|
Halk
Olarak Direneceğiz
Murat Karayılan
Sınır
ötesi operasyon tezkeresi Türk
meclisinde kabul edildi. Ancak
Türkiye’nin bu tezkereyi nasıl
kullanacağı konusu henüz belirsiz.
Sizce tezkerenin çıkarılmasındaki
amaç nedir?
Bu Teskerenin hem askeri amaçları,
hem de siyasi amaçları vardır. Hatta
politik baskı amacı daha fazla ön
plandadır. Türk devlet
yetkililerinin de belirttiği gibi
savaşmadan sonuç almak istedikleri
ve bu anlamda siyasi baskı
oluşturmayı amaçladıkları açıkça
ortadadır.
Teskerenin amaçları ana hatları ile
şöyle izah edebilinir: Birinci ve en
temel amacı, Türk devleti, Kürdistan
Özgürlük Hareketi’ne karşı yeni bir
yok etme süreci ve topyekun savaş
dönemini başlatarak tüm Kürt
kazanımlarını ortadan kaldırmayı
hedeflemesidir. Türk devleti esasen
bu kararı geçen yıl aldı. Geçen yıl
bir takım uluslar arası ve ulusal
güçlerin çağrısı temelinde hareket
olarak geliştirdiğimiz ateşkes
sürecine karşı Türk devleti yeni bir
karara gitti. Ateşkes sürecinde Kürt
sorununun demokratik-barışçıl
yöntemlerle çözümü için bir zemin
oluştu, hem dıştan hem içten çeşitli
çevrelerin istemi de gelişmişti. Ama
Türk devleti bu yaklaşımları
Türkiye’yi bir parçalama senaryosu
olarak algıladı. İşte ‘tüm Kürtler
birleşmiş, arkasında uluslar arası
güçlerde var’ paranoyasına
kapılarak, ateşkes sürecini Kürt
sorununu barışçıl yöntemlerle çözme
sürecine dönüştüreceğine, bunu
Türkiye’yi parçalama girişimi olarak
algıladı ve bu temelde ateşkesi ve
Kürt Özgürlük güçlerini tümüyle
ortadan kaldırma kararlaşmasına
gitti. Bu kararlarını geçen yıldan
bu yana çeşitli vesilelerle Yaşar
Büyükanıt’ın gerçekleştirdiği basın
toplantıları ve açıklamalarda
kamuoyuna deklere ettiler.
Ulaştıkları karar çerçevesinde
sadece PKK’yi değil, tüm Kürt
iradeleşmelerini hedeflediklerini
belirttiler. Kuzey Kürdistan’da
olsun, Güney Kürdistan’da olsun her
nerede bir Kürt iradeleşmesi ve
kurumlaşması varsa bunun hedef
alınması gerektiği biçiminde
niyetlerini açıkça ortaya koydular.
Türk devleti Kürtlerle barış
geliştirmeyi değil, Kürt halkını
şiddet yöntemiyle ezerek sonuç
almayı tercih ettiğini bir kez daha
ortaya koymuştur. Bunun sonucu
olarak Kürt iradeleşmesini tümden
ortadan kaldırmaya dönük saldırılar
başlatmıştır. Bu aynı zamanda 1000
yıllık bir tarihin reddi ve tarihsel
olarak gelişen Türk – Kürt
dostluğunun sonlanmasına yol
açabilecek bir sürecin başlaması
anlamına gelmektedir.
Bu karalaşmanın bir sonucu olarak
ilk başta Önder Apo İmralı’da bir
zehirlenme sürecine tabi tutularak
yaşamına son verilmek istenmiştir.
Aynı dönemde gerilla güçlerine
yönelik geliştirilen operasyonlar
iki üç katına çıkarılmıştır. Yine
Kürt demokratik-legal siyaseti ve
kurumları üzerinde baskı dozajı
artırılmıştır. Sivil kesimlere dönük
katletme girişimleri başlatılmıştır.
Türk devletinin bu kirli ve vahşi
saldırılarına karşı, özellikle de
Önderliğimizin zehirlenmesi ve Türk
devletinin sivil insanları
katletmesi gerçeği karşısında
hareket olarak Edi Bese Hamlesi’ni
gündemleştirdik. Türk devletinin
Kürt Halk Önderliğine, Kürt
gerillasına ve Kürt halkına karşı
kirli yöntemlerle savaştığı,
zehirlenme yöntemini kullandığı ve
bunlarında uluslar arası savaş
yasalarına aykırı olduğu gerçeği
temelinde bir hamle geliştirme
kararını aldık. Türk devleti
başlattığımız hamleyi boşa çıkarmak,
olmazsa da etkisini azaltmak için
çeşitli bahaneler yaratarak gündemi
Güney Kürdistan üzerinde
yoğunlaştırdı. Halbuki esas gündem
Türk devletinin Önderliğimize karşı
vahşi yöntemlerle gerçekleştirdiği
zehirleme saldırısı ve Kuzey
Kürdistan’da uyguladığı baskıdır.
Türk devleti resmen DTP’yi teslim
almak istemektedir, teslim alamazsa
da ezmek istemektedir. Bütün Kürt
iradeleşmesine karşı çok şiddetli
bir baskı dozajı uygulamaktadır.
Bugün tüm Kürt temsilcilerinin hepsi
yoğun tehdit, baskı ve şantaj
altında tutulmaktadır, her biri
hakkında onlarca dava açılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde
milletvekili seçilip de yargılanan
yoktur ama bugün Kürt temsilcileri
için bu yargılama durumu geçerlidir.
Biz, Türk devletinin Kuzey
Kürdistan’da özgürlük hareketini
bastırma girişimini kirli
yöntemlerle geliştirdiğini, Kürt
Halk Önderliğini zehirlemekte
olduğunu, Kürt gerillası ve halkına
karşı bir şiddet politikası ve
devlet terörü uyguladığını
belirterek buna karşı kapsamlı bir
kampanya gündemleştirdik. Türk
devleti de buna karşı ‘hayır öyle
değil, Güney’den Irak’tan bana
saldırı yapılıyor, bu yüzden Irak’a
müdahale etmem gerekiyor’ konusunu
gündemleştirdi.
Açıkça bir çarpıtma durumu vardır.
Her şeyden önce Türk devleti aşırı
bir biçimde saldırganlaşmıştır.
Beytüşabab’taki 12 köylüyü Türk
ordusu öldürdü. Gabbar’da verdikleri
kayıpları da saldırı
pozisyonundayken verdiler. Türk
ordusunun o birliği gerilla gücünü
imha etmeye çalışırken imha
olmuştur. Esas durum şudur: Türk
devleti tüm ordusuyla beraber
saldırı durumundadır. Kendileri
saldırıp Kürt gençlerini kurşuna
dizdiğinde sevinç naraları atan,
kendi askerleri vurulduğunda ise en
şövenist ağızlarla sağa-sola
saldıran bir anlayış Türkiye’de
oturtulmak istenmektedir. Bu
saldırganlıkları sonucu yaşadıkları
kayıpları da gerekçe yaparak, Güney
Kürdistan’a saldırmayı gündemlerine
almışlardır.
Bununla esas amaçları Kürdistan
Özgürlük Hareketini bastırmak ve
Güney Kürdistan’daki Kürt halkının
kazanımlarını ortadan kaldırmaktır.
AKP ile ordu bu temelde
anlaşmışlardır. Abdullah Gül’ün
cumhurbaşkanı olması kesinlikle Kürt
iradeleşmesinin tasfiyesi temelinde
yapılan anlaşma sonucudur. AKP neden
daha önce teskere çıkarmadı da,
şimdi birden bire çıkardı. Daha
öncede bu denli kayıpları
yaşanıyordu, neden birden bire bunu
gündeme getirdiler. Teskerenin şimdi
gündeme getirilmesinin en temel
nedeni AKP ve Türk ordusunun
anlaşarak, Kürdistan Özgürlük
Hareketi’nin kuzey ve güneydeki
iradeleşmesini bastırma
kararlaşmasından kaynaklıdır.
Teskerenin birinci amaç budur.
İkinci amacı ise ABD’de Ermeni
soykırım yasa tasarısının kongrenin
gündemine girmesinden kaynaklıdır.
Ermeni soykırım yasa tasarısı
konuyla ilgili komitede kabul
edildi. İlerde Kongre gündemine
gelecek. Türk devleti, ABD’ye ‘eğer
sen Ermeni soykırım yasa tasarısını
kabul edersen, bende Irak’ı bozarım,
Kürtlere saldırırım’ mesajını
vermektedir. Bu teskerenin alelacele
gündeme getirilmesinin diğer bir
nedeni de budur. Böylece ABD’yi
köşeye sıkıştırmak, geri adım atmaya
zorlamak ve ABD’nin Türk ordusunun
Kürt halkını bastırmasına göz
yumacak ve onay verecek bir
pozisyona getirmek istemektedir.
Bununla birlikte bu teskereyle
Kürtler arası birliği parçalamak,
dayanışmayı ortadan kaldırmak ve
Güney’deki federe hükümet ile orada
iktidar olan siyasi partilere baskı
yapmak ve onları tehdit altına
almayı amaçlamaktadır. Böylece
amacına doğru etkili bir adım
atacağını düşünmektedir.
Türk devleti bu dönemde DTP üzerinde
neden bu kadar baskı uyguluyor?
Kürtler arası parçalanmayı yaratmak
istediği için yüksek dozajlı baskı
yöntemlerini uyguluyor. Aynı şeyi
Güneyde de yapmak istiyor. Tarih
boyunca bütün Kürt özgürlük
hareketleri ve isyanları sürekli
içten parçalanarak yine Kürtler
eliyle bastırılmıştır. Türk
devletinin bu dönemde de ısrarla
dayattığı budur. Bu baskıların amacı
Kürtler üzerinde baskı uygulayarak
birbirine düşürebileceğini
düşünmektedir. Bu yöntemle ilk
etapta yapmak istediği şey PKK
hareketine darbe vurmaktır. İkincisi
Kerkük sorununda istediği sonucu
almaktır. Birinci hamlede PKK
hareketini darbelemek, Kerkük
sorununda istediği sonucu almak,
ikinci hamlede ise tüm Kürt
iradeleşmesini ortadan kaldırmayı
hedeflemektedir. Aynı çerçevede
Güney Kürdistan’daki federe hükümeti
kuşatarak onu bir biçimde etkisiz
kılarak denetim altına almak
amacından uzaklaştırarak ortadan
kaldırmak istemektedir. Sonuç olarak
Türk devletinin çıkardığı teskere,
içinde politik amaçları da bulunan
ama nihai olarak Kürt özgürlük
iradeleşmesini tüm parçalarda
ortadan kaldırmaya dönük bir girişim
olarak değerlendirmek gerekmektedir.
Kürt hükümeti ve Merkezi
Bağdat hükümetinin Türkiye’nin
tehditlerine ilişkin politikasını
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bağdat hükümetinin teskereye doğru
yaklaşım sergilediğini düşünmüyorum.
Bağdat yönetimi içinde Kürt
federasyonunun da yer aldığı ve
Ortadoğu da yeni bir model olarak
geliştirilmek istenen aynı zamanda
federal bir sistem olmaya çalışan
bir devletin hükümetidir. Böyle bir
devletin hükümeti, Türk devletinin
tek yanlı bir biçimde Kürt Özgürlük
Hareketi’ne “terörist” diyerek
şiddet yöntemiyle ezme girişimine
prim veren ve destekleme anlamına
gelen yaklaşımını doğru görmüyoruz.
“Biz de sizinleyiz, PKK’ye karşı
mücadele etmek için bize şans verin”
türündeki yalvarmacı, taviz veren ve
doğru olmayan politikaları tutarlı
ve onurlu bir devlete yakışmayan
beyanatlardır. Çünkü Türk devleti
kendi parlamentosunda Irak
topraklarına askeri müdahale
kararını almıştır ve bu Irak’a karşı
bir savaş ilanıdır. Şimdi Irak
yönetimi gidip Türkiye’ye
yalvarıyor. Bu çok kişiliksiz ve
ilkesiz bir duruştur. Her şeyden
önce böyle bir duruş Irak halkları
açısından küçük düşürücüdür. Bu
anlamda biz Irak hükümeti ve
devletinin mevcut politikalarını
çözümleyici ve doğru görmüyoruz.
Böyle bir duruşu Irak federal
devletinin temsil ettiği
toplulukların çıkarına ve amaçladığı
federasyonlaşma amacına da ters
görüyoruz.
Kürt federe devleti ve Kürt siyasi
çevrelerinin bu konuda en azından
resmi düzeyde gösterdikleri tutuma
herhangi bir şey belirtmiyoruz Bu
anlamda Güneyli Kürt siyasetçilerin
Kürdistan bölgesi adına konuşanların
tutumları daha tutarlı
görülmektedir. Çünkü Türk devletinin
PKK’ye yönelik adı altında Güney
Kürdistan’a yapmak istediği müdahale
sadece PKK’yi hedeflemiyor, aynı
zamanda Güney Kürdistan’daki Kürt
kazanımlarını da hedeflediğini
herkes biliyor. Kaldı ki bunun
çeşitli biçimlerde Türk devlet
yetkilileri tarafından açıklandığını
da herkes biliyor. Türkiye
Cumhuriyeti hükümet sözcüsü Cemil
Çiçek, müdahalenin sadece PKK’ye
karşı olduğunu söylemesine karşın,
bunun tamamen bir politika olduğu
mecliste yürütülen tartışmalarda
açığa çıktı. AKP hükümeti adına
konuşan konuşmacı MHP’ye cevap
verirken, her şeyin teskereye
yazılamayacağı, her şeyin açık, açık
ifade edilemeyeceği, ifade edilmesi
durumunda başarı oranının
zayıflayacağını, kendilerinin de
aslında oradaki oluşumların PKK’yi
desteklediğini bildiklerini,
dolayısıyla bunun bertaraf olması
gerektiğini söyledi. Yani politika
gereği biz her şeyi teskereye
yazmadık ve kürsüde söylemiyoruz
demek istedi. Kısaca Türk devletinin
amacı Güney’deki oluşumu da birinci
hamlede daraltmak, ikinci hamlede de
ortadan kaldırmaktır.
Bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Türk devlet yetkilileri şimdiye
kadar 24 kez sınır ötesi operasyon
yaptıklarını söylemektedirler, fakat
bu müdahalelerin çok önemli sonuçlar
ortaya çıkarmadığını da itiraf
etmektedirler. Hatta bazıları
başarısız olduklarını bile
söylemektedirler. O zaman neden 25.
sine bu kadar umut bağlayarak meclis
kararı temelinde bir müdahaleyi
öngörüyorlar. Çünkü bu kez farklı
bir durum söz konusudur. Daha önce
sadece PKK hedefleniyordu, şimdi
sadece PKK değil, Güney güçlerde
hedeflenecektir. Yaşar Büyükanıt
daha önce bunun açıklamasını
yapmıştı. “Biz daha önce hata
yaptık, bazı tarafları PKK’ye karşı
destekledik, bu hatalı bir
yaklaşımdı” demişti. Bu kez sonuç
almak için hepsini hedeflemek
gerektiğini belirtti. Bunun için
meclisten karar çıkartılmıştır. İlk
başta “tek hedef PKK’dir”
diyecekler, ilk yönelimleri dar
anlamda PKK’ye karşı olabilir.
Birinci hamlede Güneyli güçleri PKK
ile karşı karşıya getirmek,
çatıştırmak bu olmuyorsa da en
azından nötrleştirmek
isteyeceklerdir. PKK’yi istedikleri
gibi darbeledikten sonra bu kez de
saldırıyı onlara dayatacaklardır. Bu
bir stratejidir, Türk devleti
tarafından kabul edilmiş Kürt
iradeleşmesini ortadan kaldırma
stratejisidir.
Hasan Cemal, Türk devletinin
stratejisinin olmadığını söylüyor.
Bu doğru değildir. Hasan Cemal’in o
makalede belirttiği bir çok
tanımlamaya katılıyorum fakat Türk
devletinin stratejisi var “Bir
stratejiye dayanmayan taktikler kuru
gürültüden öteye gidemez” biçiminde
Sun Tzu’nun güzel bir
belirlemesinden de söz etmiş ama
burada Türk devletinin bir
stratejisinin olmadığı söylenemez,
stratejisi var ama eminim ki Hasan
Cemal’inde aklı başında hiç kimsenin
katılamayacağı bir stratejidir. Tüm
Kürt iradeleşmesini ortadan
kaldırmaya dönük geliştirdiği bir
strateji vardır. Stratejisinin esas
amacı budur. Hiç kuşkusuz ki bu
strateji imkânsız bir stratejidir
ama ne yazık ki Türk devletinin
bugün üzerinde kararlaştığı AKP ile
devletin bütünleşme eksenine
oturtulan esas strateji budur.
Güneyli Kürt siyasetçilerin de Türk
devletinin bu stratejisini az-çok
anlama durumu gelişmiştir. Her ne
kadar bazılarının zikzak çizen
duruşları olsa da ama çoğunluk
olarak bunu anlama durumu söz
konusudur, dolayısıyla buna karşı
haliyle kendileri de tavır almak
durumundadırlar. Bu tamamen bizden
bağımsız bizden ayrı bir olgudur.
Gelişen yönelim Kürt kazanımlarına
dönük bir yönelimdir, PKK olmazsa
bile bunu yapacaklardır. Eğer PKK
olmasaydı bunu şimdiye kadar çoktan
yapmışlardı. Türk devleti, PKK
engeli karşısında şimdiye kadar
düşünmek ve beklemek zorunda
kalmıştır. Artık her türlü riski
göze alarak karar almışlardır. Bunu
herkesin doğru anlaması lazım, bu
gerçeği doğru görmeyen bir siyasetçi
Kürdistan’da doğru bir siyaset
yapamaz. Türk devletinin İran,
Suriye ittifakına dayanarak
geliştirmekte olduğu bu yeni
kararlaşmayı önemle ele almak, doğru
siyasetinde belirlenmesinde en temel
bir husustur. Bunu göz önünde
bulundurmayan herhangi bir Kürt
siyasetçisi, yazarı ve çizeri
kesinlikle doğru rotayı
yakalayamayacaktır.
Bazı Güneyli Kürt
siyasetçiler Bağdat’ın operasyon
için Ankara’ya geçit verdiğini
söylüyor. Sizce böyle mi?
Tabii detaylarını bilmiyorum, ancak
Güneyli bazı Kürt siyasetçiler bunu
söylemişlerse mutlaka bir bildikleri
vardır. Bildiğim husus şudur: Türk
devleti, Irak hükümetinin tutumundan
cesaret alarak bu kararı almıştır,
bu nettir. Dikkat edilirse bundan
iki hafta önce Irak hükümeti İç
İşleri Bakanı’nı Türkiye’ye gönderdi
ve Türkiye’nin ağır dayatmaları
altında ortak bir mutabakat
imzalamışlardı. Türkiye
parlamentosundan geçirdiği teskere
ile o mutabakatı çöp tenekesine
attı. Irak İç İşleri Bakanı neden
konuşmuyor, o kararına neden sahip
çıkmıyor? Sözüm ona ortak bir
anlaşma imzalamışlardı. Nerde kaldı
o anlaşma. Bence Irak devleti ve
hükümetinin bu türden yaklaşımları
Türk devletine cesaret vermiştir ve
böylece dolaylı olarak Türk
devletine onay verme gibi bir durum
gerçekleşmiştir.
Türk devleti, Irak’tan Saddam
döneminde olduğu gibi istediği vakit
“sıcak takip” adı altında Irak’a
girme onayını istedi. Sözüm ona
ortak mutabakatta Irak hükümeti bunu
kabul etmedi ama şimdi Türk devleti
teskereyle aldığı yeni kararla bütün
bunları bir tarafa ittiği görülüyor.
Burada şu nokta çok
önemlidir. Türk devleti bu
teskereyle sadece PKK’yi değil,
Güney’deki Kürt oluşumunu da
hedeflediği bilindiğine göre Irak
devleti neden böyle yaklaşıyor
sorusu önemlidir. Bu durumda Irak
hükümeti de Kürt federe hükümeti
Türkiye’nin baskısı altına alarak
dolaylı bir biçimde zayıflatma
taktiğini güdüyor olabilir. Bu
konuda Irak hükümetinin ve
devletinin güçsüzlüğüne rağmen bu
tür hesapların olabileceğini
düşünmek gerekiyor. En etkili
yerlerde bulunan şahıslar Kürt bile
olsa politik arenada bu tür durumlar
her zaman olabilmektedir.
Dolayısıyla bu politika altında Irak
hükümeti, Kürdistan Federe Hükümeti
ve Başkanlığı’nın gücünü zayıflatma
amacı yattığı düşünülebilir.
Uluslar arası güçlerin tepki
gösterdiği sınır ötesi operasyona
Beşar Esat hükümeti tam destek
verdi. Buna karşın İran’ın
sessizliği dikkat çekti. Son
dönemlerde İran’ın Medya Savunma
Alanları’nı yoğun bombardımana tabii
tutmasına rağmen sınır ötesi
operasyon konusunda herhangi bir
açıklama yapmaması nasıl izah
edilebilir?
Türk devletinin yeni geliştirdiği
teskere kararlaşması üçlü ittifaka
dayanmaktadır. Türk devleti, Doğu ve
Batı Kürdistan’da İran ve Suriye ile
bütünleşerek onlardan aldığı
destekle Kuzey ve Güney
Kürdistan’daki Kürt kazanımlarını
hedeflemek ve bu temelde ortadan
kaldırmak istemektedir. Bilindiği
gibi bu yeni teskere kararlaşması
bir hafta içerisinde gündeme
getirilmiş bir karardır. Bu yüzden
İran’ın süreci geriden izlemek
istediği anlaşılıyor, sanırım İran
durumu şimdilik anlamaya çalışıyor.
Türk devletinin parlamentosunda
karar altına aldığı teskere yasası
ABD ile bir paslaşmamıdır, yoksa
üçlü ittifak eksenindeki bir yönelim
midir konusunda çok net olmama
ihtimali olabilir. Bu ihtimali
gözeten İran’ın ihtiyatlı davrandığı
düşünülebilir. Teskere tartışmaları
sürecinde İran cephesinde bir
sessizlik durumu yaşandı. Her ne
kadar Türk devleti tarafından
geliştirilen bir hamle olsa da
sonuçta bu hamle Kürt özgürlük
hareketine ve kazanımlarına yönelik
geliştirilmiştir. Aynı zamanda
ABD’ye bir mesaj çağrısı
niteliğindedir. İçeriği ‘benimle
olmalısın, benimle olursan bende
seninle olurum’ ekseninde verilen
bir mesajdır. Sanırım bu konu İran’ı
düşündürtmektedir. Bu nedenle sessiz
kalmış olabilir, bir de AKP ile
danışıklı bir biçimde bu duruşu
sergileme ihtimali de vardır. Ama
teskerenin özü ya da genel sürecin
dayandığı esas özellik anti-PKK ve
anti-Kürt ittifakı eksenlidir.
Suriye’nin çok fütursuzca “sonuna
kadar sizinleyiz” demesi seviyeli
bir siyaset anlayışı değildir. Bu
açıklamalarla esasında Beşar Esad’da
bir itirafçının ruh hali vardır.
Ondan dolayı böyle bir yaklaşım
geliştirmiştir. Belirttiğim gibi
mevcut yönelim aslında üçlü ittifak
ekseninde gerçekleştirilen bir
yönelimdir. Bunun için Suriye’nin
desteklemesi doğal ama Kürtlere
karşı savaşta “sonuna kadar
sizinleyim” demesi, Irak’ta bir Kürt
devletinin kurulmasını “patlamaya
hazır bir bomba” olarak
değerlendirmesi, Türkiye’ye yaranmak
isteyen Kürtlere karşıtlık adı
altında seviyesiz bir siyaset
anlayışının sergilenmesidir.
Sınır ötesi operasyonun hangi
tarihte ve nasıl yapılacağı
bilinmiyor. Siz nasıl bir saldırı
bekliyorsunuz veya saldırı olacağını
düşünüyor musunuz?
Bu teskere bir yıllıktır, demek ki
bu bir süreçtir, bu bir yıllık süreç
içerisinde yapılan bir planlama
olduğu anlaşılıyor. Planlamanın
amacı Kuzey’de Kürdistan Özgürlük
Hareketi’ni tasfiye etmek, Güneyde
ise öngördükleri düzeni geliştirerek
Irak’ın üniter bütünlüğü ekseninde
inkarcı yeni bir sistemi
dayatmaktır. Bu bir yıllık süreç
içerisinde Türk devleti ilgi alanını
sadece Kuzey Kürdistan’la sınırlı
tutmayacaktır, aynı zamanda Güney
Kürdistan’ı da ilgi sahasında
bulunduracaktır. Türk devletinin
teskere kararı o anlama geliyor.
Güneyde kendisi için tehlike
olmaktan çıkan, Kerkük’ten vazgeçen
ve daha alt düzeyde bir sistemle
yetinen bir sonuç elde etmek
istemekte, Kuzeyde ise tümüyle
iradesizleştirilmiş ve tasfiye
edilmiş bir sonuca ulaşmayı
hedeflemektedir. Amacı her iki
parçada da kendi lehinde sonuç
almaktır.
Türk devleti ve ordusu Kürdistan
üzerinde böyle bir strateji
oluşturmasına rağmen ilk hamlede
sadece PKK’yi hedeflemesi beklenen
bir durum olacaktır. Yani ilk
hamlede Medya Savunma Alanları’nı
hedefleyecektir. Bu arada KDP
güçlerine de çeşitli bahanelerle
yönelebilir, direkt ve resmi olmasa
da “yanlışlık oldu” diyerek bir
takım noktalarını vurabilir. Göz
korkutmak ve bir nevi ders vermek
için bu tür taktiklere başvurabilir.
Bununla birlikte Türk devletinin bu
aşamada çok kapsamlı bir hareket
geliştireceğini sanmıyorum. Tüm
Güneyi tehdit altına altında tutmak
için şantaj içerikli baskılar
uygulanacaktır.
Ancak gerilla güçlerimize karşı
değişik yönelim ve saldırıları
devreye koyabilir. Bu yönelim ve
saldırılar daha çok hava saldırıları
biçiminde gelişebilir. Bazı
alanlarda kara saldırıları tarzında
da gelişebilir ama birinci hamlenin
hareketimize dönük olacağı açıktır.
Bu hamlenin oluşturduğu pozisyonla
Kerkük referandumunu uzun bir süre
erteleten bir konjüktür yakalamaya
çalışacaktır. İkinci hamlede ise
Güney’deki Kürt Federe oluşumunu
ortadan kaldırmayı hedefleyecektir.
Buradaki amacı Kürt oluşumunu
daraltma ve tümüyle kontrol altına
alma olacaktır. Türk devletinin
operasyonel yaklaşımının iki ayrı
hamlede gelişeceğini düşünüyorum,
Türk ordusunun şu anda çok kapsamlı
bir askeri müdahaleye hazır olduğunu
sanmıyorum. Dolayısıyla daha çok
hava saldırıları yapacağını, değişik
bazı kara operasyonları biçiminde
ilk adımları atacağını düşünüyorum,
sonrasını yaşanacak gelişmeler
belirleyecektir.
Bu noktada hemen şu hususu
belirtmekte fayda var. Türk devleti
geçmişte yaptığı operasyonların
büyük çoğunluğunda güneyli güçlerden
destek alıyordu. Şimdi desteksiz bir
biçimde güneye girecek olan Türk
ordusunun başarı kazanması
imkânsızdır. Girerse sonuç ne olur?
Bana göre sonucu Türk ordusu ve
devleti için yıkım olur. Gelsinler
de görelim. Türk generallerinin de
az-çok bunu bildiğini düşünüyorum.
Dolayısıyla hemen öyle ulu orta
yerde girmeyeceklerdir, biraz
yoklayarak, birazda propaganda,
baskı ve şantaj politikalarını
iç-içe kullanarak adım, adım
geliştireceklerdir diye düşünüyorum.
Olası bir saldırıya karşı nasıl bir
karşılık vereceksiniz? Sizce sınır
ötesi operasyonun başarı şansı
nedir?
Sınır ötesi operasyondan ziyade
Kürtlere karşı bir savaş ve saldırı
durumu söz konusudur. Bize göre
başarı şansı olmayan bir girişim
durumundadır. Teskerenin öngördüğü
strateji imkansız bir stratejidir,
tüm Kürt oluşumlarını ortadan
kaldırmaya dönük bir içeriğe
sahiptir. Bugün mevcut uluslar arası
koşullara ve Kürt halkının özgürlük
mücadelesinde varmış olduğu düzey,
elde ettiği kazanım, birikim ve
tecrübeye bakıldığında bunun
imkansız bir girişim olduğu görülür.
Fakat maalesef Türk devletindeki
inkâr ve imha zihniyeti bir türlü bu
hakikati görmeye yanaşmamaktadır.
Önderliğimizin 15 yıldan bu yana
Kürt sorununu Türkiye sınırları
içerisinde barışçıl yöntemlerle
çözme girişimine Türk devleti bunun
için olumlu hiçbir cevap vermedi.
Halbuki Önder Apo’nun geliştirdiği
siyaset ve çözüm projesi Türkiye
halklarının da çıkarınadır. Eğer
Türkiye Kürt halkının varlığını,
kimliğini, kültürel ve siyasi
haklarını tanırsa -ki biz bunu
demokratik özerklik biçiminde
tanımladık- dışarıdaki Kürtlerle de
dostluk geliştirme imkanına kavuşmuş
olacaktır. Böylece hem Türkiye’nin
demokratikleşmesi ve kendi içinde
toplumuyla barışık bir demokratik
cumhuriyet düzeyine ulaşma imkanına
kavuşacaktır, hem de Kürtlerle
dostluk temelinde tüm bölgede en
etkili bir aktör haline gelmesi
imkân dahiline girecektir. Biz bunun
Türkiye’deki işçi, köylü, emekçi ve
hatta sermaye çevrelerinin de
çıkarına olacağını düşünüyoruz.
Herkesin çıkarına olan en doğru
yaklaşım, çağdaş bir bakış açısıyla
demokratik cumhuriyet ekseninde Kürt
sorununun çözümüdür. Bu, Türkiye
halkları ve Türkiye cumhuriyetinin
çıkarınadır. Bunu yıllardır
söylüyoruz ama Türk devlet
yetkilileri “hayır biz sizi yok
edeceğiz, Kürt diye bir olguyu
tanımayacağız, tanısak da sizi ancak
Türk olmanız koşuluyla tanırız”
diyorlar. ‘Kürt kültürünü, Kürt
kimliğini, Kürt iradeleşmesini
tanımayacağız, bu bizim temel
stratejimizdir’ demektedirler. Bunun
için kollarını sıvayarak ortaya
çıkmaktadırlar, silah dipçiğiyle,
şiddetle sonuç alacaklarını
sanıyorlar. Biz Kürtler olarak tabii
ki buna karşı bir direniş
göstereceğiz.
Türk devletinin bu stratejisi
Kürtlük varlığının yok edilmesine
dayanmaktadır. Elbette ki tüm
Kürtler bütün imkânlarıyla buna
karşı direnecektir; halk olarak
geleceğimiz, haysiyetimiz,
şerefimiz, kimliğimiz, kültürümüz ve
insan olduğumuz için direneceğiz.
Güney ve Kuzey başta olmak üzere
Kürdistan’ın her parçasında
tutumumuz bu saldırılara karşı
toplumsal bir direniş ekseninde
olacaktır. Kürt tarafı olarak 15
yıldan beri uyguladığımız
politikalarla demokratik ve barışçıl
çözüme sürekli açık olduğumuzu
herkese göstermiş bulunmaktayız.
Geçen yıl ilan ettiğimiz ateşkesle
de bu yaklaşımımızı tekrar ortaya
koyduk ama bizi şiddet yöntemiyle
yok etmek isteyen anlayışlara karşı
da sonuna kadar direneceğimizi ilan
ettik. Bu konuda asla hiçbir taviz
söz konusu olmayacaktır.
Biz Apocu Hareket olarak tüm
Kürdistan zemininde sömürgeci imha
saldırılarına karşı uzun süreli
direnebilecek güçte olduğumuzu bir
kez daha tekrarlıyoruz. Direniş Kürt
toplumunun her katmanında
yükseltilecektir, askeri, siyasi,
kültürel ve toplumsal düzeyde
olacaktır. Bu temelde tüm Kürdistani
güçlere şunu söylüyoruz: Türk
devletinin Kürt iradeleşmesine karşı
geliştirdiği bu hamle karşısında tüm
yurtsever çevrelerin dayanışma ve
birlik içerisinde olması
gerekmektedir. İmha saldırılarına
karşı durmak her Kürdün en temel
görevidir ve insan olmanın bir
gereğidir.
Kürt sorunu Türkiye’nin en temel
sorundur. Karadeniz, Dersim, Erzurum
ve Serhat başta olmak üzere
Kürdistan’ın her bölgesinde gerilla
güçleri bulunmaktadır. Kuzey’de
yerleşik durumda bulunan gerilla
güçlerinin yaptıkları eylemleri,
“Güney’den gelip yaptılar” diyorlar,
böyle bir şey yok, gerilla güçleri
zaten orada bulunuyor. Silahların
Güney Kürdistan’dan geldiğini
belirtiyorlar. Son model silahları
İstanbul’dan, Karadeniz’den,
Gürcistan’dan ve tüm Ortadoğu ile
Kafkasya ülkelerinden almak zor
değildir.
Sorun silahların nereden geldiğiyle
ilgili değildir, sorun Güney
Kürdistan oluşumu da dâhil olmak
üzere Kürt iradeleşmesinin imha
edilmesinin hedeflenmesidir. Türk
devleti ve ordusu gerillanın 700-800
km’den gelip ta Gümüşhane’ye gidip
eylem yapamayacağını bilmiyor mu?
Biz uçak ve helikopter
kullanmıyoruz, kara yolları da
denetim altında olduğuna göre
buraları da kullanmamız mümkün
değildir. Bir insan Irak’tan
Erzincan’a kadar yürüyerek gidip
eylem yapıp geri dönebilir mi? Böyle
bir şey mümkün müdür? Böyle bir şey
hiç şüphesiz mümkün değildir. Bu,
koca bir yalandır.
Sorun Irak’la ilgili değildir, sorun
Türkiye’nin inkarcı zihniyetinden
doğmuştur. Sorunu bir demokrasi
sorunu olarak ele alıp çözeceğine,
sorunu Irak’a bağlama bir
saptırmadır. Bu saptırmanın amacı
tüm Kürt oluşumunu ortadan
kaldırmaktır. Türk devleti Irak’ta
Kürt federasyonlaşması olduğu
müddetçe Kuzeydeki Kürtleri
dizginleyemeyeceğini düşünüyor. Onun
için Güneydeki federasyonu
hazmedemiyorlar ve yönelmek
istiyorlar. Güneye yönelebilmeleri
içinde evvela PKK’yi
hedefleyeceklerdir, çünkü PKK var
oldukça ve güçlü oldukça Türk
devleti Güneyde sonuç alamayacaktır.
PKK hem Güney, hem de Kuzeydeki
halkımızın kazanımlarını
koruyacaktır. Bu konuda hiç kimsenin
endişesi olmasın. PKK hareketi bu
dönemde çok güçlüdür, kendi örgütsel
sorunlarını önemli oranda çözmüştür
ve her koşul altında direnebilecek
kudrettedir. Bu gerçekliği tüm
halkımızın ve dostlarımızın
bilmesini istiyorum. Bu gerçekliğe
rağmen PKK asla saldırgan bir güç
değildir.
Aksine Türk ordusu bu dönemde
güçlerimize saldırmıştır, kendi
gerçekleştirdiği saldırılarda kayıp
vermiştir. Kayıplarını gerekçe
göstererek sözüm ona “PKK
saldırıyor” diye ortalığı toz-dumana
katarak bir bardak suda adeta
fırtına koparmışlardır. Bunların
hepsi yalan üzerine kurulan
senaryolardır. Türk devleti
Önderliğimizi zehirledi,
Önderliğimiz hala tedavi edilmiyor,
bağımsız uluslar arası sağlık
kuruluşları tarafından tahlilinin
yapılmasına bile müsaade edilmiyor.
Çok açık ki saldıran taraf biz
değil, Türk devletidir, terörü biz
değil, Türk devleti halkımıza karşı
uygulamaktadır.
Buradan Türkiye Cumhuriyeti
başbakanına sesleniyorum: Siz, Önder
Apo’nun acil bir biçimde ameliyata
gereksinim duyduğunu biliyorsunuz,
bilmenize rağmen dört aydır neden
tedavi edilmesi için talimat
vermiyorsunuz ve gerekli imkanları
yaratmıyorsunuz. Bizim zehirlenme
iddiamız hala gündemdedir ve
geçerlidir. Mademki, zehirlenme
durumu yoktur, siz neden uluslar
arası bağımsız bir kuruluşun tahlil
yapmasına olanak tanımıyorsunuz? Siz
halkımızın Önderini dünyanın gözleri
önünde ortadan kaldırarak, Kürt
halkını bastıracağınızı mı
sanıyorsunuz? 9 yıldır İmralı’da
uygulanan izolasyon ve tecridin
hukuk ve insan haklarıyla ilişkisi
var mıdır? Bir aydan bu yana yalan
ve uydurulmuş bahanelerle
avukatlarıyla görüştürülmemesinin
gerekçesi nedir? Bir devlet adına
yalan söylendiği dünyanın neresinde
görülmüştür. Ama tüm bunları
Önderliğimize ve halkımıza karşı
yapıyorsunuz. Siz Kürtlerin çok
düşmüş ve şerefini koruyamayan köle
bir halk olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Kürtler böyle olmadıklarını
meydanlarda size göstereceklerdir.
Hani dindar ve Müslümandınız,
dindarlık ve Müslümanlık böyle mi
olur? Bu dindarlık değil,
vicdansızlıktır. Üç buçuk milyon
insanın “siyasal irademdir” dediği
bir insanı bütün dünyanın gözleri
önünde adım, adım ölüme götürmek
dincilik midir? İslamiyet böyle
midir? Açık ki siz İslamiyeti sadece
siyasi bir aksiyon ve çıkar olarak
kullanıyorsunuz. Din kardeşliği bu
mudur? Bir halkın Önderliğini
zehirleyeceksin, gerillasını dağda
öldüreceksin, milletvekilini teslim
alacaksın; kelime-i şahadet getirir
gibi ya “PKK teröristtir”
diyeceksin, ya da “seni yok ederim,
seni tanımayacağım” biçiminde
dayatmada bulunacaksın! Kardeşlik bu
mudur, böyle kardeşlik mi olur? Bu
dayatmaların zamanı geçti artık,
Kürt halkının böyle şeylerle
bastırılması ve kandırılması bu
aşamadan sonra mümkün değildir. Siz
etrafınızda topladığınız birkaç
çıkarcı Kürde dayanarak mı bunları
yapacaksınız. Bu yaptıklarınızın
sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
Özcesi, halk ve hareket olarak Türk
devletinin halkımıza karşı
geliştirdiği topyekun seferberlik
savaşına karşı elbette ki Kürt
toplumunun da kendini savunması ve
cevap verme hakkı doğmuştur.
Kürdistan’ın dört parçasındaki bütün
ulusal-demokratik kurumları, siyasi
kesimleri ve yurtsever Kürt halkını,
Türk devletinin geliştirdiği bu
seferberlik ve top yekun savaşına
karşı dayanışma ve birleşmeye
çağırıyoruz.
Halkımızın tüm kazanımlarını ve
iradeleşmesini ortadan kaldırmayı
hedefleyen bu saldırılara karşı
yurtsever Kürt gençliğini özgürlük
mekanlarına akmaya, gerilla
saflarına katılmaya çağırıyoruz.
Bizimde bir halk olmaktan kaynaklı
haklarımız vardır. Geliştirilen
saldırılara karşı uluslar arası
yasalarda tescil edilmiş bulunan
meşru müdafaa hakkımızı kullanmamız
bir insanlık görevi durumundadır.
Biz saldırgan bir güç değiliz,
hiçbir yere saldırmadık da, ama
saldırgan girişimlere karşı meşru
müdafaa hakkımızı kullanarak Türk
devletinin saldırganlığına karşı
ideolojik, siyasal, diplomatik,
sosyal, kültürel ve askeri olarak
direnmede hiçbir tereddüt
yaşamayacağız.
Geçen hafta HPG’den yapılan
bir açıklama nedeniyle petrol ve
dolar fiyatları arttı. Uluslararası
finans kuruluşları PKK’nin petrol
boru hatlarına yönelik politikasının
piyasalar üzerindeki etkisinin nasıl
olacağını tartışıyor. Petrol boru
hatlarına yönelik politikanız nedir?
Ekonomi ve finans yayınlarının son
birkaç haftadır PKK faktörünü
tartışmasının anlamı nedir?
Kürt sorunu Ortadoğu’nun en temel
sorunlarından biridir. Ortadoğu
bölgesi de önemli petrol yataklarına
sahip bir saha olduğuna göre, dünya
ekonomik sistemini ve dengelerini
yakından ilgilendiren bir özelliğe
sahiptir. Bu bölgede Kürt sorunu
çözülmeden istikrar ve demokratik
düzenin gelişmesi mümkün değildir.
Bu açıdan Kürt sorunu ile bölge
istikrarı arasında çok ciddi bir
ilişki söz konusudur.
Hareketimiz Kürt sorununun çözümünü
hedefleyen bir harekettir. Bugün hem
Türkiye’de hem de İran ve Suriye’de
en etkili örgütlenen partiler, Önder
Apo’nun çizgisini esas alan
partilerdir. Önder Apo Kürdistan’da
yeni bir felsefe, yeni bir anlayış
ve yeni bir çizgi geliştirmiştir.
Kürt halkı Önder Apo’nun felsefesi
ile yeni bir güç kazanmıştır,
kendini yeniden yaratmayı
başarmıştır, dolayısıyla olmazsa
olmaz bir biçimde özgürlüğüne tutkun
bir halk olma yolunda çok ciddi
gelişmeler sağlamıştır.
Bu gerçeklere rağmen Kürt sorununun
çözümsüz bırakılmaya devam edilmesi
Ortadoğu’da var olan istikrarsızlığı
daha da derinleştirecektir. Çözüm
olması halinde de bölgenin
demokratikleşmesi ve istikrarın
sağlanmasında önemli katkıları
olacaktır. Bu açıdan Kürt sorunu
uluslar arası düzeyde istikrar ve
ekonomik dengeleri yakından
ilgilendirmektedir.
Uluslar arası ekonomik çevreler eğer
konuyu tartışmışlarsa bundan
dolayıdır ve yürüttükleri tartışma
doğrudur. Bizim özel olarak petrol
boru hatlarına yönelik bir
politikamız yok, ancak biz şu anda
bir savunma savaşını yürütüyoruz.
Bir taraf ekonomik güç kaynaklarını
oluşturup bize saldırıyorsa, biz de
onun ekonomik güç kaynaklarına
savunma savaşı ekseninde
yönelebiliriz. Savunma savaşı
ekseninde Kürdistan özgürlük
güçleri, saldırgan ve imha
zihniyetli güçlerin ekonomik
kaynaklarına yönelebilirler. Bu
anlamda bu saldırgan güçlere akan
petrol boru hatlarına yönelmeleri ve
hedeflemeleri mümkündür. Çünkü
savunma savaşı komple bir duruşu
gerektirmektedir. Karşı gücün
saldırısını önlemek istiyorsan, en
başta onun güç kaynaklarını
zayıflatmayı hedeflersin.
Kürdistan’dan geçen petrol boru
hatları Türk ordusunun
saldırganlığına ekonomik kaynak
sağladığı için gerillanın buna
yönelmesi gayet muhtemeldir.
ABD’nin Irak’a
müdahalesine dünyanın bir çok
yerinde insanlar sokaklara çıkarak
karşı çıktı. Türkiye’nin başka bir
ülkenin topraklarına yönelik
operasyona ilişkin bir tezkere
geçmesine rağmen bırakalım dünya
toplumlarını, Türkiye’de bile sivil
toplumun ciddi tepkileri yok. Bu
yönlü çağrılarınız var mı?
Özellikle bu süreçte Türkiye’de çok
büyük bir çarpıtma olayı yaşanıyor.
Türk ordusu sürekli gerillaya
saldırıyor, her gün gerilla avı
peşinde koşmaktadır. Kelle avcılığı
geliştirilmektedir. Kana susamış bir
tarzda adeta insan öldürmeden zevk
alan bir anlayış esas alınmaktadır.
Türk ordusu böyle pratik çabalar
içerisinde iken birkaç askerin
vurulması karşısında feryatlar
koparılıyor. Ölen askerlerin
aileleri ve çocukları günlerce
televizyon ekranlarında
gösteriliyor, oysa o askerlerin
ölmesinden bu operasyonlara karar
veren ve barış çağrılarımıza yanıt
vermeyen güçler sorumludurlar.
Biz Kürt tarafı olarak hiçbir yere
saldırmış değiliz. Gabbar’da bize
göre 21, Türk ordusunun açıklamasına
göre ölen 13 asker kendi evlerinde
ya da karakollarında
vurulmamışlardır, gerilla avında
iken vurulmuşlardır. Türkiye
toplumunda bu konuda büyük bir
hezeyan yaratılmak istenmektedir.
Beytüşabab’taki 12 köylü Türk
ordusuna bağlı JİTEM ve bazı çete
çevrelerce katledilmişlerdir. Ona
rağmen Kara Kuvvetleri Komutanı
İlker Başbuğ’un dün 12 köylünün
katledildiği köye giderek olayı
PKK’ye yüklemeye çalışması büyük bir
pişkinlik ve çarpıtma örneğidir.
Yıllardan beri akıtılan kanın
sorumlusu Kürt sorununu şiddet
yöntemleriyle çözmek isteyenlerdir,
bunu ısrarla dayatanlardır. Bu
savaşta çocukları ölen aileler,
hareketimize karşı slogan atıp
sokaklara döküleceğine, çocuklarını
o dağlara ölüme gönderen generallere
yönelmelidirler. Şimdiye kadar
hiçbir generalin çocuğu bu savaşta
ölmemiştir. Savaş rantçıları kirli
emellerine ulaşmak için halkın
çocuklarını ölüme gönderiyorlar.
Nasılsa her iki taraftan ölenler
halk çocuklarıdır, kendilerinin
hiçbir kaybı yoktur. Basın-yayın
yoluyla ve psikolojik savaş
yöntemleriyle toplum yanlış
yönlendirilmekte, ileri düzeyde bir
şövenist dalga geliştirilerek toplum
militaristleştirilmek istenmektedir.
Yanlış propagandalarla insanların
aidiyet ve mağduriyet duyguları
harekete geçirilmeye
çalışılmaktadır. Böylece Türk
toplumunu arkasına alarak, Kürt
halkının özgürlük umutları tümüyle
yok edilmek istenmektedir. Bu aynı
zamanda Kürt-Türk savaşının
başlatılma zemini haline
dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu
teskere açıkça Türk devletiyle Kürt
halkı arasında bir savaşın
gelişmesini resmileştirmiştir.
Devletin ordusu bütün savaş
tekniğiyle bir dengesizlik ortamında
Kürt halkının üzerine yürümektedir.
Türk halkını da şövenist duygularla
bu savaşa çekersen bu durum halklar
arası savaşa dönüşecektir. Bu
yaklaşım Kürt halkına karşı top
yekun savaş ilan etmenin adı
olmaktadır. Açık ki, Türk toplumunu
sokağa dökersen Kürt-Türk savaşını
başlatırsın. Şu anda bunu Türk
devletinin kendisi yapmaktadır. Biz
her zaman halkların kardeşliğinden
yana tavır sergiledik ve bugünde
halkların kardeşliğine duyduğumuz
sorumlulukların gereğini yerine
getirmek için büyük çabalar
harcamaktayız.
Halkları birbirine karşı kırdırtan,
halklar arası düşmanlığı geliştiren
bu ırkçı, şövenist ve inkarcı
anlayışa karşı barıştan demokrasiden
kardeşlikten yana olan tüm kesimler
harekete geçip bu vahşet dalgasını
boşa çıkarmalıdırlar. Bu anlayışla
Türk toplumunda öyle bir zemin
yaratıldı ki hiç kimseye karşıt söz
söyleyecek ortam bırakılmadı. Çok
bilinçli ve tehlikeli bir gidişat
yaratılmaya çalışılmaktadır.
Türkiye’yi seven, halkların
kardeşliğinden yana olan bütün
kurum, kuruluş ve şahsiyetleri
oynanmak istenen bu oyunları boşa
çıkarmaya ve tavır geliştirmeye
çağırıyoruz. Mevcut gidişat çok
tehlikeli bir yöne gitmektedir.
Burada özellikle tüm parçalardaki
Kürdistan halkı bu durum karşısında
sessiz kalmaması, sesini yükseltmesi
çok önemli bir husustur. Başta Kuzey
Kürdistan olmak üzere, yurt içinde
ve yurt dışında bulunan tüm
Kürtlerin, Türk devletinin anti-Kürt
ittifakı temelinde başlattığı
saldırı sürecine karşı toplumsal
tepkisini değişik biçimlerde
göstererek, eylemsel süreci
başlatmalıdır. Güney Kürdistan’da
başlayan halkımızın gösterileri tüm
parçalarda yaygınlaştırılarak Kürt
halkının bulunduğu her yerde
kitlesel eylemlerle sesini yükseltme
görevi bulunmaktadır.
Oluşturulmaya çalışılan linç ortamı
nedeniyle özellikle metropollerde
bulunan Kürt halkını dikkatli
olmaya, kendi arasındaki dayanışmayı
sağlamaya ve savunma tedbirlerini
almaya yönelmesi gerekmektedir. Aksi
durumda bu şövenist girişimlerin bir
sonucu olarak zaiyatlarin verilmesi
ihtimal dahilindedir. Halkımız
bulunduğu her alanda kendi
savunmasını kendisi yapmalıdır.
Bunun imkanları olduğu yerde halk
savunma kuvvetleri de yapacaktır ama
her yerde bunun imkanları olmadığı
bilinmektedir. Bundan önce bu
tehlikeli gidişata karşı, Kürdistan
ve Türkiye’deki tüm demokrat,
yurtsever kesimleri daha duyarlı
olmaya davet ediyoruz.
Türk basını tarafından
Kürt aydınları olarak tanıtılan bazı
kişilerin DTP ve PKK karşıtı
ifadeleri var. Kimdir bunlar ve
yaptıkları açıklamayla ne
amaçlıyorlar?
Halkımız ve hareketimize karşı
topyekun bir yönelim başlatılmış
bulunmaktadır. Yapılan saldırılar
tüm Kürt kazanımlarına yönelik
geliştirilmektedir. Bu durum
karşısında kendisine Kürdüm,
yurtseverim, demokratım diyen
herkesimden insanların Türk
devletinin bu saldırganlığına karşı
tutum sahibi olması gerekmektedir.
Bu tutum ferdi ve küçük gruplar
düzeyinde değil de, ulusal bir
bütünlük ve birlikle geliştirilmesi
halinde sonuç alıcı olacaktır. Çünkü
bu dönem geliştirilen saldırılar
karşısında Kürtler arası birliğin
olmazsa olmaz bir biçimde kendisini
dayattığı bir dönemdir. Biz hareket
olarak bu birliği Güneyde, Kuzeyde
ve her yerde geliştirmeyi temel bir
politika olarak öngörüyoruz.
Ulusal birlik ve bütünlüğün en fazla
sağlanması gereken bu dönemde kalkıp
düşman ağzıyla konuşmak ve Kürtler
arası birliği parçalamaya çalışmanın
yurtseverlik ve Kürtlükle hiçbir
alakası olamaz. Bazı kişilikler Kürt
birliğini bozmaya dönük kimi
açıklamalar yaparak düşmana hizmet
etmişlerdir. Bu yaklaşımlar MİT’in
teşviki çerçevesinde geliştirilen
çabalardır. Kürtlüğü satan bu
kişiliklerin yaptıkları PKK’ye karşı
tavır alınma çağrılarının ciddiye
alınacak hiçbir yönü
bulunmamaktadır. Aksine bu
açıklamayla Kürtlüğü sattıklarını
ilan etmiş olmaktadırlar. PKK
olmasaydı Kürtlük olmazdı, PKK
olmasaydı o insanlar acaba bugün
Kürtlükten bahsedebilirler miydi?
PKK kimdir? PKK bu halkın en duyarlı
evlatlarının birleşerek on binlerce
insanın kanını döktüğü bir ulusal
demokratik örgütlenmedir. PKK’nin bu
gerçekliğine karşın sen kim
oluyorsun, bu tür açıklamaları
yapmanın cesaretini nereden
buluyorsun. Kalkıp düşman ağzıyla
konuşacaksın, bir de kendine Kürt
aydınıyım diyeceksin! Bunların Kürt
aydınıyla ne alakaları var. Bunlar
olsa, olsa Kürt kökenli ajan
beslemeleridir, bu ağızlar başka
hiçbir şey değildir. Kürt halkını
imha etmeye çalışan taraf tüm
unsurlarıyla birleşmiş, top yekun
saldırı hazırlıkları yapıyor, Kürt
aydını kisvesi altında ortaya çıkan
hain kişilikler çıkmış parazit
yapıyorlar. Bu açıklamalar kime
hizmet eder, açık ki düşmana hizmet
ediyor.
PKK olmasaydı Güneydeki halkımızın
kazanımları da ayakta duramazdı, PKK
olmasaydı hiçbir Kürt organizasyonu
Kuzeyde de ayakta duramazdı. Bunu
bilmeyen var mı? Türk devleti
ekseninde açıklamalar yapan o
unsurlar bunu bilmiyorlar mı?
Elbette ki biliyorlar, biliyorlar da
neden bunları dillendiriyorlar,
çünkü özel görevleri vardır,
görevlidirler de ondan yapıyorlar.
Halkımız artık bu tür ağızları iyi
tanımalıdır, bu ağızlar MİT
tarafından görevlendirilmiş
ağızlardır.
Önceki yıllarda hareketimize karşı
kuzeyde Kürtleri bölmek, parçalamak
ve birbiriyle vuruşturmak için
çeteler oluşturulmuştu. Gelinen
dönemde o çetelerde yurtseverlik
gelişti, artık o sistem Türk
devletinin öngördüğü işlevden
uzaklaşmış bulunmaktadır. Böylece bu
alanda bir boşluk oluştu. Bu boşluğu
doldurmak için şimdi de siyasi
çeteler oluşturulmak istenmektedir.
Siyasi çete reisleri adayları söz
konusudur, şimdi onlarda ortaya
çıkıyor. Tarafların bu kadar
netleştiği bir ortamda kalkıp da
böyle sözler söylemek, karşı
taraftan kemik istemekten başka bir
şey değildir. Bu açıklamaların başka
hiçbir anlamı yoktur.
Halkımıza karşı geliştirilen top
yekun yönelim karşısında tüm
yurtseverlerin görevi dayanışma
içinde olmaktır. Halkımız bu yönelim
karşısında direnecektir. Direnme
değil ihaneti yaşayan bu tür ödlek
tipler düşman ağzını kullanarak
görevlerini yapmaya devam
edeceklerdir. Bu önemli dönemde
halkımız da bu tür kesimlere karşı
tutum almak zorunda kalacaktır. Kürt
halkının onurlu evlatları bu
dağlarda boşuna kalmıyorlar.
İnandıkları ve ihtiyaç duydukları
onurlu yaşam için en zorlu
koşullarda mücadele ediyorlar.
Düşman söylemiyle konuşan bu tipler
bırakalım bir çocuğunu, acaba bir
saatlerini bile bu halk için feda
edebilirler mi? Hayır. Peki, tüm
yaşamını feda eden bütün
varını-yokunu ortaya koyan insanlara
karşı ikide bir böyle dil uzatmak ne
anlama geliyor, bu insanların
emeklerine dil uzatmak hadlerine mi
düşmüş. Herkesin aklını başına
toplaması gerekiyor. Sömürgeciliğin
halkımızı bir kaşık suda boğmak
istediği bu koşullarda,
Önderliğimizi en vahşi ve alçakça
yöntemlerle zehirlemekte olduğu bu
ortamda bu tür parazit yaratan
unsurların gerçeği herkes tarafından
iyi anlaşılmalıdır. Halkımız, kemik
kırıntıları peşinde koşan bu tür
kişilikleri her zamankinden daha iyi
tanımalı ve her yerde bunlara karşı
tutum alma temelinde
ulusal-demokratik birliğini ve
dayanışmasını daha fazla
güçlendirmelidir.
|