Ana Sayfa

 

 Halk Olarak Direneceğiz

Murat Karayılan

Sınır ötesi operasyon tezkeresi Türk meclisinde kabul edildi. Ancak Türkiye’nin bu tezkereyi nasıl kullanacağı konusu henüz belirsiz. Sizce tezkerenin çıkarılmasındaki amaç nedir?

Bu Teskerenin hem askeri amaçları, hem de siyasi amaçları vardır. Hatta politik baskı amacı daha fazla ön plandadır. Türk devlet yetkililerinin de belirttiği gibi savaşmadan sonuç almak istedikleri ve bu anlamda siyasi baskı oluşturmayı amaçladıkları açıkça ortadadır.

Teskerenin amaçları ana hatları ile şöyle izah edebilinir: Birinci ve en temel amacı, Türk devleti, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yeni bir yok etme süreci ve topyekun savaş dönemini başlatarak tüm Kürt kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedeflemesidir. Türk devleti esasen bu kararı geçen yıl aldı. Geçen yıl bir takım uluslar arası ve ulusal güçlerin çağrısı temelinde hareket olarak geliştirdiğimiz ateşkes sürecine karşı Türk devleti yeni bir karara gitti. Ateşkes sürecinde Kürt sorununun demokratik-barışçıl yöntemlerle çözümü için bir zemin oluştu, hem dıştan hem içten çeşitli çevrelerin istemi de gelişmişti. Ama Türk devleti bu yaklaşımları Türkiye’yi bir parçalama senaryosu olarak algıladı. İşte ‘tüm Kürtler birleşmiş, arkasında uluslar arası güçlerde var’ paranoyasına kapılarak, ateşkes sürecini Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözme sürecine dönüştüreceğine, bunu Türkiye’yi parçalama girişimi olarak algıladı ve bu temelde ateşkesi ve Kürt Özgürlük güçlerini tümüyle ortadan kaldırma kararlaşmasına gitti. Bu kararlarını geçen yıldan bu yana çeşitli vesilelerle Yaşar Büyükanıt’ın gerçekleştirdiği basın toplantıları ve açıklamalarda kamuoyuna deklere ettiler. Ulaştıkları karar çerçevesinde sadece PKK’yi değil, tüm Kürt iradeleşmelerini hedeflediklerini belirttiler. Kuzey Kürdistan’da olsun, Güney Kürdistan’da olsun her nerede bir Kürt iradeleşmesi ve kurumlaşması varsa bunun hedef alınması gerektiği biçiminde niyetlerini açıkça ortaya koydular.

 Türk devleti Kürtlerle barış geliştirmeyi değil, Kürt halkını şiddet yöntemiyle ezerek sonuç almayı tercih ettiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Bunun sonucu olarak Kürt iradeleşmesini tümden ortadan kaldırmaya dönük saldırılar başlatmıştır. Bu aynı zamanda 1000 yıllık bir tarihin reddi ve tarihsel olarak gelişen Türk – Kürt dostluğunun sonlanmasına yol açabilecek bir sürecin başlaması anlamına gelmektedir.

Bu karalaşmanın bir sonucu olarak ilk başta Önder Apo İmralı’da bir zehirlenme sürecine tabi tutularak yaşamına son verilmek istenmiştir. Aynı dönemde gerilla güçlerine yönelik geliştirilen operasyonlar iki üç katına çıkarılmıştır. Yine Kürt demokratik-legal siyaseti ve kurumları üzerinde baskı dozajı artırılmıştır. Sivil kesimlere dönük katletme girişimleri başlatılmıştır. Türk devletinin bu kirli ve vahşi saldırılarına karşı, özellikle de Önderliğimizin zehirlenmesi ve Türk devletinin sivil insanları katletmesi gerçeği karşısında hareket olarak Edi Bese Hamlesi’ni gündemleştirdik. Türk devletinin Kürt Halk Önderliğine, Kürt gerillasına ve Kürt halkına karşı kirli yöntemlerle savaştığı, zehirlenme yöntemini kullandığı ve bunlarında uluslar arası savaş yasalarına aykırı olduğu gerçeği temelinde bir hamle geliştirme kararını aldık. Türk devleti başlattığımız hamleyi boşa çıkarmak, olmazsa da etkisini azaltmak için çeşitli bahaneler yaratarak gündemi Güney Kürdistan üzerinde yoğunlaştırdı. Halbuki esas gündem Türk devletinin Önderliğimize karşı vahşi yöntemlerle gerçekleştirdiği zehirleme saldırısı ve Kuzey Kürdistan’da uyguladığı baskıdır.

Türk devleti resmen DTP’yi teslim almak istemektedir, teslim alamazsa da ezmek istemektedir. Bütün Kürt iradeleşmesine karşı çok şiddetli bir baskı dozajı uygulamaktadır. Bugün tüm Kürt temsilcilerinin hepsi yoğun tehdit, baskı ve şantaj altında tutulmaktadır, her biri hakkında onlarca dava açılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde milletvekili seçilip de yargılanan yoktur ama bugün Kürt temsilcileri için bu yargılama durumu geçerlidir. Biz, Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da özgürlük hareketini bastırma girişimini kirli yöntemlerle geliştirdiğini, Kürt Halk Önderliğini zehirlemekte olduğunu, Kürt gerillası ve halkına karşı bir şiddet politikası ve devlet terörü uyguladığını belirterek buna karşı kapsamlı bir kampanya gündemleştirdik. Türk devleti de buna karşı ‘hayır öyle değil, Güney’den Irak’tan bana saldırı yapılıyor, bu yüzden Irak’a müdahale etmem gerekiyor’ konusunu gündemleştirdi.

Açıkça bir çarpıtma durumu vardır. Her şeyden önce Türk devleti aşırı bir biçimde saldırganlaşmıştır. Beytüşabab’taki 12 köylüyü Türk ordusu öldürdü. Gabbar’da verdikleri kayıpları da saldırı pozisyonundayken verdiler. Türk ordusunun o birliği gerilla gücünü imha etmeye çalışırken imha olmuştur. Esas durum şudur: Türk devleti tüm ordusuyla beraber saldırı durumundadır. Kendileri saldırıp Kürt gençlerini kurşuna dizdiğinde sevinç naraları atan, kendi askerleri vurulduğunda ise en şövenist ağızlarla sağa-sola saldıran bir anlayış Türkiye’de oturtulmak istenmektedir. Bu saldırganlıkları sonucu yaşadıkları kayıpları da gerekçe yaparak, Güney Kürdistan’a saldırmayı gündemlerine almışlardır.

Bununla esas amaçları Kürdistan Özgürlük Hareketini bastırmak ve Güney Kürdistan’daki Kürt halkının kazanımlarını ortadan kaldırmaktır. AKP ile ordu bu temelde anlaşmışlardır. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması kesinlikle Kürt iradeleşmesinin tasfiyesi temelinde yapılan anlaşma sonucudur. AKP neden daha önce teskere çıkarmadı da, şimdi birden bire çıkardı. Daha öncede bu denli kayıpları yaşanıyordu, neden birden bire bunu gündeme getirdiler. Teskerenin şimdi gündeme getirilmesinin en temel nedeni AKP ve Türk ordusunun anlaşarak, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin kuzey ve güneydeki iradeleşmesini bastırma kararlaşmasından kaynaklıdır. Teskerenin birinci amaç budur.

İkinci amacı ise ABD’de Ermeni soykırım yasa tasarısının kongrenin gündemine girmesinden kaynaklıdır. Ermeni soykırım yasa tasarısı konuyla ilgili komitede kabul edildi. İlerde Kongre gündemine gelecek. Türk devleti, ABD’ye ‘eğer sen Ermeni soykırım yasa tasarısını kabul edersen, bende Irak’ı bozarım, Kürtlere saldırırım’ mesajını vermektedir. Bu teskerenin alelacele gündeme getirilmesinin diğer bir nedeni de budur. Böylece ABD’yi köşeye sıkıştırmak, geri adım atmaya zorlamak ve ABD’nin Türk ordusunun Kürt halkını bastırmasına göz yumacak ve onay verecek bir pozisyona getirmek istemektedir. Bununla birlikte bu teskereyle Kürtler arası birliği parçalamak, dayanışmayı ortadan kaldırmak ve Güney’deki federe hükümet ile orada iktidar olan siyasi partilere baskı yapmak ve onları tehdit altına almayı amaçlamaktadır. Böylece amacına doğru etkili bir adım atacağını düşünmektedir.

Türk devleti bu dönemde DTP üzerinde neden bu kadar baskı uyguluyor? Kürtler arası parçalanmayı yaratmak istediği için yüksek dozajlı baskı yöntemlerini uyguluyor. Aynı şeyi Güneyde de yapmak istiyor. Tarih boyunca bütün Kürt özgürlük hareketleri ve isyanları sürekli içten parçalanarak yine Kürtler eliyle bastırılmıştır. Türk devletinin bu dönemde de ısrarla dayattığı budur. Bu baskıların amacı Kürtler üzerinde baskı uygulayarak birbirine düşürebileceğini düşünmektedir. Bu yöntemle ilk etapta yapmak istediği şey PKK hareketine darbe vurmaktır. İkincisi Kerkük sorununda istediği sonucu almaktır. Birinci hamlede PKK hareketini darbelemek, Kerkük sorununda istediği sonucu almak, ikinci hamlede ise tüm  Kürt iradeleşmesini ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Aynı çerçevede Güney Kürdistan’daki federe hükümeti kuşatarak onu bir biçimde etkisiz kılarak denetim altına almak amacından uzaklaştırarak ortadan kaldırmak istemektedir. Sonuç olarak Türk devletinin çıkardığı teskere, içinde politik amaçları da bulunan ama nihai olarak Kürt özgürlük iradeleşmesini tüm parçalarda ortadan kaldırmaya dönük bir girişim olarak değerlendirmek gerekmektedir.

     Kürt hükümeti ve Merkezi Bağdat hükümetinin Türkiye’nin tehditlerine ilişkin politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bağdat hükümetinin teskereye doğru yaklaşım sergilediğini düşünmüyorum. Bağdat yönetimi içinde Kürt federasyonunun da yer aldığı ve Ortadoğu da yeni bir model olarak geliştirilmek istenen aynı zamanda federal bir sistem olmaya çalışan bir devletin hükümetidir. Böyle bir devletin hükümeti, Türk devletinin tek yanlı bir biçimde Kürt Özgürlük Hareketi’ne “terörist” diyerek şiddet yöntemiyle ezme girişimine prim veren ve destekleme anlamına gelen yaklaşımını doğru görmüyoruz. “Biz de sizinleyiz, PKK’ye karşı mücadele etmek için bize şans verin” türündeki yalvarmacı, taviz veren ve doğru olmayan politikaları tutarlı ve onurlu bir devlete yakışmayan beyanatlardır. Çünkü Türk devleti kendi parlamentosunda Irak topraklarına askeri müdahale kararını almıştır ve bu Irak’a karşı bir savaş ilanıdır. Şimdi Irak yönetimi gidip Türkiye’ye yalvarıyor. Bu çok kişiliksiz ve ilkesiz bir duruştur. Her şeyden önce böyle bir duruş Irak halkları açısından küçük düşürücüdür. Bu anlamda biz Irak hükümeti ve devletinin mevcut politikalarını çözümleyici ve doğru görmüyoruz. Böyle bir duruşu Irak federal devletinin temsil ettiği toplulukların çıkarına ve amaçladığı federasyonlaşma amacına da ters görüyoruz.

Kürt federe devleti ve Kürt siyasi çevrelerinin bu konuda en azından resmi düzeyde gösterdikleri tutuma herhangi bir şey belirtmiyoruz Bu anlamda Güneyli Kürt siyasetçilerin Kürdistan bölgesi adına konuşanların tutumları daha tutarlı görülmektedir. Çünkü Türk devletinin PKK’ye yönelik adı altında Güney Kürdistan’a yapmak istediği müdahale sadece PKK’yi hedeflemiyor, aynı zamanda Güney Kürdistan’daki Kürt kazanımlarını da hedeflediğini herkes biliyor. Kaldı ki bunun çeşitli biçimlerde Türk devlet yetkilileri tarafından açıklandığını da herkes biliyor. Türkiye Cumhuriyeti hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, müdahalenin sadece PKK’ye karşı olduğunu söylemesine karşın, bunun tamamen bir politika olduğu mecliste yürütülen tartışmalarda açığa çıktı. AKP hükümeti adına konuşan konuşmacı MHP’ye cevap verirken, her şeyin teskereye yazılamayacağı, her şeyin açık, açık ifade edilemeyeceği, ifade edilmesi durumunda başarı oranının zayıflayacağını, kendilerinin de aslında oradaki oluşumların PKK’yi desteklediğini bildiklerini, dolayısıyla bunun bertaraf olması gerektiğini söyledi. Yani politika gereği biz her şeyi teskereye yazmadık ve kürsüde söylemiyoruz demek istedi. Kısaca Türk devletinin amacı Güney’deki oluşumu da birinci hamlede daraltmak, ikinci hamlede de ortadan kaldırmaktır.

Bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Türk devlet yetkilileri şimdiye kadar 24 kez sınır ötesi operasyon yaptıklarını söylemektedirler, fakat bu müdahalelerin çok önemli sonuçlar ortaya çıkarmadığını da itiraf etmektedirler. Hatta bazıları başarısız olduklarını bile söylemektedirler. O zaman neden 25. sine bu kadar umut bağlayarak meclis kararı temelinde bir müdahaleyi öngörüyorlar. Çünkü bu kez farklı bir durum söz konusudur. Daha önce sadece PKK hedefleniyordu, şimdi sadece PKK değil, Güney güçlerde hedeflenecektir. Yaşar Büyükanıt daha önce bunun açıklamasını yapmıştı. “Biz daha önce hata yaptık, bazı tarafları PKK’ye karşı destekledik, bu hatalı bir yaklaşımdı” demişti. Bu kez sonuç almak için hepsini hedeflemek gerektiğini belirtti. Bunun için meclisten karar çıkartılmıştır. İlk başta “tek hedef PKK’dir” diyecekler, ilk yönelimleri dar anlamda PKK’ye karşı olabilir. Birinci hamlede Güneyli güçleri PKK ile karşı karşıya getirmek, çatıştırmak bu olmuyorsa da en azından nötrleştirmek isteyeceklerdir. PKK’yi istedikleri gibi darbeledikten sonra bu kez de saldırıyı onlara dayatacaklardır. Bu bir stratejidir, Türk devleti tarafından kabul edilmiş Kürt iradeleşmesini ortadan kaldırma stratejisidir.

Hasan Cemal, Türk devletinin stratejisinin olmadığını söylüyor. Bu doğru değildir. Hasan Cemal’in o makalede belirttiği bir çok tanımlamaya katılıyorum fakat Türk devletinin stratejisi var  “Bir stratejiye dayanmayan taktikler kuru gürültüden öteye gidemez” biçiminde Sun Tzu’nun güzel bir belirlemesinden de söz etmiş ama burada Türk devletinin bir stratejisinin olmadığı söylenemez, stratejisi var ama eminim ki Hasan Cemal’inde aklı başında hiç kimsenin katılamayacağı bir stratejidir. Tüm Kürt iradeleşmesini ortadan kaldırmaya dönük geliştirdiği bir strateji vardır. Stratejisinin esas amacı budur. Hiç kuşkusuz ki bu strateji imkânsız bir stratejidir ama ne yazık ki Türk devletinin bugün üzerinde kararlaştığı AKP ile devletin bütünleşme eksenine oturtulan esas strateji budur. Güneyli Kürt siyasetçilerin de Türk devletinin bu stratejisini az-çok anlama durumu gelişmiştir. Her ne kadar bazılarının zikzak çizen duruşları olsa da ama çoğunluk olarak bunu anlama durumu söz konusudur, dolayısıyla buna karşı haliyle kendileri de tavır almak durumundadırlar. Bu tamamen bizden bağımsız bizden ayrı bir olgudur.  Gelişen yönelim Kürt kazanımlarına dönük bir yönelimdir, PKK olmazsa bile bunu yapacaklardır. Eğer PKK olmasaydı bunu şimdiye kadar çoktan yapmışlardı. Türk devleti, PKK engeli karşısında şimdiye kadar düşünmek ve beklemek zorunda kalmıştır. Artık her türlü riski göze alarak karar almışlardır. Bunu herkesin doğru anlaması lazım, bu gerçeği doğru görmeyen bir siyasetçi Kürdistan’da doğru bir siyaset yapamaz. Türk devletinin İran, Suriye ittifakına dayanarak geliştirmekte olduğu bu yeni kararlaşmayı önemle ele almak, doğru siyasetinde belirlenmesinde en temel bir husustur. Bunu göz önünde bulundurmayan herhangi bir Kürt siyasetçisi, yazarı ve çizeri kesinlikle doğru rotayı yakalayamayacaktır.

   Bazı Güneyli Kürt siyasetçiler Bağdat’ın operasyon için Ankara’ya geçit verdiğini söylüyor. Sizce böyle mi?

Tabii detaylarını bilmiyorum, ancak Güneyli bazı Kürt siyasetçiler bunu söylemişlerse mutlaka bir bildikleri vardır. Bildiğim husus şudur: Türk devleti, Irak hükümetinin tutumundan cesaret alarak bu kararı almıştır, bu nettir. Dikkat edilirse bundan iki hafta önce Irak hükümeti İç İşleri Bakanı’nı Türkiye’ye gönderdi ve Türkiye’nin ağır dayatmaları altında ortak bir mutabakat imzalamışlardı. Türkiye parlamentosundan geçirdiği teskere ile o mutabakatı çöp tenekesine attı. Irak İç İşleri Bakanı neden konuşmuyor, o kararına neden sahip çıkmıyor? Sözüm ona ortak bir anlaşma imzalamışlardı. Nerde kaldı o anlaşma. Bence Irak devleti ve hükümetinin bu türden yaklaşımları Türk devletine cesaret vermiştir ve böylece dolaylı olarak Türk devletine onay verme gibi bir durum gerçekleşmiştir.

Türk devleti, Irak’tan Saddam döneminde olduğu gibi istediği vakit “sıcak takip” adı altında Irak’a girme onayını istedi. Sözüm ona ortak mutabakatta Irak hükümeti bunu kabul etmedi ama şimdi Türk devleti teskereyle aldığı yeni kararla bütün bunları bir tarafa ittiği görülüyor.

       Burada şu nokta çok önemlidir. Türk devleti bu teskereyle sadece PKK’yi değil, Güney’deki Kürt oluşumunu da hedeflediği bilindiğine göre Irak devleti neden böyle yaklaşıyor sorusu önemlidir. Bu durumda Irak hükümeti de Kürt federe hükümeti Türkiye’nin baskısı altına alarak dolaylı bir biçimde zayıflatma taktiğini güdüyor olabilir. Bu konuda Irak hükümetinin ve devletinin güçsüzlüğüne rağmen bu tür hesapların olabileceğini düşünmek gerekiyor. En etkili yerlerde bulunan şahıslar Kürt bile olsa politik arenada bu tür durumlar her zaman olabilmektedir. Dolayısıyla bu politika altında Irak hükümeti, Kürdistan Federe Hükümeti ve Başkanlığı’nın gücünü zayıflatma amacı yattığı düşünülebilir. 

Uluslar arası güçlerin tepki gösterdiği sınır ötesi operasyona Beşar Esat hükümeti tam destek verdi. Buna karşın İran’ın sessizliği dikkat çekti. Son dönemlerde İran’ın Medya Savunma Alanları’nı yoğun bombardımana tabii tutmasına rağmen sınır ötesi operasyon konusunda herhangi bir açıklama yapmaması nasıl izah edilebilir?

Türk devletinin yeni geliştirdiği teskere kararlaşması üçlü ittifaka dayanmaktadır. Türk devleti, Doğu ve Batı Kürdistan’da İran ve Suriye ile bütünleşerek onlardan aldığı destekle Kuzey ve Güney Kürdistan’daki Kürt kazanımlarını hedeflemek ve bu temelde ortadan kaldırmak istemektedir. Bilindiği gibi bu yeni teskere kararlaşması bir hafta içerisinde gündeme getirilmiş bir karardır. Bu yüzden İran’ın süreci geriden izlemek istediği anlaşılıyor, sanırım İran durumu şimdilik anlamaya çalışıyor. Türk devletinin parlamentosunda karar altına aldığı teskere yasası ABD ile bir paslaşmamıdır, yoksa üçlü ittifak eksenindeki bir yönelim midir konusunda çok net olmama ihtimali olabilir. Bu ihtimali gözeten İran’ın ihtiyatlı davrandığı düşünülebilir. Teskere tartışmaları sürecinde İran cephesinde bir sessizlik durumu yaşandı. Her ne kadar Türk devleti tarafından geliştirilen bir hamle olsa da sonuçta bu hamle Kürt özgürlük hareketine ve kazanımlarına yönelik geliştirilmiştir. Aynı zamanda ABD’ye bir mesaj çağrısı niteliğindedir. İçeriği ‘benimle olmalısın, benimle olursan bende seninle olurum’ ekseninde verilen bir mesajdır. Sanırım bu konu İran’ı düşündürtmektedir. Bu nedenle sessiz kalmış olabilir, bir de AKP ile danışıklı bir biçimde bu duruşu sergileme ihtimali de vardır. Ama teskerenin özü ya da genel sürecin dayandığı esas özellik anti-PKK ve anti-Kürt ittifakı eksenlidir.

Suriye’nin çok fütursuzca “sonuna kadar sizinleyiz” demesi seviyeli bir siyaset anlayışı değildir. Bu açıklamalarla esasında Beşar Esad’da bir itirafçının ruh hali vardır. Ondan dolayı böyle bir yaklaşım geliştirmiştir. Belirttiğim gibi mevcut yönelim aslında üçlü ittifak ekseninde gerçekleştirilen bir yönelimdir. Bunun için Suriye’nin desteklemesi doğal ama Kürtlere karşı savaşta “sonuna kadar sizinleyim” demesi, Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını “patlamaya hazır bir bomba” olarak değerlendirmesi, Türkiye’ye yaranmak isteyen Kürtlere karşıtlık adı altında seviyesiz bir siyaset anlayışının sergilenmesidir.

Sınır ötesi operasyonun hangi tarihte ve nasıl yapılacağı bilinmiyor. Siz nasıl bir saldırı bekliyorsunuz veya saldırı olacağını düşünüyor musunuz?

Bu teskere bir yıllıktır, demek ki bu bir süreçtir, bu bir yıllık süreç içerisinde yapılan bir planlama olduğu anlaşılıyor. Planlamanın amacı Kuzey’de Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek, Güneyde ise öngördükleri düzeni geliştirerek Irak’ın üniter bütünlüğü ekseninde inkarcı yeni bir sistemi dayatmaktır. Bu bir yıllık süreç içerisinde Türk devleti ilgi alanını sadece Kuzey Kürdistan’la sınırlı tutmayacaktır, aynı zamanda Güney Kürdistan’ı da ilgi sahasında bulunduracaktır. Türk devletinin teskere kararı o anlama geliyor. Güneyde kendisi için tehlike olmaktan çıkan, Kerkük’ten vazgeçen ve daha alt düzeyde bir sistemle yetinen bir sonuç elde etmek istemekte, Kuzeyde ise tümüyle iradesizleştirilmiş ve tasfiye edilmiş bir sonuca ulaşmayı hedeflemektedir. Amacı her iki parçada da kendi lehinde sonuç almaktır.

Türk devleti ve ordusu Kürdistan üzerinde böyle bir strateji oluşturmasına rağmen ilk hamlede sadece PKK’yi hedeflemesi beklenen bir durum olacaktır. Yani ilk hamlede Medya Savunma Alanları’nı hedefleyecektir. Bu arada KDP güçlerine de çeşitli bahanelerle yönelebilir, direkt ve resmi olmasa da “yanlışlık oldu” diyerek bir takım noktalarını vurabilir. Göz korkutmak ve bir nevi ders vermek için bu tür taktiklere başvurabilir. Bununla birlikte Türk devletinin bu aşamada çok kapsamlı bir hareket geliştireceğini sanmıyorum. Tüm Güneyi tehdit altına altında tutmak için şantaj içerikli baskılar uygulanacaktır.

Ancak gerilla güçlerimize karşı değişik yönelim ve saldırıları devreye koyabilir. Bu yönelim ve saldırılar daha çok hava saldırıları biçiminde gelişebilir. Bazı alanlarda kara saldırıları tarzında da gelişebilir ama birinci hamlenin hareketimize dönük olacağı açıktır. Bu hamlenin oluşturduğu pozisyonla Kerkük referandumunu uzun bir süre erteleten bir konjüktür yakalamaya çalışacaktır. İkinci hamlede ise Güney’deki Kürt Federe oluşumunu ortadan kaldırmayı hedefleyecektir. Buradaki amacı Kürt oluşumunu daraltma ve tümüyle kontrol altına alma olacaktır. Türk devletinin operasyonel yaklaşımının iki ayrı hamlede gelişeceğini düşünüyorum, Türk ordusunun şu anda çok kapsamlı bir askeri müdahaleye hazır olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla daha çok hava saldırıları yapacağını, değişik bazı kara operasyonları biçiminde ilk adımları atacağını düşünüyorum, sonrasını yaşanacak gelişmeler belirleyecektir.

Bu noktada hemen şu hususu belirtmekte fayda var. Türk devleti geçmişte yaptığı operasyonların büyük çoğunluğunda güneyli güçlerden destek alıyordu. Şimdi desteksiz bir biçimde güneye girecek olan Türk ordusunun başarı kazanması imkânsızdır. Girerse sonuç ne olur? Bana göre sonucu Türk ordusu ve devleti için yıkım olur. Gelsinler de görelim. Türk generallerinin de az-çok bunu bildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla hemen öyle ulu orta yerde girmeyeceklerdir, biraz yoklayarak, birazda propaganda, baskı ve şantaj politikalarını iç-içe kullanarak adım, adım geliştireceklerdir diye düşünüyorum.

Olası bir saldırıya karşı nasıl bir karşılık vereceksiniz? Sizce sınır ötesi operasyonun başarı şansı nedir?

Sınır ötesi operasyondan ziyade Kürtlere karşı bir savaş ve saldırı durumu söz konusudur. Bize göre başarı şansı olmayan bir girişim durumundadır. Teskerenin öngördüğü strateji imkansız bir stratejidir, tüm Kürt oluşumlarını ortadan kaldırmaya dönük bir içeriğe sahiptir. Bugün mevcut uluslar arası koşullara ve Kürt halkının özgürlük mücadelesinde varmış olduğu düzey, elde ettiği kazanım, birikim ve tecrübeye bakıldığında bunun imkansız bir girişim olduğu görülür. Fakat maalesef Türk devletindeki inkâr ve imha zihniyeti bir türlü bu hakikati görmeye yanaşmamaktadır.

Önderliğimizin 15 yıldan bu yana Kürt sorununu Türkiye sınırları içerisinde barışçıl yöntemlerle çözme girişimine Türk devleti bunun için olumlu hiçbir cevap vermedi. Halbuki Önder Apo’nun geliştirdiği siyaset ve çözüm projesi Türkiye halklarının da çıkarınadır. Eğer Türkiye Kürt halkının varlığını, kimliğini, kültürel ve siyasi haklarını tanırsa -ki biz bunu demokratik özerklik biçiminde tanımladık- dışarıdaki Kürtlerle de dostluk geliştirme imkanına kavuşmuş olacaktır. Böylece hem Türkiye’nin demokratikleşmesi ve kendi içinde toplumuyla barışık bir demokratik cumhuriyet düzeyine ulaşma imkanına kavuşacaktır, hem de Kürtlerle dostluk temelinde tüm bölgede en etkili bir aktör haline gelmesi imkân dahiline girecektir. Biz bunun Türkiye’deki işçi, köylü, emekçi ve hatta sermaye çevrelerinin de çıkarına olacağını düşünüyoruz. Herkesin çıkarına olan en doğru yaklaşım, çağdaş bir bakış açısıyla demokratik cumhuriyet ekseninde Kürt sorununun çözümüdür. Bu, Türkiye halkları ve Türkiye cumhuriyetinin çıkarınadır. Bunu yıllardır söylüyoruz ama Türk devlet yetkilileri “hayır biz sizi yok edeceğiz, Kürt diye bir olguyu tanımayacağız, tanısak da sizi ancak Türk olmanız koşuluyla tanırız” diyorlar. ‘Kürt kültürünü, Kürt kimliğini, Kürt iradeleşmesini tanımayacağız, bu bizim temel stratejimizdir’ demektedirler. Bunun için kollarını sıvayarak ortaya çıkmaktadırlar, silah dipçiğiyle, şiddetle sonuç alacaklarını sanıyorlar. Biz Kürtler olarak tabii ki buna karşı bir direniş göstereceğiz.

Türk devletinin bu stratejisi Kürtlük varlığının yok edilmesine dayanmaktadır. Elbette ki tüm Kürtler bütün imkânlarıyla buna karşı direnecektir; halk olarak geleceğimiz, haysiyetimiz, şerefimiz, kimliğimiz, kültürümüz ve insan olduğumuz için direneceğiz. Güney ve Kuzey başta olmak üzere Kürdistan’ın her parçasında tutumumuz bu saldırılara karşı toplumsal bir direniş ekseninde olacaktır. Kürt tarafı olarak 15 yıldan beri uyguladığımız politikalarla demokratik ve barışçıl çözüme sürekli açık olduğumuzu herkese göstermiş bulunmaktayız. Geçen yıl ilan ettiğimiz ateşkesle de bu yaklaşımımızı tekrar ortaya koyduk ama bizi şiddet yöntemiyle yok etmek isteyen anlayışlara karşı da sonuna kadar direneceğimizi ilan ettik. Bu konuda asla hiçbir taviz söz konusu olmayacaktır.

Biz Apocu Hareket olarak tüm Kürdistan zemininde sömürgeci imha saldırılarına karşı uzun süreli direnebilecek güçte olduğumuzu bir kez daha tekrarlıyoruz. Direniş Kürt toplumunun her katmanında yükseltilecektir, askeri, siyasi, kültürel ve toplumsal düzeyde olacaktır. Bu temelde tüm Kürdistani güçlere şunu söylüyoruz: Türk devletinin Kürt iradeleşmesine karşı geliştirdiği bu hamle karşısında tüm yurtsever çevrelerin dayanışma ve birlik içerisinde olması gerekmektedir. İmha saldırılarına karşı durmak her Kürdün en temel görevidir ve insan olmanın bir gereğidir.

Kürt sorunu Türkiye’nin en temel sorundur. Karadeniz, Dersim, Erzurum ve Serhat başta olmak üzere Kürdistan’ın her bölgesinde gerilla güçleri bulunmaktadır. Kuzey’de yerleşik durumda bulunan gerilla güçlerinin yaptıkları eylemleri, “Güney’den gelip yaptılar” diyorlar, böyle bir şey yok, gerilla güçleri zaten orada bulunuyor. Silahların Güney Kürdistan’dan geldiğini belirtiyorlar. Son model silahları İstanbul’dan, Karadeniz’den, Gürcistan’dan ve tüm Ortadoğu ile Kafkasya ülkelerinden almak zor değildir.

Sorun silahların nereden geldiğiyle ilgili değildir, sorun Güney Kürdistan oluşumu da dâhil olmak üzere Kürt iradeleşmesinin imha edilmesinin hedeflenmesidir. Türk devleti ve ordusu gerillanın 700-800 km’den gelip ta Gümüşhane’ye gidip eylem yapamayacağını bilmiyor mu? Biz uçak ve helikopter kullanmıyoruz, kara yolları da denetim altında olduğuna göre buraları da kullanmamız mümkün değildir. Bir insan Irak’tan Erzincan’a kadar yürüyerek gidip eylem yapıp geri dönebilir mi? Böyle bir şey mümkün müdür? Böyle bir şey hiç şüphesiz mümkün değildir. Bu, koca bir yalandır.

Sorun Irak’la ilgili değildir, sorun Türkiye’nin inkarcı zihniyetinden doğmuştur. Sorunu bir demokrasi sorunu olarak ele alıp çözeceğine, sorunu Irak’a bağlama bir saptırmadır. Bu saptırmanın amacı tüm Kürt oluşumunu ortadan kaldırmaktır. Türk devleti Irak’ta Kürt federasyonlaşması olduğu müddetçe Kuzeydeki Kürtleri dizginleyemeyeceğini düşünüyor. Onun için Güneydeki federasyonu hazmedemiyorlar ve yönelmek istiyorlar. Güneye yönelebilmeleri içinde evvela PKK’yi hedefleyeceklerdir, çünkü PKK var oldukça ve güçlü oldukça Türk devleti Güneyde sonuç alamayacaktır. PKK hem Güney, hem de Kuzeydeki halkımızın kazanımlarını koruyacaktır. Bu konuda hiç kimsenin endişesi olmasın. PKK hareketi bu dönemde çok güçlüdür, kendi örgütsel sorunlarını önemli oranda çözmüştür ve her koşul altında direnebilecek kudrettedir. Bu gerçekliği tüm halkımızın ve dostlarımızın bilmesini istiyorum. Bu gerçekliğe rağmen PKK asla saldırgan bir güç değildir.

Aksine Türk ordusu bu dönemde güçlerimize saldırmıştır, kendi gerçekleştirdiği saldırılarda kayıp vermiştir. Kayıplarını gerekçe göstererek sözüm ona “PKK saldırıyor” diye ortalığı toz-dumana katarak bir bardak suda adeta fırtına koparmışlardır. Bunların hepsi yalan üzerine kurulan senaryolardır. Türk devleti Önderliğimizi zehirledi, Önderliğimiz hala tedavi edilmiyor, bağımsız uluslar arası sağlık kuruluşları tarafından tahlilinin yapılmasına bile müsaade edilmiyor. Çok açık ki saldıran taraf biz değil, Türk devletidir, terörü biz değil, Türk devleti halkımıza karşı uygulamaktadır.

Buradan Türkiye Cumhuriyeti başbakanına sesleniyorum: Siz, Önder Apo’nun acil bir biçimde ameliyata gereksinim duyduğunu biliyorsunuz, bilmenize rağmen dört aydır neden tedavi edilmesi için talimat vermiyorsunuz ve gerekli imkanları yaratmıyorsunuz. Bizim zehirlenme iddiamız hala gündemdedir ve geçerlidir. Mademki, zehirlenme durumu yoktur, siz neden uluslar arası bağımsız bir kuruluşun tahlil yapmasına olanak tanımıyorsunuz? Siz halkımızın Önderini dünyanın gözleri önünde ortadan kaldırarak, Kürt halkını bastıracağınızı mı sanıyorsunuz? 9 yıldır İmralı’da uygulanan izolasyon ve tecridin hukuk ve insan haklarıyla ilişkisi var mıdır? Bir aydan bu yana yalan ve uydurulmuş bahanelerle avukatlarıyla görüştürülmemesinin gerekçesi nedir? Bir devlet adına yalan söylendiği dünyanın neresinde görülmüştür. Ama tüm bunları Önderliğimize ve halkımıza karşı yapıyorsunuz. Siz Kürtlerin çok düşmüş ve şerefini koruyamayan köle bir halk olduğunu mu düşünüyorsunuz? Kürtler böyle olmadıklarını meydanlarda size göstereceklerdir. Hani dindar ve Müslümandınız, dindarlık ve Müslümanlık böyle mi olur? Bu dindarlık değil, vicdansızlıktır. Üç buçuk milyon insanın “siyasal irademdir” dediği bir insanı bütün dünyanın gözleri önünde adım, adım ölüme götürmek dincilik midir? İslamiyet böyle midir? Açık ki siz İslamiyeti sadece siyasi bir aksiyon ve çıkar olarak kullanıyorsunuz. Din kardeşliği bu mudur? Bir halkın Önderliğini zehirleyeceksin, gerillasını dağda öldüreceksin, milletvekilini teslim alacaksın; kelime-i şahadet getirir gibi ya “PKK teröristtir” diyeceksin, ya da “seni yok ederim, seni tanımayacağım” biçiminde dayatmada bulunacaksın! Kardeşlik bu mudur, böyle kardeşlik mi olur? Bu dayatmaların zamanı geçti artık, Kürt halkının böyle şeylerle bastırılması ve kandırılması bu aşamadan sonra mümkün değildir. Siz etrafınızda topladığınız birkaç çıkarcı Kürde dayanarak mı bunları yapacaksınız. Bu yaptıklarınızın sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.

Özcesi, halk ve hareket olarak Türk devletinin halkımıza karşı geliştirdiği topyekun seferberlik savaşına karşı elbette ki Kürt toplumunun da kendini savunması ve cevap verme hakkı doğmuştur. Kürdistan’ın dört parçasındaki bütün ulusal-demokratik kurumları, siyasi kesimleri ve yurtsever Kürt halkını, Türk devletinin geliştirdiği bu seferberlik ve top yekun savaşına karşı dayanışma ve birleşmeye çağırıyoruz.

Halkımızın tüm kazanımlarını ve iradeleşmesini ortadan kaldırmayı hedefleyen bu saldırılara karşı yurtsever Kürt gençliğini özgürlük mekanlarına akmaya, gerilla saflarına katılmaya çağırıyoruz. Bizimde bir halk olmaktan kaynaklı haklarımız vardır. Geliştirilen saldırılara karşı uluslar arası yasalarda tescil edilmiş bulunan meşru müdafaa hakkımızı kullanmamız bir insanlık görevi durumundadır. Biz saldırgan bir güç değiliz, hiçbir yere saldırmadık da, ama saldırgan girişimlere karşı meşru müdafaa hakkımızı kullanarak Türk devletinin saldırganlığına karşı ideolojik, siyasal, diplomatik, sosyal, kültürel ve askeri olarak direnmede hiçbir tereddüt yaşamayacağız.

      Geçen hafta HPG’den yapılan bir açıklama nedeniyle petrol ve dolar fiyatları arttı. Uluslararası finans kuruluşları PKK’nin petrol boru hatlarına yönelik politikasının piyasalar üzerindeki etkisinin nasıl olacağını tartışıyor. Petrol boru hatlarına yönelik politikanız nedir? Ekonomi ve finans yayınlarının son birkaç haftadır PKK faktörünü tartışmasının anlamı nedir?

Kürt sorunu Ortadoğu’nun en temel sorunlarından biridir. Ortadoğu bölgesi de önemli petrol yataklarına sahip bir saha olduğuna göre, dünya ekonomik sistemini ve dengelerini yakından ilgilendiren bir özelliğe sahiptir. Bu bölgede Kürt sorunu çözülmeden istikrar ve demokratik düzenin gelişmesi mümkün değildir. Bu açıdan Kürt sorunu ile bölge istikrarı arasında çok ciddi bir ilişki söz konusudur.

Hareketimiz Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir harekettir. Bugün hem Türkiye’de hem de İran ve Suriye’de en etkili örgütlenen partiler, Önder Apo’nun çizgisini esas alan partilerdir. Önder Apo Kürdistan’da yeni bir felsefe, yeni bir anlayış ve yeni bir çizgi geliştirmiştir. Kürt halkı Önder Apo’nun felsefesi ile yeni bir güç kazanmıştır, kendini yeniden yaratmayı başarmıştır, dolayısıyla olmazsa olmaz bir biçimde özgürlüğüne tutkun bir halk olma yolunda çok ciddi gelişmeler sağlamıştır.

Bu gerçeklere rağmen Kürt sorununun çözümsüz bırakılmaya devam edilmesi Ortadoğu’da var olan istikrarsızlığı daha da derinleştirecektir. Çözüm olması halinde de bölgenin demokratikleşmesi ve istikrarın sağlanmasında önemli katkıları olacaktır. Bu açıdan Kürt sorunu uluslar arası düzeyde istikrar ve ekonomik dengeleri yakından ilgilendirmektedir.

Uluslar arası ekonomik çevreler eğer konuyu tartışmışlarsa bundan dolayıdır ve yürüttükleri tartışma doğrudur. Bizim özel olarak petrol boru hatlarına yönelik bir politikamız yok, ancak biz şu anda bir savunma savaşını yürütüyoruz. Bir taraf ekonomik güç kaynaklarını oluşturup bize saldırıyorsa, biz de onun ekonomik güç kaynaklarına savunma savaşı ekseninde yönelebiliriz. Savunma savaşı ekseninde Kürdistan özgürlük güçleri, saldırgan ve imha zihniyetli güçlerin ekonomik kaynaklarına yönelebilirler. Bu anlamda bu saldırgan güçlere akan petrol boru hatlarına yönelmeleri ve hedeflemeleri mümkündür. Çünkü savunma savaşı komple bir duruşu gerektirmektedir. Karşı gücün saldırısını önlemek istiyorsan, en başta onun güç kaynaklarını zayıflatmayı hedeflersin. Kürdistan’dan geçen petrol boru hatları Türk ordusunun saldırganlığına ekonomik kaynak sağladığı için gerillanın buna yönelmesi gayet muhtemeldir.

        ABD’nin Irak’a müdahalesine dünyanın bir çok yerinde insanlar sokaklara çıkarak karşı çıktı. Türkiye’nin başka bir ülkenin topraklarına yönelik operasyona ilişkin bir tezkere geçmesine rağmen bırakalım dünya toplumlarını, Türkiye’de bile sivil toplumun ciddi tepkileri yok. Bu yönlü çağrılarınız var mı?

Özellikle bu süreçte Türkiye’de çok büyük bir çarpıtma olayı yaşanıyor. Türk ordusu sürekli gerillaya saldırıyor, her gün gerilla avı peşinde koşmaktadır. Kelle avcılığı geliştirilmektedir. Kana susamış bir tarzda adeta insan öldürmeden zevk alan bir anlayış esas alınmaktadır. Türk ordusu böyle pratik çabalar içerisinde iken birkaç askerin vurulması karşısında feryatlar koparılıyor. Ölen askerlerin aileleri ve çocukları günlerce televizyon ekranlarında gösteriliyor, oysa o askerlerin ölmesinden bu operasyonlara karar veren ve barış çağrılarımıza yanıt vermeyen güçler sorumludurlar.

Biz Kürt tarafı olarak hiçbir yere saldırmış değiliz. Gabbar’da bize göre 21, Türk ordusunun açıklamasına göre ölen 13 asker kendi evlerinde ya da karakollarında vurulmamışlardır, gerilla avında iken vurulmuşlardır. Türkiye toplumunda bu konuda büyük bir hezeyan yaratılmak istenmektedir. Beytüşabab’taki 12 köylü Türk ordusuna bağlı JİTEM ve bazı çete çevrelerce katledilmişlerdir. Ona rağmen Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un dün 12 köylünün katledildiği köye giderek olayı PKK’ye yüklemeye çalışması büyük bir pişkinlik ve çarpıtma örneğidir.

Yıllardan beri akıtılan kanın sorumlusu Kürt sorununu şiddet yöntemleriyle çözmek isteyenlerdir, bunu ısrarla dayatanlardır. Bu savaşta çocukları ölen aileler, hareketimize karşı slogan atıp sokaklara döküleceğine, çocuklarını o dağlara ölüme gönderen generallere yönelmelidirler. Şimdiye kadar hiçbir generalin çocuğu bu savaşta ölmemiştir. Savaş rantçıları kirli emellerine ulaşmak için halkın çocuklarını ölüme gönderiyorlar. Nasılsa her iki taraftan ölenler halk çocuklarıdır, kendilerinin hiçbir kaybı yoktur. Basın-yayın yoluyla ve psikolojik savaş yöntemleriyle toplum yanlış yönlendirilmekte, ileri düzeyde bir şövenist dalga geliştirilerek toplum militaristleştirilmek istenmektedir. Yanlış propagandalarla insanların aidiyet ve mağduriyet duyguları harekete geçirilmeye çalışılmaktadır. Böylece Türk toplumunu arkasına alarak, Kürt halkının özgürlük umutları tümüyle yok edilmek istenmektedir. Bu aynı zamanda Kürt-Türk savaşının başlatılma zemini haline dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu teskere açıkça Türk devletiyle Kürt halkı arasında bir savaşın gelişmesini resmileştirmiştir. Devletin ordusu bütün savaş tekniğiyle bir dengesizlik ortamında Kürt halkının üzerine yürümektedir. Türk halkını da şövenist duygularla bu savaşa çekersen bu durum halklar arası savaşa dönüşecektir. Bu yaklaşım Kürt halkına karşı top yekun savaş ilan etmenin adı olmaktadır. Açık ki, Türk toplumunu sokağa dökersen Kürt-Türk savaşını başlatırsın. Şu anda bunu Türk devletinin kendisi yapmaktadır. Biz her zaman halkların kardeşliğinden yana tavır sergiledik ve bugünde halkların kardeşliğine duyduğumuz sorumlulukların gereğini yerine getirmek için büyük çabalar harcamaktayız.

Halkları birbirine karşı kırdırtan, halklar arası düşmanlığı geliştiren bu ırkçı, şövenist ve inkarcı anlayışa karşı barıştan demokrasiden kardeşlikten yana olan tüm kesimler harekete geçip bu vahşet dalgasını boşa çıkarmalıdırlar. Bu anlayışla Türk toplumunda öyle bir zemin yaratıldı ki hiç kimseye karşıt söz söyleyecek ortam bırakılmadı. Çok bilinçli ve tehlikeli bir gidişat yaratılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’yi seven, halkların kardeşliğinden yana olan bütün kurum, kuruluş ve şahsiyetleri oynanmak istenen bu oyunları boşa çıkarmaya ve tavır geliştirmeye çağırıyoruz. Mevcut gidişat çok tehlikeli bir yöne gitmektedir.

Burada özellikle tüm parçalardaki Kürdistan halkı bu durum karşısında sessiz kalmaması, sesini yükseltmesi çok önemli bir husustur. Başta Kuzey Kürdistan olmak üzere, yurt içinde ve yurt dışında bulunan tüm Kürtlerin, Türk devletinin anti-Kürt ittifakı temelinde başlattığı saldırı sürecine karşı toplumsal tepkisini değişik biçimlerde göstererek, eylemsel süreci başlatmalıdır. Güney Kürdistan’da başlayan halkımızın gösterileri tüm parçalarda yaygınlaştırılarak Kürt halkının bulunduğu her yerde kitlesel eylemlerle sesini yükseltme görevi bulunmaktadır.

Oluşturulmaya çalışılan linç ortamı nedeniyle özellikle metropollerde bulunan Kürt halkını dikkatli olmaya, kendi arasındaki dayanışmayı sağlamaya ve savunma tedbirlerini almaya yönelmesi gerekmektedir. Aksi durumda bu şövenist girişimlerin bir sonucu olarak zaiyatlarin verilmesi ihtimal dahilindedir. Halkımız bulunduğu her alanda kendi savunmasını kendisi yapmalıdır. Bunun imkanları olduğu yerde halk savunma kuvvetleri de yapacaktır ama her yerde bunun imkanları olmadığı bilinmektedir. Bundan önce bu tehlikeli gidişata karşı, Kürdistan ve Türkiye’deki tüm demokrat, yurtsever kesimleri daha duyarlı olmaya davet ediyoruz.

      Türk basını tarafından Kürt aydınları olarak tanıtılan bazı kişilerin DTP ve PKK karşıtı ifadeleri var. Kimdir bunlar ve yaptıkları açıklamayla ne amaçlıyorlar? 

Halkımız ve hareketimize karşı topyekun bir yönelim başlatılmış bulunmaktadır. Yapılan saldırılar tüm Kürt kazanımlarına yönelik geliştirilmektedir. Bu durum karşısında kendisine Kürdüm, yurtseverim, demokratım diyen herkesimden insanların Türk devletinin bu saldırganlığına karşı tutum sahibi olması gerekmektedir. Bu tutum ferdi ve küçük gruplar düzeyinde değil de, ulusal bir bütünlük ve birlikle geliştirilmesi halinde sonuç alıcı olacaktır. Çünkü bu dönem geliştirilen saldırılar karşısında Kürtler arası birliğin olmazsa olmaz bir biçimde kendisini dayattığı bir dönemdir. Biz hareket olarak bu birliği Güneyde, Kuzeyde ve her yerde geliştirmeyi temel bir politika olarak öngörüyoruz.

Ulusal birlik ve bütünlüğün en fazla sağlanması gereken bu dönemde kalkıp düşman ağzıyla konuşmak ve Kürtler arası birliği parçalamaya çalışmanın yurtseverlik ve Kürtlükle hiçbir alakası olamaz. Bazı kişilikler Kürt birliğini bozmaya dönük kimi açıklamalar yaparak düşmana hizmet etmişlerdir. Bu yaklaşımlar MİT’in teşviki çerçevesinde geliştirilen çabalardır. Kürtlüğü satan bu kişiliklerin yaptıkları PKK’ye karşı tavır alınma çağrılarının ciddiye alınacak hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine bu açıklamayla Kürtlüğü sattıklarını ilan etmiş olmaktadırlar. PKK olmasaydı Kürtlük olmazdı, PKK olmasaydı o insanlar acaba bugün Kürtlükten bahsedebilirler miydi? PKK kimdir? PKK bu halkın en duyarlı evlatlarının birleşerek on binlerce insanın kanını döktüğü bir ulusal demokratik örgütlenmedir. PKK’nin bu gerçekliğine karşın sen kim oluyorsun, bu tür açıklamaları yapmanın cesaretini nereden buluyorsun. Kalkıp düşman ağzıyla konuşacaksın, bir de kendine Kürt aydınıyım diyeceksin! Bunların Kürt aydınıyla ne alakaları var. Bunlar olsa, olsa Kürt kökenli ajan beslemeleridir, bu ağızlar başka hiçbir şey değildir. Kürt halkını imha etmeye çalışan taraf tüm unsurlarıyla birleşmiş, top yekun saldırı hazırlıkları yapıyor, Kürt aydını kisvesi altında ortaya çıkan hain kişilikler çıkmış parazit yapıyorlar. Bu açıklamalar kime hizmet eder, açık ki düşmana hizmet ediyor.

PKK olmasaydı Güneydeki halkımızın kazanımları da ayakta duramazdı, PKK olmasaydı hiçbir Kürt organizasyonu Kuzeyde de ayakta duramazdı. Bunu bilmeyen var mı? Türk devleti ekseninde açıklamalar yapan o unsurlar bunu bilmiyorlar mı? Elbette ki biliyorlar, biliyorlar da neden bunları dillendiriyorlar, çünkü özel görevleri vardır, görevlidirler de ondan yapıyorlar. Halkımız artık bu tür ağızları iyi tanımalıdır, bu ağızlar MİT tarafından görevlendirilmiş ağızlardır.

Önceki yıllarda hareketimize karşı kuzeyde Kürtleri bölmek, parçalamak ve birbiriyle vuruşturmak için çeteler oluşturulmuştu. Gelinen dönemde o çetelerde yurtseverlik gelişti, artık o sistem Türk devletinin öngördüğü işlevden uzaklaşmış bulunmaktadır. Böylece bu alanda bir boşluk oluştu. Bu boşluğu doldurmak için şimdi de siyasi çeteler oluşturulmak istenmektedir. Siyasi çete reisleri adayları söz konusudur, şimdi onlarda ortaya çıkıyor. Tarafların bu kadar netleştiği bir ortamda kalkıp da böyle sözler söylemek, karşı taraftan kemik istemekten başka bir şey değildir. Bu açıklamaların başka hiçbir anlamı yoktur.

Halkımıza karşı geliştirilen top yekun yönelim karşısında tüm yurtseverlerin görevi dayanışma içinde olmaktır. Halkımız bu yönelim karşısında direnecektir. Direnme değil ihaneti yaşayan bu tür ödlek tipler düşman ağzını kullanarak görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Bu önemli dönemde halkımız da bu tür kesimlere karşı tutum almak zorunda kalacaktır. Kürt halkının onurlu evlatları bu dağlarda boşuna kalmıyorlar. İnandıkları ve ihtiyaç duydukları onurlu yaşam için en zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Düşman söylemiyle konuşan bu tipler bırakalım bir çocuğunu, acaba bir saatlerini bile bu halk için feda edebilirler mi? Hayır. Peki, tüm yaşamını feda eden bütün varını-yokunu ortaya koyan insanlara karşı ikide bir böyle dil uzatmak ne anlama geliyor, bu insanların emeklerine dil uzatmak hadlerine mi düşmüş. Herkesin aklını başına toplaması gerekiyor. Sömürgeciliğin halkımızı bir kaşık suda boğmak istediği bu koşullarda, Önderliğimizi en vahşi ve alçakça yöntemlerle zehirlemekte olduğu bu ortamda bu tür parazit yaratan unsurların gerçeği herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır. Halkımız, kemik kırıntıları peşinde koşan bu tür kişilikleri her zamankinden daha iyi tanımalı ve her yerde bunlara karşı tutum alma temelinde ulusal-demokratik birliğini ve dayanışmasını daha fazla güçlendirmelidir.

   


© 2006 PKK www.pkk-info.com