|
Savunma Hakkı Kutsaldır. PKK Doğru
Bildiği Yolda Israr Edecektir
Murat Karayılan
İki
gün önce 7 maddelik yeni bir çözüm
deklarasyonu yayınladınız. Bu
deklarasyona neden ihtiyaç duyuldu
ve bununla kamuoyuna vermek
istediğiniz mesaj tam olarak nedir?
Uluslar arası ve Türkiye kamuoyunda
Kürt sorunu ve hareketimizin durumu
en çok tartışılan temel bir gündem
maddesi haline gelmiştir.
Ortadoğu’nun en temel sorunlarından
birisinin Kürt sorunu olduğu artık
net bir biçimde açığa çıkmıştır. Bu
sorunu herkes kendi açısından bir
biçimde tartışmakla birlikte şimdiye
kadar sorunun çözümü yönünde somut
bir proje ortaya konulmuş değildir.
Yine sorunun çözüm yollarını açık ve
net bir biçimde tartışmak yerine
daha çok ikili-üçlü
devletlerarasında çıkarlar
düzleminde yürütülen pazarlıklarla
Kürt halkının haklı davasının
devletlerin çıkarlarına kurban
edilmesi durumu yaşanmaktadır.
Deklarasyonun yayınlamamızın
birincil amacı bu duruma müdahale
ederek, somut, net bir proje ortaya
koymaktır. Çünkü bu sorun ne öyle
çokça belirttikleri gibi ‘bir terör
sorunu’dur, ne de ikili-üçlü bazı
güçler arasında yürütülecek
pazarlıklarla çözülecek bir
sorundur. Bu sorun bir toplumsal
sorundur. Toplumsal sorunlar da
bastırmayla, ertelemeyle, şiddetle
kalıcı bir biçimde çözümlenemez.
Karşılıklı kabul ve uzlaşma yoluyla
çözülecek bir sorundur. Biz bu
açıdan bir proje ortaya koyduk.
Çeşitli güçler çokça tartışmakta,
çağrılar yapmaktadırlar ama sorunun
çözümüne ilişkin bir projeye de
sahip değildirler. Biz bu nedenle
bir çözüm projesi ortaya koyduk.
Deklarasyonun birincil amacı budur.
İkincisi ise bu sorunla ilgili olan
Kürdistan’dan, Türkiye’den ve
uluslar arası güçlerden bize dönük
yeniden yapılan çağrılar ve ileri
sürülen istekler olmuştur. Biz aynı
zamanda bu deklarasyonla beraber
istek ve çağrılarda bulunan tüm
güçlere bir cevap vermiş olmaktayız.
Kürt sorununun en kısa yoldan ve kan
dökmeden nasıl çözülebileceğine dair
somut, makul önerilerle çözüm
projesini ortaya koyduk. Bu sorunu
çözmek isteyen güçler açısından çok
önemli bir belge durumundadır.
Deklarasyon öyle ayaküstü yazılmış,
çizilmiş bir belge değildir.
Yaklaşık bir aydan bu yana
yönetimlerimiz bulunduğu alanlarda
yürüttükleri tartışmalar ve bu
tartışmaların ortaklaştırılması
sonucu ortaya çıkarılmış bir
belgedir. Türkiye’nin
demokratikleşmesini ve Kürt
sorununun çözülmesini hedefleyen,
bölünme değil, özgür birliğin
temelini güçlendiren bir projedir.
Bu Türkiye toplumunun uzlaşması ve
kalıcı bütünlüğü açısından çok
önemlidir. Bu nedenle biz başta
Türkiye devletinin sorumlu
güçlerinin, birlikten ve barıştan
yana olan tüm kesimlerin ve konuyla
ilgili ulusal ve uluslar arası
güçlerin dikkate almalarını ve büyük
bir dikkatle üzerinde durmaları
gerektiğini düşünüyoruz.
Kendi cephemizden sorunun barışçıl
ve demokratik yollarla çözüm tarzını
ortaya koyduk. Ateşkes nasıl
pratikleşebileceğini ortaya koyduk,
silahların tümden devre dışı
edilmesinin nasıl mümkün
olabileceğini dile getirdik. Bunlar
değil de şiddet yöntemiyle ortadan
kaldırmaya yönelmeleri halinde de
neler yaşanabilir, buna karşı bizim
tutumuz ne olacak, onu da ortaya
koyduk. Dolayısıyla çok açık, net ve
içerikli bir çözüm belgesidir. Bu
hem Türkiye’deki Kürt sorununun
çözümünü hem de Kürt sorununun
yaşandığı diğer ülkelerde çözüm
yolunu gösteren bir çerçevededir.
Yani Kürtlerin yaşadığı diğer
devletler için de geçerlidir. Hiçbir
devletin ulusal çıkarlarına zarar
vermeyen, tarafların çıkarlarını
ortak noktada buluşturan bir
belgedir. Biz bunun doğru
değerlendirilmesini bekliyoruz. Bu
amaçla çözüm sürecinin gelişmesi,
artık şiddetin devre dışı edilerek,
diyalogun ve barışçıl yöntemlerin
esas alındığı bir dönemin başlaması
ve gelişmesi için hareket olarak
tutumumuzu açık, net ve bütün
boyutlarıyla ortaya koymuş olduk. O
açıdan bu deklarasyon önemlidir,
ciddidir, bizim tüm hareketimizin
görüşüdür. KCK sistemi içerisinde
yer alan tüm parti ve kurumların
üzerinde bütünleştiği bir çözüm
çerçevesidir. O açıdan Kürt
tarafının bakış açısıdır. Bunun
dikkate alınması gerektiğini bir kez
daha belirtmek istiyorum.
Özellikle Türkiye’de barış sürecinin
gelişmesi için emek veren başta
Türkiye barış meclisi olmak üzere
barıştan yana olan tüm kesimlerin bu
deklarasyonumuza sahip çıkmasını,
deklarasyon ekseninde barışçıl,
demokratik bir sürecin gelişmesi
için daha fazla mücadele etmeye
çağırıyoruz. Biz bu konuda üzerimize
düşeni yaptığımıza inanıyoruz. Daha
fazlasını istemek, tek taraflı
şunu-bunu yapın demek, sorunun
çözümüne yardımcı olmayacaktır.
Olmadığını da geçmiş zaman
göstermiştir. Dolayısıyla el
birliğiyle Türk devletinin gelişen
saldırılarının durdurulması için
çalışmak önemli bir nokta
olmaktadır. Buna karşı tavır
geliştirmek sorunun çözümünde önemli
bir halka durumundadır. Ben bu
çerçevede bütün barışsever ve
demokrasiden yana olan kesimleri
görevlerine daha fazla sahip çıkmaya
çağırıyorum.
Bu projemiz aynı zamanda bugün
Avrupa Parlamentosu bünyesinde
başlayan Kürt konferansına dönük bir
çözüm çerçevesi olarak da kabul
edilebilinir. Biz bu projemizi
böylece konferansa katılan bütün
dostların gündemine de sunmuş
oluyoruz. Türkiye’de Kürt sorunu bir
Türkiye sorunudur. Biz sorunun içte,
kendi aramızda tartışmaktan yanayız.
Ancak Türk devletinin sorunu ısrarla
uluslar arası güçlere götürmesi ve
uluslar arası güçlerin yönelimi
temelinde Kürt özgürlük hareketini
tasfiye planı ekseninde
yaklaşılırsa, bu projemiz hem ulusal
hem de uluslar arası düzlemde temel
bir çözüm anahtarı olarak
sunmaktayız.
Türk basını yalan haberlerle
yürütülen psikolojik savaşla
kamuoyunu yoğun manipülasyona tabi
tutuyor. Örneğin daha önce kişi
olarak sizin ve hareketinizin
yönetimiyle ilgili haberler vardı.
Şimdi de Türk Genelkurmay Başkanlığı
sınır ötesi nokta operasyonlarına
başladıklarını duyurdu. Bunlarla ne
amaçlanıyor?
Çok yoğun bir psikolojik savaş
durumu yaşanmaktadır. Özellikle son
iki-üç aydan bu yana bu daha fazla
artmış bulunmaktadır. Kuzeyde
geliştirilen operasyonlar sonucu
ordu güçleriyle gerilla güçleri
arasında yaşanan çatışmalar dışında
sınır hattında veya güney Kürdistan
kesiminde ne herhangi bir çatışma
yaşanmış ne de zaman zaman yapılan
top atışlarında herhangi bir
kaybımız olmuştur. Fakat Türk tarafı
ve basını sanal bir biçimde çok
yoğun bir savaş, operasyon varmış
gibi bir hava yaratmakta ve bununla
Kürt toplumu üzerinde bir tazyik
kurmak istemektedir. Toplumu
psikolojik olarak etkilemek
istemektedir. Sanki hareketimiz
tasfiye sürecini yaşıyormuş gibi
gösterilmeye çalışılmaktadır. “Ha
tasfiye olacaklar, ha tasfiye
oldular” havası yaratılmaya
çalışılmaktadır. Burada büyük bir
çarpıtma durumu söz konusudur. Son
üç gündür bütün kanallarda manşet
yapılan ‘sınır ötesi nokta
operasyon’u yapıldığına dair
haberler tamamen yalandan ibarettir.
Her zaman yapılan rutin top atışları
yapılmıştır, o kadar. Ama Türkiye
toplumu üç gündür bununla
uğraştırılıyor. Türk genelkurmayı,
basını ve medyası “ilk nokta
operasyonu yapıldı, tezkerenin
gerekleri yerine getirildi” türünden
haberler ortaya atmaktadır. İşte
güneyli güçlerin görüşleri
şunlardır, hatta Amerika savunma
bakanlığının bir temsilcisi açıklama
da yapmıştır. Öyle yaptılar ki tüm
uluslar arası basın da bu haberi
geçti. Oysa öyle bir şey söz konusu
değildir. Bu bir nevi dolaylı bir
biçimde deklarasyonumuza verilmiş
bir cevap gibi sunulmaya
çalışılıyor.
Biz bugün mücadele ile doğup,
gelişen 30. yılına girmiş ve bu süre
içerisinde önemli bir örgütsel,
toplumsal ve siyasal düzeyi
yakalamış bir hareket durumundayız.
Bu hareket saldırılar karşısında
otuz yıldan beri direnerek, büyümeyi
başarmış bir harekettir. 12 Eylül
cuntasıyla başlayan saldırılar,
92’den bu yana uluslar arası konsept
biçiminde geliştirilen kapsamlı
yönelimler dahil, yine en son
Önderliğimizin esir alınmasıyla
birlikte geliştirilen askeri,
psikolojik ve siyasal saldırılar
dizisinin tümünde tasfiye edilemeyen
bir hareket, bir hareket şimdi
birkaç ay içinde nasıl tasfiye
edilecek? Bir kere PKK’nin tasfiyesi
gibi bir şey artık mümkün değildir.
Türkiye’nin tasfiyesi olabilir mi?
Olamaz. O zaman PKK’nin tasfiyesi de
olamaz. PKK, toplum haline gelmiş,
kurumlaşmış bir harekettir. Onun
tasfiyesi artık imkan dahilinde
değildir. Gelişebilecek çok yoğun
saldırılar karşısında darbe
alabilir. Ama her fırsatta
belirttikleri gibi bir tasfiye
süreci, yılları alabilecek bir
süreçtir. Hiç imkânsızdır, demiyorum
ama hemen birkaç ay ya da birkaç
yılda yapılacak saldırılarla tasfiye
olacak bir hareket değildir. Çünkü
toplumda güçlü ideolojik, felsefik
temellere kavuşarak toplumsal
kültüre dönüşmüş bir harekettir.
Bununla birlikte Türk devleti
hareketimize karşı hem bölgedeki
statükocu güçlerden destek almakta
hem de ABD’den ve güneyli güçlerden
destek alarak hareketimizi böylece
ortadan kaldırmayı planlamaktadır.
Bu konuda izolasyon, baskı ve
tasfiyeyi dayatarak teslim almaya
dönük bir projenin olduğu açık
ortadadır. Buna kimin ne kadar
katılıp, katılmayacağı ayrı bir
tartışma konusudur. Hareketimizin
ortadan kaldırılması elbette ki
kolay bir durum değil ama darbe
yiyip, gerilemesi, demek tüm
Kürtlerin güç kaybetmesi anlamına
gelecektir. Ardından da sıra diğer
kazanımların hedeflenmesine geleceği
kesindir.
Bizlere yönelik haberlere ilişkin de
şunları söyleyebilirim; bizler orta
yerde bulunup da hemen
yakalanabilecek insanlar değiliz.
Türk devleti yıllardır bizi imha
etmek ve ele geçirmek istemektedir.
Kişi olarak ben onlarca kez yirmi
bin, elli bin askerle kuşatılmaya
alınmış, en gelişmiş teknikle
hedeflenmiş, bütün bu aşamalardan
geçmiş bir kişiyim. Yine birçok kez
bu tip saldırılara maruz kalmış bir
hareketiz. Hemencecik yakalanacak
değiliz. Bazıları ‘paketlenip,
tutuklanarak, bize gönderilsin’
demektedirler. Bu haberler ortaya
atılarak, toplum aldatılmak
istenmektedir. Bunlar saçma-sapan
haberlerdir. Nasıl ki Türkiye
cumhuriyeti başbakanının kaçırılması
kolay değilse bizimki de en az
onunki kadar kolay değildir. Bunu
herkesin bilmesi lazım.
Bir diğer husus da sanki hareketimiz
öyle kurumlaşmış, sistemleşmiş bir
hareket değil de içinde bireyler
var, bireylerin tarafları, ekipleri
var gibi yansıtılmak
istenilmektedir. Bu da saçma bir
iddiadır. Özellikle bu konuda bazı
ispiyoncu Kürtleri de
kullanmaktadırlar. Namık Durukan
diye biri var. Onun dayandığı
kaynakların hangi ihanetçiler
olduğunu biliyoruz. Bu ihanetçiler
bilgi satıyorlar. Dört yıl önce
hareketten kaçmışlar, bize ilişkin
artık hiçbir bilgileri yok, para
etmiyor ya da söylediklerine kimse
prim vermiyor. Durup, düşünüp,
‘nasıl bir senaryo çizsek de
bilgimiz para etse’ diyerek
hareketimiz hakkında kendilerine
göre dedikodular, senaryolar
yaratarak, pazara sunmaktadırlar.
Bunların hepsi psikolojik etki
yapmaya dönük şeylerdir.
Yönetimimizin birbirinden ayrısı-gayrısı
yoktur. Biz hepimiz biriz. Biz öyle
ayaküstü bir araya gelmiş arkadaşlar
topluluğu ya da öyle rasgele
oluşturulmuş bir yönetim değiliz. Bu
konuda polemik yapmak, halkımızın
kafasında soru işaretleri yaratmak
ya da psikolojik savaşı
derinleştirerek, sonuç alınacağını
sanmak gaflettir. Biz bu konuda
söylenen her şeye hemen anında cevap
vermek istemiyoruz. Halkımız bunu
bilmelidir. Çünkü bunları ciddiye
almıyoruz, ciddiye alınacak şeyler
de değildir. O açıdan kalkıp da bir
ispiyoncu ve özel savaş elemanının
ortaya attığı bir yalana ikide bir
cevap verecek değiliz.
Bunlar özel savaş faaliyetinin birer
parçası olarak gelişmektedir.
Halkımızın bunlara itibar ettiğini
sanmıyorum. Şuanda çok yoğun bir
manipülasyon, psikolojik saldırı ve
atmosfer yaratılarak, kitle
tabanımız üzerinde etki yaratılmaya
çalışmaktadır. Sanki bizler
gidiciymişiz gibi yaklaşılmaktadır.
İşte seçimler olacak, bazı yerler
kaybedilecek. Halbuki öyle değildir.
Zorlanan biz değiliz. Zorlanan
onlardır. Onlar bas bas bağırıp, ona
buna yalvararak, kendi ülkelerinin
ekonomik kaynaklarını peşkeş
çekmektedirler. Amerika’ya kadar
gittiler, yalvarmadıkları kimse
kalmadı. Biz rahatız, yerimizdeyiz,
hareket olarak gelişme yaşıyoruz ve
daha büyük gelişmeleri dayatıyoruz.
Zorlanan, daralan, tıkanan Türkiye
cumhuriyeti devletidir. Onun
sömürgeci, inkarcı, imhacı
mantığıdır. Bu mantık bugün uluslar
arası düzeyde bir zorlanmayı
yaşamaktadır. Şimdi tozu dumana
katarak tezkere çerçevesinde ‘ha
saldırdık, saldıracağız’ diyorlar.
Saldırın! Sizi tutan mı var? Zaten
Amerika da, güneyliler de onay
vermiş, diyorsunuz.
Ben kendim 92’deki kapsamlı
saldırıda savaşın en keskin
alanlarında yer almış biriyim. O
zaman bu söz konusu güçlerin hepsi
beraber üzerimize geldiler. Bize
geri adım attırabildiler mi? Bunları
uzun uzun anlatmaya burada gerek
yoktur ama daha önce denenen
yolların bir daha denenmesinin bir
anlamının olmadığının görülmesi
gerekiyor. Bu çözüm yolu değildir.
Önceden çokça denenen ve hiçbir
sonuç almayan yolların yeniden
denenmesinin zaman kaybettirmekten
başka bir anlamı olmadığını
söylüyoruz. Bunu yapmakla Türkiye
cumhuriyetine kaybettireceksiniz.
Haberlerde Onur Öymen’i dinledim.
Sözüm ona bir partinin başkan
yardımcısıdır. “sınır ötesi bir
operasyon olmuş, biz bunu çok
yerinde buluyoruz. Bizim istemimiz
terörün tamamen bertaraf
edilmesidir.” demektedir. Bu senin
isteğinle olacak bir şey midir?
Senin otuz yıldır yapamadığın bir
şeyi şimdi bunlar hemen birkaç top
atışıyla nasıl yapacaklar? Otuz
yıldır siz devlet olarak
çalışıyorsunuz, yapamadınız. Bu
hareketin Önderliği esir alındıktan
sonra harekete yönelimler
geliştirilmesine rağmen bu hareket
tasfiye olmadıysa hiçbir zaman
tasfiye olamaz. Çünkü bu Önderlik
yüzyıl dayanılacak ideolojik,
felsefik birikimi ve zemini yaratmış
ve bu toplumsallaşmıştır. Onun için
hareketin yönetimi olarak bizler
tasfiye edilirsek, PKK hemen tasfiye
edilecekmiş gibi yaklaşılıyor. Böyle
bir şey söz konusu bile olamaz.
Bizler militanız. Bu harekette bizim
gibi yöneticilik yapacak daha
onlarca, yüzlerce kadro vardır.
Artık bunun anlaşılması lazım. Bu
anlaşılmadan kitleleri, bilinçsiz
kesimleri ikide bir dolduruşa
getirerek, beklentiye sokmanın
hiçbir anlamı yoktur. Eskiden
denenen, tecrübe edilen yöntemlere
tekrardan yönelmek kimseye
kazandırmaz, kaybettirir. Sorunları
çözmez, derinleştirir.
Süreci çözümsüzlük ve savaşta
derinleştirirseniz bundan Kürt
halkının çok fazla kaybedeceği bir
şey yoktur. Belki fiziki kayıplar
verir, şehitleri zaten var.
Horlanan, bastırılan, sürekli
itilip, kakılan Kürt halkıdır. Her
şeyi elinden alınan bir halktır.
Daha fazla kayıp verebilir ama
kaybedeceği çok fazla bir şeyi
yoktur. Fakat Türkiye cumhuriyeti
bir yüzyılı bu mantıkla
kaybedecektir. Bu açıdan bu zihniyet
ve mantığın terk edilmesi gerekiyor.
Psikolojik savaş yöntemlerine bel
bağlayıp da halkı oyalamayla bir
yere varamazsınız. Bu konuda
bazıları ahkam kesmektedirler. Cemil
Çiçek vb. devlet yetkilileri zaman
zaman basına çıkarak “PKK şöyle
yapıyor, böyle yapıyor, şuna-buna
hizmet ediyor” şeklinde açıklamalar
yapmaktadırlar. Bunların hepsi
gerçek dışı beyanatlardır. Gerçek şu
ki PKK hareketi bugüne kadar
Ortadoğu’da kendi öz gücüne dayalı
ve kendi kendine karar alıp
uygulayan, gelişmesini sürdürebilen,
kendi kendine yeterli olabilen tek
harekettir. Bu Kürt halkı açısından
büyük bir onur ve şereftir.
Hiç kimsenin etkisinde kalmadan
bağımsız çizgisini sürdüren
hareketimiz karşısında ona-buna
Türkiye’yi peşkeş çeken kimselerin
bu konuda konuşmaya hakkı yoktur.
“Oramar’daki (Dağlıca) eylem PKK’nin
değil de Amerika’nın peşmergelere
verdiği eğitim tarzının bir
sonucudur” şeklindeki değerlendirme
yapanlar da oldu. Hâlbuki mücadele
tarihimize bakılırsa biz bu eylemi
çok çok katlayan eylemler yapmış bir
hareketiz. Taburları tümüyle yerle
bir eden birçok eylemimiz vardır.
Eğer sürecin doğru bir rotaya
girmesi sağlanamazsa bunun gibi
yüzlerce eylem de olabilir. Bu tür
şeylerle bir şey izah edilmeye
çalışılıyor yani güçsüz olduğumuz
yansıtılmak isteniyor. Strateji ve
taktik geliştirme yeteneğimiz, yine
güçlerimizin askeri performansı göz
ardı edilmek isteniyor. Esas bu
çarpıtmaların amacı budur. Ama bunu
nereye kadar gizleyecekler, o ayrı
bir konudur.
5 Kasımda gerçekleşen Bush-Erdoğan
görüşmesinde Bush PKK ‘ortak
düşmanımız’ ifadesini kullandı.
Şimdiye kadar Amerika’ya yönelik
hiçbir eylemi olmayan hareketinize
yönelik bu yakıştırma yeni bir
dönemin ifadesi mi? Kürt-Amerikan,
PKK – ABD ilişkileri nasıl bir
evreye giriyor?
Bu daha önce de yazılı olarak
çeşitli biçimlerde cevapladığımız
bir sorudur. Biz sürece bakacağız.
Daha önce de PKK hareketinin
herhangi bir devletin düşmanı
olmadığını ifade ettik. PKK düşman
ilan edilerek Kürt sorunu çözülemez.
Bir de ABD bölgede Kürt halkına
dayanmak ve Kürt halkını dost görmek
istiyorsa PKK’yi düşman, Kürt
halkını da dost görmesi bir çelişki
olur. Güney Kürtlerini dost, kuzey
Kürtlerini düşman görmek olmaz, bu
da ABD açısından bir çelişkidir. PKK
hareketi Kürt halkı içerisinde en
büyük kitleye sahip olan hareket
konumundadır. PKK hareketinin
istediği barışçıl, demokratik
yöntemlerle Kürt halkının halk
olmaktan kaynaklı doğal haklarının
verilmesidir. Bunu 2000 senesinde
TBMM’de konuşma yapan o zamanki ABD
başkanı Bill Clinton da dile
getirmişti. Yani “Kürtler de halk
olmaktan kaynaklı doğal haklarını
kullanmalıdır” şeklinde bir konuşma
yapmıştı. PKK’nin de istemi Kürt
halkının doğal haklarının
verilmesidir ve bu temelde mücadele
yürütmektedir. PKK doğru
tanımlanmadan, onun dayandığı
toplumsal sorun görülmeden soruna
yaklaşım çözüm getirmez,
çözümsüzlüğü derinleştirir. PKK
tartışılıyor ama PKK’nin dayandığı
sorun nedir? Bu tartışılıyor mu?
Sorunun çözümüne ilişkin bir projesi
var mı? Bu konuda açıklanan herhangi
bir şey yoktur. Daha çok PKK’nin
nasıl tasfiye edileceği
tartışılıyor. Biz yayınladığımız
deklarasyonla savaş değil, barışçıl
yöntemlerle nasıl çözüleceğini
ortaya koyduk.
Kısaca hareket olarak çözüme açık
olduğumuzu bu biçimiyle ifade ettik.
Ama buna rağmen üzerimize şiddetle
gelinirse direneceğiz. Biz zaten
kendimizi otuz yıldır direnerek
geliştiren bir hareketiz. Biz hemen
öyle bazı devletlerin tehditleri ve
yönelimleriyle tuz-buz olacak bir
hareket değiliz. Bizim kitle
temelimiz, halkımız, dağlarımız,
haklılığımız, irademiz, cesaretimiz,
bilgi, beceri ve tecrübemiz vardır.
Ortada çoluk-çocuk yoktur.
Dolayısıyla biz kendimize
güveniyoruz. Biz bu mücadeleyi
geliştirirken herhangi bir kimseye
bel bağlamadık, şimdi de
bağlamıyoruz. Ama Ortadoğu’da
istikrar isteniyor, çatışmaların
durdurulması isteniyorsa en temel
sorun Kürt sorunudur ve bu sorun
çözülmelidir. Eğer bugün Türkiye’de
bir gerginlik ve çatışma varsa bunun
en temel nedeni Türkiye’deki inkarcı
mantıktır. Türkiye’nin mantığı
Kürtleri inkar ediyor. Bazen
“Kürtler vardır ama hakları yoktur”
deniliyor. Eski generaller de kısmen
itiraf etmeye başladılar. Açık ki
bir inkar siyaseti var. Kürt
halkının bu inkar siyasetine karşı
direnişi meşrudur, doğrudur ve
haklıdır. PKK de bunu yapıyor ve PKK
doğru bildiğinden de şaşmayacaktır.
Ama PKK, başta ABD olmak üzere bu
bölgeyle ilgili olan tüm güçlere
şunu söylemektedir; eğer siz burada
istikrar ve barış geliştirmek
istiyorsanız, sorunları köklü çözmek
istiyorsanız bunun yolu Kürt
sorununda barışçıl demokratik
çözümün önünü açmak, silahları devre
dışı edecek bir yöntem
geliştirmektir. Aksi takdirde PKK
ile savaşarak, sorun çözülmez, daha
da derinleşeceği de çok açıktır.
Biz bu sorunun şiddet ve terörle
çözülemeyeceğini barışçıl
yöntemlerle çözülmesi gerektiği
söylüyoruz. Türk devleti sorunun
çözümünde şiddet ve devlet teröründe
ısrar etmektedir. Yok edilmekle
karşı karşıya olan bir güce kim “
savunma hakkın yok” diyebilir?
Savunma hakkı kutsaldır. PKK doğru
bildiği yolda ısrar edecektir. Doğru
bildiği yol da bölgenin istikrarı,
barışın ve demokrasinin gelişmesi
yoludur. Biz eminiz ki sonuçta
herkes; Türkiye de Amerika da bu
noktaya gelecektir. Biz burada
demokratik barışçıl sistemde ısrarcı
olacağız. Ama bizi şiddetle tasfiye
etmek isteyen güçlere de cevabımız
kesin ve nettir. Biz bunu net bir
biçimde deklarasyonda da ortaya
koyduk.
Diğer yandan biz teori ve söyleme
değil, pratiğe bakarız. Bundan sonra
pratikte tutumlarının ne olacağına
bakar ve ona göre davranırız. Eğer
birileri illa ki bizi karşısına
alıp, yönelirse, ona karşı bizim de
elbette söyleyeceğimiz ve
yapacağımız şeyler olacaktır.
Irak ve Kürt federe hükümetinin kimi
yetkililerinin açıklamalarında
hareketinize karşı Türkiye’nin
yanında olunduğuna dair söylemler
giderek artıyor. Bu tavır
değişikliğinin altında neler
yatmaktadır?
Yeni kurulan Irak federal devleti
ilk kez Kürtleri inkar eden değil,
kabul eden bir temelde kurulmuştur.
Bu devlet bölgede Kürt inkarına
karşı tutarlı bir politikayla tutum
alabilseydi “biz kendi içimizde
Kürtleri kabul eden, federal bir
devletiz” tarzında yaklaşıp, inkar
politikalarını reddeden bir çizgiyi
esas alsaydı, Irak devleti ve Kürt
bölge hükümeti Kürt sorununun
çözümünde önemli bir rol
oynayabilirdi. Ama böyle bir
politika esas alınmadı. Türk
devletiyle sanki bir devletin
yetkilileri olarak değil de
örgütlerin yöneticileri olarak
ilişki kuruluyormuş gibi
yaklaşılarak, Türk devletine “biz de
sizinleyiz, sizi destekliyoruz”
türünden yaklaşımlara yöneldiler. Bu
çok yanlış bir politikadır.
Kendileri açısından da hiç bir sonuç
vermeyecek bir politikadır. Türk
devleti bir kere bütün parçalarda
stratejik olarak Kürt iradeleşmesine
karşıdır. 5 Kasım’da Erdoğan-Bush
görüşmesi ardından Türkiye kendi
konseptini ikiye böldü. Birinci
hamle PKK’nin yok edilmesi, ikinci
hamle de güney Kürdistan’daki
kazanımların hedeflenmesi biçiminde
bir planlamaya kavuştuğu
anlaşılıyor. Türk genelkurmayı Kürt
federe bölgesinden bahsederken de
“federasyon geçicidir” dedi. Yani
aslında kabul etmemektedir. Fakat
Amerika’nın baskısıyla güneyi ikinci
plana almıştır. Şimdi sadece
hareketimiz hedeflenecek ama Türk
devletinin ulaştığı yeni konseptin
Kürdistan stratejisinin tümüyle
ortadan kaldırılmak istendiği
unutulmamalıdır. Burada sorun Türk
devletinin Kürdü inkar siyasetidir.
Bu siyaset aşılmadığı müddetçe Güney
Kürdistan dahil tüm Kürt kazanımları
Türk devletinin hedefi olacaklardır.
Bu noktadan hareketle güneyli
güçlerin hataya düşmemeleri, yarın
kendi kuyularını da kazacak olan bir
planın parçası haline gelmemeleri
gerekmektedir.
Kısaca Türk devletinin yönelimi daha
doğru anlaşılmak durumundadır. Yani
bu yönelim stratejik bir yönelimdir.
Bu yönelim sıradan, sadece belli bir
hedefe dönük değil, daha kapsamlı
bir hedefi içeren bir yönelimdir.
Bunu dikkate almayan hiçbir siyasi
anlayış sonuç alıcı bir yaklaşım
ortaya çıkaramaz. Bu açıdan biz şunu
söylüyoruz; Türk devletinin bu
yönelimi karşısında tüm Kürdistani
güçler birleşmelidir. Ortak bir
strateji ekseninde hareket
etmelidirler. Belki farklı farklı
yerlerde durabilirler ama ortak bir
strateji temelinde hareket
edilmelidir. Aksi durumda herkes
kaybedecektir. Bir de kimse bu
dönemde karşı tarafa umut
vermemelidir. “Taktik yapıyoruz” adı
altında fazlasıyla umut vermek amaca
çok fazla hizmet etmez. Biz
deklarasyonumuzda da ortaya
koyduğumuz gibi herkesi ulusal
birliğe davet ediyoruz. Tarihin bu
önemli döneminde çok kritik, hassas
bir süreç yaşanıyor, bu süreçte tüm
Kürdistani güçlerin üzerlerine
düşeni yapmalarını gerektiğini
belirterek, herkesi yeniden ulusal
birlik çizgisi etrafında dayanışması
gerektiğini belirtiyoruz.
ABD’nin Ankara büyükelçisi Ross
Wilson’un yaptığı görüşmelerle
beraber AKP hükümetinin de yeni Kürt
muhatapları yaratmaya dönük
arayışlarının olduğu görülüyor.
DTP’yi dıştalama temelinde siyasal
alanda yeni Kürt temsili yaratma
çabasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bu daha öncesinde de çeşitli Avrupa
ülkeleri tarafından çokça üstünde
durulan ve geliştirilmek istenen bir
senaryodur. Yani işte PKK hareketi
karşısında ikinci bir alternatif
yaratma girişimi var. Bu, bizim
bildiğimiz kadarıyla uzun yıllardır
geliştirilmek istenen ama bir türlü
başarılı olunamayan bir senaryodur.
Çünkü Kürt halkı ölümün ve uçurumun
eşiğindeyken PKK Önderliği ortaya
çıkmış, partileşmiş, mücadele
yürütmüş ve bu halka yeniden ruh ve
can vermiştir. Dolayısıyla PKK
dışında başkalarının gelip bu
zeminde etkili olması beklenemez.
Kuzey Kürdistan başta olmak üzere
Kürdistan’ın tüm parçalarında PKK
tarzı oturmuştur. Onun için başka
bir örgüt bu kitle ve toplumu
etkileyemez. Tek hareket mi olacak,
diyebilirsiniz. Hayır. PKK’nin
kitlesel yoğunluğunun dışında
çevreler, gruplar olabilir. Ama
onlar kitleselleşemez. Zaten şimdi
varlar, daha önceden de vardılar,
çok uğraşıyorlar ama birkaç yüz
kişiyi bir araya getiremiyorlar.
Amerika onlarla görüşüp, ne
yapabilir? Bilemiyorum. Bir
alternatif arayışı içerisindedirler
ama bu arayış sonuçsuzdur. Onlar da
dikkate alındıklarını düşünüp,
umutlanıyorlar. Seni neden dikkate
alsın ki? Ortada bir nabız yoklaması
ve bir arayış durumu söz konusudur.
Diğer yandan PKK’siz, Öcalansız
çözüm teorileri Kürdistan’da
yürümez. Bu tür arayışların hepsi
ters dönecektir. Hiçbiri sonuç
almaz. Yani bu halk bu kadar emek
vermiş, kan dökmüş, savaşmış, şehit
vermiş, tutuklanmış ve köyünü
kaybetmiş. Kürt halkı bütün bu
süreçler boyunca kendisini bir
kenara verip, seyreden bir kimseyi
nasıl kaale alsın? Kaale almaz. Bu
konuda özellikle Erdoğan da zaman
zaman bazı şeyler söylemektedir.
Bunu Amerika’da da söyledi, başka
yerlerde de söyledi. Sanırım bu
Amerikalı senatör de biraz ona
kanarak geldi. “Ben Kürtleri daha
fazla temsil ediyorum. Benim 75
milletvekilim var” dedi.
Amerikalılar da bunların Kürt
olduğuna inandılar. Bunlar Kürt
değildirler ki. Bunlar kendini inkar
eden Kürtlerdir. Yani en azından
Kürt davasını sahiplenmeyen, biraz
da çıkar peşinde olan kesimlerdir.
Amerikalı yetkili de onun için
gelip, onlarla görüştü. İlk etapta
çağırdı, ikinci aşamada Erdoğan
kendisi müdahale edip, göndermedi.
AKP içinde olan Kürtler ayrı,
diğerleri ayrıdır. Diğerleri dar ve
marjinal kesimlerdir. AKP
içerisindekiler ise bu davaya dahil
kimseler değildir. Başka bir
kulvarda siyaset yapan insanlardır.
Kürdistani bir siyaset içerisinde
olmamışlardır, İslami yada devlet
işbirlikçisi bir siyasetten
gelmişlerdir. Başka kulvarlarda
siyaset yapan insanlardır. Bu halk,
“Türk devleti beni inkar ediyor, bu
tarz bir bütünleşmeyi kabul
etmiyorum” demektedir. Dolayısıyla
devletin inkar siyaseti ile
bütünleşmiş konumda olan
milletvekillerinin Kürt halkını
temsili gibi bir durumu söz konusu
olamaz.
Sayısı fazla olmuş, o hiç önemli
değil. Önemli olan Kürt davasının
değer yargılarına ne kadar bağlı
olup olmadığıdır. Yoksa Abdulkadir
Aksu da Kürt’tür. Abdulkadir Aksu
kadar Kürtlere kötülük yapan bir
kimse var mıdır? Çok fazla isim
belirtmek istemiyorum ama bu
kişilerin de devlet gibi Kürtlere
dayattıkları inkarcılık dışında
herhangi bir şey yapmamışlardır.
Bunlar Kürt halkını temsil edemez.
Kaldı ki bu siyaset geri teper,
yutturulamaz. Türk devleti geçmişte
de bu tür yöntemleri denemiştir. AKP
de denesin, o zaman görürüz. Yani
Avrupalılar ya da Amerikalılar bütün
dünya kamuoyu bunu bilmiyor mu? Sen
devlet gücünü, parayı arkana alarak,
DTP’yi daraltacaksın, baraj engeli
ve farklı tedbirlerle Kürt
iradesinin yansımasının önüne
geçeceksin ve bu temelde dengesiz
bir seçim yapacaksın, ondan sonra da
yanına aldığın bazı adamları aday
göstererek “bunlar Kürt
temsilcileridir” diyeceksin. Bunlar
zorla dayatılan temsilcilerdir. Kürt
halkının öz be öz yüreğinden kopan
temsilciler değildir. Bu bilinen bir
şeydir. Bu sorunu ortaya koyan, bu
mücadeleyi bugüne kadar getiren,
şehit veren, emek veren bir
toplumsal gerçeklik ve hareket
vardır.
Bu nedenle o tür alternatif
arayışların sonuçsuz kalacağı
bilinmelidir. Bir de AKP’nin içinde
bildiğim kadarıyla Kürtlüğüne helal
getirmek istemeyen bazı kesimler de
vardır. Bu kesimlerin bu tür
oyunlara gelmemesi gerekiyor.
Kürtlüğünü kirletmemesi
gerekmektedir. Eğer oyuna gelinirse
konumları kötü, art niyetli bir çete
reisinden daha berbat hale
gelecektir. Anlaşılıyor ki AKP
silahlı çetelerin yanında bir de
siyasi çete reislerini oluşturmak
istemektedir. Buna gelinmemeli ve bu
tehlikeli bir oyundur.
Bugün Kürt sorunu çözüm aşamasına
gelip dayanmıştır. Bu aşamaya kolay
gelmemiştir. Bin bir emek temelinde
bu düzeye ulaşmıştır. Halkımız yirmi
bine yakın şehit vermiştir. Kimse bu
konuda bozgunculuk yapmamalıdır.
Sürecin çözüme doğru evirilmesinde
engel olmamalıdır. Yapabiliyorsa
çözüme destek sunmalıdır. “Ben
alternatifim” şeklinde
yaklaşılmamalıdır. Eğer çözüme
herhangi bir katkı yapamıyorsa da
bir kenara çekilmelidir. Bu konuda
özellikle de bu hassas dönemde işi
olmayan kimseler kendileri ile
ilgili olmayan işlerle
uğraşmamalıdır.
DTP’ye dönük kapatma ve eşbaşkanının
tutuklanması tartışmalarıyla adeta
siyasi bir linç geliştiriliyor.
Erdoğan bir yandan bir çözüm
planından bahsederken, DTP’ye ve
seçilmiş vekillerine yönelik bu
saldırılar bir tezatlık taşımıyor
mu?
Her şeyden önce Kürt sorununun
demokratik yöntemlerle çözülmesi
için hem bizim hem de devlet
açısından DTP önemli bir aktör
konumundadır. Bu açıdan Kürt
sorununun barışçıl çözümü için
DTP’li vekillerin parlamentoda
bulunmuş olması bir şanstır. Diyalog
değil de Kürt davasıyla ilgili
herkesin yok edilmesi türünde bir
yaklaşım varsa bu tehlikeli bir
yaklaşım olur. Nitekim şimdi
devletin DTP’nin üzerine gidiş tarzı
çok tehlikelidir. Yani DTP’yi tümden
kapatma, hatta üyelerine siyasi
yasak getirme, birçok insanı baskı
altında tutma tehlikeli bir
girişimdir. Bu, özgür Kürt halkıyla
Türk devletinin bir arada yaşama
halkalarının sökülüp, atılmak
istenmesi anlamına gelir. “Ya teslim
olacak, kendinizden vazgeçeceksiniz
ya da biz sizi ezeceğiz”
denilmektedir. Bu çok ciddi bir
durumdur.
Yaşanan süreci yakından izliyoruz.
Bir taraftan çözüme dönük bazı
projeler olduğundan bahsediliyor,
bazı girişimler var, tartışmalar
var, denilmektedir. Diğer taraftan
çözüm unsuru olacak güçler de devre
dışı edilerek, tasfiye edilmek
isteniyor. Bu anlaşılmaz bir şeydir.
Bu konuda Türkiye’nin ortak bir aklı
olmadığı görülüyor. Rotasız bir gemi
gibi bir gidişat söz konusudur. Bu
anlamda DTP’ye yönelim ciddi bir
halka olmaktadır. Bir de DTP eşittir
PKK gibi algılama bir çarpıtmadır ve
doğru değildir. PKK ve DTP’nin
kulvarları farklıdır. DTP ağırlıklı
olarak Kürt halkına dayanan on yedi
yıllık demokratik siyasal zeminde
şekillenmiş bir örgütlenmedir. PKK
ile ilişkisi var mı, yok mu,
deniliyor. İlişkisinden ziyade,
yılların birikimiyle şekillenmiş bir
örgütleme söz konusudur. Biz DTP’li
parlamenterleri ve belediye
başkanlarını halkımız tarafından
teveccüh gören şahsiyetler olarak
görüyoruz. Çoğunu tanımıyoruz bile.
Fakat halkımız tarafından teveccüh
görmüş insanlar oldukları için biz
de değer veririz.
Türk devleti tarafından doğru
değerlendirilmesi halinde DTP,
çözüme dönük rol oynayabilecek bir
güçtür. Biz öyle görüyoruz. Öte
yandan DTP sorunun esas sahibi
değildir. Ama sorunda etkili
çözümleyici rol oynayabilecek bir
noktada durmaktadır. Böyle yaklaşmak
daha doğrudur. Yoksa “siz örgüt
üyesisiniz, dağa gitmişsiniz”
diyerek yalan-yanlış sahte
fotoğraflarla o insanları töhmet
altında bırakma kimseye bir şey
kazandırmaz. Sorunun bir boyutu bu
iken bir diğer boyutu ise DTP’ye
yönelim bir yerde Kürt halkının tüm
yasal meşru kurumlarının
hedeflenmesi ekseninde gelişen bir
yönelim olmaktadır. Bir linç durumu
söz konusudur. Kürt halkını
iradesizleştirme ve teslim almaya
dönük konseptin gereği olarak üstün
körü DTP üzerine gidilmektedir.
Yasal, seçilmiş parlamenterler
yargılanıyor, belediye başkanları
ise yakalanıyor, yargılanıp
soruşturma-kovuşturmalara uğruyor.
Türkiye böylece aslında kendi
yasalarını da çiğnemiş oluyor. Bütün
bu yönelimlerin bir konseptin gereği
olarak gerçekleştiği anlaşılıyor.
Şimdi bir de Cemil Çiçek “PKK
DTP’nin kapatılmasını istiyor”
diyor. Bizimle ne alakası var? Siz
kendiniz bastırıyorsunuz “ya teslim
olursunuz ya da sizi kapatacağız”
diyorsunuz. Bunu sürekli
dayatmadınız mı? Bu partinin
arkasında iki milyonluk oy var. Bu
oyları veren iki milyon insan PKK’yi
terörist görüyor mu ki, o oylarla
seçilmiş vekilleri görsünler?
Dayatmayla kelime-i şahadet getirir
gibi “ya bunu söyleyeceksin ya da
boynunu keseceğim” tarzında bir
yaklaşımla insanları ve
siyasetçileri onursuzlaştırma
girişimi ahlaki değildir. Bu
dayatmaların hiçbir hukuki ve ahlaki
değerlerle ilgisi yoktur.
“Edi Bese” hamlesi kapsamında
gerçekleşen kitlesel mitinglerle
Kürt halkı sayın Öcalan’ı ve
hareketinizi sahiplendiğini bir kez
daha ortaya koydu. Hamle sürecinin
geliştirilmesinde Kürt halkına bir
mesajınız var mı?
Türk devletinin birdenbire sınır
ötesi operasyon tartışmaları ve
tezkere konusunu gündeme
getirmesinin en temel nedenlerinden
birisi bizim hareketin geliştirdiği
“Edi Bese” hamlesini geriye çekmek,
onu boşa çıkarmaya dönüktür. Çünkü
bu konuda Türk devletinin
Önderliğimize, halka karşı işlediği
suçlar vardır. Türk devleti bununla
kimyasal yollarla Önderliğimize ve
gerillamıza dönük geliştirilen
saldırıların açığa çıkmasını önlemek
istemiştir. Bununla birlikte Kürt
halkına karşı bir imha konsepti söz
konusudur. Bu imha konseptine hem
bölgesel hem de uluslar arası
güçleri katarak, Kürt halkına karşı
bir seferberlik ilan edildiği
bilinmektedir. Biz buna karşı kendi
hamlemizde ısrar etmeliyiz. Nitekim
halkımız Kürdistan’ın çeşitli
parçalarında ve yurtdışında bu hamle
sürecinde atılması gereken ilk
adımları atmış bulunmaktadır. Bunu
derinleştirmemiz gerekir.
Başlattığımız bu hamle süreci
sıradan, herhangi bir hamle gibi
değildir. Daha stratejik ve kapsamlı
bir hamlesel çıkıştır. Bunun
ideolojik, siyasal, diplomatik,
kültürel ve savunma içerikli
ayakları vardır; boyutludur. Bu
hamlenin geliştirilmesinde
Kürdistanlı tüm toplumsal kesimler
rolünü oynamalıdır. Başta kadın ve
gençlik olmak üzere emekçi kesimler,
bütün yurtsever ve duyarlı halkımız
bu hamlenin stratejik önemini
görerek, ona göre katılım
göstermelidir. Biz bu hamleyi
yoğunlaştırarak, inkar ve imha
siyasetini aşacak, Kürt sorununun
barışçıl, demokratik çözümünü
geliştirerek, Önderliğin ve Kürt
halkının özgürlüğünü geliştireceğiz
ya da karşı tarafın hamlesi altında
kalarak, gerileyecek, ezilme
sürecine tabi tutulacağız. Bu
olasılıklardan birisi gelişecektir.
Dolayısıyla karşı taraf değil, bizim
hamlemizin başarısı için tüm
yurtsever halkımızı bir kez daha
“Edi Bese, Önderliği yaşa ve yaşat”
hamlesine katılmaya çağırıyorum.
Önderliğimizin dokuz yıldır içinde
bulunduğu koşullar hiçbir insani
yaklaşımla izah edilemeyecek
koşullardır. Önderliğimize dönük
dokuz yıldan beri fiziki işkenceyi
çok aşan psikolojik bir işkence
durumu söz konusudur. Bununla
kalmayıp yeniden hücre cezası
vermişlerdir. Bu bir siyasal
tutumdur. Yıllardır tedaviye
ihtiyacı olmasına rağmen bu
yapılmamaktadır. Önderliğimiz
şahsında halkımızın iradesi ezilmek
istenmektedir. Dolayısıyla tüm
halkımız Önderlik etrafında
birleşerek, eylemsel çıkışını daha
da güçlendirmelidir. Bu hamleyi
hareketimiz bu temelde
geliştirmiştir. Bütün Kürdistan
parçalarında giderek
yoğunlaştırılması gereken bir
süreçtir. Bu konuda gerillası,
gençliği kadını, siyasetçisi,
örgütçüsü yani kim ne yapabiliyorsa
onu yapmalıdır. Katılabilenler
gerillaya katılsın, katılamayanlar
eylemsel sürece katılsın, onu
yapamayanlar propaganda yapsın yani
herkes kendi gücüne göre yapmalıdır.
Kendini geriye çekerek, gücünü
küçümseyerek değil, gücüne göre
elinden ne geliyorsa onu yapmalıdır.
Hiçbir şey yapamıyorsa dua
etmelidir. Ama bu tarihi süreçte her
Kürdistanlı insan gelişen
saldırılara karşı Önderlik etrafında
kenetlenme ve hamleyi başarıya
ulaştırmak için mutlaka kendinden
yana da bir çaba sahibi olmalıdır.
Eğer bu biçimde yaklaşım gelişirse
hamlemizin partimiz PKK’nin 30.
yılını büyük bir başarı yılına
dönüştürme imkanı bugün her
zamankinden daha fazla vardır.
Mücadelemiz ilerleyip, çözüm ve
başarı kapısını zorladığından dolayı
egemen devletler bundan ürkerek,
saldırıya geçmiş bulunmaktadırlar.
Ama onların saldırısı hamlemizin
başarısının önüne geçemeyecektir.
Halkımızın başta Amed, Batman, Van,
Hakkâri, yine güneybatı Kürdistan ve
yurtdışında gösterdiği gibi
sahiplenme giderek gelişecek ve
mutlaka sonuç alacaktır.
Biraz önce bu röportaj yapılırken
TUHAD-FED genel sekreteri olan Aziz
Akşahin arkadaşın yaşamını
yitirdiğini basından öğrendim. Bu
mücadelede emek vermiş, her şeyini
katmış bir emekçi arkadaşımızdı.
Mücadele içinde yaşamını yitirmiş,
dolayısıyla şehit katında
değerlendirilmesi gereken bir
mücadele şehididir. Mücadele
içerisinde her gün yoldaşlarımız
kahramanca düşmanla çarpışarak şehit
düşmektedir. Yine en son Amed’te
Resul arkadaşımız şehit düşmüştür.
Biz bu vesileyle tüm şehitlerimizin
ailelerine ve tüm Kürdistan halkına
baş sağlığı diliyor ve anılarına
sahip çıkmaya çağırıyoruz.
03.12.07
|