|
“SEÇİMDE TEK BİR OY
BOŞA GİTMEMELİDİR”
Mustafa Karasu
22
Temmuzda Türkiye’de
gerçekleştirilecek erken genel
seçime ilişkin sorularımızı
yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Üyesi
Mustafa Karasu, Bin Umut Adaylarının
Türkiye’de bir ezberi bozmak için
meclise gireceklerini söyledi.
Seçimlerde Bin Umut Adaylarının
seçilmemesi için oynanan oyunlara
dikkat çeken Karasu, yazar, aydın ve
sanatçılardan Bin Umut adaylarını
isterken, Kürtlerin ve Demokratik
çevrelerinin hiçbir oyunun boşa
gitmemesi için herkesin seçimlere
ciddi yaklaşmaları gerektiğini
belirtti.
Sizce 22 Temmuz seçimlerinden sonra
Türkiye’de nasıl bir tablo ortaya
çıkacak. Bu tablo Kürtler açısından
ne ifade ediyor?
Türkiye’deki seçimleri, Avrupa’da
demokratik değerlerin belirli
düzeyde bulunduğu koşullarda
gerçekleşen seçimlerle
karşılaştırmamak gerekir.
Avrupa’daki seçimler egemen güçlerle
halk güçleri arasında belli düzeyde
bir siyasal denge oluşmasını ifade
eder. Daha doğrusu halkların,
emekçilerin, ezilen toplulukların
yüz yıllardır yürüttüğü mücadele
sonucu, hakim sınıflarlarla halk
arasında bir siyasal denge
oluşmuştur. Halk sömürücü, devletçi
bu sistem içinde kısmi düzeyde
ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel
imkanlara kavuşmuştur. Avrupa’da
Halkın örgütlenmesi ve mücadelesiyle
bu tür imkanlara belirli düzeyde
kavuşmasına demokrasi denmektedir.
Ancak Türkiye’de halkların özgürlük
ve demokrasi mücadelesi hakim
sınıfların böyle bir dengeyi kabul
etmesi kadar bir gelişme
yaratmamıştır. Türkiye’de Türk ve
Kürdistan halkı hiç mücadele etmedi,
egemen sınıfları hiç geriletmedi
diyemeyiz. Hem halkların mücadelesi,
hem de uluslar arası alandaki
demokratik kültürdeki gelişmeler,
Türkiye’de de sınırlı demokratik
gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Ancak
ordu başta olmak üzere klasik
iktidar blokları, egemenliklerinde
taviz vermeye bu güne kadar
yanaşmadılar. Seçimlerde ortaya
çıkan siyasal sonuçları içlerine
sindiremediler. Bu açıdan Türkiye’de
seçimlere dayalı sivil ve demokratik
siyaset tam oturmamıştır. Bu
gerçeklik Türkiye’de sivil siyasete
dayalı belli düzeyde demokratik
kültürü benimsemiş bir sistemin
oturulması için hala ciddi bir
mücadele verilmesi gerektiğini
göstermektedir. Avrupa’daki gibi,
egemen sınıflarla, halklar arasında
oluşan siyasal dengeler üzerine
yerleşmiş genel seçime dayalı
parlamenter demokratik bir sistem
oluşması için bedeller göze alınarak
demokrasi mücadelesi verilmesi
gerekmektedir. Dolaysıyla 22 Temmuz
seçimlerine yaklaşırken, bu
seçimleri Avrupa’da yapılan her
hangi bir seçim gibi değerlendirmek,
ona göre yorumlar yapmak büyük
yanılgılara götürür.
Bilindiği gibi AKP, ABD’nin Irak’a
girdiği bir dönemde iktidara
getirildi. AKP’nin iktidara
gelmesinde hem iç, hem dış etkenler
rol oynamıştır. Bir yandan, Kürt
halkının ulusal demokratik
taleplerini, bir yandan da PKK’ye
karşı verilen uzun mücadele
yıllarında siyasal, ekonomik ve
sosyal alanda yapılan sıkıştırmanın
Türkiye halkında oluşan tepkileri
oyalayacak bir hükümete ihtiyaç
vardı. AKP, Kürt ve Türk halkının
özlemleri ve taleplerini iyi
görerek, demokratik söylemi seçim
propagandasının esası yaptı. Bu
Türkiye’de yankı buldu. Öte yanda
ABD’de Irak’a müdahale ortamında,
Türkiye’de siyasal İslam’ın
hükümette olmasını kendi çıkarına
uygun gördü. Siyasal İslam’ın
hükümette olmadığı bir Türkiye’de,
Irak’a müdahale koşullarında İslamcı
toplumsal muhalefet ABD’nin işini
zorlaştırabilirdi. Bu koşullarda AKP
Hükümeti Türkiye halkını ve Kürt
halkının demokrasi özlemlerini
istismar ederek hükümet oldu. Ancak
hükümet olduktan sonra sınırlı bazı
adımlar dışında demokratikleşmeye
yönelmedi. Bu açıdan hem Türkiye
halkını, hem Kürt halkını oyalayan
bir hükümet rolünü oynadı.
AKP, İktidara geldikten sonra
demokratik adımlar atarak, toplumsal
kesimlerin desteğini alıp hükümetini
güçlendirme yerine, Kürt sorununun
ve diğer demokratik sorunların
çözümüne yanaşmayarak ordu başta
olmak üzere klasik iktidar blokların
icazeti altında hükümetini sürdürmek
istedi. 80 yıldır Siyasal İslam’ın
ekonomik, sosyal, kültürel alandan
dışlanmasının getirdiği aç
gözlülükle hükümet olanaklarını
kullanıp bu alanlarda kendisini ve
yandaşlarını palazlandırmaya
yöneldi. Türkiye siyaseti ve toplumu
içinde demokratik adımları atarak bu
temelde kendilerini güçlendirip
etkinleştirmeyi değil de, seçim
sisteminin sağladığı avantajla
meclise soktuğu milletvekili sayısı
ve iktidar olmanın olanaklarını
kurnazca kullanıp güç olmayı tercih
etti. Bu zihniyet AKP’nin klasik
iktidar, siyaset ve devlet
anlayışının bir parçası olduğunu
göstermektedir. Egemen sınıfları
için güç olmak devletin çeşitli
kademelerini ele geçirmekle
özdeştir. Nitekim devrimciler
mücadeleye atıldığında halk klasik
iktidar anlayışının sonucu olarak
okuyun adam olun, devletin şu
dairesine yerleşin, general olun ve
bu şekilde amaçlarınıza ulaşın
derdi. Bu iktidar anlayışı egemen
sınıfların çeşitli kliklerinin kendi
arasındaki mücadele açısında bir
anlam ifade etse de, halkın
ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal
anlamda güç olması halkın demokratik
topluma ve demokratik örgütlenmeye
dayanmasıyla mümkündür. AKP’nin
klasik iktidar bloklar karşısında
zor duruma düşmesi ve onlar
tarafında sürekli terbiye tabi
tutulması AKP’nin topluma dayanmayan
güç anlayışının sonucudur.
Klasik inkâr ve imhacı güçler AKP’yi
Kürt halkının özgürlük mücadelesine
karşı kullanıp, Kürt özgürlük
mücadelesini eskisizleştirip tasfiye
ettikten sonra, AKP’yi de tümden
tasfiye etmeyi planlamışlardır.
Klasik iktidar bloklarının AKP’ye
Kürt özgürlük hareketine karşı
kullanma dışında bir rol vermeleri
beklenemezdi. Ne var ki AKP iktidarı
dört yılık iktidar döneminde Kürt
özgürlük mücadelesini tasfiye
edemediği gibi kendisine verilmiş
devlet imkânlarıyla güç olmaya
yönelince, ister istemez klasik
iktidar bloklarını karşısında buldu.
Eğer AKP iktidarı, demokratikleşme
yolunda adımlar atar, Kürt sorununu
çözmede ilerleme sağlar ve bu
temelde meclisteki sayısının altını
toplumsal destekle doldurur bir
konumda olsaydı, klasik iktidar
blokları karşısında güçlü pozisyon
elde edebilirdi. Ama bunu yapamayıp
elindeki imkanlara birde
cumhurbaşkanlığını katmak isteyince
e-muhtıra denilen bir darbe ile
karşılaşmıştır. Bu muhtıra esas
olarak AKP’yi terbiye etme
hareketidir. AKP Kürt özgürlük
mücadelesine karşı terbiye edilmiş
bir biçimde diğer faşist güçlerle
birlikte Kürt halkının üzerine
sürülmek istenmektedir.
22 Temmuz seçimleri Türkiye’de temel
kriz etkeni olan Kürt sorunun
demokratikleşme temelinde çözmek
gündeme getirilmemiştir. Aksine
krizi yaratan temel etken olan Kürt
halkının özgürlük mücadelesini ezmek
için siyasal irade tazelenecektir.
Dolaysıyla 22 Temmuz’dan sonra kriz
etkeni olan zihniyetler daha
ağırlıklı hale gelecektir. Krize
kaynaklık edenlerinin de krizi
çözemeyecekleri de çok açıktır.
Türkiye’nin krizlerinin temelinde
başta Kürt sorunu olmak üzere tüm
toplumsal ve siyasal sorunların
demokratik temelde çözülememesi
yatmaktadır. Kriz, demokrasi
yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. 22
Temmuz seçiminden sonra
parlamentonun daha da gericileşeceği
dikkate alındığında, 22 Temmuz
seçimleri Türkiye’yi krizden çıkarma
ve sorunlara çözüm bulma seçimleri
değil de, krizi daha da
derinleştirecek seçimler olarak
tarihe geçecektir.
Türkiye bu günkü dünya ve bölge
siyasal koşullarında ya Kürt
sorununu demokratik yoldan
çözecektir, ya da bu sorunu ezerek
ortadan kaldırmaya çalışacaktır.
Artık gelinen aşamada Kürt sorununu
mevcut durumda çözümsüz bir biçimde
bırakmak söz konusu olamaz. İnkâr ve
imhacı güçlerin en iyi çözüm,
çözümsüzlüktür dedikleri yaklaşımı
bu gün sürdürmek mümkün değildir.
Uluslar arası ve bölgesel durum,
Türkiye’deki Kürt halkının
mücadelesinin geldiği düzey çözümü
dayatmış bulunmaktadır. Ne var ki
Türkiye’deki iktidar blokları böyle
bir çözüme hazır olmadıklarından
ezme konseptini benimsemişlerdir.
‘1919’dan bu yana en tehlikeli
dönemi yaşıyoruz’ değerlendirmeleri
Kürt özgürlük hareketine karşı bir
ezme konseptini devreye sokulması
gerektiğinin açıkça ilan
edilmesidir.
1 Ekim 2006 yılında ilan ettiğimiz
ateşkese rağmen operasyonlar hiçbir
biçimde durmamıştır, aksine
artırılarak devam ettirilmiştir.
Nitekim Kara Kuvvetler Komutanı
İlker Başbuğ Isparta’da Genel Kurmay
Başkanıyla yaptığı basına açık
brifing’de ‘karda kışta bile
operasyonları durdurmadık, son yirmi
yılın en büyük operasyonlarını bu
dönemde yaptık’ demeleri Türk
devletinin ateşkes karşısındaki
tutumunun itirafıdır. Operasyonlar
yoğun bir biçimde devam
ettirilirken, Türkiye’deki tüm
partiler üzerinde baskı uygulanarak
bu operasyonların tamamen
desteklenmesi istenmiştir. Siyasal
partilere çözüm ve demokratikleşme
gibi sözleri bir tarafa bırakıp Kürt
özgürlük hareketini terörist olarak
ilan etmeleri ve ezme hareketine
kayıtsız destek vermeleri
dayatılmıştır. Nitekim seçim
meydanlarında görüldüğü gibi, herkes
terörü ben daha fazla ben bitiririm
yaklaşımı içine girmişlerdir.
Öte yandan sürekli ABD ve güney
Kürdistanlı güçler üzerinde siyasi
baskı kurma politikası izlenmiş,
gerillanın meşru savunma
eylemlerinin bu güçlerin Kürt
özgürlük hareketinin üzerine
gitmemesinden kaynaklandığı
vurgulanmıştır. Böylelikle ABD,
Güneyli güçler ve Avrupa Birliği
üzerinde baskı kurulmuştur. Bu
baskıların sonucu, ABD, AB ve
güneyli güçler güney Kürdistan’a
girmeyin de Kuzey Kürdistan’da ne
yapıyorsanız yapın tutumu içine
girmişlerdir. Bu durum açıkça Kürt
özgürlük hareketini ezme
politikasına dış güçlerinin sessiz
hale getirilmesidir. Tarihteki Kürt
isyanlarında da ulusalar arası
güçler sesiz hale getirilip,
Kürdistan’ın parçaları birbirinden
tecrit edilerek bu isyanlar
ezilmiştir. Günümüzde de böylesi bir
politika izlendiği görülmektedir. Bu
konuda da beli düzeyde başarılı
olunmuştur.
Askeri, siyasi, diplomatik kuşatma
Genelkurmay talimatı çerçevesinde
bir toplumsal kuşatmayla tamamlamak
istenmektedir. ‘Sadece askeri
güçlerle bu savaş yürütülemez, Türk
toplumunun da ayağa kakması gerekir’
söylemi siyasi, diplomatik, askeri
kuşatmanın toplumsal kuşatma ile
tamamlanma çağrısıdır. Zaten son
olarak Kürt halkı da terörist
destekçisi kavramı içen sokularak
neler yapmak istediklerini itiraf
etmişlerdir. Dolaysıyla 22 Temmuz
seçimi Kürt özgürlük hareketine
karşı yürütülen bu saldırıların yeni
bir siyasal iradeyle sürdürülmesi
anlamına gelecektir. İster AKP
iktidarı olsun, ister CHP’nin içinde
bulunduğu bir koalisyon olusun,
oluşacak tüm hükümetler tamamen bize
karşı savaş yürütecek hükümetle
olacaktır. Öte yandan bu seçimi
planlayan güçler leni parlamento ile
uluslar arası güçler üzerinde
baskıyı daha etkili hale
getireceklerini düşünmektedirler.
Yenilenmiş bir meclisle Kürt
Özgürlük Hareketi üzerinde toplumsal
kuşatmanın yapılmasını daha kolay
olacağını hesaplamışlardır. Tüm bu
gerçekliklerden sonra şunu
belirtebiliriz ki; 22 Temmuz sonrası
gönülden ne kadar arzu etsek de
iyimser olmamızı sağlayacak veriler
azdır. Esas olarak Kürt özgürlük
hareketine karşı çok boyutlu bir
savaş başlatılma ihtimali yüksektir.
Rejim partilerinin seçim
propagandalarını, vaatlerini ve
programlarını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bu seçimde önde görülen partilerin
çoğunluğu seçim propagandalarının
merkezine Kürt özgürlük hareketini
ezmeyi koymuşlardır. Bu partilerin
ne Kürt sorununu çözecek programları
vardır, ne de Türkiye’nin ekonomik,
soysal ve kültürel sorunlarını
çözecek zihniyeti sahiptirler. Bu
nedenle Kürt sorunundaki
çözümsüzlüklerini, sosyal ve
ekonomik politikalardaki
projesizliklerini örtmek için
PKK’nin ve Abdullah Öcalan’ın
kötülüğü ve yok edilmeleri
gerektiği sapkınlığını
dillendirmektedirler. Açıktır ki,
bu çirkin politikacılık
çözümsüzlüklerinin ve iflasının
üzerini örtemeyecektir. Eskiden
ekonomik, siyasal ve kültürel krize
giren ülkeler, topluluklar krizleri
hafifletmek için dış güçleri hedef
gösterip, bu temelde şovenizmi
körüklemişlerse, aslında bunun
farklı biçimini bu günde Türkiye’de
görmekteyiz. Ne var ki, Türkiye’de
dış bir gücü düşman gösterme yerine
Kürtler düşman gösterilmektedir.
Kürtlerin vatanı böleceği söylemleri
yükseltilerek, dikkatler siyasal,
toplumsal krizlerden böyle demagojik
söylemlere yönlendirilmektedir.
Bütün partilerin terörden,
Önderliğimizin idam edilmesinden,
PKK’nin tasfiye edilmesinden
bahsetmeleri, aslında Türkiye
gerçeğinin ortaya konulmasıdır. Bu
söylemlerle dolaylıda olsa
Türkiye’nin en temel sorunun Kürt
sorunu olduğu kabul edilmektedir.
Bizler yıllarca Türkiye’de Kürt
sorunu çözülmeden, diğer
sorunlarının çözülemeyeceğini
söyledik. Şimdi onlarda Türkiye’nin
temel sorunu terör, PKK ve Abdullah
Öcalan’dır diyerek bizim söylemimizi
farklı biçimde kabul etmişlerdir.
Aslında doğru olan Türkiye’nin
gündeminin bu biçimde
belirlenmesidir. Fakat inkar ve
imhacı şovenist güçler Türkiye’nin
bu temel sorununu bilimsel olarak
tespit edip, doğru çözümler koyarak
gündeme getirmiyorlar. Tam tersine
bu temel sorunu çözemediklerinden
sorunu çarpıtarak bu gerçeklikten
kaçmaya çalışıyorlar. Bu açıdan
Türkiye’nin temel sorununun çirkin
bir biçimde çarpıtılması Türkiye
açısından çok tehlikeli bir
sürecinin başlayacağı anlamına
gelmektedir. Rejim partilerinin bu
yaklaşımı Türkiye gerçekliğinden ne
kadar uzak olduklarını, Türkiye’nin
hiçbir sorununa çözüm
bulamayacaklarını, varlıklarının
krizi giderek derinleştirmekten
başka bir şeye yaramayacağını
göstermektedir.
Dikkat edilirse sosyal, kültürel ve
ekonomik anlamdaki vaatleri de her
hangi bir projeye, uzun veya orta
vadeli planlamaya dayanmamaktadır.
Vaatleri, mazotu bir YT’leye
indireceğim, üniversite sınavlarını
kaldıracağım gibi her hangi bir
proje gerektirmeyen, insanların
kulaklarına hoş gelen sözler
olmaktadır. Bunlar bir program
ortaya koymak değil, sadece bir vaat
verme olarak değerlendirilebilir.
Türkiye gibi demokratik kültürün
yerleşmemiş olduğu ülkelerde yapılan
seçimlerde her zaman böyle uç
vaatler, yerine getiremeyecekleri
sözler verilmiştir. Geçmişte her
kese bir ev ve birde araba anahtarı
biçiminde çift anahtar vaatleri
olmuştur. Şimdi de bazıları herkese
maaş vereceğiz diyorlar. Bu tarz
demokratik, ekonomik, sosyal projesi
olmayan partilerin, bu yönlü
demogojik söylemlerle oy toplayıp
seçim kazanma yaklaşımıdır. Bazıları
yıkıcılık üzerinden, bazıları da
imkanları dağıtma üzerinden oy
toplamayı hesaplamaktadır. Sıradan
halkında dillendirdiği bu seçim
dönemi, ekonomik, sosyal, kültürel
projelerin en az dinlendirildiği
seçim olmaktadır. Bırakalım halka,
partilerin milletvekillerine sizin
partinizin ekonomik, sosyal,
kültürel programı nedir diye sorulsa
cevap veremezler. Zaten bu
milletvekilleri adayları da Urfa’nın
şu sorununu çözeceğim, Konya’nın şu
sorununu çözeceğim demekten başka
bildikleri bir şeyde yoktur. Birde
bilinen ucuz vaatler, ya da terörü
ezerim propagandalarıyla bu seçim
geçilmektedir.
Zaten sağcısıyla, solcusunun
aynılaşıp faşistleştiği bir yerde
programa dayalı bir seçim dönemi
beklemekte yanlıştır. Bu durum
Türkiye’de siyasetin bitişini ifade
etmektedir. Siyasi bir tekleşme
ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki siyaset
eldeki imkanları dayandığı toplumsal
kesim açısından en iyi değerlendirme
sanatıdır. Ya da farklı siyasal ve
toplumsal kesimlerin ülkenin var
olan imkanlarının kendi çıkarları
doğrultusunda en uygun bir biçimde
düzenleme sanatıdır. Dolaysıyla
imkanları farklı alternatifler
temelinde düzenlenme ve kullanmayı
ifade etmektedir. Zaten bu
farklılık siyaseti anlamlı
kılmaktadır. Şimdi dünün uç
partileri ve düşman tarafları olan
CHP ve MHP eşit hale gelmişse bu,
siyasal seçeneklerin, imkanları
kullanmanın farklı alternatiflerin
kaldırıldığını, tek bir alternatifin
dayatıldığı anlamına gelmektedir.
İmkanları kullanma sanatı olan
farklı alternatiflerin ortadan
kaldırılıp tekleştirildiği yerlerde
de zaten gerçek anlamda siyasetten
söz edilemez. Hele hele demokratik
siyasetten hiç mi hiç söz edilemez.
Zaten Türkiye’deki tüm partiler,
ordunun temsil ettiği inkar ve imha
partisinin mezhebidirler. AKP bu
mezhepler içinde biraz farklı bir
ses gibi görülse de yakın zamanda
görüldüğü gibi terbiye edilerek
inkar ve imha sistemine uyumlu hale
getirilmiştir. Aslında tek parti
olan inkâr ve imha programına sahip
partinin hakim olduğu bir Türkiye de
bu güne kadar farklı programı olan
bir parti çıkmamıştır. Türkiye
siyasetinde hala ağırlık his
ettiremeyen bazı sosyalist ve
demokrat partileri dışta tutarsak
özü itibarıyla tek parti sistemi
devam etmektedir. O da belirttiğimiz
gibi Kürt özgürlük hareketinin
bastırmaya dayalı inkar ve imha
particiliğidir. Dolaysıyla
partilerin vaat ve programları, bu
inkar ve imha siyasetini örtemeye
çalışan asma yapraklarından başka
bir anlam ifade etmemektedir.
AKP bu seçimlerden nasıl bir sonuçla
çıkacak. Yeniden iktidar olması
durumunda ne yapabilir sizce?
AKP geçen dönemde birçok partinin
barajın altında kalmasının nedeniyle
aldığı oy oranın çok üstün
milletvekiline salip olmuştu. Bu
seçimde barajın altında kalan bazı
partilerin barajı aşmasıyla birlikte
AKP oyunu yükseltse de milletvekili
sayısı eskisinin çok altında
olacaktır. %40 civarında oy alma
ihtimali bulunmaktadır. Bu durumda
bile milletvekili sayısı 300’e
ulaşamayacaktır. AKP birinci parti
ya da tek başına iktidara gelme
imkanını yakalasa da kolu kanadı
budamış bir parti konumunda
olacaktır. Geçen dönemde sayı
üstünlüğünü demokratik adımlarla
toplumsal güce dönüştürme imkanı
vardı. 22 Temmuzdan sonra bu imkanı
bulamayacaktır. Bu nedenle terbiyle
edilmiş, ulusal çizgiye çekilmiş,
bir parti olarak Kürt halkının
özgürlük mücadelesine karşı inkar ve
imha doğrultusunda hareket etme
dışında bir tutum göstermesi zordur.
Bazı reformlar yapsalar da bunlar
sistemin özünü değiştirip
demokratikleşmeyi geliştirecek
konularda olmayacaktır. Daha doğrusu
Kürt sorunun demokratik siyasal
özümü doğrultusunda siyasal
reformlar yapmaları zordur.
Zayıflamış bir AKP hükümeti hem
klasik iktidar blokları hem de dış
güçler tarafından kullanılacaktır.
AKP, Türkiye’nin demokratikleşmesi
konusunda köklü adımlar atarak
toplum tabanını güçlendirecek bir
pati olamayacağından bir sonraki
seçime kadar sıkılarak posa haline
getirilmiş bir pati konumuna
düşürülecektir. Bu çerçevede AKP’nin
Kürt özgürlük hareketine karşı
kullanılacak bir parti konumun
dışına çıkması çok fazla olası
gözükmüyor.
Bunları belirtirken, diğer
partilerin AKP’den iyi olduğunu
söylemek istemiyoruz. Bir CHP-MHP
koalisyonunun daha sert bir savaş
yürütücüsü olacağı da açıktır. Her
iki iktidar durumunda da, Kürt
halkının özgürlük özlemlerini
bastırma politikası yürütülecektir.
Birisi biraz daha ideolojik,
siyasal, ekonomik politikaları da
kullanarak bu işi yürütecek, diğeri
ise, daha açık bir Kürt
düşmanlığıyla siyasi ve toplumsal
bir kuşatmayla tamamlanmış bir
askeri saldırıyla bu işi yapmaya
yönelecektir.
Klasik iktidar odakları AKP’yi
tümden da gözden çıkarmış değildir.
Terbiye edilmiş biçimde, Kürt
özgürlük hareketine karşı kullanmaya
devam edeceklerdir. Nitekim
Genelkurmay başkanıyla Tayip
Erdoğan’ın Dolmabahçe görüşmesi
aslında AKP’nin yeni rolünün
belirlendiği bir görüşmedir. Bir
yönüyle ordu ile AKP arasında
önümüzdeki dönem için yeni bir
sözleşme yapılmıştır. AKP’nin hangi
temelde kabul edileceği, AKP’nin de
bu kabul edilme temelinde nasıl bir
siyasi yaklaşım göstereceği belli
ilkeler çerçevesinde belirlenmiştir.
AKP tasfiye edilme yerine, böyle
iğdiş edilmiş biçimde Türkiye
siyasetinde yer almayı kabul
etmiştir. Bu açıdan Tayip
Erdoğan’ın ordunun öncülük ettiği
inkar ve imha siyasetine teslim
olduğunu söylemeliyiz. Zaten halk
ve aydın çevrelerde AKP 360’tan
fazla milletvekiliyle bir şeyler
yapmadı daha az sayıyla ne yapabilir
biçimde değerlendirmeyle kuşkularını
dile getirmektedirler.
AKP önümüzdeki dönemde iktidar olsa
bile demokratikleşme ve reformlardan
çok söz edecektir. Siyasal İslamcı
bir parti olarak yandaşlarının
ekonomik, sosyal, kültürel
imkanlardan nasibini alması için,
klasik politikalardan sapmadan
iktidarını sürdürmeye çalışacaktır.
Dolaysıyla tek başına iktidara
gelmesi durumunda bile Türkiye’nin
siyasal sorunlarına bir çözüm
getirmesi beklenmemelidir.
Önderliğinizin yaşamı üzerinden
yürütülen tartışmalar konusunda ne
söylemek istersiniz?
CHP, MHP ve AKP’nin önderliğimizin
idam edilmesi çerçevesinde
söyledikleri çirkin sözler ve basit
davranışları Kürt halkı açısından
onur kırıcı olarak
değerlendiriyoruz. Kürt halkının
onuruyla bu düzeyde çirkince
oynanması kadar tehlikeli bir şey
olamaz. Hem Kürtleri Türkiye’nin
vatandaşı olarak göreceksin,
birliğinden bahsedeceksin, hem de bu
halkın siyasal önder kabul ettiği
bir kişiye bu kadar hakaret edici
bir tutum içine gireceksin. Bu
tamamen Türkiye içinde bir iç savaşı
başlatma tahrikidir. Türkiye’nin
siyasal birliğini parçalama
yaklaşımıdır. Sürekli bölücülükten
bahsediyorlar. Aslında gerçek
bölücüler MHP, CHP ve idam konusunu
gündeme getiren AKP’dir. AKP’de bu
tartışmayı başlatarak, bu
tartışmalara çanak tutarak söven ve
milliyetçi zihniyetini ortaya
koymuştur. Milliyetçi kesimlerinden
oy toplamak için Başbakan
Erdoğan’ın, “ ABD Apo’yu bunlara
teslim etti, ama bunlar idam etmedi”
diyerek tartışmayı alevlendirmesi,
Kürt halkının duyarlılığının bu
güçler açısından hiçbir değeri
olmadığının açık göstergesidir.
Aslında bu siyasal partiler
Kürtlerin duygularını anlama
ihtiyacını tümden bir kenara
bırakmışlardır. Dolaysıyla Kürt
halkından ve duygularından tümden
kopmuşlardır. Kürt halkından bu
kadar kopan partiler Kürtler adına
konuşabilirler mi? Ya da Kürtler
Türkiye’nin bir parçasıdır
diyebilirler mi? Diyemezler.
Bunların Türkiye’nin birliğinden söz
etme hakları yoktur. Mevcut durumda
Türkiye’nin birliğini sürdürecek tek
güç varsa o da demokrat, sosyalist
çevrelerdir.
Önderlik şahsında yürütülen idam
tartışmaları aslında kürdü küçük
görmenin, kürdü değersiz görmenin,
kürde hiçbir değer vermemenin somut
ifadesidir. Başbakanın MHP’nin
oyların alarak MHP’yi baraj altına
düşürmek için bu düzeyde bir
şovenist ve Kürt halkının tahrik
eden açıklaması çok sorumsuzca bir
davranıştır.
CHP ve MHP zaten Kürt halkına karşı
politika yapmayı bile gerekli
görmemektedir. Aldatma ve kandırmaya
bile tenezzül etmemektedir. Biz
sizleri asimile edip yok etmenin
eşiğine getirdik, bundan
vazgeçemeyiz, Kürt kimliğinden söz
etmek bile en büyük suçtur yaklaşımı
içindedirler. Önderliğimizin idam
edilmesi üzerinde politika
yapılması, Kürt düşmanı,
politikanın en üst düzeyde dışa
vurumudur. Açıkça son otuz yılda
irade kazandınız, kendinize biraz
güven geldi, biz bu iradenizi ve
kendinize güveninizi tümden
kıracağız ki, bir daha böyle şeylere
teşebbüs etmeyesiniz demektedirler.
Önderliğimizin idamı üzerinden
yapılan tartışmalar aslında
Türkiye’deki demokratik çözüm
imkanlarını tümden ortadan kaldırma
çabasıdır. Önderliğimize bu çirkince
yaklaşım Kürt halkına ya inkar
imhayı kabul edeceksin, ezileceksin
ya da kopacaksın tercihini
dayatmaktır. Çünkü önderliğimiz
Türkiye’de iki halkın kardeşliği
temelindeki çözümün esas aktörüdür.
Önderliğimizin imha edilmesi,
tasfiye edilmesi, bu kadar hakarete
maruz kalması esas olarak bu çözüm
tercihinin sabote edilmesidir.
İnkar ve imha güçlerinin bir çözüm
politikası olmadığı için olası bir
çözüm için aktör arayışı da yoktur.
Dolaysıyla sadece imhayı
dillendirmeleri anlaşılırdır. Bu
tartışmalarının diğer bir yüzü de,
Türkiye’nin hukuk devletiyiz, bir
çadır devleti değiliz, bizde her şey
yasalarla yürütülüyor biçimindeki
söylemin tamamen bir demagoji
olduğunu göstermesidir. İdamın
kaldırıldığı bir ülkede birinin idam
edilip edilmesinin tartışmasının
yapmak aslında Türkiye’deki mevcut
yasal mevzuatı içine
sindirememektir. Herkes de
bilmektedir ki, idam yeniden
yasalara konsada, bu yasanın hem
evrensel hem de Türkiye hukuku
açısından geriye yürümesi söz konusu
olamaz. Böyle bir zihniyete sahip
olanlar, Önderliğimizi zehirleyerek
öldürme girişiminde olduğu gibi
fiili bir idama yönelebilirler. Bu
tartışmalar Türkiye devlet
zihniyetinde bu tür şeylerin
yapılmasının söz konusu
olabileceğinin kanıtıdır.
Önderliğimizin etrafından yürütülen
idam tartışmaları Türkiye’de hukuk
anlayışının olmadığını, birçok işin
hukuk dışı yürütüldüğünün itirafı
gibidir. Zaten Kürt halkının
özgürlük mücadelesi geliştikçe,
Türkiye’de mevcut hukuk yerine yasal
olmayan inkarcı ve imhacı fiili
hukuk devreye sokulmuştur. 1990’lı
yılların başında Türkiye’de Kürtlere
karşı yapılan tüm uygulamaların
hukuk dışı ve filli uygulamalar
olduğu bilinmektedir. Kürt özgürlük
mücadelesi geliştikçe, mevcut gerici
anti demokratik yasarla bile rafa
kaldırıp Kürtlere uygulanmamaktadır.
Gerici olan bu yasalar bile bir
tarafa bırakılıp tamamen keyfi
despotik devlet geleneği uygulamaya
geçmektedir.
Bu vesileyle Türkiye’deki tüm
siyasal partilere çağrı yapıyoruz.
Önderliğimizin yaşamı ve sağlığı
konusu üzerinde politika yapmayın!
Önderliğimizin yaşamı ve sağlığı
üzerinde yapılacak politikalar
tamamen ters teper.. Önderliğimizin
yaşamı ve sağlığı ile oynamak
Türkiye’nin yaşamı ve sağlığı ile
oynamak anlamına gelir. Eğer Türk
devleti bu kadar hukuk dışı bir yola
saparsa, savaşın tümden kontrolden
çıkması kaçınılmaz hale gelebilir.
Bununda Türkiye’nin felaketi
olacağının herkes tarafından bilmesi
gerekmektedir.
Bağımsız adayların parlamentoya
girmesi durumunda nasıl bir
gelişmeye neden olabilirler, hangi
misyonu yerine getirebilirler?
Bağımsız adayların parlamentoya
girmesi tek başına demokrasiyi
getirmeyecektir. Ya da bağımsız
adaylar parlamentoya girdikten sonra
Kürt sorunu parlamentoda çözülür, bu
nedenle başka mücadele yöntemlerine
gerek kalmaz gibi yanılgılı ve
abartılı bir yaklaşım içine
girilmesi doğru olmayacaktır. Ancak
otuz kadar demokrat şahsiyetin
meclise girmesi Kürt sorununun
demokratik çözümü konusunda önemli
imkanlar ortaya çıkaracaktır.
Meclisin Kürt sorunu konusundaki
ezberi bozulacaktır. Kürt halkının
temel demokratik halklarının Türkiye
kamu oyununa duyurulması, inkar ve
imhacı sisteminin Kürt halkının
demokrasi ve özgürlük taleplerini
saptırıp farklı göstermesinin önünü
alacaktır. Türkiye halkı, Kürt
halkının ne istediğini bizzat
siyasal temsilcilerinin ağzından
duyacaktır. ‘Demokratik Özerklik’
çerçevesinde dillendirilecek bu
talepler Türkiye açısından kabul
edilebilir taleplerdir. Buda
Türkiye’deki şövenist dalganın
kırılmasında önemli bir rol
oynayacaktır. Her şeyden önce Kürt
sorunun daha açık ve demokratik
zeminlerde tartışma imkanını ortaya
çıkaracaktır. Eğer ‘demokratik
özerklik’ çizgisi Türkiye
parlamentosunda iyi anlatılabilirse,
Türkiye’de Kürt sorununun demokratik
çözüm programı haline gelebilir.
Biz bağımsız adayların parlamentoya
girmesini küçümsemiyoruz. Mecliste
Kürt halkının sesi olacaklarına
inanıyoruz. Sadece Kürt halkının
değil, demokrasiye, eşitliğe,
adalete ihtiyacı olan tüm Türkiye
halkının da sesi olacaklarına
inanıyoruz. Demokratik özerklik
çerçevesinde demokratik çözümü
istemek esas olarak ta Türkiye’nin
temel sorununu çözmek anlamını
taşımaktadır. Bu anlamda en doğru ve
gerçekçi Türkiye siyasetçiliği
yapılmış olacaktır. Kürt sorunun bu
temelde çözümünün dile
getirilmesinden başka emekçilerin,
ezilenlerin dışlananların, dinsel ve
uluslar azınlıkların taleplerini
dile getirmek de bu bağımsız
adaylarla birlikte daha etkili hale
gelecektir. Aleviler, Süryaniler,
Yezidiler, Hıristyanlar, Araplar,
Ermeniler, Çerkezler de en fazla bu
bağımsız adaylarla birlikte mecliste
kendi temsilerini bulmuş
olacaklardır.
Türkiye’de Kürt halkını inkar ve
imha etme temelinde ezme konsepti
devreye sokulmuştur. Seçimden sonra
bu daha etkin biçimde pratikleşmeye
geçirilecektir. Eğer bağımsız
adaylar güçlü bir şekilde meclise
geçirirlerse biz bu konseptin de
sekteye uğrayacağını inanıyoruz.
Kürt halkının inkarı temelinde
uygulamaya konulan yok etme
konseptinin boşa çıkarılarak, Kürt
halkının varlığının kabul edildiği
demokratik konseptin ilk önce
tartışma düzeyinde daha sonra siyasi
bir irade halinde gündeme gelmesini
ihtimal dışı görmüyoruz.. Bu yünüyle
önümüzdeki dönemde böyle bir gurubun
Türkiye’nin uçuruma gitmesini
engelleyerek, Ortadoğu da
demokratikleşerek yükselen bir güç
haline gelmesinde de rol
oynayabilir. Tabi bunlar kolay
gerçekleşebilecek şeyler değil. Eğer
akıllı, yöntemli bir mücadele
yürütülürse, sabırlı olunursa,
tahriklere provokasyonlara
gelinmezse, baskılara boyun
eğimmezse böyle bir gurubun
gerçekten çok iş yapacağını şimdiden
söyleyebiliriz.
Bu bağımsız gurup parlamento
içindeki tutarlı mücadelesini
parlamento dışındaki muhalif
güçlerle iyi bir işbirliği haline
getirip demokratik toplumsal tabana
dayanırsa giderek alternatif siyasal
bir çizgi haline gelebilir.
Dolayısıyla iyi bir yaklaşım, bu
bağımsızlar gurubunun Türkiye’de
sorunların demokratik siyasal
yöntemlerle çözümünde güçlü bir
alternatif olmasını sağlar.
Parlamentoya girecek bu şahsiyetler
üzerinde PKK terör örgütüdür,
teröre şöyle karşı çıkın, böyle
karşı durun baskıları daha ilk
günden başlayarak yapılacaktır. Yine
Kürt sorununu dile getirmesinin
önüne geçilerek, bu gurubu etkisiz
hale getirip siyasal olarak asimile
etmeye çalışacaklardır. Türk
devletinin böyle bir yaklaşım içinde
olacağını adayların tümü
bilmektedirler. Çünkü Türk
devletinin yürüttüğü özel savaşı
otuz yıldır yaşayarak öğrenen bir
siyasetçi kuşağı yetişmiştir. Bu
açıdan bu tür baskıların çok fazla
bir sonuç vereceğini sanmıyoruz.
Bağımsız adaylar esas olarak ta Kürt
sorununu iki halkın kardeşliği
çerçevesinden çözümü konusunda iyi
bir köprü olabilirler. Bunların
içinde Ufuk Uras, Levent Tüzel, Akın
Birdal gibi değerli aydınlarda
yerini alırsa, yine DTP’nin
desteklediği adaylar dışında, birkaç
tane böyle bağımsız demokratik aday
meclise girerse, bunların
Denizlerin, Mahirlerin, Kemal ve
Hayrilerin, tüm Türkiye’li
devrimcilerin özlemi olan iki halkın
kardeşliği temelinde demokratik
Türkiye ve özgür Kürdistan gerçeğini
yaratmada ciddi rol oynayacaklarına
inanıyoruz. Bizce de bağımsız
demokratik adaylar esas olarak ta
Türkiye’nin siyasal birliği içinde
Kürt sorununu çözme yaklaşımını esas
almalıdırlar. Böyle bir çözüm
perspektifinden kesinlikle
sapmamalıdırlar. Tamamen Türkiye
halkının demokratik özgür birlik
çizgisi temelinde kazanan bir
siyasal yaklaşım içinde
olmalıdırlar. Bu bizim hareketimizin
yaklaşımıdır. Bütün mücadelemiz
boyunca Denizlerin, Mahirlerin,
Kemallerin ve Hakilerin özlemleri
olan böyle bir Türkiye ve özgür
Kürdistan hedefi ile mücadele ettik.
Eğer bu gün Türkiye sınırları
içinde Kürt sorununu çözme iradesi
Kürt halkında varsa bunun esas
yaratıcıları Kemal ile Hakki
çizgisinde yürüyen Önderlik gerçeği
ve PKK’nin tutumudur. Biz bağımsız
adayların bu geleneğin parlamentoda
ki temsili olacaklarına inanıyoruz.
Öte yandan bağımsızların
parlamentoya girmesinden sonra artık
diğer mücadele yönteminin anlamı
kalmamıştır gibi bir yaklaşım tabi
ki doğru olmayacaktır. Belki bazı
çevreler böyle bir yaklaşımı
dayatacaktır. Ama Türkiye’nin hala
böyle bir siyasal çizgiye ve
demokratik ortama kavuşmadığını
herkesin bilmesi gerekir. Bağımsız
adaylar diğer tüm parlamento dışı
toplumsal muhalefetle birleşirlerse,
onlardan güç alırlarsa ancak etkili
olabilirler. Toplumsal dayanağında
koparılmış, Kürt sorununun çözümünde
demokratik rol oynama ihtiyacı
kalmamış bir pozisyona düşmek
bindiği dalı kesmek anlamına
gelecektir. Bağımsız adaylar Kürt
sorunun çözümünde rol
oynayacaklarsa, Kürt sorununun
çözümünde önemli etken olacak diğer
dinamiklerin varlığı ortamında
yapabileceklerdir. Kürt sorunun
çözümünün kendisini dayatmadığı,
Kürt sorununun konusunda bir
çözümün gerekmediği koşullarda
bağımsız adaylara hiç kimsenin
demokratik ve siyasal bir rol
vermesi beklenmemelidir. Hele
Türkiye gibi bir inkar ve imhacı
zihniyetin hakim olduğu bir
coğrafyada, sorunun demokratik
siyasal çözümünde rol oynamak kolay
değildir. Ya da kendilerini muhatap
haline getirmeleri kolay değildir.
Bu açıdan hiç kimsenin meclise bu
kadar parlamenter girdi artık başka
tür mücadele yöntemine gerek yoktur
biçiminde bir yanılgı ve gaflet
içine gireceğini sanmıyoruz.
KCK hareketi olarak bu seçimden bir
beklentiniz var mı?
Tabi ki bu seçimlerden beli
beklentilerimiz vardır. En azından
parlamentoya demokratik bir gurubun
girmesini Türkiye’de demokrasi
mücadelesi ve Kürt sorunun çözümü
açısından çok önemli görüyoruz.
Artık Türkiye Meclisi, Kürtlerin
temsil edildiği bir meclis haline
gelmelidir. Çünkü Türkiye ile Kürt
halkının arasında yaşanan kopukluk
ancak böyle giderilebilir. Eğer bu
seçimde de Türkiye ile Kürt halkı
arasındaki kopukluk meclise girecek
demokrat Kürt temsilcilerle
giderilmezse, bu konuda hem diğer
siyasal partiler sorumlu davranmaz,
hem de demokratik bağımsız adaylar
rolünü oynamazsa, bizim şimdiye
kadar vurguladığımız Kürt sorunu
Türkiye’nin siyasal birliği içinde
çözülmelidir, yaklaşımı çok
zayıflayacaktır. Özelikle
Türkiye’den kopmayla sonuçlanacak
çözüm arayışları da gündeme
gelecektir. Bu nedenle önümüzdeki
dönemde seçilecek bağımsız
milletvekillerin güçlü bir mücadele,
doğru bir çabayla sorunların
demokratik çözümü yolunda bir rol
oynamalarını bekliyoruz. Özelikle
seçimden sonra çok fazla zamana
yayılmadan Türkiye’de Kürt sorunu
çözecek bir demokratik iradenin
ortaya çıkması gerektiğine
vurguluyoruz. Aksi takdirde Kürtlere
dayatılan inkar ve imha siyaseti
karşısında, Kürt özgürlük hareketi
de çok boyutlu bir direniş içerisine
girmek zorunda kalacaktır. Bununla
birlikte kendi demokratik sistemine
dayalı özgürlüğünü sağlama
pratikleştirilecektir.
Bizim meclise girmekle bir şey
olmaz, meclis çok önemli değildir
gibi bir yaklaşımımız yoktur.
Günümüz dünyasında parlamentoda iyi
bir demokratik gurubun çok iyi iş
yapacağına, demokrasi mücadelesinde
önemli mevziler yaratacağına
inanıyoruz. Gelinen aşamada küçük
bir gurubun demokrasi mücadelesinin
tek gücü olarak değerlendirmek
durumunda da değiliz. Böyle
değerlendirme yaparak ne kendimizi,
ne halkımızı ne de dünyayı kandırmak
isteriz.
Bu seçimde şovenizm gerçekten
şahlandırıldı. Önderliğimizin idamı
çerçevesinde yapılan tartışmalar
Türk toplumunu zehirledi. Biz
seçimden sonra sağ duyunun hakim
kılınması için seçim döneminde
ortaya çıkan çirkin atmosferin
ortadan kaldırılması için, özelikle
parlamentoya giden partilerin ve
Türkiyeli demokratik çevrelerin çaba
göstermelerini bekliyoruz. Seçim
öncesi yaşanan çirkinliklerin bir
seçim sürecinin getirdiği
aşırılıklar olarak kalmasını
sağlamak için bu tür yaklaşımların
bırakılarak, Kürt halkıyla kardeşlik
çözümü konusunda adım atılmasını
bekleriz. Beklentimiz bu yönlüdür.
Türkiye toplumunda barış isteyen,
demokrasi isteyen, Kürt sorunun
birlik içinde çözümünü isteyen
çevrelerin olduğunu düşünüyoruz.
Geçen gün Hüsamettin Cindoruk’un bir
TV kanalındaki değerlendirmesini
dinledik. Geçmişte meclis
başkanlığını yapmış, parti
başkanlığını yapmış, Türkiye’de
itibarı olan böyle bir şahsiyetin bu
tür değerlendirmeleri yapması
gerçekten insanın içine su
serpiyordu. Anlaşılıyor ki, Türkiye’
de gerçekliği gören çeşitli
çevrelerde bulunmaktadır. Bu yünüyle
Türkiye parlamentosuna bağımsız
olarak girenler dışında da sorunun
demokratik yollarla çözülmesini
isteyenler çıkacaktır. Umutlu olmak
istiyoruz, iyimser olmak istiyoruz.
Bu temelde de çözüm arayışlarımızı
devam ettirmek istiyoruz.
Seçimden sonra çözüm yaklaşımı
gösterilip gösterilmeyeceğini
bekleyeceğiz. Ancak gerçekçi olmak
gerekirse önümüzdeki sürecin geçmiş
parlamentodan daha gerici olduğunu
da söyleyebiliriz. Buda ister
istemez gelecek konusundaki
umutlarımızın daha güçlü olmasını
engellemektedir. Ama buna rağmen,
iyimser ve umutlu olmaya devam
ediyoruz.
Demokratik çevrelere, aydın, yazar,
barıştan yana olduklarını söyleyen
kesimlere seçimlere katılım
noktalarında nasıl bir mesaj vermek
istiyorsunuz?
Bin umut adaylarının tüm demokratik
güçler için bir şans olarak
değerlendiriyoruz. Demokrasi güçleri
Bin umut adayları şahsında, uzun
yıllar bu kadar baskı sonrasında
nefes aldırıcı bir etki yaratabilir.
Yine demokrasi, özgürlük, sömürüsüz
baskısız bir dünya için,
umutlanmamızı artırabilir. Nasıl ki,
60’li yıllarda Türkiye İşçi partisi
özgürlükten, demokrasiden
sosyalizmden yana olanlar için, bir
umut yaratmışsa Türkiye’de halk
adına, emekçiler adına bir siyaset
dillendirilmişse, Bin umut adayları
şahsında da toplumsal özgürlük,
toplumsal barış, toplumsal
demokrasinin geliştirilmesi açısında
yeni bir dönem başlatabilir. Türk
demokratik güçlerinin güçlü bir
biçimde buluşmaları sağlanabilir.
Zaten Türkiye’de eksik olan budur.
Türkiye’de Kürt ve Türk demokratik
güçleri bir araya geldiği zaman
Türkiye’nin kaderi değişebilir. Son
otuz beş yılda görüldüğü gibi ne
sadece Türkiyeli demokratik mücadele
güçlerinin nede sadece Kürt halkının
özgürlük mücadelesiyle Türkiye’yi
demokratikleştirip, Kürdistan’ı
özgürleştirmek mümkün olur. Bu
açıdan Türkiye’deki yazarlar,
aydınlar, demokratik güçler
kesinlikle bir umut adaylarını
desteklemeleri gerektiğini
düşünüyoruz. Bin umut adaylarını
destekleyen güçlü bir açıklama
yapmalıları gerektiğine inanıyoruz.
Bin umut adayları bağımsız olarak
seçime girmektedirler. Aydın ve
yazarlar bazı adayları
destekleyebilirler. Bizim buna
saygımız vardır. Ama aydınların,
yazarların, demokratik çevrelerin
Bin umut adayları adayların daha
sonraki meclis çalışmalarında
aydınların, yazarların, demokratik
güçlerin özlemlerini daha etkili
biçimde ortaya koymasında faydaları
olabilir.
Eğer aydınlar, yazarlar, demokratik
güçler Bin umut adaylarını güçlü bir
biçimde desteklerlerse, meclise
giren Kürt demokrat adayları da
milliyetçi yaklaşımlardan uzak,
halkların kardeşliğini savunma
konusunda daha duyarlı, daha
dikkatli ve daha doğru bir çizgide
yürüyebilirler. Bu yönüyle şimdiye
kadar bin umut adaylarını
destekleme, açıklaması yapmamaları
yanlış olmuştur. Biz bunu söylerken,
her hangi bir bağımsız adayın tercih
edilmesine de saygı duyuyoruz. Ama
bu yaklaşımlarının bin umut
adaylarının açıktan desteklememeleri
gibi bir yetersizliğe girilmesi
anlamına gelmeyeceğini düşünüyoruz.
Yine barış konferansına katılan
aydın ve yazarların bu yönlü bir
girişim içinde olmalarını bekleriz.
Bin umut adaylarının mecliste
demokrasi ve özgürlük mücadelesine
inanlar, bunu açıkça beli etmeleri
gerekmektedir. Çünkü Türkiye aydın
ve yazarların eksik kalan yanları,
bu konularda cesaretli tavır
takınmamalarıdır. Türkiye’deki
demokratik, siyasal güçlerin
yeterince gelişmemesinin altında
yatan önemli bir gerçeklik budur.
Aydınlar, yazarlar, sanatçılar
bölünmüş sol ve demokrasi güçleri
içinde hangisini destekleyelim,
hangisini desteklemeyelim
diyebilirler. Bu onların bütünlüklü
hareket edip, bir siyasal hareketi
desteklemesini engelleyen faktör
olabilir. Bunu anlayışla
karşılıyoruz. Ama bu seçimdeki somut
durumda, hangisini destekleyelim,
hangisini desteklemeyelim yaklaşımı
söz konusu olamaz. Çünkü EMEP, SDP
Bin umut adaylarını
desteklemektedir. Yine ÖDP bazı Bin
umut adaylarını desteklemektedir.
Tüm bunlar dikkate alındığında
aydınların, yazarların Bin umut
adaylarına destek vermelerini
bekliyoruz. Bunları yapmadan
Türkiye’deki halkların kardeşliğini,
birliğini nasıl sağlayacağız. Kürt
sorununu Türkiye sınırları içinde
demokratik çözümünü birlik içinde
nasıl sağlayacağız. Bu konuda
aydınlarında tutumu önemlidir.
Aydınlar her zaman tutumlarıyla
halkları birleştirebilirler.
Demokratik siyasal toplulukları
birleştirebilirler, biz aydınların,
yazarların, sanatçılarının bu gücü
olduğuna inanıyoruz.
Kürt halkına ve dostlarına seçim
yaklaşırken, bağımsız adaylarının
daha güçlü biçimde meclise girmesi
ve seçim sürecinin demokrasi ve
özgürlük mücadelesi açısından bir
süreç haline gelmesi için neler
söyleyebilirsiniz?
Her şeyden önce Kürt halkı ve
dostları tüm düzen partilerinin,
bağımsız adayları meclise
sokmamaları için birleştiğini ve bu
konuda yasa çıkararak bağımsızların
seçilmesini zorladığını görmektedir.
Kürtler ve dostları bu partilere
karşı ortak tutum koyup tüm oylarını
bağımsız adaylara yönlendirmelidir.
Kürt halkı böyle bir birliği
sağlamayı bir onur meselesi olarak
görmelidir. Siyasi düşüncesi duygusu
ne olursa olsun, inkarcı, imhacı bu
zihniyetin yaklaşımına, Kürt
halkının ortak tutumuyla cevap
verilmelidir. Bu seçimde temel
yurtseverlik görevi, bu biçimde
somutlanmalıdır. Zaten Kürt halkı,
Türkiye’deki sömürgeci siyasal
güçlerin sıra Kürt sorununa
geldiğinde, bir araya gelmeleri
kadar kendi birliklerini
sağlayamadıkları için, bu inkarcı,
imhacı zihniyete karşı mücadelede
zayıflıklar ortaya çıkmıştır. Bu
seçimde Kürt halkının iradesinin
meclise girmesini sağlama açısından
ortak tutum önemli olacaktır.
Bu tutum Kürt sorunun demokratik
siyasal çözümü açısından önemli
gelişmelere neden olacaktır. Bunu
tüm Kürtler, dostları ve düşüncesi
ne olursa olsun her kes bilmelidir.
Diğer yandan halkımız, yurtseverler,
tüm Kürt kurumları tabi seçimlere
ciddi yaklaşmalıdırlar. Varlığını,
yokluğunu seçim kampanyasının etkili
olması için ortaya koymalıdırlar.
Bazı yerlerde rahat seçiliriz,
gafleti içine kesinlikle
girmemelidir. Siyasal partilerle AKP
arasında sorun gözükse de sıra Kürt
sorununa geldiğinde, özelikle
Kürdistan da tüm diğer siyasal
partiler, hangi parti güçlüyse ona
destek verirler. Bir zamanlar
ANAP’tı, SADDET’ ti şimdi AKP’dir.
AKP’ye küfür eden devlet yetkileri
bile, seçimde oylarını AKP’ye
vererek bağımsız adayların seçime
girmesini engellemeye
çalışacaklardır. Bunu bütün
Kürtlerin bilmesi gerekiyor. AKP
Kürdistan da devlet partisidir.
CHP’lisi de, MHP’lisi de çok
fanatikler dışında bağımsızların
kazanmaması için oylarını AKP’ye
vereceklerdir. Bunun bilinmesi
gerekiyor. Nasıl ki, belediye
seçimlerinde bütün partiler DTP
adayları karşısında birleştilerse,
bağımsız adaylar karşısında da böyle
bir durum ortaya çıkacaktır.
Bu açıdan başta Amed ve Van olmak
üzere bütün yurtseverler çok iyi
çalışmalıdır. Çünkü AKP yoğun
çalışmasıyla bağımsız adayları
sınırlandırmak istemektedir. AKP
parti Kürtlerle mücadele konusunda
etkin olmasını ben sağlıyorum
diyerek devlete yaranmaya
çalışmaktadır. Nitekim çeşitli
panellerde, yazılarda Kürtlerin
oyları AKP’ye gidiyor denilerek,
aslında Kürtlerin özgürlük,
demokrasi, kimlik sorunun olmadığı
gösterilmeye çalışılıyor.
Dolayısıyla AKP’nin Kürdistan’da
oyunu ne kadar azaltırsak, Kürtlerin
ulusal demokratik taleplerini o
kadar Kürtlerin çoğunluğunu
tarafından dile getirdiğini ortaya
koymuş oluyoruz. Bunu tüm Kürtlerin
bilmesi gerekmektedir.
Kürdistan’da Kürt siyasetini
sınırlandırma görevi AKP’ye
verilmiştir. Ulusal demokratik
siyaset yerine devlete bağımlı
siyaset günümüzde AKP eliyle
yürütülmektedir. Bunun için
Kürdistan’da Amed’te Güçlüyüz, Van
‘da güçlüyüz, Şırnak’ta güçlüyüz
biçiminde yaklaşmamak gerekir. Tek
bir oy fazlalığını bile özgürlük ve
demokrasi mücadelesinde anlamlı
olduğunu görerek en yüksek düzeyde
oyla bin umut adaylarımızın
kazanmasını sağlamak gerekmektedir.
Özelikle Amed’te çok yoğun bir
çalışma yürütülmelidir. Gece ve
gündüz demeden halka gidilmelidir.
Ekonomik, sosyal, siyasal
sorunlarının çözümünün de Kürt
sorununun çözümüne bağlı olduğu
ortaya konmalıdır. Kürtler kendi
iradelerini ortaya koymazlarsa,
etkili bir biçimde meclise
girmezlerse ekonomik, siyasal,
kültürel yatırımları da Kürdistan’a
yapmazlar. Ama Kürtler iradelerini
ortaya koyarlarsa ister istemez
Kürtleri daha fazla dikkate alırlar.
Bu açıdan tüm Kürtlerin oylarını
bağımsız adaylara vermesi
sağlanmalıdır. Türkiye
metropollerinde de seçim
kampanyasına gevşek
yaklaşılmamalıdır.
Adayların seçilmeleri kadar yüksek
oyla seçilmeleri de önemlidir.
Mersinde oylar bağımsız adaylara
gitmelidir. Adana da öyle olmalıdır,
İzmir de Antalya’dan öyle olmalıdır.
Bu açıdan rehavet içine kesinlikle
girilmemelidir. Öte yandan adaylar
belirlenmiş seçim yapılamaktadır,
artık adaylar üzerinde tartışmaların
yapılmasını kabul etmediğimiz gibi,
Kamuran Yıldırım örneğinde olduğu
gibi kendi başına adaylığını koymayı
da kabul etmiyoruz. Burada
kişilikler oylanmıyor, burada Kürt
halkının iradesi oylanıyor. Kürt
halkının tutumu oylanıyor. Burada
Kürt halkının tutumunu ortaya
koymaya olayı vardır. Herkes bunu
böyle görecektir. Bu açıdan Kürt
halkının iradesini ortaya koyduğu,
koyacağı tutumunu zayıflatan her
tutum yurtseverliğe terstir ve kabul
edilemez. Meclise hiç kimse
ekonomik, siyasal, sosyal çıkarı
için gitmiyor. Hiçbir bağımsız
adayında böyle bir yaklaşım içinde
olduğunu, olacağını düşünmüyoruz.
Onlar sadece ve sadece Kürt halkının
onurunu korumak, siyasal iradesini
temsil etmek için oraya
gitmektedirler. Bu nedenle benim
yerime başkası girmiş, bunlar çok
önemli ve tartışılacak şeyler
değildir. Van’da Amed’li aday olur,
Bingöl de bir Mardinli. Bu Kürt
özgürlük hareketinin gelişmişlik
düzeyini göstermektedir. Böyle
olması aslında Kürt halkının ulusal
birliğini hem bölgesel düzeyde hem
dinsel düzeyde ne kadar geliştiğini
göstermektedir. Alevilerin olduğu
bir yerde, bir Sunin adayın
gösterilmesi çok anlamlı ve
değerlidir. Alevi Kürtlerle, Suni
Kürtlerin birleşmesi çok önemelidir,
değerlidir. suni Kürtlerin yoğun
olduğu yerlerde bir alevi Kürtün
aday olması, Kürt halkının
birliğinin gelişmesi açısından
değerlidir. Yine bir Türkün
Kürdistan da aday olması anlamlıdır.
Türkiye’nin siyasal birliği
içerisinde sorunun çözümü açısından
her türlü söylemden, propagandadan
daha yüksek değeri olacak, bir
yaklaşımdır. Bu açıdan klasik
siyasal partilerinin seçimlerinde
olduğu gibi senin adayın benim
adayım şuralı buralı bizim
aşirettendir değildir gibi
yaklaşımlar yanlıştır. Mücadelemizin
gücü, bu tür gerilikleri darlıkları
ortadan kaldırdığı için büyüktür ve
bu gün Kürdistan’da güçlü bir
özgürlük mücadelesi ortaya
çıkarabilmiştir. Eskiden bilindiği
gibi isyanlarda, Bingöl, Amed ayağa
kalkar Dersim seyrederdi. Dersim
ayağa kalkar Mardin seyrederdi, Ağrı
ayağa kalkar, Urfa seyrederdi. Kürt
halkının baskı karşısında
isyanlarında bile birlik sağlanamaz
dolayısıyla, bu tür isyanlar kısa
sürede ezilirdi. Şimdi Türk devleti
her türlü baskıya rağmen, Kürt
halkının özgürlük mücadelesini
ezemiyorsa, bunun nedenin Kürtlerin
bölgesel ve mezhepsel olarak
birleşmiş olmasından ileri
gelmektedir. Kürtleri dinsel
azınlıkları Müslüman çoğunlukla daha
uyumlu hale getirmiştir, Araplar,
Türkmenler ve diğer ulusal
azınlıklar arasındaki husumetleri
aza indirmiştir. Dolayısıyla bu
seçimde bu yünlü hiçbir kaygı
taşımadan bütün Kürtleri,
Kürdistanlıları demokrasi istemleri
temsil eden Bin umut adaylarına
oylarını vermelidir.
Bin umut adaylarının diğer bir
özeliği ise seçilebilecek yerlerde
kadın adaylarının aday gösterilmiş
olmasıdır. Eğer bin umut mecliste
kadın milletvekillerin en çok olduğu
grup olacaktır. Bağımsız adaylar bu
açıdan Türkiye parlamentosunda bir
devrim yapacaktır. Bu açıdan tüm
Kürt adaylarının tek bir oyu başka
partilere ve adaylara gitmemelidir.
Yine demokratlar, sosyalistler
gerçekten kadın özgürlük çizgisini,
kadının özgür olmasını aynı zamanda
bir ülkenin demokratikleşmesi ve
daha eşit bir topluma gitmesi için
temel ölçüyse, kadın adaylarına
fazlasıyla yer veren Bin umut
adaylarını desteklemelidirler. Bin
umut adayları içinde on kadar
kadının meclise girmesi sadece
kadının kaderini belirlemeyecektir.
Kürt halkının da kaderini belirlemiş
olacaktır. Kürt halkına şimdiye
kadar geri gözüyle bakanlar, Kürt
halkını küçümseyenler kadın
adaylarının meclise girmesiyle
kendilerinin ne kadar geri durumda
olduklarını göreceklerdir.
Bu açıdan Kürt kadınları, Kürt
halkının onuru olacakları, tüm
Kürtlerin çağdaş, demokratik bir
halk olduğunu da tüm dünyaya
göstermiş olacaklardır. Kürt
kadınına düşen diğer bir görevde
seçimlerde oyunu dikkatli bir
biçimde kullanarak, tek bir oyunun
boşa gitmemesine dikkat etmesidir.
Bu konuda okuma- yazma bilmeyenlere
kesinlikle oy verme tatbikatı
yaptırılmalıdır. Hem de bir iki defa
değil defalarca yapılmalıdır. Nasıl
ki, ordular savaşta tatbikat
yaparak, zaferlerinin garantiliyorsa
bu seçimde de okuma- yazma bilmeyen
seçmenler oyunu doğru adaya verme
konusunda, birçok alıştırma
yapmalıdır. Nasıl oy vereceğini
ortaya koyarak seçim zamanı oyunu
yanlış vermeyecek bir bilinç ve
pratik tutumu kazanmalıdır. Bunda
kesinlikle tatbikat yöntemini
küçümsememeleri gerekecektir.
|