Ana Sayfa

 

Biz Artık ‘yeter’ Diyoruz

Murat Karayılan

Sayın Öcalan’a üst üste verilen hücre cezaları, sağlık ve yaşam koşullarının düzeltilmemesi uygulamalarıyla birlikte siyasal kimliğine dönük kimi çevrelerin saldırılarına maruz kalıyor. Kendisi de siyaset yapmasının engellenmek istendiğini ve susturulmak istendiğini dile getirdi. Bu uygulamalarla hedeflenen nedir?

Önderliğimize dönük çok sistemli bir susturma, bastırma ve giderek yok etme politikası söz konusudur. Bunun nedeni Türk devletinin Kürt hareketinin hiçbir biçimde iradeleşmesini istememesidir. Gerek Türkiye sınırları içerisinde gerekse de Türkiye sınırları dışında Kürt halk gerçekliğinin iradeleşmemesi için yeni ve daha kapsamlı bir saldırı konseptine ulaşmışlardır. Yani Önderliğimize dönük özellikle de zehirlemeyle birlikte geliştirilen saldırı politikalarının özü, Kürt halkını iradesizleştirme ve teslim almaya dönük bir sömürgeci politikanın ve planın uygulanmasıdır.

Kürt sorununun Türkiye’de bir sorun olarak var olduğu bir gerçektir. Bu sorunu görüp, çözmek yerine, onu görmezden gelip, bastırma yöntemi Türkiye’nin öteden beri var olan politikasıdır. Öyle görülüyor ki AKP’li iktidar yeni dönemde Kürt sorununa ilişkin “sorun vardır” biçiminde söylemleri dile getirse de, özünde onun özgürlük dinamiklerini tasfiye etme yöntemiyle ortadan kaldırmayı hedefleyecektir. Bu konuda Önderliğimizin Kürt halkının kimliğinin tanınması temelindeki en mütevazı projelerinin dahi kabul görmemesi, kaale alınmaması ve bu projeleri sunan Kürt halk Önderliğini ortadan kaldırmak istemesinin başka bir izahı yoktur. Çok açıktır ki Kürt-Türk halklarının birliğinin kalıcı bir biçimde, eşit-özgür demokratik düzen içinde yaşamasını ön gören, projeleri sunan ve özgür birlik çizgisini geliştiren Önder Apo’dur. Buna rağmen Önderliğimize dönük böyle bir politikanın yürütülmek istenmesinin mantığı nasıl izah edilecek? Açık ki eğer Kürt halkının tanınması temelinde bir birlik ön görülmüş olsa ve Önderliğin sunduğu projeler kabul edilmezse bile en azından bunun öncüsünün ortadan kaldırılmasına dönük bu tür politikalar güdülmezdi. Şimdi en mütevazı, en makul, Türkiye’nin birliğine, üniter yapısına zarar vermeyecek tarzda Kürt sorununun çözüm projesini sunan bir önderliğe karşı yok etme, bastırma ve susturma politikasının başka bir izahı yoktur. Geliştirilen bu uygulamalar Kürt halkını tanımama, iradesizleştirme ve onu tek taraflı bir biçimde, şiddet yöntemiyle bastırarak, başkalaşıma uğratma politikasının bir sonucudur.

Bazı çevreler zaman zaman “PKK sadece önderliğini kurtarmak için uğraşmaktadır. PKK Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için çalışmaktadır” demektedirler. Evet, bu doğrudur ama Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü Kürt iradeleşmesinin ve Kürt özgürlüğünün gelişmesi anlamına gelmektedir. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğüdür. Bu artık bütünleşmiş bir gerçekliktir. Dolayısıyla o söylemler bir saptırmadan başka bir şey değildir. Bugün Kürt halkı kapsamlı bir mücadele ve destansı bir direnişle bu davayı gündeme taşıyan Önderliğine sahip çıkma suretiyle kendi gerçeğini, iradeleşmesini ve özgürlüğünü en güçlü bir biçimde sahiplenmek durumundadır. Esası budur. Yani Türk devletinin Kürt halkına ve Kürt sorununa dönük politikasının bir gereği olarak bugün Önderliğimiz İmralı sistemi dediğimiz bir sistemin cenderesi altında yok edilmek istenmektedir. Sorun sadece susturma, siyaset hakkını elinden alma değildir. Kuşkusuz bu da bir hukuksuzluktur. Ama sadece bununla da kalmıyor, esasında Önderliğimiz yok edilmek isteniyor. Bu kadar hücre içinde hücre cezalarının verilmesinin anlamı, her bakımdan işkence altına almak demektir. Zaten ortada bir zehirleme durumu var. Şimdi aldığımız somut bilgiler de göstermektedir ki Önderliğimizin yaşamı ve sağlık durumu kritik bir noktaya gelmiştir.

Tüm Kürt halkı, demokratik barışsever çevreler ve tüm ilgili kurumlar bilmeli ki bugün İmralı’da Önderliğimizin yaşamı, sağlık durumu çok kritik bir noktada seyretmektedir ve önderliğimizin derhal tedavi edilmesi gerekmektedir. İmralı ortamı havasıyla, suyuyla özel boyalama tertibatıyla bir zehirleme ortamına dönüştürülmüştür. Oradan çıkarılması gerekmektedir. Önderliğimizin tutulduğu oda özel yöntemlerle donatılarak, duvardaki boyanın klima ile temasından oluşan madde sonucu bir zehirleme ortamı yaratılmaktadır. Kesinlikle bir zehirleme maddesine dönüşmektedir. Çok sinsi bir biçimde adım adım Önderliğimizin yaşamına son verilmek istenmektedir. Biz 1 Mart’tan beri yaptığımız açıklamayla tüm ilgili kurumlara çağrılar yapıyoruz. Şimdi de bu çağrımızı yineliyoruz. Bu güne kadar bağımsız kuruluşlarca sağlıklı bir tahlil ve sonuçlarının kamuoyuna yansıtılması durumu yaşanmamıştır. Uluslar arası bir kuruluş olan CPT’nin adayı ziyaret etme durumu yaşandı ama sonuçları hakkında açıklanmış bir bilgi yoktur. Bu açıdan biz tekrar başta Avrupa konseyi olmak üzere tüm ilgili ulusal ve uluslar arası kurumları bu konuda göreve çağırıyoruz. Önderliğimizin yaşamı ciddi bir biçimde tehdit altındadır, derhal tedavi edilmesi ve yerinin değiştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda tüm yurtsever Kürt halkının ve Türkiye’deki barışsever çevrelerin de duyarlı olmaları, konuyu takip etmeleri gerekmektedir. Biz önümüzdeki günlerde bu konuya ilişkin daha detaylı bilgilendirme yapacağız. Ama şimdiden belirtilmeli ki, etkili bir hamleyle, Önderliğin yaşamına sahip çıkmak gerekmektedir. Pek yakında bu konuda kampanya türünde yeni bir hamlenin geliştirilmesi gündeme girecektir.

Biz artık ‘yeter’ diyoruz. Bir halka bu kadar çektirilemez. Bir halkın onuruyla bu kadar oynanamaz. Bir halkın kendine önder olarak benimsediği kurumsal bir gerçekliğe bu denli hunharca bir yaklaşım geliştirilemez. Eğer şovenist Türk çevrelerinin Kürt halkına ve onun mücadelesine karşı kini bu biçimde Önderliğimize dönük boşaltılmak isteniyorsa o zaman halklar arası kin, çatışma ve savaşın gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Onun için barıştan, kardeşlikten ve demokrasiden yana olan tüm çevrelerin, Türk devletinin Önderliğimize karşı uygulamakta olduğu bu politikaya karşı durması gerekmektedir. Kürdistanlı tüm çevre ve güçlerin Türk devletinin Önderliğimiz şahsında Kürt halkına bu denli hakaret yapmasına karşı durması ve mücadele etmesi gerekmektedir. Bu anlamda durumun ciddi bir noktaya geldiği, mutlaka bir müdahaleyle bu sürecin durdurulması gerektiği açık ortadadır. Tüm halkımız konuya duyarlı yaklaşmalı ve süreci takip etmelidir.

Son günlerde Türk ordusunun gerillaya dönük yoğunlaşan operasyonlarında yaşanan kayıplarda kimyasal silah kullanıldığı yönünde iddialar var. Diğer yandan ormanlık alanların ateşe verildiği belirtiliyor. Bu anlamda son operasyonlarla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Türk devletinin bir konsept tarzında Kürt halkının özgürlük davasına ve iradeleşmesine karşı sistemli bir saldırı ve yok etme projesini uygulamakta olduğunu sürekli olarak dile getiriyoruz. Dikkat edilirse İmralı politikasına, oradaki yok etme sistemine benzer bir uygulama dağdaki gerillaya karşı da vardır. Yine gerillaya karşı da insanlık dışı yöntemlerin kullanıldığı, meşru olmayan silahların, yol ve yöntemlerin geliştirilmekte olduğu kamuoyuna da yansıdı. Bu konuda bizim somut bazı tespitlerimiz ve iddialarımız var. Örneğin ajanlar yoluyla gerillayı zehirleme örneği somuttur. Şimdiye kadar böyle durumlar yaşanmıştır. Yine merkezi üstlenme sahalarımıza dönük gönderilmiş ajanlar yoluyla Türk istihbaratının Kürt özgürlük dinamiklerini yok etmek için kimyasal zehirleme yöntemlerini kullandığı ispatlanan bir gerçekliktir. Bu sadece İmralı’da değil, tüm Kürt halkına karşı insanlık dışı yöntemlerle böyle bir savaşın yürütülmekte olduğunu göstermektedir. Öte yandan değişik silahların kullanıldığına dair iddialar var. Bu konuda somut bulgular var, diyemem. Ama kamuoyuna yansıyan iddialar söz konusudur. Bu konuda temiz olduklarını iddia ediyorlarsa hemen uluslar arası kurumları davet edip, gerekli incelemeleri yaptırabilirler. Uludere’deki arkadaşların nasıl şehit düştüğünü uluslar arası kurumların incelemelerine açabilirler. Neden açmıyorlar? Ortada ciddi bir iddia var. Bu iddiayı araştırıp uluslar arası kurumların denetimine açacaklarına, bunu iddia edenlere karşı dava açıyorlar. “Ben insanlık dışı uygulamaları yaparım, kimsenin bunu ifade etmeye hakkı yoktur, kim dile getirirse ben onu yargılarım” denilmektedir. Sen uluslar arası düzeyde yasaklanmış silahları kullanacaksın, bunu söyleyen organlara, siyasal güçlere karşı da dava açacaksın. Önce iddiayı araştır, eğer iddia yalansa o zaman “sen suçlama yaptın, haksız bir iddiada bulundun”, diyebilirsin. Hiçbir araştırma-inceleme yapmadan DTP’li yetkililer açıklamış diye onlara karşı dava açtın. Bu bir susturma ve bastırma değil de nedir? Bu “ben her türlü uygulamayı yaparım, kimse ses çıkarmaz” dışında başka bir anlama gelebilir mi?

İnsan hakları kurumları, demokrasi çevreleri ve Türkiye’de çevreci, ekolojik anlayışa sahip çevre ve kurumlar varsa, yeşilciler varsa hepsine çağrı yapıyorum; şuanda Şırnak’ta, Siirt’te –bunların Türkçe isimlerini dile getiriyorum ki bilinsin- Diyarbakır’da, Bingöl’de, Dersim’de yoğun bir biçimde askerlerin başlattığı orman yangınları vardır. Dersim dağları on beş gündür kobralar tarafından yangın bombaları atılarak, yakılmaktadır. Bu anlamda ülkemiz çoraklaştırılmak istenmektedir. Çevreciler nerededir, neden sesleri çıkmıyor? O dağlardaki hayvanlar, bütün canlılar ve ormanlar yok edilmek istenmektedir. Yine barajlar politikasıyla hem ülkemizin tarihsel geçmişi hem de geleceği tümden ortadan kaldırılmak istenmektedir. Şunu açık söylüyorum, tüm namuslu Kürtler Kürdistan’daki baraj politikasına karşı her biçimde mücadele yürütmelidir. Bunlar ülkemizi böylece batırmak, yaşanılmaz hale getirmek istemektedirler. Barajların refah getirdiği söyleniyor. Hayır! Kürdistan’da o amaçla yapılmıyor. Tarihsel ve kültürel zenginlikleri yok edilmek isteniyor. Dili, tarihi, kültürü yasaklanmak, tarihi geçmişi de suyun altında bırakılmak istenmektedir. Bu kültürel soykırım değil de nedir?

Bugün Kürdistan her bakımdan bir saldırı altındadır. Onun dağı, taşı, ormanı ve her şeyi saldırı ve tehdit altındadır. İnsanları tehdit altındadır. AKP’nin Kürdistan’da yaptığı budur. AKP’nin yüzündeki maske düştükçe, gerçek yüzü daha iyi görülecektir. Abdullah Gül Kürdistan’a gelerek, öncelikle dağlarımızı, ormanlarımızı, insanlarımızı yakan, kurşuna dizen askeri güçlere moral vermeye ve onlarla birlikte olduğunu göstermeye çalıştı. Kürt halkını da devleti korumaya davet ediyor. Bu olacak şey midir? Ülke baştanbaşa yakılıyor. Bunun karşısında Kürt yurtseverleri de Türkiye’nin batısındaki ormanları yakarsa, orman diye bir şey kalır mı? Her şeyin bir ahlakı ve vicdanı olmalıdır. Siz Kürt özgürlük hareketine karşı bir savaş yürütüyorsunuz ama bu savaşın bir yasası, bir ahlakı olmalıdır. Bu kadar ahlaksız, vicdansız ve kalleşçe bir savaş yürütmenin insanlıkla bağdaşır bir yanı var mıdır? Sürekli kardeşlik diyorsunuz, bunun kardeşlikle bağdaşır bir yanı var mıdır? Kardeşlik zehir vermek midir? Ormanlarını yakmak mıdır? İnsanlarını, gençlerini kurşuna dizmek midir?

AKP’nin iktidarı altında Türk devletinin Kürt önderliğine, Kürt halkına, Kürdistan coğrafyasına, onun bütün varlığına yönelik politikası yok etme ve tahrip etmedir. İnsanlarını bu biçimde esir alma, zenginlik kaynaklarını da talan etmedir. Başka bir şey değildir. Ülkemiz bugün baştan başa kobralarla, yangın bombalarıyla yakılmaktadır. Tüm yurtsever halkımız bu insanlık dışı saldırılara karşı sessiz kalmamalıdır. Kürdistan gençliği Önderliğimize, halkımıza ve coğrafyamıza reva görülen bu zulüm karşısında sessiz kalmamalı ve kendisinin vermesi gereken bir cevabı olmalıdır. Her yerde bu saldırılara karşı serhildan ruhuyla mücadele yürütürken, Kürdistan gençliğinin vermesi gereken en doğru cevabıysa bu saldırılara karşı mücadelenin zirvesi olan meşru savunma kuvvetlerine katılmaktır. Geleceği karartılmak istenen Kürdistan gençliği ve tüm yurtsever halkımız büyük bir görevle karşı karşıya olduğunu bilerek, dönem görevlerine sahip çıkmalıdır.

Elbette ki bu saldırılara karşı tüm halkımız ve savunma kuvvetleri en meşru ve kutsal hak olan savunma görevlerinin gereklerini yerine getirecektir. Türk devletinin ve ordusunun saldırıları karşısında özgürlük kuvvetlerinin yetkin savunma tarzının hayata geçmesi zorunlu hale gelmiştir.

AKP’nin hazırladığı anayasa tasarısı üzerindeki tartışmalar giderek yoğunlaşıyor. Demokratik ve sivil anayasa adı altında bir AKP anayasasının hazırlandığı ve türbanın da yeniden gündemleştiği bu tartışmalarla nereye varılmak isteniyor?

Anayasa tartışmalarının doğru bir temelde yapılmadığına ve bazı tali konularda boğuntuya getirilmekte olduğuna inanıyoruz. Türkiye kendisiyle barışık, demokratik bir toplum olmak istiyorsa ve çokça ifade edildiği gibi sivil bir anayasaya kavuşmak istiyorsa evvela toplumsal bir sorun olarak Kürt sorununa karşı doğru bir bakış açısının geliştirilmesi gerekmektedir. Kendisine profesör, sosyolog, siyasetçi diyen birçok çevre ve insan var ama bu konuyu es geçip, demokratik bir anayasa yapabileceklerini düşünüyorlar. Sen nüfusu yirmi milyon civarında olan Kürt halkının kimlik ve kültürel sorunlarını çözmeden, Türkiye’de barışı getiremezsin, Türkiye’de sivil bir sistem ve anayasa getiremezsin. Kürt inkarına dayanan her türlü belge asker zoruyla uygulanmak zorundadır. Dolayısıyla sivil değil, askeri olmak zorundadır. Kürt halkını yok sayan, bunu görmeyen herhangi bir yaklaşım demokratik olamaz. Birileri “hayır demokratiktir” dese bile, Kürtler bunu kabul etmeyeceği için Türkiye’de kargaşa, gerginlik ve kavga olacaktır. Kavganın olduğu bir yerde asker ön planda olur, çatışma olur. Hiç kimse bu saatten sonra Kürt halkının kendisini inkar eden herhangi bir yasa ya da uygulamayı kabul edeceğini sanmasın. Biz 21. yüzyılda yaşıyoruz. Çağımızda yeryüzünün hiçbir yerinde dillere yasak yoktur. Toplulukların kültürlerini ortadan kaldıran politikalar demode olmuştur. Türkiye cumhuriyeti çağın bu gerçekliğini göz ardı edip, Kürt halkını tanımamakta ısrar ederse, onun kimliğini, kültürünü, varlığını yok sayıp, Türkleştirmeyi dayatırsa, bu Türkiye’de savaş demektir. Çünkü Kürt halkı bunu kabul etmeyecektir.

Bu gerçek göz önüne alınmadan anayasa tartışmaları “türbana şöyle yaklaşım olsun, böyle yaklaşım olsun” tartışmalarıyla boğuntuya getirilmektedir. İşin esası orada değildir. Bize göre Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Belki bazıları “siz hep dar Kürt penceresinden” bakıyorsunuz, diyebilir. Hayır, biz objektif ve tüm Türkiye penceresinden bakıyoruz. Çünkü eğer sen Kürt gerçekliğinin varlığını tanımazsan, Türkiye’de demokratik bir sistemden, demokrasinin gelişmesinden bahsedemezsin. Kendi kendisiyle barışık olmayan, kavgalı olan bir toplumda refah, barış ve huzur gelişebilir mi? Gelişemez. Onun için demokratik bir Türkiye olsun, diyoruz. Bizim demokratik cumhuriyet söylemimiz çok çok önemlidir. Bizim demokratik cumhuriyet söylemimiz, inkarcı, dar ulusalcı bakış açısıyla, kaynağını şeriattan alan siyasal İslam anlayışına karşı Türkiye’nin en ciddi, tutarlı ve doğru eksenidir.

Bugün siyasal İslam ile şovenist-milliyetçi çevrelerin Türkiye’de yapmak istediklerinin demokratikleşmeyle ilgisinin olmadığı çok açık bir gerçektir. Biri o yana, biri de bu yana çekmek istiyor. Hayır! Herkesin üzerinde birleşeceği demokratik cumhuriyet eksenini esas alan bütün siyasi çevreler, bütün sosyal, etnik ve kültürel kesimlerin üzerinde birleşeceği, demokratik bir Türkiye anayasasının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Ancak bununla Türkiye gerçekten demokratikleşen ve kalkınma yolunda yükselişi yaşayan bir ülke olabilir. Biz diyoruz ki Kürt sorununda çözüm olmadan Türkiye demokratik bir ülke olamaz. Bu açıdan bakıldığında şimdiki tartışmalarda bu gerçekliği göz ardı etme vardır. Bunun yerine türban konusunu tartışmanın ana merkezi haline getirip, sanki her şey türbanla çözülecekmiş gibi bir anlayış söz konusu olmaktadır. Bu temelde birbirine karşı restleşme ve incir çekirdeğini doldurmayacak bir nokta üzerinde karşılıklı çıkışlar yaşanmaktadır. Oysa Türkiye’nin esas sorunu bu değildir. Türban meselesi de Türkiye’nin bir sorunudur ama temel sorunlarından biri olduğunu düşünmüyorum.

 Demokratik bir ülke olunmak isteniliyorsa daha gerçekçi, daha objektif bir yaklaşım şarttır. İçinde bütün kesimlerin kendisini bulacağı demokratik bir anayasaya ihtiyaç vardır. Bu kesin bir gerçekliktir. Bu anayasada baskı, şiddet yöntemiyle bir kabul ettirme değil, tüm kesimlerin kabul göreceği bir eksenin esas alınması, onun demokratik özünün bir gereği olacaktır. Dolayısıyla Kürt kimlik, kültürel ve siyasal haklarını da tanıyan bu temelde toplumsal barışı hedefleyen bir perspektif Türkiye’yi demokratik bir sisteme taşıyabilir. Yine ister şeriatçı ister şovenist olsun çeşitli siyasi eğilimlerin Türkiye’nin geleceği üzerinde yaratacağı tehlikelere en iyi cevap da bu biçimde Türkiye’nin demokratikleştirilmesiyle verilebilinir.

Kerkük referandumunun büyük bir olasılıkla erteleneceği gündemde. Referandumun ertelenmek istenmesinin altında hangi nedenler var? Kürtler bu konuda nasıl bir tavır gösterecek?

Biz hareket olarak çağımızda sınırların öneminin giderek azaldığını, ulus-devlet sınırlarının aşıldığını düşünüyoruz. Bu açıdan da sınır tartışmalarının çok stratejik bir çerçevede ele alınmasından yana değiliz. Demokratik konfederal çerçeveden bakıldığında böyle bir yaklaşımın doğru olduğunu düşünmekteyiz. Ancak bugün tartışılmakta olan sorunu bu kapsamda değerlendiremeyiz. Çünkü Kerkük sorunu bir sınır sorunu değildir. Bir şehir sorunu da değildir. Bir şehrin hangi ülkeye veya halka ait olup olmama sorunu da değildir. Biz bütün toplulukların, etnik grupların iradelerine saygı duyarız. Bu konuda tüm halkların eşit-özgür bir arada yaşama ilkesini esas alırız. Ancak Kerkük sorunu tüm bunları aşan bir konu durumuna gelmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla Kerkük konusunun yeniden değerlendirilmesi ve daha doğru ele alınması gerekmektedir. Çünkü bugün Kürt halkını iradesizleşmek isteyen, tahakküm altına almak isteyen anti Kürt ittifakı Kerkük sorununu, Kürt halkının iradeleşip, iradeleşmemesi ekseninde ele almaktadır. Dolayısıyla Kerkük olayı bir sınır olayı, bir şehir olayı olmaktan ziyade Kürt halkının iradeleşip, iradeleşmemesi olayı biçiminde gündemdedir. Yani Kürt halkının bir irade sahibi olması istenmiyor. Kendi kendini yürütebilecek, yaşatabilecek, ekonomik, toplumsal bir gerçekliğe ulaşmasını istemeyen çevreler Kerkük’teki zenginlik kaynaklarından dolayı Kürdistan bölgesinden kopartılmasını istemektedirler. Bu çevrelerin bugünkü güncel politikasının özünü şöyle izah edebiliriz;

Bir; Kürdistan’ın diğer parçalarında özgürlük mücadelesi yürüten PKK hareketinin darbelenmesi ve geriletilmesi; iki, Kerkük ve Kerkük’e bağlı olan güney Kürdistan’ın Şengal, Maxmur, Xaneqin gibi diğer bölgelerin Kürdistan bölgesine bağlanmasının engellenmesini temel hedef olarak önlerine koymuş bulunmaktadırlar. Bunlar bu yolla Kürt halkının sürekli kendilerine muhtaç olacağını, daha fazla tahakküm altına alınabileceğini düşünmektedirler. Yani diğer parçalarda özgürlük hareketi bastırılırsa ve Kerkük’te Kürdistan bölgesinden kopartılırsa, Kürdistan bölgesinin geriye kalanını da kolay bir biçimde denetime alınabileceğini düşünüyorlar. Burada Kürt halkını tahakküm altına alma, iradesizleştirme politikasının var olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle biz Kerkük hakkında bir ulusal politikanın oluşmasını ve tüm Kürdistanlı güçlerin tek bir politika ekseninde mücadele yürütüp, bu sorunun sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşmasına dönük çaba göstermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Diğer yandan Kerkük sorununu fazlasıyla idealize eden “Kerkük Kürtlerin Kudüs’üdür” gibi söylemlerle, stratejik konumunu işleyen güçlerin buna göre mücadele yürütmeleri gerekmektedir. Burada söylenenlerin sözde kalmaması, pratik gereklerinin yapılması önemlidir. Herkes Kerkük’ün çok önemli olduğunu dile getiriyor ama buna uygun bir çaba ve çalışma da sergilenmemektedir. Irak anayasasının 140. maddesine göre Kerkük’e ilişkin referandumun yılsonunda yapılması gerekiyor. Bunun için önce Saddam döneminde demografik yapıyı değiştiren politikaların aşılması gerekmektedir. Bunun için öncelikle zorla göçertilen Kürtlerin, Türkmen’lerin geri getirilmesi, yine başka bölgelerden getirilen Arap halkından insanların sosyal, ekonomik taleplerinin karşılanması temelinde yerlerine geri götürülmesi projesinin uygulanması gerekmekteydi. Yine nüfus sayımının sağlıklı bir biçimde yapılması gerekiyordu. Bu sürecin işleyişini bozmaya dönük bölgedeki egemen statükocu devletler Kerkük, Maxmur, Şengal vb. alanlara dönük sürekli terörist saldırılar gerçekleştirdiler. Buralarda kaos yaratarak, Irak anayasasının 140. maddesinin uygulanmasının zemininin yaratılmasına dönük çalışmaların engellenmesini hedeflediler. Aslında Kerkük, Şengal ve Maxmur’daki ve çeşitli yerlerde yapılan bu bombalamaların temel amacı buralarda kaos yaratmak, yapılacak referandumun gerçekleşme zeminini ortadan kaldırmaktır. Bunu başta Türkiye olmak üzere bölgedeki statükocu güçler istemektedir. Saldırıların kaynağı da bu güçlerdir. Hem bu tür saldırılara karşı tedbir almak ve hem de sürecin işlemesi için gerekenlerin yerine getirilmesi çalışmalarını yürütmek gerekiyordu. Bunun için gerekli fonun ayrılması ve çalışmanın yapılması önemli oranda askıda kalmıştır.

Burada hem “Kerkük en önemli meselemizdir” diyeceksin, hem de bunun gereklerini yerine getirmeyeceksin. Bu doğru değildir, eleştirilmesi gereken bir husustur. Kısmi olarak geri gelmiş Kürt ailelerinin de büyük zorluklar içinde yaşadığı bilinmektedir. Dolayısıyla herkesin kendine göre plansız yaklaşımları değil, planlı, doğru ulusal bir politikanın uygulaması gerekmektedir. Unutmayalım ki Kürt halkının düşmanları, Kürt halkının iradi bir güç olmaması, bir varlık olmaması için Kerkük referandumunun ertelenmesini istemektedir. Onlar bir strateji izlemekte, önce erteleme, sonra da Kürdistan bölgesine bağlanmayı önleme planını uygulamaktadırlar. Bu konuda ABD’de de kendi çıkarlarına göre bir politika izlemektedir. Hem bölgede bir istikrar, düzen geliştireceğini söylemekte, hem de buna tümüyle karşıt olan güçlerin dayatmalarını da dikkate alan politikalar geliştirmektedir. Bu durum istikrarsızlığı derinleştirirken, sonuç alıcı da olmamaktadır. Bu nedenle giderek statükocu güçler de sürece ağırlığını koymaktadır. 140. maddenin uygulanması için gerekenlerin yapılmaması da buna eklenince referandumu erteleme gerekçeleri oluşturulmuş olmaktadır. Oysa referandumun ertelenmesi çok tehlikeli bir durumu beraberinde getirebilir. Bunun için ertelenmemesi gereken bir şeydir.

Bu konuda daha doğru, daha dirayetli, daha kararlı ve daha bütünlüklü bir politik yaklaşımın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Kürtler referandumun ertelenmemesini hedeflemelidir. Ertelenme zorunlu bir biçimde kendisini dayatıyorsa da bunun uzun bir zamana yayılmaması, kısa bir sürede örneğin 2008’in ilkbaharında yapılacak tarzda planlanmasının hedeflenmesi doğru olacaktır. Referandumun uzun bir sürece sarkıtılması statükocu güçlerin politikalarının uygulanması anlamına gelecektir. Bunun için Kürt siyasi güçleri bir bütün olarak hareket etmeli, parçalılık olmamalı ve daha etkin bir politik tutumu geliştirerek, demokratik ulusal bir politika çerçevesinde gereken siyasal mücadeleyi vermesi gerekiyor.

Türkiye’de bir süre önce Kerkük konusunda resmi ağızlardan birçok açıklama yapılırken, bu konun son dönemlerde fazla gündemleştirilmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye herhalde bazı sözler almıştır ki Kerkük konusu Türkiye’nin siyasal gündeminden düşmüştür. Nitekim ibrenin ertelenmeye doğru kaydığını görmekteyiz. Henüz kesin bir karar verilmemekle birlikte öyle olacağı anlaşılıyor. Erteleme sinyalleri daha fazla verilmektedir. Bu sonucu Kürt tarafının bir zaafı olarak değerlendirmek gerekiyor. Böyle olmaması gerekiyordu. Bu konu Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesi açısından önemli bir konudur. Bugün gelinen noktada anti Kürt ittifakının temel hedeflerinden birisi de budur yani Kerkük sorunu Kürt halkı için stratejik bir konu haline gelmiş bulunuyor. Kerkük sorununda biz dahil tüm Kürdistani güçlerin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri gerekiyor.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması, İran ve Türk ordularının saldırılarının olduğu, yine Kerkük referandumunun ertelendiğine ilişkin gelişmelerin yaşandığı bir dönemde Irak Devlet Başkanı ve YNK lideri Celal Talabani’nin kuzey Kürdistan’da hareketinizin yürüttüğü meşru savunma mücadelesinin demokrasiye karşı olduğu şeklindeki açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuşkusuz herhangi bir Kürdistanlı siyasetçi tüm Kürdistan hakkında görüş belirtebilir, düşüncesini ifade edebilir. Ancak herhangi bir parçada büyük bir çaba, emek ve fedakarlıkla yürütülen bir mücadele hakkında olur-olmaz düşünce belirtmek yanlıştır. Hem o parçadaki insanların ve halkın iradesine saygı gereği hem de orada büyük emek ve çaba sahibi insanların sömürgeci baskı altında her şeye rağmen yürüttüğü böyle bir mücadeleye ilişkin görüş belirtirken daha dikkatli, daha duyarlı konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Bir de Türkiye’nin geçmişini, tarihini ve bu tarihte Kürt halkının yürüttüğü mücadelenin etkisine de bakmak lazım. Kürt halkının Türkiye’de yürüttüğü mücadele Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açmaya yönelik bir mücadele olmuştur. 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı başkaldıran Kürt halkı olmuştur. PKK önderliğindeki Kürdistan özgürlük mücadelesi 12 Eylül faşizmini delen ve demokratik açılıma nefes veren bir direniş olmuştur. O günden bu yana Kürt halkının mücadelesi her zaman Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet etmiştir. Bugün de öyledir. Kürt halkının yürüttüğü mücadeleyi demokrasiye karşı bir mücadele olarak görmek, gerçekleri ters-yüz etmektir. Bu yanlıştır. Kürt halkının yürüttüğü mücadele demokrasi mücadelesidir. Kürdistan’ın tüm parçalarında Kürt halkının özgürlük mücadelesinde yükselttiği tek bayrak demokrasi bayrağıdır. Kürt halkı bununla özgürlüğüne kavuşuyor. Kürt halkı Türkiye’de olsun, İran’da olsun, Suriye’de olsun, Irak’ta olsun demokrasinin temel dinamiği olmalı, demokrasinin sesi olmalıdır. Türkiye’de de Kürt halkının yürüttüğü mücadele şovenizme, milliyetçiliğe, anti demokratik uygulamalara karşı çok cesur, kahraman ve çok kutsal bir mücadele durumundadır. Bunu değerlendirirken doğru değerlendirmek gerekiyor. Olur-olmaz laflar söylemek, bunu da politik söylem adı altında söylemek doğru değildir.

Talabani aynı röportajda  Kürdistan’da aldığı oy oranını da örnek göstererek AKP’nin ırkçı olmadığını kanıtladığını iddia etti. Bu iddia ne kadar gerçekçidir sizce?

AKP’yi doğru değerlendirmek gerekiyor. Genelde AKP iktidarı güney Kürdistan’daki siyasi güçler ve şahsiyetleri tarafından iyi tanınmamaktadır. AKP’nin bir takım ılımlı görünen politikalarına aldanma ve yanılgılı bir yaklaşım vardır. Esas olarak AKP’nin politikası ile ordunun yürüttüğü politikanın strateji bakımından çok büyük bir farkı yoktur. Ordu Kürt halkını yok etme ve iradesini kırma çizgisini esas alıyor. Bunu askeri ve siyasi yoldan şiddetle gerçekleştirmek gerektiğine inanıyor. Sadece askeri yollardan değil, ordu da siyaset yapıyor. Siyasi, askeri, kültürel olarak yok etme politikası esas alınıyor. Ordunun konsepti budur; CHP ve MHP’nin konsepti de budur. AKP’nin konseptinde, hepsi şiddetle yok edilemez, onun yanında eritme politikasının da uygulanması gerektiği vardır. AKP orduya “siz hep yok edeceğiz, kültürel olarak eriteceğiz, siyasal olarak bitireceğiz, askeri olarak tasfiye edeceğiz diyorsunuz ama tam yapamıyorsunuz, bunun yanına bir de eritme politikasını koymak gerekiyor” diyor. Kürtlere yumuşak yaklaşılır, el uzatılır, aç olanların karnı doyurulur, onlarla görüşülür, gönülleri alınırsa; İslami söylemle yaklaşılırsa ezici çoğunluğu Müslüman olduğundan ulusal mücadeleden kopartılabilir, diye düşünüyor. İslamiyet’in geliştirilmesiyle Kürtlerin sömürgecilik altında tutabileceğini, tıpkı Osmanlı devletinin birçok halkı İslamiyet şemsiyesi altında denetiminde tuttuğu gibi, Türkiye cumhuriyeti de Osmanlı’ların bir devamı olduğu için böyle bir politikayı yürütebileceğini düşünmektedir. AKP’nin yürüttüğü Osmanlıca bir politikadır. Ümmetçiliktir. Bu politika ile Kürtleri denetim altında tutabileceğine yani onları bu biçimde kandırarak, sisteme dahil edebileceğine inanmaktadır. AKP’nin savunduğu budur. Burada Kürt halkını bir irade olarak tanıma değil de Kürt halkını sisteme tabi kılma yaklaşımı vardır. Dolayısıyla stratejik olarak nihai amaç aynıdır. Ama yöntemi farklıdır. Uyguladığı şiddetin yanı sıra bir de kandırma politikalarının yürütülmesi durumu vardır. Yani AKP şeker-kamçı politikasını savunuyor. Ancak ordu sadece kamçıyı savunuyor. AKP “hayır, şeker de verelim, kamçı da vuralım’ diyor. Güneyli güçler de AKP’nin bu politikalarına karşı derin bir yaklaşım ve analiz geliştirememektedirler.

Abdullah Gül’ün yaptığı bazı politik açıklamalara ve AKP’nin tarikatlar yoluyla gönderdiği bazı mesajlara inanma vardır. Kesinlikle bu bir kandırmadır. Öte yandan AKP güney Kürdistan’da eskiden beri işbirlikçi olan bazı feodal ağaların, beylerin örgütlendirilmesi için çalışmaktadır. Yine bir takım İslami örgütlenmeleri destekleyerek, güneyde var olan ulusal siyasi organların ve federe hükümetin altını oymaya çalışmaktadır. Bütün bunları görmeyen bir yaklaşım söz konusudur. Bana göre güneyli siyasetçiler, Türkiye Cumhuriyeti sistemini ve onun çeşitli siyasal eğilimlerini yeterince tahlil edememektedirler. Dolayısıyla AKP’yi yanlış ele almaktadırlar. Bazıları bu söylediklerime katılmayabilir ama zaman bunun doğruluğunu gösterecektir. AKP’nin yürüttüğü siyaset Kürtleri ezme ve iradesizleştirme politikasıdır.

AKP Kürdistan sorununda devlet ve orduyla uzlaşmıştır. Bu uzlaşma temelinde Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması kabul edilmiştir. Eğer bu uzlaşma olmasaydı, kabul etmezlerdi. Bu kesindir. Bunu tüm Kürtlerin bilmesi gerekiyor. AKP Kürt halkını boğazlama temelinde ordunun askeri yanını, AKP’nin de siyasal yanını üstleneceği bir anlaşma yapmıştır. AKP aşırı iktidarcı, çıkarcı bir siyasi yapılanmadır. İktidara ve devlete tümüyle hakim olmak için Kürt halkının boğazlanmasına “evet” demiştir. AKP’nin bu durumu gün geçtikçe daha fazla ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla tüm Kürdistanlı güçlerin AKP denilen bu siyasi organizasyonun gerçekliğini iyi görmesi gerekmektedir.

Geçen yıl Türk genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt’ın göreve başlarken yaptığı konuşma ve daha sonra ABD ve Türkiye’de çeşitli tarihlerde yaptığı basın toplantılarında ortaya koyduğu strateji, Kürt sorununa karşı Türk politikasını netleştiren bir stratejiydi. O strateji sadece PKK’yi değil aynı zamanda güney Kürdistan’daki yerel hükümeti de ortadan kaldırmayı hedefleme biçimindeydi. “Sadece PKK’nin tasfiye edilmesi yetmez, Kürdistan stratejisini ortadan kaldırmak gerekir” biçiminde net ve açık bir tarzda ifade edilmiştir. AKP de bu politikaya yatmıştır. Bundan böyle Kürdistan’ın iradesizleştirilmesi, sömürgeleştirilmesi ve Kürt halkının özgürlük davasının tasfiye edilmesi mücadelesinde askeri olarak ordu bulunurken, siyasi, sosyal ve kültürel olarak da Kürt halkına karşı AKP savaş yürütecektir. Yani Kürdistan’da artık AKP devlettir, devlet de AKP’dir. Başka bir güç yoktur.

Sayın Talabani “Diyarbakır’da DTP dört milletvekili çıkarmış, AKP sekiz çıkarmış, bu bölgenin geleceğinde  AKP olduğunu göstermektedir.” demiş, yine AKP’nin ırkçı olmadığı ispatlanmış gibi şeylerde belirtilmiştir. Burada rakamlarda da yanlışlık var, ama Türkiye’deki anti demokratik, Kürt halkını dıştalayan, halkın iradesinin meclise yansımasını engelleyen %10’luk baraj nedeniyle, DTP Diyarbakır’da bütün adaylarıyla seçime girmiş değildir. Burada anti demokratik bir uygulamanın göz ardı edilmesi durumu vardır. DTP dört milletvekilinden daha fazla çıkaramazdı. Eğer daha fazla gösterilseydi bazı karışıklıklara neden olabilirdi ve bu durum diğer adayların seçilmesi önünde bir engel olabilirdi. Bu nedenle DTP’nin %10’luk barajdan dolayı Diyarbakır’daki bütün milletvekilliklerini alma gibi bir durumu söz konusu olamazdı. Türkiye’deki anti demokratik uygulamalardan hareketle bazı yorum ve sonuçlara gitmek kişiyi yanlış sonuçlara götürür. Bu konuda Türkiye cumhuriyetinin Kürt halk iradesini her bakımdan ezme politikasının görülmesi gerekmektedir.

Bir grup Kürt milletvekili parlamentoya girmiştir. Bu Kürt özgürlük mücadelesinin bir başarısıdır. Ama bu büyük bir emek ve çabayla elde edilmiş bir kazanımdır. Yine Türk devletinin her türlü oyun ve politikalarının aşılması temelinde elde edilmiş bir kazanımdır. O iradenin parlamentoya yansımaması için birçok engel çıkarıldı. Bu engeller aşılarak oraya gidildi. Nitekim bu grup şimdi de kuşatma altındadır. Bunları tasfiye etmek, etkisiz kılmak için haklarında bir sürü dava açılmaktadır. Bu milletvekilleri kuşatma, baskı, tazyik altındadır, psikolojik bir baskı altındadırlar. Dışarıdaki Kürtler de Türk devletinin bu çemberine su taşırlarsa bu, Kürt davasının hizmetine girmez. Bu nedenle ulusal bir politikayı savunmak, oradaki Kürdistan halkının demokrasi mücadelesine destek sunmak gerekmektedir.

Kuzey Kürdistan’daki mücadeleyi demokrasiye karşı bir mücadele olarak değerlendirmek gerçeği ifade etmez. Kürt halkının orada yürüttüğü mücadele meşru bir mücadeledir. Silahlı savunması meşrudur. Her gün Kürt gençleri kimyasal silahlarla katledilmekte, kurşuna dizilmektedirler. Elbette ki bu gençler kendilerini savunacaklardır. Karşısındaki tankla, topla, kimyasal silahla saldırmaktadır. Bunun karşısında kendisini savunmak dışında başka ne yapabilir? Kaldı ki hareketimiz 2006 Ekim ayında bir ateşkes ilan etti. Bu ateşkesten bizzat Kürdistanlı ve uluslar arası güçlerin hepsi haberdardı ama hiç kimse Türk ordusunun saldırılarını durduramadı. Ne ABD, ne Irak cumhurbaşkanlığı ne de Türkiye’deki demokrasi güçleri, hiç kimse Türk ordusunun tek yönlü bir biçimde Kürt gençlerini katletme operasyonlarını durduramadı. Ortada Kürt halkını iradesizleştirme, iradesini tasfiye etme konsepti vardır. Bu görülmek durumundadır. Bu görülmeden Kürdistan’da doğru bir politika yürütülemez.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi Yaşar Büyükanıt’ın açık açık dile getirdiği; Türk devletinin amacı sadece PKK değil, Kürdistan stratejisini ortadan kaldırmadır. Nitekim bu temelde ittifak geliştirme çabası içerisindedir. Türk devletinin bu politikasını göz önünde bulundurmayan herhangi bir siyaset anlayışı Kürdistan’da doğru bir politika yürütemez. Biz politik mesajların verilmesini anlayabiliyoruz. Her şeyin cepheden söylenmesi mümkün değildir ama Kürt halkının iradeleşmesi eksenindeki duruş çok önemlidir. Bugün Kürtlerin önünde bazı fırsatlar var. Kürtler olumlu bir zemin yakalamış durumdadırlar. Eğer bu zemini doğru değerlendirirlerse, yürütmekte olduğumuz ulusal özgürlük mücadelesini başarıya taşımak olanak dahilinde olacaktır. Ama doğru değerlendirilmezse bu fırsatların kaçırılması da ihtimal dahilindedir. Bunun tehlikesinin gelişmekte olduğunu da görmekteyiz. Nitekim Kerkük konusunda ibre olumsuz yöne doğru dönüyor. Kürtlere karşı ittifaklar geliştirilerek yargılamalar, vurulmalar oluyor. Ancak bu konuda ulular arası güçlerde bir sessizlik var. Başka bir deyişle Kürtler için balayı dönemi bitebilir. Bu konuda var olan koşulları değerlendirmek tüm Kürt siyasetçilerinin görevidir.

Bu nedenle halkımıza ve Kürt özgürlük davasına karşı kuzeyde, güneyde, doğuda her yerde bir yönelim var. Bu yönelim Kürt kazanımlarına dönük bir yönelimdir. Bizim de buna karşı ulusal birlik duruşu içinde olmamız, daha fazla dayanışma, daha fazla birlik içinde olmamız lazım. Özellikle sömürgeci eğilimleri taşıyan devletlere umut vermememiz lazım. Kürt sorunu bir terör sorunu değildir. Asıl olarak bölge devletlerinin Kürtlere karşı uyguladığı bir terör vardır. Şengal’de, Kerkük’te, Şırnak’ta, Siirt’te yapılan terör değil mi? Devlet tarafından uygulananlar terördür. Kürtlere karşı bir terörizm var. Kürtler halk olmaktan kaynaklı en meşru haklarını istemektedirler. Kürtler “biz de bir halkız, kendi dilimizi kullanma, kültürümüzü yaşama hakkımız vardır. Kendi kimliğimizle yaşama hakkımız vardır. Siz zorla Türk yapamazsınız, zorla Arap, zorla Fars yapamazsınız, biz neysek öyle yaşamak istiyoruz” demektedirler. Kürtler bunu söylemekten başka hiçbir şey söylememişlerdir. Kürtler bugün başkasının ülkesini işgal etme eğiliminde değildirler. Kürtler kendi ülkelerinde, kendi evlerinde, kendi kimlikleriyle yaşamak istiyor. Böyle yaşamak istediği için Kürtlere karşı saldırlar geliştiriliyor, bombalar yağdırılıyor. Bunlar karşısında Kürtlerin kendisini savunması terörizm mi oluyor? Hiçbir Kürt böyle bir şeyi ağza almamalıdır. Şimdi bir on yıl önceki politika ile bugünkü politika aynı olamaz. Hatta dört yıl önceki politika ile bugünkü politika aynı olamaz. Bugün bugündür ve Kürt özgürlük davasının gelip dayandığı bir düzey vardır. Bunun karşısında karşı taraf da zorlanmaktadır. Karşı tarafa umut verilmemelidir. Bu çok önemlidir. Bu noktada yaklaşıldığında daha fazla ulusal dayanışma, ulusal birlik, ulusal moralizasyon ve destek gerekmektedir.

Biz hareket olarak şu güç gelsin bize destek sunsun, demiyoruz. Kendi özgücümüze dayalı bir biçimde mücadele yürütebilecek güçteyiz; geçmiş pratiğimiz, tarihimiz ve bugünkü duruşumuz bunu kanıtlamaktadır. Şimdi de bu şekilde mücadele yürütüyoruz. Ama artık Kürtler olarak dayanışmak bizler için çok önemli olmaktadır. Birincisi, Kerkük meselesinde hepimiz dayanışmalı, Kerkük’te tek bir politika yürütmeliyiz. Eksik ve yetersizliklerini eleştirmekle birlikte Kürdistan federe hükümetinin Kerkük’te yürüttüğü politikayı desteklemeliyiz. Bunu daha da etkili kılmak ve oradaki yetersizlikleri aşmak lazım. Bunun için Kürdistan’ın tüm parçaları arasındaki dayanışmayı güçlendirmek gerekmektedir. Bugün Kürdistan özgürlük davası mücadelesinde her zamankinden daha fazla ulusal birlik ve dayanışma politikasına ihtiyaç vardır. Koşullara göre uygun biçimlerde ortak ulusal bir çizgide mücadelenin yürütülmesi başarı için kesin bir zorunluluk olarak kendisini dayatmış bulunmaktadır.

Türkiye cumhurbaşkanı Abdullah Gül Irak cumhurbaşkanı ile görüşebileceği bir imada bulundu. Bu Türkiye’nin Güney Kürdistan’a ilişkin politik söyleminin değişmesi anlamına mı geliyor?

Sayın Celal Talabani’nin Irak federal cumhuriyetinin cumhurbaşkanı olması tüm Kürtleri bir beklentiye sokmuştur. Bir Kürdün cumhurbaşkanı olması önemli bir şeydir. Bunu doğru değerlendirmek önemlidir. Kürtler buna sevinirken, diğer yandan Türk devleti buna tavır aldı. Türk devleti, Irak başbakanını, cumhurbaşkanı yardımcısını Türkiye’ye davet ediyor ama cumhurbaşkanını davet etmiyor. Bunun tek nedeni Sayın Talabani’nin Kürt olmasıdır. Başka hiçbir nedeni yoktur. Türk devleti “biz onu cumhurbaşkanı olarak kabul edip, görüşmeyiz” dedi. Hatta birçok yetkili ağızdan ağır hakaretlerde bulundular. “Bir aşiret reisiyle mi oturacağız” dediler. Türk devletinin bu tutumu bizleri ve tüm Kürt halkını rencide eden, aşağılayan bir tutum olmuştur. Biz de bütün Kürtler de bundan zorlandık. Hatta Erdoğan daha iki ay önce aynı sözleri bizzat tekrarladı. Eski Cumhurbaşkanı Sezer de benzer şeyler söylemişti. Bütün bunlar Kürt halkına karşı alınan tutumdan kaynaklanan bir durumdur. Şimdi Türkiye’de cumhurbaşkanı değişti. Sayın Talabani “eğer beni davet ederlerse, beklemeden giderim” demektedir. Ben bu politikayı yanlış buluyorum.  Düne kadar Kürtlere hakaret eden bir devlet, istediği zaman gel diyecek, bize istediği zaman hakaret edecek, biz de gideceğiz, ses çıkarmayacağız. Bu Kürt ulusal duruşu açısından yetersiz bir yaklaşımdır. Bana göre Türk devleti davet etse de Mam Celal gitmemelidir ve “ben bir Kürt olduğum için siz beni davet etmediniz, hatta hakaret ettiniz, sözlerinizi geri alın, Kürt halkından özür dileyin, ben ondan sonra gelirim” demelidir. Bana göre iradeli, karakterli ve doğru duruş budur. Bölge devletleri Kürtleri hep asker olarak kullanmaya alışmışlardır. Kürtlere, gel dediğinde gelecek, git dediğinde gidecek, dur dediğinde sessiz kalacaklar. Artık bu politikaya son vermek gerekiyor. Bu bir fırsattır. Bu anlamda Mam Celal’in “ben giderim” demesi doğru değildir. Buna karşı tavır almalıdır. Eğer Türk devletinin bu söylemlerine karşı tavır almazsan, seni her zaman bir sömürge çocuğu olarak görür, seni sürekli kullanabileceği bir kişi olarak görürler. Onun için sürece böyle bir politika ile cevap verilmesi gerekiyor. Kürtlerin de kendi onuruyla, kimliğiyle dünya siyaset arenasında temsil etme zamanı gelmiştir, diye düşünüyorum. Onun için de böyle politikaların artık gündemleşmesi gerekmektedir.

Bu gelişmeler beş-altı yıl önce yaşansaydı olabilirdi. Ama bugün Kürtlerin geldiği düzey itibariyle tavır sahibi olması gerekiyor. Özellikle Türk devletinin sayın Mesut Barzani ve sayın Talabani’ye hakaret edici söylemleri ortadayken bir Kürt siyasetçisinin hem de cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’ye gitmesi ne kadar doğru olabilir? Kürt federe bölgesi başkanlığına bu kadar hakaret yapılmıştır. Bu ortadayken hiçbir biçimde onların daveti kabul edilmemelidir. Eğer Kürt federe bölgesinin başkanı kendi sıfatıyla davet edilir ve kabul görür, yapılan hakaretler de geri alınırsa o zaman olabilir. Biz aslında Kürtlerle Türkiye devletinin ilişkilerinin iyi olmasından yanayız. Biz bunda Türk devletinin de Kürt halkının da çıkarları olduğunu düşünüyoruz. Kürtlerle Türkler arası düşmanlık hiç kimseye bir yarar getirmez. Biz dostluğun gereğine inanıyoruz, bunun için çaba da harcıyoruz. Ama bir tarafın diğer tarafı hiçleştirmesi, hakaret etmesi temelinde bir ilişki dengesizliği olamaz. Bu ancak karşılıklı saygıyla, karşılıklı birbirini tanımayla, birbirine saygı göstermeyle olabilir. Eğer böyle olursa o ilişki gerçekten Kürt halkına da hizmet eder, Türkiye halkına da, onun cumhuriyetine de hizmet eden bir ilişki olur.

Sonuç olarak bu konuda Türk devletinin ve AKP’nin şimdi daha da netleşen siyasal çizgisini Kürt özgürlük davası açısından bir tehlike olarak görüyoruz. Özellikle İslami duyguları kullanarak, Kürt halkını ulusal davadan uzaklaştırmaya dönük bir sömürgeci politika olduğunu düşünüyoruz. Tüm Kürtlerin de buna karşı uyanık ve daha doğru bir politik duruşa sahip olması gerektiğini belirtmek istiyoruz.

Siyasal İslam konusunda sayın Öcalan’ın da değerlendirmeleri ve uyarıları oldu. Özellikle Kürdistan’da AKP’nin izlediği politika karşısında Kürt ulusal demokratik güçleri nasıl bir çizgi izlemeli?

Biz siyasal İslam’a hayır, kültürel İslam’a evet diyoruz. Halkımızın İslami duyguları hiç kimse tarafından sömürü altına alınamaz. Din ve vicdan özgürlüğüne dayalı İslami duyguların gelişmesi, toplumda doğru bir İslami bakış açısının hayat bulmasına değer biçen bir hareket durumundayız. Biz, öyle klasik, dar, sekter bir yaklaşım içersinde olamayız, geçmişte de olmadık. Halkımızın dini duyguları tüm siyasi çevreler tarafından saygıyla karşılanmalıdır ama kimse bunu istismar etmemelidir. Siyasal İslam hem Kürdistan’da hem Türkiye’de dini duyguları istismar ederek, kalıcı bir biçimde iktidar olmak istemektedir. Bu amaçla hem Kürt toplumunu kendi gerçekliğinden uzaklaştırmak istemekte hem de Türkiye’de kendi siyasal anlayışına uygun bir kalıcı iktidar çizgisini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu konuda AKP’nin ılımlı İslam çizgisini geliştirme politikası özellikle uluslar arası çevreler ve değişik birçok çevre için yanıltıcı bir öğe olmaktadır. Siyasi İslam’ın radikali ve ılımlısı yoktur. Her ikisinin de kökeninde aynı şey vardır. Sen ılımlı İslam çizgisi diyeceksin ama ondan Hizbullah da çıkar, El-Kaide de çıkar. ABD’nin bölgede geliştirmek istediği radikal İslam çizgisine karşı, ılımlı İslam çizgisini geliştirme politikası bu anlamda sonuç almayacak bir siyasettir. AKP’nin bu kadar palazlanmasının altında ulusal arası sermaye vardır. Ama şunu da bilmek gerekiyor ki ılımlı İslam çizgisi esas olarak radikal İslami çizginin bir yatağıdır. Bu anlamda AKP’nin bir ayağı batı dünyasında uluslar arası sermayedeyken, diğer ayağı da bölgedeki statükocu, radikal güçlerin yanındadır. Bu açık görülmektedir. AKP her iki taraftan da yararlanarak, iktidar olmak istedi. Bunun ne kadar tutup-tutmayacağını pratik gösterecektir. Dolayısıyla AKP çizgisinin çağdaş demokratik normlarla çok uyuşmadığı ortadadır. Esas handikap Türkiye’de muhalefetin çok dar milliyetçi-devletçi bir eksende siyaset yapmasıdır. Bu durum AKP’yi alternatifsiz bırakan bir tabloyu ortaya çıkarmıştır.

Türkiye’de bugün türban tartışmaları var. Buna karşıt güçlerin türbandan başka bir sermayesi yoktur. Bu durum hem uluslar arası sermaye güçleri açısından hem de Türkiye toplumu açısından yanıltıcı olabilmektedir. Kısır, dar siyasi anlayışın karşısında AKP gerçekliği yanıltıcı olabilmektedir. Esas olarak AKP anlayışının özü itibarıyla statükocu yaklaşımlardan sıyrılarak, gerçek anlamda demokratik olabilme gibi bir şansı yoktur. Bu anlayış Kürdistan halkı için de yeni bir şey getirmemektedir. Tersine Kürt toplumunu uyutarak, sisteme tabi kılma politikasını esas almaktadır. Bu açıdan halkımızın AKP’nin çizgisine ve politikasına karşı daha duyarlı olması önemli bir husus durumundadır. Kürt halkını kandırma ve eritme yönünde bir çizgi izlemektedir. Bu politikası gün geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır. Artık bundan sonra AKP “biz Kürt sorununu çözmek istiyoruz ama devlet engeldir” söylemini kullanamaz. Çünkü devletini tümünü de ele geçirmiş bulunmaktadır. Eğer bir sorunu çözmek istiyorsa bunu yapacak gücü vardır. Fakat biz çok iyi biliyoruz ki bu anlayışın çözüm dediği Kürt halkını iradesizleştirerek, sistemin kölesi haline getirmektir. Bunun dışında herhangi bir çözümü yoktur. Bu açıdan AKP’nin gerçek yüzü daha iyi açığa çıkacaktır.

-Din yoluyla Kürt toplumunu etkileme politikası diğer parçalarda da var mıdır?

Bu dönemde Kürdistan’ı sömürge altında tutmak isteyen devletler tüm parçalarda Kürt halkının dini duygularını istismara dayalı bir politika izlemektedirler. Mesela doğu Kürdistan’da bu çok yoğun bir şekilde yapılmaktadır. Müslüman olan halkımızın çeşitli İslami söylemlerle etkileme ve tüm Müslüman toplumları İslam cumhuriyeti altında birleşmeye çağırmaktadır. Güney ve batı Kürdistan’da da benzer şekillerde Kürt halkını ulusal mücadeleden uzaklaştırmaya dönük dini örgütlenmeler geliştirilmektedir.

Bugün tüm parçalarında dini duyguları istismar yoluyla ulusal mücadeleden koparma politikası uygulanmaktadır. Bunu yapamadıkları sosyal kesimlerde toplumsal değerlerinden kopararak, uyuşturucu, ahlak dışı vb. yöntemlerle çürütmeye çalışmaktadırlar. Kürdistan’da gençlerin kaçırtılması, uyuşturucuya, kapkaççılığa, fuhuşa bulaştırılması bu politika çerçevesinde uygulanmaktadır. Kendi halinde evinde olanların din yoluyla, diğerlerinin ise bu yöntemlerle kendi gerçekliğinden uzaklaştırılması durumu söz konusudur. Buna karşı Kürt ulusal demokratik güçlerinin de toplumu ideolojik, siyasal ve  toplumsal açıdan güçlü bir savunmaya alması gerekiyor. Bu durumda Kürt halkı ideolojik, siyasal, kültürel ve askeri açıdan kendisini savunmak, güç yapmak zorundadır. Kendi demokratik ulusal çizgisini daha da zenginleştirerek, kalıcılaştırmak ve bu temelde başarıya yürümek durumundadır. Aksi halde bu saldırılar Kürt hareketinde gerilemeye de neden olabilir. Ulusal demokratik sahada bu açıdan dayanışma ve ortak mücadelenin yürütülmesi çok önemli bir husustur. 

  


© 2006 PKK www.pkk-info.com