda
bulunmuştu. Daha çok PKK’nin önüne
kriterler koymuştu. Ya da pazarlık
ötesinde bazı şeyler istemişti
neticede. Ama Ankara’dan bir şeyler
istememişti. Akabinde gelişen bir
süreç vardı, önemli bir yol haritası
vardı. Ama bugüne bakıldığında
onların da aktivitesinin ya azaldığı
ya da kalmadığı görüldü. Nasıl
değerlendiriyorsunuz? Böyle bir
insiyatif olsa sorun çözülür mü? Ya
da sorunu diyalog masasına kim nasıl
çözüp getirebilir? Toplumsal
muhalefet mi, sokaktaki insan mı,
aydınlar mı?
Türkiye’de sorunun demokratik yoldan
çözümünü isteyen çevreler var.
Sadece Gürsoylar değil, başka
çevreler de var. Son dönemlerde
Akdeniz, Karadeniz, Marmara’da çıkan
gruplar var. Çeşitli yerlerde böyle
barış komiteleri oluşturuldu. Bunlar
şüphesiz değerli çalışmalardır ama
zayıf çalışmalardır. Zayıf da olsa
biz bunlar büyük değer biçiyoruz. Bu
tip örgütlenmelerin, eğilimlerin
gelişmesini destekliyoruz. Bunları
yalnız bırakmak istemiyoruz,
ezilmelerini istemiyoruz. Dikkat
edilirse bu tip çağrılara rejim
tarafından yoğun bir baskı
geliştiriliyor. Neden? Çünkü rejim
herkesi tek bayrak, tek yürek
altında birleştirerek topyekun
savaşa itmek istiyor. Ama cılız da
olsa bu barış arayışları güya bu
cepheden bir gediğe yol açıyor. Onun
için de buna çok tahammülsüz
davranılıyor. Eğer bunlara güç
verilmezse bunların ezilmesi
tehlikesi söz konusu. Ezdirtmemek,
giderek bunların güçlenmesini
sağlamak bizim esas görevlerimiz
arasında oluyor.
Bu çevrelerin şu gerçeği iyi bilmesi
gerekir. Sorunların çözümü tek
taraflı olmaz. Bir taraftan istekte
bulunmak, ama bir taraftan hiçbir
istekte bulunmamak sorunun çözümüne
hizmet etmez. Bu yaklaşım tehlikeli
bir yaklaşımdır. Eğer çözüm
isteniyorsa devletin çözümsüzlük
politikasına karşı durulması
gerekiyor. Devletten bir takım
şeyler istenmesi gerekiyor. Ama ne
yapılıyor? Devletten hiçbir şey
istenmiyor, devletin çözümsüzlük
politikası karşısında hiç
durulmuyor. Devlet karşısında,
devletin ezme politikaları
karşısında Kürt özgürlük hareketinin
kendisini savunmasız bırakarak Türk
devletinin ezme faaliyetlerinin
insafına kendisini bırakması
isteniyor. Çözümü böyle
öngörüyorlar. Çözüm adı altında
önerdikler çözümsüzlük oluyor.
Devletin çözümsüzlük ve ezme
politikasına güç verme oluyor.
Kürt özgürlük hareketi burada bir
çözüm bulamıyor, göremiyor. Bu
yaklaşımı terk etmeleri gerekir.
Çözüm çabalarına ve arayışlarına
girmeleri olumludur, biz her zaman
her türlü desteği sunmaya hazırız.
Ama gerçekten çözümü geliştirmek
istiyorlarsa PKK’den tek taraflı bir
şeyler istemekle bu olmaz. Türk
devletinden de istemeleri gerekir.
Bunu yaparlarsa biz bu çabalara çok
büyük değeri veririz. Sorunun çözümü
için her türlü desteği sağlarız. Ve
kendileri de görüyor ki bu tür
çabalar sonuç vermiyor. Onun için
zaten etkisiz kalıyorlar.
Çözüm
isteyen güçler Kürt halkının yanında
olarak çözüm geliştirebilirler. Türk
devletinin yanında yer alarak çözüm
üretemezler. Özellikle Türkiye solu
çok ciddi bir hata yaptı Türkiye’de.
Türk devleti ve Kürt özgürlük
hareketi arasındaki çatışmada güya
tarafsızlık politikası izleyerek güç
olacağını sandı ve burada Türk solu
en büyük yarayı aldı. Türk solu
böyle değil de Kürt özgürlük
hareketinin yanında yer alsaydı,
devletin çözümsüzlüğüne karşı tavır
alsaydı Türk solu bu kadar
ezilmeyecek, güçsüz duruma
düşmeyecek, etkisizleşmeyecekti. Bu
kürt özgürlük hareketini
güçlendirdiği gibi kendilerini de
güçlendirecekti. Belki de Türkiye’de
demokrasi ve özgürlükler daha çok
ilerleyecekti. Kürt sorunu da belki
çözüme daha çok yaklaşacaktı. Onun
için bu barış arayışı içinde olan
çevrelerin Türk solunun bu içine
düştüğü hatadan doğru ders çıkarması
gerekiyor. Eğer başarılı olmak
istiyorlarsa Kürt özgürlük
hareketinin yanında devlete baskı
yapmaları gerekiyor ki çözüm
gelişebilsin. Çözüm böyle gelişir.
Türk devletine baskı uygulamadan,
çözüm için zorlamadan sadece çözümü
Kürtlerden isteyerek; Kürtleri de
hatta teslimiyet düzeyinde
önerilerle sorunun çözümüne çalışmak
hem sorunun çözülmemesine devletin
politikalarının sürüp gitmesine ve
kendilerinin de barış arayışlarının
sonuçsuz kalmasına yol açacaktır.
Nitekim ortaya çıkan durum da budur.
Ve bunun artık görülmesi gerekir.
Kürt özgürlük hareketinin sorunun
çözümü için bir yol haritası var.
Ankara cephesinde böyle bir yol
haritasının olmadığını sadece biz
değil, çoğu çevrenin ortak görüşü.
Zaten olsaydı sorun bugüne kadar
çözülmüş olurdu. Bundan sonra ne
olması gerekir? Konferanslarla,
imzalarla sorun çözülmüyor. Mesela
bir milyon kişinin Ankara ya da
istanbul’da yürümesi neyi
değiştirir?
Elbette devleti çözüme yaklaştırmak
için halk hareketini geliştirmek
gerekiyor. Konferanslar, barış
gruplarının oluşturulması; bu tip
çabalar da anlamlıdır, hizmet eder
ama bunlar cılız kalır. Eğer biz
gerçekten sorunun çözümünü
istiyorsak, bunun yolu barış arayışı
içerisinde milyonlarca kitlenin
yürütülmesi ile bunun
gerçekleştirileceğini görmemiz
gerekir. Bu sadece Kürtlerin değil,
Kürtlerin ve Türklerin birlikte
milyonlarca yürümesi işte barış
arayışlarını güçlendirebilir.
Devleti buna zorlayabilir. Başka
türlü devletin çözüme yaklaşmayacağı
artık ortaya çıkmış durumda. Onun
için kürdistan’da legal kurumlar
var. Halkın temsilcileri var.
Seçimlerle demokratik yollarla
seçilmiş, halkın iradesini temsil
eden kurumlar var. Ki bunların
başında gelen DTP’dir. DTP Kürt
sorunun çözümünü üstlenmelidir.
Bunun için projesini açıkça ortaya
koymalıdır. Ve çözümde yetkili bir
güç olduğunu ortaya koymalıdır. Tüm
Kürt halkını buna seferber
etmelidir. Yine Türkiye’deki
demokrasi güçlerini buna seferber
etmelidir. Birlikte bu projeyi
hayata geçirmek için propogandadan
tutalım, yürüyüşlere kadar kendi
çözümlerini Türkiye halkına kabul
ettirerek birlikte zaman kaybetmeden
devlete dayatmalıdır. Eğer bu
yapılırsa sanırım devlet çözüme
gelebilir. Bu olmadan devletin çözüm
yönünde adım atması zordur.
Baskının oluşması gerekiyor.
Bu çok net ortaya çıkmış durumda.
Şimdiye kadar devlete, devletin her
kademesine biz çözüm önerileri
sunduk. En ufak bir cevap gelmedi.
Yine bizim dışımızda bazı cılız da
olsa barış arayışları oldu, devlet
bunları görmezden geldi, ciddiye
almadı. Barış arayışlarının
güçsüzlüğünü gördü. Buradan toplumun
devlet politikasının yanında
olduğuna dair kendini göre sonuçlar
çıkardı. Toplumun, halkın bu
politikaların yanında olmadığını
göstermek açısından, toplumun çözüm
istediğini görmesi açısından
toplumun barış arayışlarını ortaya
koyması gerekiyor. Bu Türkiye’de
çözüm yaratabilir. Başka türlü
çözümün gelişeceği pek görülmüyor.
Başka bir biçimde çözümün
gelişmeyeceği artık anlaşılmış
durumda. Onun için burada DTP’ye
büyük görev ve sorumluluklar
düşüyor. Hem Kürt, hem Türk
cephesini bir araya getirmede halkı
bu temelde ayağa kaldırmada
herkesten çok görev ve sorumluluk
DTP’ye düşüyor. DTP eğer bunu
yapabilirse Türkiye’nin demokrasi
gücü olur. Türkiye’deki demokrasi
özgürlük sorunlarının çözüm gücü
olur. Aksi takdirde DTP’nin fazla
bir rolün sahibi olamayacağın
anlaması gerekiyor.
Bunu sizin bir projeniz olarak
görebilir miyiz? Çözüm için artık
yetmiyor ama sokakta bu sorun
çözülür, milyonlarca insanın barış
için yürümesi gerektiğini
söylediniz. Ancak sorun böyle
çözülebilir. Bu nasıl yapılabilir.
Bundan sonra sorunun çözümü için
nasıl bir yol haritası sizin
tarafınızdan yürürlüğe girecek.
Biz geçmişte de birçok çözüm projesi
geliştirdik. Bu çözüm projeleri
yetersiz değildi. Eğer bu çözüm
projeleri devlet tarafından ciddiye
alınsaydı şimdiye kadar çoktan çözüm
girilmişti. Ama anlaşılıyor ki
devlet bunlara fazla itibar etmek
istemiyor. Önderliğimiz de
imralı’dan birçok mektup yazdı.
Sorunun çözümü için projeler sundu.
Çözüm için en asgari koşulları ileri
sürdü. En makul çözüm yolları
önerdi. Çözümün olabilmesi için en
uygun ortamı yaratmaya çalıştı.
Fakat bütün bunlar ciddiye alınmadı.
Şimdi geriye tabii ki halkın hareket
geçirilmesi gerekiyor. Onun için
dedim çözüm bu aşamada bu tarzla
geliştirilebilir. Çünkü başka çözüm
yöntemleri fazla sonuç vermiyor ve
ciddiye alınmıyor.
Ankara ya da çeşitli çevreler Doğan
grubunda yazıp çizenler evet Kürt
sorunu var, çözülmelidir ama PKK ve
Abdullah Öcalan dışında
çözülmelidir. Bir yıl böyle bir çaba
içinde oldular. Ama bu da yetmedi.
Sorunun çözümsüzlüğünü
geliştirmedir. Bunu dilendirenler
sorunun çözümü için bunu
dillendirmiyor. Sorunu daha da
çözümsüzlüğe itmek için bunu
dillendiriyor. Sanki sorunu kabul
etmişler ve çözmek istiyorlarmış
gibi bir izlenim oluşturuyorlar ama
aslında bunun altında yatan
çözümsüzlükte ısrar ve
derinleştirmedir. Burada kimsenin
yanılmaması gerekiyor. Bununla
istenen Kürtleri provoke etmedir.
Kürtleri bölüp parçalama ve
güçsüzleştirmedir. Ve güçsüzleşen
kürt’ün canına okumadır. Bunun için
PKK ve Apo dışında çözüm deniliyor.
Çözümü engelleyen Apo ve PKK’dir,
PKK ve Apo aşılırsa çözüm olacaktır
deniliyor. Bununla aslında Kürtleri
provoke etmek amaçlanıyor. Bununla
Kürt cephesi parçalanmak ve
güçsüzleştirilmek isteniyor.
Güçsüzleştirilip parçalanmak
isteniyor. Kürtler ezilmek
isteniyor. Dünya alem de biliyor ki
bugün Kürt gerçeğini açığa çıkaran
PKK ve önder Apo’dur. Bunun dışında
herhangi bir güç de yoktur.
En önemlisi halk kabul ediyor bunu.
Yoktur başka güç. Bunu Kürt halkı da
çok net ortaya koyuyor. Refarandumda
iradesini ortaya koydu zaten benim
önderim Apo’dur, benim irademi
temsil eden Apo’dur, PKK’dir diyor.
Bu kadar net. Var mıdır başka da bir
irade ortada. Başka bir çözüm gücü
var mı ortada? Sorunun sahibi Apo ve
PKK’dir. Sorun çözümlenecekse Apo ve
PKK ile çözümlenir. Zorlamayla Apo
ve PKK dışında bir güç açığa
çıkarılamaz. İşte zorluyorlar
çıkarmak için ama çıkmıyor. Bunu en
çok dillendirenler de sözüm ona
demokratik geçiniyorlar. Demokrasi
ve özgürlüklerden yana olduklarını,
bunun kavgasını yürüttüklerini
söylüyorlar. Büyük bir yalan ve
çarpıtmada burada ortaya çıkıyor. Bu
ne biçim bir demokratikliktir ki
demokrasi ve özgürlük savaşçıları ki
bir halkın iradesi yerine zorlamayla
kendi iradelerini dayatmak
istiyorlar. Bunun demokrasi ve
özgürlükle ne alakası var. Kürt
halkı açıkça diyor ki benim iradem
Apo’dur, PKK’dir. Başka irade de
tanımıyorum. Çözüm bu irade ile
olacak diyor. Bunu açıkça söylüyor.
Demokratik olan, özgürlüklerden yana
olan halka saygılı olan, insanlığa
saygılı olan bu gerçeğe de saygılı
olur. Demokrat olmanın asgari
koşuludur bu. Sen, bir halkın
iradesini ret edeceksin, bu bir
halkı ret etmedir- bir halkı ret
eden biri o halk için nasıl bir
çözümden bahsedebilir. Çözüm diye
söylediği inkarıdır, tasfiyesidir.
Bunu belki sıradan insanlar
anlamayabilir ama herhalde biz
anlamayacak kadar aptal değiliz.
Onun için bu çevrelerin bundan
vazgeçmesi gerekiyor artık.
Gerçekten çözüm istiyorlar ve bu
konuda dürüst ve samimi iseler
demokratlarsa, demokrasiyle bağlı
iseler gerçekten, Kürt halkının
iradesine saygılı olacaklar. Onu
kabul edecekler. Onlara göre
olmayabilir, onlara göre ters
olabilir ama demokrasinin asgari
koşulu da onu kabul etmekten
geçiyor. Onu kabul etmeme, ret etme,
baskılar, dayatmalar, işkenceler,
katliamlarla o iradeyi felç etme,
bilmem kendine bağlı bir irade halka
rağmen ortaya çıkarma
demokratiklikle bağdaşmaz. Bunu
ancak diktatörler yapar. Kendilerini
demokrat PKK’yi, Apo’yu da diktatör
olarak gösteriyorlar. Bu büyük bir
çarpıtma, yalan ve iftiradır. Bu
kendi durumlarını örtbas etmek için
başvurdukları bir yöntemtir. Peki bu
demokrat olduklarını söyleyenler bu
güne kadar neredeydiler. Kürt halkı
bugün ortaya çıkmadı. Neden bugüne
kadar bu halkı görmediler. Bu halkın
haklarını dillendirmediler. Bugün mü
Kürt sorununu anlamaya başladılar.
Taha Akyol daha düne kadar MHP’nin
merkezindeydi. Düne kadar hangi
Kürtlükten bahsetti. Hangi Kürt
halkının haklarından bahsetti de
bugün kalkıyor Kürt halkına bu
iradeyi benimseme de benim sana
gösterdiğim yolda yürü, bu senin
çıkarınadır diyebiliyor. Kürtleri
ahmak mı sanıyor. Kürtlerin bunu
yutacağını mı sanıyor. Hale Kürt’ü
eski Kürt olarak görmelerinden bu
kaynaklanıyor. Kürt’tür anlamaz,
biraz yalan dolanla rahatlıkla
aldatırız. O anlayışla bunlar dile
getiriliyor. Kusura bakmasınlar,
Kürt eski Kürt değil. Kürt halkı
artık neyin kendisine ait olduğunu,
çıkarına olduğunu ve neyin kendine
zarar verdiğini artık biliyor. Ayırt
edebiliyor. Onun için bu sevdalardan
vazgeçmeleri gerekiyor.
Sınır ötesi operasyon bütün bu
gerekçeler üzerinden yapılmak
isteniyor. Eğer buraya girerlerse ya
da öyle bir ihtimal olursa ne
yaparsınız? Ya da ne değişir onlar
açısından, PKK açısından? Türkiye üç
aşamalı bir plan hazırlamış. Bugüne
kadar yirmi dört sınır ötesi
operasyon yapılmış, seksenden bu
yana. Ama hiçbiri sorunu çözmemiş.
Türkiye, sorunun çözümünü yurt dışı
operasyonda, PKK’nin ezilmesinde
görüyor. Sorunun çözümü, yurt dışı
operasyon ya da PKK’nin ezilmesinde
değil. Sorunun çözümü Türkiye’dedir.
Kürt halkının iradesini kabuldedir.
Gecikmeden bir an önce özgürlük
hareketi ile diyaloğa girmesindedir.
Sorun böyle çözülür. Türkiye de
bununla bağlantılı yaşadığı birçok
sorundan böylelikle kurtulabilir.
Aksi takdirde sorunu dışarıda
aramak, operasyonda, ezmede aramak
sorunu çözmeyeceği gibi sorunu daha
da kangrenleştirir. Türkiye’nin
sorunlarını daha da arttırır.
İçinden çıkılmaz bir hale getirir.
Türkiye Kürtleri kaybeder.
Türkiye’nin halen Kürtleri kazanma
şansı var. Ama bu politikasında
ısrarlı davranırsa kesinlikle
Kürtleri kaybedeceğini bilmelidir.
Kürtler hep birlikten bahsediyor,
kardeşlikten bahsediyor. Ama Türkiye
hep inkarı, imhayı, ezmeyi dayatırsa
Kürtlerin çözümsüz olmadığını
bilmesi gerekir. Ben bu kadar
birliği isteyeceğim sen de hayır ya
teslim olacak ve kendini inkar
edeceksin ya öleceksin ya da çıkıp
gideceksin dayatmasında bulunursan
sen bu birliği dinamitlemiş olursun.
Kürtler güçsüz olduğu için birlik
istemiyor. Onların bir ideolojisi ve
felsefesi var. Buna dayalı olarak
insanlığa bir bakışı var. Halkların
demokrasi ve özgürlük istemlerine
bir bakışı var. Bundan ötürü
birlikte ısrar ediyor. Eğer bu
birlik çabalarında karşılığını
bulamazsa hep teslimiyeti, ihaneti
bilmem katliamı görürse Kürtler
birlikten rahatlıkla vazgeçebilir.
Bunu da bilmeleri gerekiyor. İşte
nasıl olsa Kürtler birliğin dışında
bir şey düşünmüyor, kopmazlar, kendi
kendilerini yeterli olamazlar ne
yapsak da birlikte vazgeçmezler gibi
bir yaklaşım çok tehlikeli bir
yaklaşımdır. Bunu da Türk halkının
anlaması gerekiyor. Bu siyasetin
Türkiye’yi parçalamaya yönelik
olduğunu görmesi gerekiyor. Bizim
için ayrılıkçı, parçalayıcı, bölücü
diyorlar ama esas bunu geliştiren
kendi yöneticileridir, siyasetçileri
ve generalleridir. Onlar Kürtlerle
birlik istemiyor. Kürtlerin bütün
birlikçi çabalarına rağmen onlar
birlik istemiyor onları Türkiye’nin
parçalanmasını istiyor. Yarın böyle
bir durum açığa çıkarsa bunun
sorumlusu Kürtler olmaz. Bunu tüm
Türkiye’deki aklı başında her insan
artık anlamalıdır. Eğer bölünme
parçalanma istenmiyorsa buna karşı
Kürtlerin uzattığı birlik elini
tutmaları gerekiyor. Bunu çok net
söylüyorum.
Türkiye geçmişte de birçok operasyon
yaptı. Ne elde etti? Hiçbir şey elde
etmedi. Yani bu operasyonla mı elde
edecek. Elde edemeyeceği açıktır.
Ha, neden yurt dışı operasyonunu
daha farklı dilde gündeme getirdi.
Bundan öncede dile getiriyordu ama
bu şekilde değil. Neden bu israil’in
Hizbullah ve Hamas’a saldırısından
hemen sonra birden bire çok güçlü
bir şekilde dile getirdi. PKK’nin
geliştirdiği eylemlerin bıçağın
kemiğe dayadığını söylemeye başladı.
Bunun anlaşılması gerekiyor. Türkiye
Kürt sorununda oldukça kritik bir
aşamaya geldi dayandı. Artık eskisi
gibi oyalayamaz, eskisi gibi
yaklaşamaz. Bu sorunla da bu tarzla
daha fazla yaşayamaz. Bu sorunu ya
ezme, ya de çözme biçiminde artık
çözmesi gerekiyor. Başka türlü
Türkiye’nin yürüme şansı yoktur.
Türkiye zaten sorunu çözmek
istemiyor. Hep ezmek istiyor. Ama
bir türlü de bunu başaramıyor. İşte
israil’in saldırıları ile birlikte
ezme imkanına kavuştuğunu düşünüyor.
Bunun için daha çok da bu süreçte
gündeme getirdi. Dikkat edilirse
Türkiye bu saldırıdan önce ABD ile
bir vizyon belgesi imzaladı. Bu
vizyon belgesiyle güya amerika’yı
terörizme karşı mücadele ile
bağlamak istedi. Bu vizyon
belgesinden yararlanarak ABD’yi
PKK’ye karşı kullanmak istedi. Yine
iran ile Kürt özgürlük hareketine
karşı ittifak yaptı. Birlikte Kürt
özgürlük hareketini ezmeye
çalışıyor. Türkiye biryandan iran ve
Suriye’yi yanına alarak Özgürlük
hareketini ezme, bir yandan da ABD
ve hatta Avrupa’yı yanına alarak
Kürt hareketini ezmeye çalışıyor.
Hem Amerika’dan hem de irandan
faydalanarak bir de güç olmaya
çalışıyor.
Türkiye’nin orada bir karar vermesi
gerekmiyor mu?
İşte vizyon belgesini imzalaması,
ardından israil’in saldırıya geçmesi
Türkiye’yi oldukça sıkışık bir hale
getirdi. Çünkü İsrail saldırısı
kapsamlı bir saldırı. Bölge
düzenlemesinde otaya çıkan
tıkanıklığı aşmaya dönük bir
saldırı. Bu saldırının esas amacı da
iran’ın direnişini kırmaya yönelik.
Bu Türkiye’yi ciddi bir durumla yüz
yüze getirdi. Çünkü bu İsrail
müdahalesinin –ki aslında ABD
müdahalesidir aynı zamanda-
gelişmesi karşısında vizyon
belgesine göre davranması gerekiyor.
Onun için de iran’dan uzaklaşması
gerekiyor. Ve muhtemelen de ABD
kendisinden vizyon belgesine
dayanarak isteyecekleri olacaktır.
Bu Türkiye’yi oldukça sıkıştırıyor,
Türkiye’yi bir tercih ile yüz yüze
getiriyor. Sıkışıklığı buradan
kaynaklanıyor. Ya ABD’ye göre ya da
iran’a göre davranacak. Oysaki
Türkiye ikisine göre de davranmak
istemiyor. İkisinden de yararlanmak
istiyor. Ama İsrail saldırısı bunu
giderek olanaksız hale getiriyor.
İşte bunu gören Türkiye hemen güney
operasyonunu ve PKK tehlikesini
eskisinden farklı olarak gündeme
getirmeye başladı. Bununla aslında
vizyon belgesine göre davranmanın
önünü almak istiyor. Bununla
tercihle karşı karşıya gelmesinin
önünü almaya çalışıyor. Çünkü tercih
yapmak Türkiye’nin işine gelmiyor.
Bir de bununla birlikte müdahale
tehditinde bulunarak ABD’ye adım
attırtmak istiyor PKK’ye karşı.
Çünkü Türkiye biliyor, ABD bölgedeki
müdahalesinde tıkanmaya uğradı, bunu
aşmak için İsrail’i harekete
geçirdi. Şimdi Lübnan ve Filistin
cephesinde meşgul ardından eğer
HAMAS ve Hizbullah’ı
etkisizleştirirse Suriye tümden
etkisiz hale geliyor geriye sadece
suriye’de bir içi düzenleme kalıyor.
Ondan sonra tümüyle iran’a
yüklenecek. İran’ın bu gelişmeler
karşısında olası ırak’ta çatışmaları
yoğunlaştırmaya karşı Bağdat’a güç
konumlandırıyor bunu engellemek
için. Ki Irak’ta daha fazla sorunlar
yaşamasın ki Lübnan, Filistin ve
giderek Suriye’de sonuca gidebilsin.
İşte Türkiye bu gerçeklikten yola
çıkarak ben güneye müdahalede
bulunacağım diyor. Bununla
Amerika’yı zorluyor. Çünkü ABD bu
planı uygulamada Türkiye’nin Irak’a
bir müdahalesini çok tehlikeli
görüyor. Bu müdahale ABD’nin şu anda
tıkanmayı aşmak için şu anda
geliştirdiği müdahaleyi sonuçsuz
bırakacaktır, ABD’ye içinde çıkılmaz
sorunlar yaşatacaktır. ABD’nin bu
müdahaleyi kabul etmeyeceğini
biliyor Türkiye. Ama buradan
bastırarak ABD’yi madem istemiyorsun
müdahaleyi kendi plan ve
müdahalelerini hayata geçirmek
istiyorsun o zaman beni tehdit eden
PKK’ye karşı senin adım atman
gerekiyor. Ya bunu yaparsın ya da
yapmazsan ben gireceğim diyor.
Buradan tehdit ve şantaja başvurarak
ABD PKK’ye karşı sınırlandırma
faaliyetini yaptırtmak istiyor. Ve
nitekim görünen ABD’nin türkiye’nin
güneye müdahalesini engelleyerek,
yine Türkiye’yi Lübnan’a çekerek
bunun karşılığında PKK’yi
sınırlandırılmasını kabul ettiğidir.
Bu daha ileri bir tasfiye düzeyine
götürülür mü, götürülmez mi o net
değil. O gelişmelere bağlı.
Türkiye’nin takınacağı tutumlara
bağlı olarak gelişir ya da gelişmez.
Ama görünen bir sınırlandırmada
kararlı kılındığıdır. ABD Türkiye
görüşmelerinde, Irak görüşmelerinde,
Yekiti-KDP görüşmelerinde bu basına
yansıdığı kadarıyla görülebiliyor.
Bu sınırlandırma faaliyetini Yekiti
ve KDP ile geliştirecekleri açık.
Çünkü Yekiti ve KDP dışında herhangi
bir güçle bunu yapmaları çok zor.
Onun için bu sınırlandırma yekiti ve
KDP ile yapılmak isteniyor.
Güney Kürdistan ABD’nin Irak’ta
nefes aldığı bir yer. Hatta YNK ve
KDP için de bu geçerli. Bu güçler
açısından da son derece tehlikeli
bir şey değil mi bu?
Elbette. Türkiye’nin müdahalesi de
çok tehlikeli. Bunu engellemenin tek
yolu Türkiye’nin PKK için
dayattıklarını kabul etmekten
geçiyor. Şimdi PKK’yi sınırlandırma
faaliyeti de tehlikeli, riskli ama
bunlardan birini tercihle yüz yüze
geliyor. Ya Türkiye’nin müdahalesini
kabul edecek, ya PKK’nin
sınırlandırılmasını kabul edecek.
Çünkü başka da üçüncü bir yol yok.
Şimdi PKK’nin sınırlandırılmasını
Türkiye’nin müdahalesine tercih
ediyor. Bunun yaratacağı sorunları
Türkiye’nin müdahalesinin yaratacağı
sorunlardan daha az görüyor.
Kayıplarını daha az görüyor. Onun
için bunu tercih ediyor. Aslında
Türkiye bu tutumuyla ABD’yi bir
tercih noktasına getirdi. Zaten bazı
çevreler şunu söylüyordu. ABD’yı
test etmenin ortamını yakaladık.
Şimdiye kadar yapamıyorduk ama şimdi
olanağını yakaladık diyorlar.
Amerika’nın ne kadar samimi olup
olmadığı ortaya çıkacak. Artık bizi
oyalayamayacak. Bu doğru. Artık
Amerika bir tercih ile yüz yüze
getiriliyor. Birinden birini tercih
etmesi gerekiyor. Tercihini PKK’nin,
Kürt özgürlük hareketinin
sınırlandırılmasından yana yapıyor.
Kamuoyu PKK’yi sınırlandırmayı nasıl
anlamalı?
Onu tam belirtmek şu aşamada
gerçekçi olmayabilir ama en azından
Irak’ta bazı legal kurumlar var.
Önder Apo’nun düşüncesini, ideoloji
ve felsefesini esas alan bu temelde
örgütlenen hareketimizle örgütsel
bir bağı olmayan, sadece ideolojik
ve felsefik bağı olan örgütlerin
kapatılması gündeme gelebilir. Yine
bizim hareket sahamız
daraltılabilir. Medya Savunma
Alanları üzerinde baskı
geliştirilebilir. Ve bunlarla ya
bizim silahlı mücadeleyi durdurmamız
ya da hudutlarda kalmamamızı
sağlamak isteyebilirler.
Sınırlandırmayı büyük bir olasılıkla
bu tarzda düşünebilirler. Bu ne
kadar gerçekleşir o ayrı bir mesele.
Bunun kolay gerçekleşemeyeceği
açıktır. Yani Kürt özgürlük
hareketinin de eli kolu bağlı
değildir. Bunu herkesin bilmesi
gerekir. Bize göre Amerika burada
ciddi bir hataya düşüyor. Eğer
tercihte bulunacaksa bu PKK’nin
etkisiz ve sınırlı bırakılması
biçiminde olmamalı, tam tersine Kürt
sorununun Türkiye’de çözümünü
geliştirmeli. Tercihini bu yönde
geliştirmeli. Doğrusu budur. Bütün
güçlerin de çıkarına olan da budur.
Türkiye de bunun içindedir.
Türkiye’de Kürt sorunu çözümlenirse
Güney Kürdistan istikrara
kavuşabilir. Irak istikrara
kavuşabilir. Türkiye-ABD,
Türkiye-YNK/KDP ilişkileri,
Türkiye-Irak ilişkileri önemli
ölçüde rayına oturur. Bu herkesin
çıkarınadır. Buna herkesin çaba
göstermesi gerekir. Böyle sınır
ötesi operasyonlar, veya buna meydan
vermeme karşılığında PKK’ye yönelik
sınırlandırma faaliyetleri sorunu
çözmez ve hiç kimsenin çıkarına da
hizmet etmez. Amerika Ortadoğu
projesini Türkiye-Irak-ABD üçlüsüne
dayandırmak istiyor. Bütün çabası bu
üçlüyü geliştirmeye yönelik.
Türkiye’yi iran ve Suriye’den
koparmaya yönelik. Aksi takdirde
Ortadoğu projesinin fazla
gelişmeyeceği ortadadır. Fakat bu
üçlünün geliştirilmesinde Türkiye
ile sorunlar yaşanıyor. Çünkü
Türkiye iran ve Suriye ile bağını
koparmıyor. Bağını koparmamasının
nedeni Kürt sorunudur. Kürt sorunu
Türkiye’de çözümlenmedikçe Türkiye
iran ve Suriye’den kendin
koparmayacaktır. Dolayısıyla da ABD
Türkiye’yi Irak ve kendisiyle
birleştiremeyecektir. Ortadoğu
projesini geliştiremeyecektir.
Sorunu çözerse o zaman Türkiye
Suriye ve iran’dan kopabilir.
Türkiye Kürt ilişkileri, Türkiye-ABD
ve Irak ilişkileri rayına
oturabilir. İşte o zaman projeyi
uygulama gücü yaratabilir. Türkiye
Kürt sorunun çözümüne yanaşmıyor,
tasfiyesini hedefliyor. Ve bunu
ABD’ye dayatıyor. ABD’yi bu yönlü
bir tercihe zorluyor. ABD kısa
vadeli çıkarlarını gözeterek bunu
kabul ediyor.
Bu ABD açısından riskli bir şey
değil mi? Güneyde Kürtlerle dost
olacak, kuzeyde Kürtlere düşmanlık
yapacak.
ABD burada bir çıkmazı yaşıyor.
Güneyde Kürtlere dost, kuzeyde
Kürtlere düşman. Şimdi böyle olursa
nasıl bu Türkiye-ırak birlikteliğini
ve istikrarı sağlayacak. Ortadoğu
projesini hangi güce dayandıracak.
Burada ciddi sorunları yaşayacağı
açıktır. Nitekim yaşıyor da.
Kürtleri kazanmayan, hiçbir çözüm
başarıya gidemez. Bu netleşmiştir.
Onun için yapılması gereken
Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne
çalışmaktır. Amerika da, Irak da,
Yekiti, KDP de buna çalışmalı, bunu
Türkiye’ye kabul ettirmeli. Türkiye
bu yönlü adım atmalıdır. İşte o
zaman Türkiye Suriye ve İran’dan
kopabilir. Türkiye-ABD-Kürt
ilişkileri o zaman düzene girebilir.
Uzun süredir özellikle bu altı
yıllık süreç içinde Türkiye AB
ilişkileri rayına oturdu, vizyon
alındı ama çatışmalı ortamın, Kürt
sorunun çözülmemesiyle birlikte
tekrar ilişkiler bozuldu ve şimdi
AKP, Türkiye ya da Avrupa’nın
istediği bir pozisyonda değil
ilişkiler. Müzakereler devam ediyor
ama sorunlu. Zaten dün Avrupa basını
da Kürt sorununun siyasal çözümü ile
ilgili Türkiye’yi uyardı ve
manşetlerine taşıdı. Gerek sınır
ötesi operasyonla ilgili, gerek ABD,
Türkiye- Kürt meselesi ile ilgili
Avrupa cephesinin tutumunu nasıl
değerlendiriyorsunuz? Bugüne kadar
sorunu Kürt meselesini insan hakları
ve demokrasi sorunu olarak algıladı.
Daha çok da insan hakları
ihlallerini ön plana çıkardı,
siyasal boyutunu görmedi. Bugünden
sonra ne bekliyorsunuz AB’den ya da
nasıl görüyorsunuz?
AB’nin Kürt sorununu çözme projesi
yoktur. AB iki yüzlü davranıyor.
Kürt meselesini ele alışta bir
samimiyet yoktur. Bir çözüm yoktur.
Daha çok da Türklere karşı bir
şantaj, bir tehdit aracı olarak ele
alıyor, kullanıyor. İkide bir Kürt
meselesini Türkiye’ye dayatarak
Türkiye’den taviz koparmaya,
Türkiye’yi istediği noktaya çekmeye
çalışıyor. Çünkü zayıf karnı Kürt
meselesi. Onun için bunu sürekli
Türkiye’ye karşı kullanıyorlar. Ne
zaman ki Türkiye biraz sıkışıyor,
hemen Kürt meselesinde
bahsediyorlar. İşte, bunu kullanarak
Türkiye’yi sıkıştırıp istedikleri
noktaya çekmeye çalışıyorlar. Onun
için Kürt meselesine yaklaşımları
taktikseldir, daha çok da kullanmaya
dönüktür. Kürt sorununun çözümü
Avrupa’nın pek çıkarına değil. Çünkü
Kürt sorununu yaratan Avrupa’nın
kendisi. Normalde kendi yarattıkları
sorunu da onların çözmesi gerekir.
Ama bir türlü bu sorunun altına
girmek istemiyorlar. Kürt sorununu
yaratan bir güç olarak kendilerinin
görülmesini istemiyorlar. Hep örtbas
etmek istiyorlar. Kürt sorununun
çözümü durumunda Türkiye’ye baskı
uygulayamayacaklarını, taviz
koparamayacaklarını çok iyi
biliyorlar.
Yani çözülmemiş bir Kürt sorunu daha
çok işlerine geliyor.
Elbette, eğer Kürt sorununu çözmek
isteselerdi önderliğimiz Avrupa’ya
gittiğinde önderliğimiz yedi madde
biçiminde bir çözüm paketi önerdi.
Makul bir çözüm önerdi. Avrupa bunu
tartışmadı bile. Avrupa önderliğimiz
avrupa’dan çıkmasını sağlayarak
sorunun çözümünden yana olmadığını
ortaya koydu. Eğer Avrupa sorunun
çözümünü isteseydi önderliğimiz
avrupa’ya gittiğinde yedi maddelik
bir çözüm paketi sunduğunda bunu
ciddiye alırlardı. Bu onlar için
bulunmaz bir fırsat da yaratmıştı.
İsteselerdi gerçekten çözümü
geliştirebilirlerdi. Dikkat edilirse
buna girmediler. Çözümsüzlüğü ve
çözümsüzlüğün derinleştirilmesini
esas aldılar. Kürt Türk çatışmasını
esas aldılar. Önderliği uluslar
arası komplonun girdabına atarak,
çözüm önerilerini kabul etmeyerek bu
tarzda Kürt Türk çatışmasının
gelişmesini ve derinleşmesini
istediler. Hem Kürtleri kendi
denetimlerine alacak, kullanacaklar
hem de bu tarzda Türklerden taviz
koparacaklar. Siyasetleri halen de
budur. Önderliğimize karşı uygulanan
vahşet var. Yine Kürdistan’da bu
kadar işkence ve katliamlar var.
Bunlara karşı Avrupa’nın ciddi bir
tutumu görülebiliyor mu? Yoktur.
AİHM mahkemesi yeniden yargılanmayı
kararlaştırdı o da usül yönünden
değil. Komploya zaten hiç değinmedi.
Çünkü değinse kendisini yargılaması
gerekiyor. Ve buradan da Kürt
halkına yaşattığı adaletsizliği
düzeltmesi gerekiyor. Çözümü
geliştirmesi gerekiyor. Onun için
onu girmedi. Sadece bazı maddelerde
ihlal yapıldığını söyledi ve bu
temelde bir yargılanmayı ele aldı.
Türkiye yargılamayı bile kabul
etmiyor, Avrupa en ufak bir ses bile
çıkarmıyor. Kendi kararlarına bile
çok geri de olsa kendi kararına,
hukukuna bile sahiplik yapmıyor.
Şimde bütün bunlar avrupa’nın kürt
meselesinde çözümü istemediğini
gösteriyor. Bir kere Kürtleri bir
halk olarak da görmüyor. Tek tek
Kürtler olarak görüyor. Onun için
zaten insan haklarında bahsediyor.
Kürt sorunu diye ortaya koyduğu bir
halkın hakları sorunu biçiminde
değil. Kişilerin sorunları. Bu kürt
sorununu çözer mi? Kürt halkının
demokrasi ve özgürlük sorununu,
kimlik sorununu, dil, kültür
sorununu, kendini özgürce ifade
etme, örgütleme sorunlarını
çözebilir mi? Çözemeyeceği açıktı.
Kürt sorunu artık sadece Türkiye’nin
değil, AB’nin de bir sorunu. Bugün
bile düşünürsek en az bir milyon
kadar Kürt diasporada yaşıyor.
Dolayısıyla sorun artık onların da
bir sorunu. Yarın AB’nin sınır
Irak’a kadar gelecek eğer Türkiye’yi
almaları durumunda. Çözülmemiş bir
Kürt sorunu ile Avrupa Türkiye’yi
alabilir mi?
Kürt sorunu zaten Avrupa’nın
sorunudur. Avrupa’nın yarattığı bir
sorundur. Yani Türkiye’nin AB’ne
girmesiyle Kürt sorunu Avrupa’nın
sorunu haline gelmiyor. Türkiye
ister AB’ye girsin, ister girmesin
Kürt sorunu avrupa’nın sorunudur.
Avrupa’nın yarattığı bir sorundur.
Eğer bugün Kürtler bu kadar
parçalanmışsa, bu kadar acı
yaşamişsa ve bu halkın üzerinde bu
kadar inkar ve imha politikası
uygulanıyorsa bunun temelinde Avrupa
yatıyor. Bunun için Kürt Sorunu bir
Avrupa sorunudur. Türkiye’nin AB’ye
girişi ile beraber bu daha da fazla
bir Avrupa sorunu olacaktır. Sorun
Avrupa da bir milyon Kürdün yaşayıp
yaşamaması veya Türkiye’nin AB’ye
girip girmemesi ile bağlantılı bir
sorun değildir. Çünkü temelinde
Avrupa var. Kürdistan’da bu olup
bitenlerden Avrupa esas sorumludur.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin
sorumlulukları bundan sonra gelir.
Bu parçalanma ve statüyü yaratan,
Kürdü imha ve inkara terkeden
sistemi oluşturan Avrupa’nın
kendisidir
Bu açıdan Kürt meselesine karşı
Avrupa’nın tarihsel sorumlulukları
var.
Elbette tarihsel, siyasal ve ahlaki
sorumlulukları var. Sadece tarihsel
değil, tarihsel olduğu kadar siyasal
sorumlulukları da var. Bu
sorumlulukları yerine getirmesi
gerekiyor. Bu ikiyüzlülüğü terk
etmesi gerekiyor. Nasıl ki bu sorunu
yaratıp içinden çıkılmaz hale
getirdiyse bu sorunun çözümünün
sorumluluğunu da üstlenmesi
gerekiyor. Dürüstlük budur. Oysa bir
çözüm paketinin olmadığını
görüyoruz. Hala Kürtlere Apo’yu,
PKK’yi terk edin, APO ve PKK’nin
dışında çözüm çağrısında
bulunuyorlar. Bu şekilde Türkiye’ye
‘Onları ezebilirsin’ diyor.
Türklerin iştahını kabartıyor.
Türkiye’deki generaller
çözümsüzlükte,operasyonlarda,
şiddetle, terörle ve askeri
operasyonlarla sorunun çözümünde
ısrar ediyorlarsa, bu biraz da
Avrupa’nın tutumuyla bağlantılıdır.
Çünkü generaller ‘madem Apo’suz ve
PKK’siz bir çözüm deniliyor’ o zaman
biz APO’yu ve PKK’yi biz ezebiliriz
diyorlar. PKK ve APO dışında bir
çözüm gücü olmadığına göre biz
bunları ezersek çözüm gücü diye bir
şey kalmaz ortada ve Kürt Sorunu
istediğimiz biçimde çözümlenmiş olur
diye düşünüyorlar. Eğer bugün
Türkiye çözüme yanaşmıyorsa
çözümsüzlükte bu kadar ısrar
ediyorsa bu Avrupa’nın tutumuyla
bağlantılıdır. Avrupa çok demokratik
olduğunu ve demokratik değerlere
bağlı olduğunu söylüyor. Yalan
söylüyor. Kendi dedikleri ve
değerleri ile çelişiyor. Eğer
gerçekten değerlerinin sahibi ise o
zaman Kürt Halkı’nın iradesine sahip
çıkması gerekiyor. Kürt Halkı kendi
irade beyanını yapmış bu Avrupa’ya
göre olur olmaz o ayrı bir mesele.
Ama Kürt Halkı’nın bu irade beyanını
kabul etmesi lazım. Çözümü de burada
araması gerekiyor. Başka bir irade
yok. Halkın ortaya koyduğu iradeyi
görmüyorlar. Başka bir irade
arıyorlar. Bu Avrupa’nın değerleri
ve demokrasi çizgisi ile ne kadar
bağdaşıyor. Bu konuda da çok
ikiyüzlüce tutum sergiliyor. Bundan
vazgeçmesi gerekir. Eğer gerçekten
değerlerine bağlıysa, gerçekten Kürt
halkına saygılıysa, Kürt halkına
geçmişte yaşattığı acıları bir nevi
de olsa hafifletmek istiyorsa Kürt
halkına karşı kendini af ettirmek
istiyorsa yapması gereken tarihsel,
siyasal, ahlaki sorumluluklarına
sahiplik yaparak Kürt sorununun
çözümünde çaba göstermesi gerekir.
Kürtlerle ilgili mesaj;
Halkımız şu gerçeği görmelidir.
Bölgedeki bütün güçler sıkışıktır.
Amerika’sından tutalım, İran,
Suriye, Türkiye’sine kadar. Hemen
hemen herkes sıkışık. Sıkışık bir
dönemi yaşıyor. Herkes kendi
çıkarlarını korumak için çaba
gösteriyor. Ezilmemek için, başarılı
olmak için çaba gösteriyor. Bu
Kürtler için de geçerli. Kürt
özgürlük hareketi de bölgedeki
gelişmelere paralel olarak bu
gelişmelerden olumlu ya da olumsuz
etkileniyor. Bütün güçler
sıkışıklığı yaşarken biz de
yaşıyoruz. Onun için Kürt özgürlük
mücadelesi son gelişmelerle birlikte
çok hassas, çok kritik bir dönem
girmiş bulunuyor. Artık burada ya
çözüm ya tasfiye olur. Başka şey
olmaz. Onun için ortaya çıkacak
durum stratejik sonuçlara yol açacak
bir durumdur. Taktik sonuçlara
|