Ana Sayfa

  

Hareketimiz Kendi Öz Gücüyle Mücadelesini Sürdürmektedir

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan 

ABD’nin PKK’ye silah sağladığına ilişkin iddialar gündeme getirildi. Bu iddialar ciddi tartışmalara da konu oluyor. Cemil Çiçek de geçen ay “PKK’nin arkasında yirmi sekiz ülke var” diyordu. PKK Türk devletinin iddia ettiği gibi bir desteğe sahip mi?

Biz hareket olarak nereden silah temin ettiğimizi, silah kaynaklarımızı açıklamak zorunda değiliz. Fakat iki haftadan bu yana Türkiye kamuoyunda sürekli bir biçimde işlenen ve devletlerarası karşılıklı mesajlara, açıklamalara neden olan ABD tarafından bize silah verildiği iddiası tamamen bir senaryodur. Amaçlı, gerçek dışı, uydurma bir haberdir. Bu haberi tasarlayıp, düzenleyen de Türk ordusudur.

Amaçlı bir senaryo olduğunu belirttiniz. Ne amaçlanıyor­?

Toplum içerisinde zaten bir şovenizm var. Türkiye parçalanacak, büyük tehlikeyle karşı karşıyadır, denilmektedir. Bir kere bu anlamda toplumu kendi doğrultularında yönlendirmek için kullanıyorlar. Ayrıca uluslar arası kamuoyunu baskı altına alma, böylece ABD’yi de bir yerde kendini savunmaya itmeyi amaçlıyorlar. Erdoğan hükümeti de neredeyse inanacak düzeye geldi. Hiç böylesi bir durum söz konusu değildir, kasıtlıdır, politik amaçları vardır. Bu temelde seçimler üzerinde etki yaratma amacı güdülmektedir. Kitleleri “Türkiye parçalanıyor, büyük tehlikeler var” düşüncesine sürükleyerek, kendilerince bu tehlikeyi bertaraf edecek partilere yönlendirmeyi amaçlıyorlar. Başka amaçları da olabilir çünkü önceden düşünülmüş, planlanmış  bir senaryodur.

Bu iddialarla ilgili olarak gözü kapalı ve maskeli olarak konuşturulan kişiler gerçekten PKK itirafçısı mıdır?

Bu olay şahsında ilgili güçler tarafından Türk devletinin geliştirdiği bu tür senaryoların perde arkasını iyi görmüş olmalıdırlar. Bu bir tarz haline geldi, Zaman zaman kişilere, kurumlara hatta devletlere dönük yapmak istedikleri suçlamaları bu tür itirafçı kişilikler üzerinden yapmaktadırlar. Bu tür şeyler genellikle yalan ve uydurma senaryolardır. Kamuoyu aslında geçmişte de bu tür durumlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu tamamen Türk ordusunun özel savaş dairesinin psikolojik savaş taktikleri gereği yapılan suçlamalardır. Yani bazen birisini suçlamak istiyorlarsa ya da bir kurumu töhmet altında bırakmak istiyorlarsa, bir-iki kişiyi çıkartıp, konuşturuyorlar. Bu da böyle planlanmış bir senaryodur. Kamuoyunu boşu boşuna uğraştıran uydurma bir haberdir.

Öte yandan biz hareket olarak bugüne kadar hiçbir dış güçten destek almış değiliz. Ortadoğu’da kendi öz gücüne dayanarak, mücadeleyi bu düzeye taşıyan tek hareket, PKK’dir. PKK bütün varlığıyla, maddiyatıyla, maneviyatıyla her şeyiyle kendi öz gücüne dayanarak, kendisini yaratmış bir harekettir. Zaten bunun için yıllardır uluslar arası ambargo türü kısıtlamalarla, nereden gelir elden ediyorsak oraları daraltma, baskı uygulama vb. yöntemlerle bizi zora sokmaya dönük çok çeşitli tedbirler geliştirilmiştir. Bunların etkisiz olmasının tek nedeni vardır, o da PKK’nin kendi halkına ve özgücüne dayanmasıdır. Her Kürdün cebinin denetim altına alınması zordur. Bu hareketin maddi geliri her yurtsever Kürt’ten tek tek küçük fedakarlıklar, yardımlar biçiminde birikerek, bir yekun oluşturuyor. Bu da önlenemez. Bunu hiçbir güç, hiçbir devlet önleyemez. Kürt halkı bu hareketi besliyor. Evlatlarını da, parasını da veriyor. PKK de bu parayla kendine araç-gereç temin edebilecek olanaklara sahiptir. Biz şimdiye kadar hiçbir güçten, hiçbir devletten herhangi bir destek almış değiliz. Bu konuda eski adalet bakanı Cemil Çiçek’in söyledikleri tamamen bir yalandır, çarpıtmadır, gerçek dışıdır. PKK hareketi hiç kimseden destek almıyor. Kendi öz gücüne, öz iradesine, haklı davasına, doğru çizgisine, ve halkına dayanmaktadır.

ABD’nin buna karşı vermiş olduğu cevaplar var. Verdiği cevaplar güneyli Kürt güçlerini töhmet altında bırakma amaçlı olabilir mi?

ABD’nin bu konularda vermiş olduğu cevapların çoğu tuhaftır, içinde politika var. Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, sınırda 140 bin asker yığılmış, diyor ama ABD bu haberi yalanlıyor. Bu yaklaşım doğru değildir. Sınıra yığılan Türk askeri 140 bin değil, daha fazladır. Botan neredeyse tamamen işgal edilmiştir. ABD yetkililerinin bu konudaki açıklamaları gerçekleri yansıtmıyor. ABD yetkililerinin “sınırda normal bir güç durumu vardır, Türk ordusu kendi sınırları içerisinde normal manevra faaliyetini yapmaktadır” türündeki açıklamaları doğru değildir. Türkiye mevcut durumda 200 bin civarında askeri gücü Botan ve Zağros alanlarına yığmıştır. Buralar sınır hatlarıdır. Haddinden fazla bir gücün yığılması söz konusudur. ABD sahip olduğu istihbari ve teknik imkanlarla mutlaka bunu bilmektedir. Ama politik amaçlı olarak, “hayır öyle bir şey yok” diyebilmektedirler.

Diğer bir husus da “Türkiye Irak’a dokunmasın da, kendi içindeki Kürtleri ne yapıyorsa yapsın, isterse yok da edebilir, bu hakkıdır” türündeki açıklama ve onay vermeler, halkımıza karşı Türk devletinin yapabileceği olası katliamlara onay verme anlamına gelmektedir. Yani “benim çıkarlarıma dokunma, Irak’a dokunursan çıkarlarım zedelenir, bunun dışında ne yaparsan yap” şeklindeki bir mantığı esas almaktadır. Bu konuda biz herkesi daha dürüst olmaya davet ediyoruz.

Kerkük’te saldırılar arttı. Bu saldırıların arkasındaki güçlere ve amaçlarına ilişkin olarak sizin görüşleriniz nedir?

Güney Kürdistan bölgesi Irak’ta güvenlikli olan tek bölgedir. Bir süreden beri bunu bozmak, adeta Kürdistan bölgesini de Irak gibi bir terör sahası haline dönüştürmek için çaba harcanmaktadır. Daha önce de Hewler ve Maxmur kasabasına dönük saldırılar oldu. Uzun bir dönemden beri Kerkük’te bu tür saldırılar yapılıyor. En son saldırı YNK bürosuna yakın bir yerde yapılmıştır. Biz öncelikle bu saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Bu saldırıda yaşamını yitiren tüm insanlarımızın ailelerine baş sağlığı diliyoruz. Güney Kürdistan yerel hükümeti ve tüm Kürdistan halkına baş sağlığı diliyor, Kerkük’teki halkımızın yaşadığı acıyı paylaşıyoruz.

Bu saldırıların arkasında kim var, sorusunu yanıtlamak için şu iki hususu ele almak lazım. Birincisi, Kürdistan bölgesinin güvenlikli olmasından kim rahatsızdır? İkincisi, Irak anayasasının 140. maddesine göre yapılacak referanduma kim karşıdır? Bu iki hususa bakarak, cevabını bulmak mümkündür. Bu saldırıların amacı güney Kürdistan’daki kazanımları tehdit altına almak, bertaraf etmek ve özellikle de referandumu engellemek, bu yolla bilinmez bir tarihe erteleyerek, Kürdistan’dan tümden koparmanın planlarını uluslar arası düzeyde ve Irak zemininde örgütleyip, geliştirmektir. Yani esas amacı Kürdistan’a dahil olması gereken, Kürdistan coğrafyası dahilinde olup da şuanda Kürdistan’a dahil edilmemiş alanların, Kürdistan’a dahil edilmesini engellemektir. Çünkü onlar Kürdistan coğrafyasının bütünleşmesini değil, ortadan kaldırılmasını hedeflemektedirler.

Bunu isteyenlerin başında Türk devleti vardır. Abdullah Gül’de bu konuda açıklama yaparak, “biz şuanda referandum istemiyoruz” dedi. Çeşitli biçimlerde Kürdistan’daki istikrardan rahatsızlıklarını ifade ediyorlar, dolayısıyla da bu tür terörist olayları kışkırtıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki bu son yılda Kerkük bu konuda pilot bölge olarak hedeflenmiş. Özel bir tertip ve hazırlık olmazsa kolay kolay Kürdistan’da bu tür eylemler yapılamaz. Çeşitli gruplar belki Bağdat ve diğer alanlarda daha rahat eylem yapma olanaklarına sahipler ama Kürdistan’da zordur. Kürdistan’da özel bir örgütleme ve planlama temelinde yapılabilir. Bu da gösteriyor ki bunun arkasında önemli güçler vardır. Yani bu istikrarı bozmak isteyen, referandumu engellemek isteyen güçler vardır. Bu kesindir. Dolayısıyla biz bu güçleri de kınıyoruz. Bir taraftan Kürt halkına terörist diyecekler, diğer taraftan da Kürt halkına karşı her türlü terörist yöntemi mubah görecekler. Kürdistan üzerindeki egemenlerin bu biçimde ikiyüzlü gerçeği bir kez daha pratikleşmiş olmaktadır. Nerede bir Kürt özgürlük istiyorsa, ona terörist demektedirler ama kendileri Kürdü iradesizleştirmek, baskı altına almak, köleleştirmek için devlet terörü, bireysel terör ve her türlü terörü gizli-açık bir şekilde uygulamaktadırlar. Bunu yıllardır yapıyorlar. Şimdi Kerkük’te yapılanlar da bu zihniyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu terörist eylemlerden başta Türk devleti olmak üzere Kürdistan üzerindeki egemen güçler sorumludur.

Gerilla meşru savunma çizgisindeki duruşunu Türk ordusunun tüm saldırganlığına ve tahriklerine karşın sürdürüyor. Bu arada yer yer çatışmalar da oluyor. Türk ordusunun bu çatışmaları gerekçe göstererek seçimlere müdahale edebileceği tartışmaları oluyor. Bu tartışmalar için ne diyorsunuz?

Aslında Türk devletinin 2007 yılı planlaması hareketimize karşı kapsamlı bir saldırının başlatılarak, hem hareketimizi hem de Kürdistan stratejisini önemli oranda darbeleme, geriletme ve yok etmedir. Bu daha yıla girilmeden planlanmış bir durumdur. Fakat bununla beraber sistem içerisindeki çelişkiler, gerginlikler, çatışma ve müdahaleler sonucu bu 22 Temmuz seçimleri Türkiye’nin gündemine girmiştir. Ama ordu önceden planlamasında herhangi bir değişiklik yapmamıştır. Yani Türkiye seçim sürecine giriyor, bundan dolayı biraz daha temkinli yaklaşalım, gerginlik yaratmayalım, operasyonlarla ortamı germeyelim, demeden, operasyonları sürdürdü hatta daha da yoğunlaştırdı. Özellikle seçim sonuçlarını etkilemek amacıyla operasyonlarını iki katına çıkardı. Buna karşı biz hareket olarak Türkiye demokrasi hareketine karşı oldukça sorumlu davranmayı bildik. Bütün kışkırtıcı, tahrik edici saldırılara rağmen güçlerimiz kendisini savunma çerçevesinde cevap vermeyle yetindi. Özellikle son bir aydan beri güçlerimiz çok daha itina göstererek, zorunlu savunma pozisyonları dışında herhangi bir yönelime girmeme, böylece gerginliği daha alt bir düzeye çekme biçiminde tek yönlü bir çaba sergiledi. Hatta bu nedenle olmaması gereken ama yaşanan kayıplarımız oldu. Çünkü savaş böyledir yani bir taraf aktif, bir taraf pasif pozisyonda olursa, pasif pozisyonda olan kayıp verebilir. Buna rağmen güçlerimiz büyük bir fedakarlıkla meşru savunma çizgisini aşmamaya özen gösteriyor.

Bu sizin için zorlayıcı olmuyor mu, yine bu duruma güçleriniz ne kadar tahammül gösterebilir?

Bu durum bizim açımızdan tabii ki zorlayıcıdır. Biz tutumumuzu seçim sonrası Türkiye’nin en temel sorunu durumunda olan Kürt sorununa yeni hükümetin politikasına göre belirleyeceğiz. Saldırılar bu dozajda sürdürülür ve herhangi bir çözüm çabası geliştirilmezse savaş tırmanır. Bu şimdiden görülen bir husustur. MHP’nin, CHP’nin mantığıyla sürece yaklaşılırsa ya da AKP’nin şimdiye kadar sürdürdüğü gibi sorunlara teğet geçerek, sağı-solu aldatma politikası esas alınır, böylece orduya “ne yapıyorsan yap” biçiminde bir duruş sergilenirse, Türkiye’de seçim sonrası kapsamlı bir savaşın gündeme girmesi kaçınılmaz olur. Bu konuda biz mümkün mertebe böylesi bir süreç değil de, demokratik çözüme doğru evirilen, daha da yumuşamış bir sürecin gelişmesini isteriz ama gelişecek saldırılar karşısında bizim de kararlaşmamız var, pozisyonumuz ve tutumumuz çok net olacaktır. Kürt halkı bundan sonra elde etmiş olduğu mevzilerden geri adım atamaz. Bunun için her türlü fedakarlığı yapabilecek kararlılıktadır.

Seçim propagandasında gerginleştirici bir üslup devam ediyor. Gelişen operasyonlar da var. Sizce seçim güvenlikli bir ortamda gerçekleşebilir mi?

Artık Kürdistan’da gerilla bir toplumsal gerçekliktir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi Türkiye’nin bir gerçeğidir. Hiç kimse ne Kürdistan’da gerillayı tasfiye edebilir ne de Kürt halkının özgürlük mücadelesini geriletebilir. İstedikleri kadar orduları harekete geçirsinler, zaten yirmi beş yıldır ordu az mı devreye sokuldu? Bugün mü orduyu devreye koyup, Kandil’e giderek hareketimizin yöneticilerini paketleyip, teslim edeceklermiş? Öyle kolay mıdır? Bu sadece bazı şovenist duygulara seslenmek, kışkırtmak amaçlı söylenen, altı boş sözlerdir. Şu bir gerçektir, Kürt halkı artık uyanmıştır, özgürlüğüne sahiplenmektedir. O gerillasıyla, siyasetçileriyle, önderliğiyle, demokratik kurum ve kuruluşlarıyla asla ve asla geri adım atmayacak, özgürlük ve demokrasi yolundaki ilerlemesini sürdürecektir. Bu konuda kimse ham hayaller peşinde koşmamalıdır. Bu tür temelsiz politikalara dayanan, çağı ve gerçekleri gözetmeyen, sadece kendi penceresinden bakıp, söylem ileri sürüp, böyle siyaset yürüten ve böyle bir politikayı devlete egemen kılmaya çalışan anlayışların uğrayacağı tek bir akıbet vardır o da büyük bir yenilgi ve felakettir. Çünkü artık Kürt halkı bir daha köleliği kabul edecek bir duruma getirilemez. Bunun için biz, karşılıklı birbirinin hassasiyetlerini de dikkate alan, ortak çıkarların birleştiği bir yerde çözümü ön görüyoruz. Biz buna, demokratik özgür birlik dedik. Önderliğimiz, Demokratik cumhuriyet ekseninde gelişecek bir çözüm projesi önerdi. Biz hala bunu savunuyoruz. Ama buna gelinmezse, biz kimseye mahkum olmayacağız. Kürt halkı kendi tercihini kendisi yapabilecek güçtedir. Kürt halkı için çeşitli seçeneklerde tercih yapmanın siyasal koşulları vardır. Bunun önemle dikkate alınması lazım.

Savunma güçlerinizin seçim günlerindeki yaklaşımı nasıl olacaktır?

Biz Türkiye’deki sorunların demokratik yollarla çözülebileceğine inanan bir hareketiz. Türkiye’nin en temel ve en ağır sorunu olan Kürt sorunu dahil, bütün sorunlarını demokratikleşmeyle aşabileceğine inanıyoruz. Bu açıdan demokrasinin en temel işleyişi olan seçim sürecine yaklaşımımız da hiçbir biçimde engelleyici olmayacaktır. Zaten bu nedenle biz bir süreden beri ordunun saldırıları karşısında tek yanlı olarak büyük bir fedakarlıkla mümkün mertebe Türkiye ve Kürdistan’da seçim sürecinin kendi doğal gelişimi içerisinde yürümesi için üstümüze düşeni yapmaya çalıştık. Şunu açıkça belirtmek istiyorum ki bizim güçlerimiz ne Türkiye’de ne de Kürdistan’da hiçbir yerinde yürütülmekte olan seçim çalışmalarını etkileyici ya da engelleyici bir pozisyonda olmadı, olmayacaktır. Özellikle tüm güçlerimiz seçim gününde, öncesinde ve sonrasında seçim çalışmalarını zora sokacak herhangi bir eylemsel duruş içerisinde olmayacaktır! Bu konuda güçlerimizin hiçbir eylemi olmayacaktır. Seçimlerin güven içerisinde ve demokratik bir tarzda yapılabilmesi için biz üzerimize düşeni yapacağız. Bu bizim kendi öz kararımızdır.

Biz kendimiz Türkiye halklarına karşı duyduğumuz saygı gereği ve bu seçimin Türkiye açısından çok önemli bir rolü olduğunu dikkate alarak, seçimi hiçbir biçimde etkilemeyecek bir pozisyonu esas alacağız. Bu anlamda halklarımızın olası provokatif girişimlere karşı duyarlı olması gerekiyor. Bir kez daha tekrarlıyorum, biz seçim gününün öncesi ve sonrasındaki günler de dahil olmak üzere seçim çalışmalarına dönük hiçbir faaliyette bulunmayacağız. Hiçbir baskı, tehdit, engelleme vb. gibi bir tutuma kimsenin girmemesi için de gereken bütün çabaları sergileyeceğiz. Bunu açıklıkla belirtmek istiyorum.

Bunun karşısında Türk ordusunun da böyle bir yaklaşım geliştirmesini bekleriz. Ama duyuyoruz ki albaylardan çeşitli rütbe düzeylerine kadar Türk ordusunun bazı komutanları bazı bölgelerde, köylerde toplantılar yaparak, halkı tehdit etmektedirler. Özellikle kırsal alanlarda tehditlerin yapıldığını çok iyi biliyoruz. Bu doğru değildir. Bu Türkiye’nin geleceğine kast etmektir. Bize göre sorumlu bir güç böyle yapmamalıdır. Köylüleri toplayıp “siz oylarınızı bağımsızlara verirseniz, biz şöyle-böyle yaparız” demek basitlik ve küçüklüktür. Türkiye’nin kolluk kuvvetlerinin böyle tehdit ve şantajlara başvurduğunu, bunu sorumluların durdurması ve engellemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu belki genel bir durum değildir ama birçok bölgede yaşanan bir durumdur. Basından takip ettiğimiz kadarıyla uluslar arası kurumların Türkiye seçimlerini gözetmeye geleceklerini öğrendik. Burada şunu söylemek istiyorum, bu heyetler gerçekten adil bir seçimin gelişmesine sağlayıcı bir katkı sunacaklarsa şehirleri değil de, kırsal alanları denetlemelidirler. Çünkü daha çok kırsal alanlarda tehdit ve şantajlar vardır.

Bütün bunlara rağmen yurtsever halkımızın tehditler karşısında boyun eğmeyeceğini düşünüyorum. Özellikle tüm yurtsever Kürt halkının tehditler karşısında çekinmeden kendi ulusal demokratik kimlikleri temelinde duruşlarının çok onurlu olacağını, bu onurlu duruş uğruna gerekirse risklerin de göze alınması gerektiğini bilmelidirler.

Son dönemlerde Türkiye’nin bazı alanlarında orman yangınları oldukça arttı. Bunu hava sıcaklıkları gibi nedenlere bağlamakla birlikte yer yer imalı bir biçimde hareketinize mal edenler de oluyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Biz de izliyoruz. Türkiye’deki yangınların bazen kundaklama sonucu olabileceği belirtiliyor. O konuda doğru ya da yanlış bir şey belirtemem. Fakat bizim direkt suçlandığımızı duymadım. İmalı da olsa söylenenlere karşı ise şunu belirtebilirim; biz hareket olarak çevreci bir anlayışa sahip, ideolojik, felsefik ve ekolojik çerçevesi olan bir hareketiz. Bizim asla orman yangınlarıyla ilişkimiz yoktur ve olamaz da. Bu tür bazı imalı suçlamalar varsa bu bir çarpıtmadır. Kaldı ki biz bu aşamada bütün açılardan mümkün mertebe, eylemsel süreci hafifletme, salt savunma ile sınırlı tutma çabasını yoğun bir biçimde geliştirmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla bizim bu tür olaylarla asla alakamız yoktur.

MHP iktidar olursa idamı uygulayacağını söylüyor ve kitleleri bu biçimde etkilemeye çalışıyor. Bunu gerek seçimler ve gerekse de Türkiye’nin geleceği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, Kürt halkına karşı savaş açmak demektir. Herkes biliyor ki yoğun bir baskı altında olunmasına rağmen üç buçuk milyon Kürt insanı “Abdullah Öcalan’ı siyasi iradem olarak kabul ediyorum” metninin altına imza atmıştır. Kürt halkının ezici çoğunluğunun kendisine önder olarak kabul ettiği ve hem de yüz binlerin ölümüne bağlı olduğu bir önderliğe karşı idam getireceğiz naralarıyla meydanlara çıkmak “ben Kürt halkının kökünü kazıyacağım, soykırım uygulayacağım, hepsini yok edeceğim” anlamına gelmektedir. Bu hem mümkün değildir hem de savaş çığırtkanlığıdır, ırkçılıktır. Bazı kesimlerin duygularını istismar etmeye dönük çok kirli bir politikadır. Yani hiçbir ahlaki değere dayanmayan, hiçbir hukuki anlayışa dayanmayan, tamamen kuru, ırkçı söylemlerden ibarettir. Bu söylem Türkiye’yi parçalama söylemidir, bölücü bir söylemdir. Eğer Türkiye’de bu anlayışın iktidar olma durumu söz konusu olursa o zaman Kürtlere tek bir yol kalır. O da ayrılma stratejisine yönelme olacaktır. Bu anlayış Türkiye’nin çıkarlarını değil, dar-şovenist bir tabana dayanan ve sadece kendi dar çıkarlarını esas alan çarpık bir siyasi anlayıştır. Önderliğimize karşı idamı yeniden gündeme getirmek öyle kolay mıdır? Kuşkusuz kolay değildir. Bu söylem Kürt halkına karşı düşmanlık söylemidir. Bunun karşısında tabii tüm Kürt halkı daha duyarlı olmalıdır. Türkiye’de Kürt halkının iradesini bu kadar hiçe sayan bir siyasi anlayışın varlığını göz önünde bulundurarak, kendi pozisyonunu daha güçlü bir biçimde belirlemelidir.

Mesele sadece bu anlayış değildir. Bugün devlette egemen olan anlayış Kürt halkına karşı düşmanlık siyasetini esas almaktadır. Buna en çarpıcı örnek Türk devletinin Kürt halk Önderliğine yaklaşımıdır. Biraz önce radyodan dinledik, bu hafta da Önderliğimizin avukatlarıyla görüşmesi engellenmiştir. Son iki haftadır nedensiz bir biçimde avukatlarla görüşmenin engellenmesi ne anlama gelmektedir? Açık ki engelleyen güç Kürt halkına karşıtlık temelinde siyaset yapmaktadır. Önderliğimizin seçime dönük halka mesaj vermenin önüne geçmek amacıyla bu yapılmaktadır. Önderliğimizin mesajlarından bu kadar korkmanın, Kürt halkına karşı ve onun adaylarına karşı bu kadar açık karşıtlık geliştirmenin Türk halkına ve hatta Türk devletine hiçbir yararı yoktur. Önderliğimiz iki halkın eşit ve özgür birliğini istiyor. Artık bir arada yaşamanın tek koşulu budur. Ama Türk devleti eşit, özgür birliği değil, bir tarafın egemen diğer tarafın da köleleştirildiği birliği zorla kabul ettirmek için bu biçimde düşmanca bir politikada ısrar edilmektedir. Ama bu politikanın artık hiç kimseye yararı olmayacağı açık ortadadır.

Seçimlere dört gün kaldı. Hiçbir parti Türkiye’nin temel sorunlarına dönük çözümleyici bir yaklaşım ortaya koymuyor. Bu konuda Türkiye kamuoyuna ve Kürt halkına dönük çağrılarınız olacak mı?

Bu seçimler Türkiye için geçmiş seçimlerden çok daha önemli bir seçim süreci olmaktadır. 22 Temmuz seçimi Türkiye’nin kaderini belirlemede önemli bir role sahip olacaktır. Türkiye’nin sorunlarına nasıl yaklaşacağını, nasıl ele alacağını tayin etmede önemli bir rolü vardır. Bu açıdan Türkiye’nin yönünü doğru belirlemede tüm demokrasi güçlerinin özellikle Kürt yurtsever demokratik çevrelerin yüksek bir sorumlulukla sürece yaklaşmaları gerektiği ortadadır. Türkiye için önemli olduğu kadar, Kürt halkı için de belli bir önemi vardır. Halklarımız, Kürt sorununun demokratik çözümü, Türkiye’de yaşanan çelişki ve çatışma düzeyinin aşılması, Türkiye ve Kürdistan halkını adeta açlıkla terbiye etme politikalarının aşılması için, gerçekçi siyasal, sosyal ve ekonomik projeleriyle Türkiye’nin sorunlarını sahiplenen, Kürt sorununu çatışmayla değil de, barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözmeyi esas alan Bin Umut Adaylarını desteklemelidir. Bu sadece yurtsever demokratik çevrelerin yapması gereken bir şey değildir, tüm Kürt halkının alması gereken bir tutumdur. Yine Türkiye’de çatışmadan değil, barıştan, demokrasiden yana olan bütün çevrelerin alması gereken bir tutumdur. Çünkü öyle anlaşılıyor ki sadece Bin Umut Adayları özgürlük, demokrasi, eşitlik, adil paylaşım ve barış söylemlerini kullanmaktadır. Diğerlerinin böyle bir derdi yoktur. Seçim meydanlarındaki söylemlerine dikkat edelim, böyle bir şey yoktur. Halkın yaşadığı ciddi ekonomik sorunlar, açlık, işsizlik, sosyal problemler var, Kürt sorunu var. Bunlar Türkiye’nin gerçekleridir. Onlar ise bu gerçeklere kapalı bir biçimde üstte horoz dövüşü yapmaktadırlar. Bu zihniyet, Türkiye’nin temel sorunlarını görmeme, toplumla alay etmedir, hiçe saymadır. Düzen partilerinin mevcut pozisyonu budur. Bunların karşısında az sayıdaki Bin Umut Adaylarının söylemi Türkiye’nin esas söylemidir. Kendilerine “Bin Umut Adayları” demişlerdir. Kullandıkları söylemler önemlidir. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu söylemlerdir. Bugün Türkiye’de sorunların demokratik, barışçıl yöntemlerle çözümü, bu temelde birlik ve bütünlüğün gelişmesi kadar önemli ve acil bir şey olabilir mi? Dolayısıyla bütün kesim ve çevreler bağımsız adaylar etrafında toplanarak, onları sadece seçme değil, onları yüksek oyla parlamentoya göndererek, mesajlarını iletmelidirler. Hem Türkiye’de hem de Kürdistan’da düzen partilerine karşı böyle bir çıkışın gerçekleşmesi temelinde mesaj iletilmesi çok önemlidir. Sorun bir adayın kazanacağı kadar oy almasından ziyade onun daha yüksek bir temsille oraya girmesidir. Bu açıdan yaklaşıldığında tüm yurtsever, demokratik çevrelerin bu düzen partilerine karşı elini vicdanına koyarak, mutlaka sorumluluklarına sahip çıkmaları gerekiyor. Burada birey, aile, aşiret çıkarları söz konusu edilemez. Ulusal demokratik çıkarları düşünmek, geleceği düşünmek gerekiyor. Onun-bunun cebini değil, bu halkın geleceğini düşünmek gerekiyor. Bu anlamda herkes çıkara değil, vicdana dayalı kanaat geliştirmelidir. Hiçbir maddi çıkara, tehdide ve şantaja boyun eğmeden oyunu halklarımızın geleceği için kullanmalıdır. Halkımızın meydanlarda “oy namustur, namus satılamaz” söylemi çok doğru bir söylemdir.

Bu temelde yurtsever Kürt halkının ve Türkiye’deki yurtsever demokratik insanların bağımsız adayları güçlüce destekleyerek, etkili bir mesajı bu düzen partilerine vermesi suretiyle bu seçimlerle birlikte demokratik toparlanmayı, canlanmayı geliştirebilecek yeni bir süreci başlatmak mümkün olabilir. Onun için biz zaten böyle adaylar kimdir, kim değildir, şeklinde ele almayı çok gerekli görmüyoruz ve önemli de bulmuyoruz. Bir misyon yüklenilmiştir ve önemli olan bu misyon temelinde güçlü bir mesajın verilmesidir. Böylece halkın sesi olabilecek adayların parlamentoya taşınmasıdır. Bu önemlidir. Bunun dışında şu böyledir, bu böyledir demek bizce çok önemli değil. Kaldı ki aday olan bu kimseler Türkiye’de insan hakları ve demokratik mücadelede belli düzeyde bilinen, tanınan ve pratik sahibi dürüst siyaseti geliştirme durumunda olan kimselerdir.

Bu konuda bazı illerde bir takım sorunların yaşandığını duymaktayız. Yine birey olarak kendisini bağımsız olarak gösteren bazı adaylar var. Bunların kendilerini genel ulusal demokratik iradeye tabi kılmaları gerekiyor. toplumun demokratik iradesini dikkate almadan salt kendi başlarına aday olmaları halkımızın birliğini parçalamaya dönük bir durumdur. Kimse bu konuma düşmemeli, düşenler de sonuç almayacaklardır. Özellikle Hakkari’de Esat Canan, Mardin’de Kamuran Yıldırım gibi kişiler bölücülük değil de, bütünleşmeden yana tavır alarak, Kürt ulusal demokratik sürecin bir parçası haline gelmelidirler. Ancak bu biçimde halkımızın gönlünde gelecek açısından bir yer açabilirler. İradeleşmiş bir toplumsal gerçeklik karşısında kendisini birey olarak öne çıkarmak yanlıştır, doğru değildir. Halkımız bu türden bireysel ve ailesel çıkarlarında ısrar eden kişileri kabul etmemeli, bunlara karşı uyanık ve tavır sahibi olmalıdır.

Özellikle Mardin’de Ömeryan aşireti halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesinde baştan beri şerefle yer almış, bu mücadelede yüzlerce kahraman şehidi veren bir çevredir. Bu çevreye mensup değer yargılara bağlı, yurtsever, demokrat insanlarımız hem ulusal demokratik çıkarlara hem de değerlerle ters düşen bu tür girişimlere meydan vermemeli, tutum sahibi olmalıdır. En başta da Ömeryanların yurtseverlik duruşunu zedelemeye fırsat vermemelidir. Hiç kimse kendi bireysel çıkarlarına dayanarak, bin bir emekle, kahramanlıkla yaratılmış değerlere zarar verme hakkını kendisinde görmemelidir. Bu konuda son günlerde jest yaparak halkın saflarına katılmak bu kişiler için en doğru yol olacaktır.

Yine bazı kişilerin bazı alanlarda birbirlerine karşı oy çalma çabasına girdiğini ibretle karşılıyoruz. Bu doğru değildir, bireysellik ve bencillik olmaz. Adaylar kendileri arasında il ve ilçeler ayarında iş bölümü yapmışlardır. Bir adaya kendi bölgesi dışında fazlasıyla oy çıkması durumunda, bu onun dürüst çalışmadığı anlamına gelecektir. Ne kadar kazansa da onun dürüst olup-olmadığı önemlidir. Hiçbir yurtsever, demokratik aday böyle şeylere tenezzül etmemeli ve yapmamalı, dürüst yaklaşmalıdır. Mademki dürüstlük adına yola çıkılmış, o zaman her şeyiyle buna uygun yaklaşılmalıdır. Yanındaki arkadaşının tabanını kazmak kötü bir şeydir. Bu değer yargılarına inanan insanların yapabileceği bir şey değildir. Dolayısıyla umarım bu sadece bir dedikodudur.

Sonuç itibarıyla şunu söylemek gerekir, bu seçimlerde herkes dürüst yaklaşmalı, vicdanının sesini dinlemeli ve fedakarlık yapmalıdır. Özellikle Kürdistan dışında çeşitli alanlarda mevsimlik işçi olarak bulunan insanlarımızın fedakarlık yaparak, gelip kendi yerinde oyunu kullanması temel bir yurtseverlik görevi olarak bilinmelidir. Herkesin bu konuda duyarlı yaklaşması çok önemlidir. Yine Avrupa’daki yurtsever çevreler bu seçimlerde bütün kesimlerin katılımını sağlamak ve yurtsever adaylar etrafında kenetlenmeleri için çeşitli biçimlerde çaba göstermelidirler. Ulusal demokratik bir tutumla, Türkiye’de demokratik sol bir duruşu geliştirecek olan adayların güçlü desteklenmesinin, düzen partileri ve sisteme verilmiş en iyi cevap olacağını düşünüyoruz. Biz bunun demokratikleşmede ciddi bir etkisinin olacağını, sorunların demokratik yöntemlerle çözüm zemininin daha fazla olgunlaştıracağını düşündüğümüzden Bin Umut bağımsız adayların desteklenmesini uygun görüyoruz. Bu nedenle biz barıştan ve demokrasiden yana olan tüm kesimlerin düzen partilerine karşı demokratik bir çıkışa yol açabilecek bağımsız adayları desteklemeleri gerektiğini ve böyle bir politik tutumun doğru olacağını belirtiyoruz.

  


© 2006 PKK www.pkk-info.com