|
Kimse Bizi Bu
Dağlardan Sökemez
Murat Karayılan
Türk
devleti basın-yayın organları ve
diplomatik faaliyetlerinde sürekli
PKK’yi saldıran taraf olarak
göstermesi ne kadar doğrudur? 2006 1
Ekim’inde ilan ettiğiniz ateşkes
hala geçerli midir?
Ortadoğu bölgesinin en temel
ülkelerinden biri Kürdistan’dır. Bu
bölge ve ülkede yaşayan Kürt
halkının varlığı bir gerçektir.
Nasıl ki bölgenin en temel halkları
Arap, Fars, Türk, Ermeni ve Asuri
halkları olarak değerlendiriliyorsa,
Kürt halkı da Ortadoğu’da bu halklar
kadar tarihi geçmişi olan bir
halktır. Hatta Kürt halkı Ortadoğu
bölgesinin en eski yerleşik
halklarından biridir.
Buna rağmen birinci dünya savaşının
ardından geliştirilen bölgenin yeni
düzenlemesinde Kürdistan ve Kürt
halkının varlığı göz ardı
edilmiştir. Bu adaletsizlikten
kaynaklı Kürt sorunu yaşanmaya
başlanmıştır. Kürt sorununun ortaya
çıkış noktası 1923’te yapılan Lozan
Antlaşması’dır. Lozan antlaşmasında
Kürt halkı yok sayılarak büyük bir
haksızlığa uğratılmıştır. O tarihten
bu yana Kürt sorunu Ortadoğu’nun en
temel sorunlarından biri
konumundadır.
Gelinen aşamada bu sorun uluslar
arası bir düzeye ulaşarak çözüm
sürecini tüm yakıcılığıyla
dayatmaktadır. Kürt sorununun uzun
yıllar çözümsüz bırakıldığı Güney
Kürdistan’da bugün federe bir
yapılanma oluşmuş bulunmaktadır.
Türkiye, İran ve Suriye
devletlerinin işgal altında tuttuğu
Kürdistan parçalarında Kürt halkının
özgürlük mücadelesi uzun süredir
devam etmektedir. Bu parçalarda Kürt
halkının verdiği özgürlük
mücadelesiyle sorunu şiddetle değil,
barışçıl ve demokratik yöntemlerle
çözmek istemektedirler. Kürt
halkının bu haklı istemine karşı
başta Türk devleti olmak üzere,
Kürdistan’da egemen olan güçler
şiddet yöntemlerinde ısrar ederek,
ordu ve militarist güçleri devreye
sokarak bu sorunu ortadan kaldırmak
istemektedirler. Bu politika
defalarca uygulanan, sürekli
tekrarlanan, birçok katliama neden
olan bir politikadır ve şimdiye
kadar bir sonuç ortaya çıkarabilmiş
değildir. İnkar ve imha politikası
olarak tanımladığımız bu politika,
sorunun çözümünü sadece şiddet ve
kan dökmekte görmektedir. Türk
devletinin öteden beri bu politikaya
sahip olduğu bilinmektedir.
1 Ekim 2006’da ilan ettiğimiz
ateşkesle Kürt sorununun demokratik
yöntemlerle çözülmesinin zeminini
tekrar açığa çıkardık. Ancak bu
ateşkes Türkiye Cumhuriyeti yetkili
organları tarafından yanlış
değerlendirilmeye tabi tutulmuş, bu
süreci Türkiye’yi parçalama
senaryosu olarak algılamış ve buna
karşı yeni bir kararlaşmaya giderek
yaşanan çatışmalı ortamın daha fazla
tırmandırılması için Kürt halkına
karşı artan saldırılar
uygulanmıştır. Oysa Türkiye
açısından gösterilmesi gereken en
doğru yaklaşım, Kürt sorununun
varlığını kabul etmek ve kendi
çıkarları doğrultusunda çözüm
politikaları üretmek biçiminde
olabilirdi. Ama Türkiye devleti
farklı kaygı ve grupsal çıkarlardan
kaynaklı bu yolu tercih etmedi.
Kendince yürüttüğü inkar
politikasında şimdiye kadar yaşadığı
eksiklikleri de tespit ederek daha
kapsamlı bir saldırı konsepti
hazırlamış ve bu konseptle Kürt
sorununu şiddet yöntemiyle ortadan
kaldırma çabalarını
yoğunlaştırmıştır.
Bu noktada “biz eskiden Güney
Kürtlerini Kuzey Kürtlerine karşı
destekledik, bu strateji yanlıştı,
bir daha bu yanlışlığı
tekrarlamayacağız” diyerek bundan
sonra Kürtlere karşı tavırlarının
nasıl olacağını netleştirmişlerdir.
Bu temelde Türkiye ve Irak
Kürdistan’ında Kürt iradeleşmesini
kabul etmeyen, buna karşı daha aktif
bir politika yürütme kararı
almışlardır. Bundan hareketle Türk
devleti, Kürt halkına karşı bir
savaş ilan etmiştir. Biz Kürt tarafı
olarak ateşkes ilan ederken, Türk
devleti ilan ettiğimiz ateşkese tüm
Kürtlere karşı savaş ilan ederek
yanıt vermiştir.
ABD, Irak Cumhurbaşkanlığı ve Federe
Kürdistan Bölge Başkanlığı başta
olmak üzere birçok ulusal ve uluslar
arası güç ilan ettiğimiz ateşkesi
çok iyi bilmektedirler. Bu
gerçeklere rağmen, Türk devleti
ateşkesi kabul etmeyip saldırılarını
arttırmıştır. Saldıran tarafın biz
değil, Türk tarafı olduğu ortada
olan tüm veriler çok açık
kanıtlamaktadır. Şimdi de bu
saldırılarda verdiği kayıpları
gerekçe göstererek feryat
koparmaktadır. Bu sorunun Irak
Kürdistan’ında değil, Türkiye
Kürdistan’ında olduğunu herkes gayet
iyi bilmektedir. Ancak Türk devleti,
‘ben Irak Kürdistan’ında oluşan Kürt
Federe yapılanmasını ortadan
kaldırmadan bu sorun çözülmez”
noktasından hareket ettiği için
oklarını Irak Kürdistan’ına
yöneltmiştir. Burada anlaşılması
gereken en temel nokta şudur: Türk
devleti geçmiş süreçten farlı olarak
bugün tüm Kürt halkına karşı
topyekun bir saldırı başlatmıştır.
Bu saldırılar tüm Kürt
iradeleşmesine karşı bir konsept
ekseninde yürütülmektedir. Kuzey
Kürdistan’da zaten kapsamlı bir
saldırı kampanyası devam etmektedir.
Şu anda Kuzey Kürdistan’ın Şırnak,
Hakkâri, Siirt, Mardin, Diyarbakır,
Bingöl, Dersim, Serhat başta olmak
üzere bütün bölgelerinde
operasyonlar sürdürülmektedir. Kuzey
Kürdistan’ın dağları uçaklar
tarafından yoğun bir biçimde
bombalanmaktadır. Orada tam bir
savaş durumu vardır, Türk devleti bu
savaşla Kuzeyde Kürt Özgürlük
Hareketi’ni tamamen bitirmek
istemektedir. Türk devleti açısından
Kuzey Kürdistan Özgürlük
Hareketi’nin bitirilmesiyle sorun
çözülmüş olmuyor, konseptinin diğer
önemli ayağı da Irak Kürdistan’ına
yönelerek Kürtlük adına olan tüm
kazanımları bitirmedir. Bundan
dolayı Kuzey’deki çatışmaları
gerekçe yaparak Güney’e yönelmek
istemektedir.
Önderliğiniz üzerinde uygulanan
tecrit uygulaması devam ediyor. 9
Ekimde ilan ettiğiniz hamleden hemen
sonra Türk devleti tarafından sınır
ötesi operasyonun gündeme
getirilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Bununla beraber Güney Kürdistan’a
yönelik yapılan tehditleri sizce
nasıl okumak gerekiyor?
Özellikle bu dönemde tüm dünya
kamuoyunda yoğun bir manipülasyon ve
propagandayla “Irak’tan bana
saldırılar gelmektedir”
demektedirler. Aldığı bu kadar yoğun
güvenlik önlemlerine karşı, Irak ve
Güney Kürdistan topraklarından nasıl
saldırı yapılabilir. Biz helikopter,
araba vb araçlar kullanmıyoruz. Bir
insan nasıl 800 km öteden gidip
eylem yapıp geri gelir. Bu, derin
bir çarpıtmadır, sorunun Irak
Kürdistan’ından kaynaklandığını
söylemek bir çarpıtmadır.
Türk devleti Önderliğimize karşı bir
zehirleme saldırısı gerçekleştirerek
suç işlemiştir, geçen dönemde
işlediği bu suç açığa çıktı. Bundan
kaynaklı Türk devleti işlediği suçu
gizleme telaşı içine girmiştir.
Önderliğimiz 9 yıldır ağır bir
tecrit ve baskıya maruz
bırakılmaktadır, son dört haftadır
da ailesi ve avukatlarıyla
görüştürülmemektedir. En son yapılan
görüşmede bir hafta içinde on kilo
verdiğini, bunun normal bir kilo
kaybı olmadığını kendisi bizzat
söylemiştir. Bu nedenle şu anda
yaşamından büyük endişe duymaktayız.
Tüm halkımız bu endişemizi
bilmelidir. Önder Apo’nun yaşamı
bizler açısından ciddi kaygılar
taşımaktadır.
Kürt halkı, Türk devletinin Kuzey’de
gerçekleştirdiği vahşi saldırılar,
sivil insanların katledilmesi ve
Önder Apo’yu zehirleme saldırısını
protesto etmek ve yaratılan
tahribatları gidermek için acil
tedavi sürecine alınmasını sağlamaya
dönük bir hamle başlattı. Türk
devleti de Kürt halkının bu
hamlesine karşı yeni bir imha
konseptiyle gündemi tümüyle
değiştirmeyi esas almıştır. Biz
uluslar arası tüm güçlere şu önemli
noktayı tekrar hatırlatmak
istiyoruz: Önder Apo’nun esir
alınması sadece Türk devletinin bir
marifetiyle gerçekleşmedi, uluslar
arası bir komployla Türk devletine
teslim edildi. Bu nedenle uluslar
arası bir tutukludur ve tüm Kürt
halkı için hayati bir öneme
sahiptir. Türk devleti neden
Önderliğimiz üzerinde ağır bir
izolasyon ve tecrit politikası
uyguluyor? Bağımsız heyetler
tarafından tahlil yapılması neden
engelleniyor? CPT neden tahlil
sonuçlarını açıklamıyor? Eğer tahlil
için olanak sağlanmamışsa muayenede
elde ettiği bilgileri neden
açıklamıyor?
Tüm halkımız bu konularda açıklama
beklemektedir. Kürt halkı, Türk
devletinin yaptığı bu insanlık dışı
uygulamalarına karşı uluslar arası
kamuoyunda bir takım müdahale
girişimleri beklerken, Türk devleti
tüm Kürtlere saldırı hamlesini
dayatarak, kendini mağdur, Kürtleri
suçlu duruma getirmek istemektedir.
Ortada olan tüm somut verilere
karşın, uluslar arası kamuoyunda
hala büyük bir çarpıtma durumu
yaşanmaktadır. Tekrar belirtme
gereği duyuyorum: Saldıran taraf
Kürtler değil, Türk devletidir, yeni
bir imha konseptini geliştiren Türk
devletidir. Bizim yaptığımız sadece
ve sadece savunmadır. Gabar ve
Oramar’da Türk ordusunun verdiği
kayıplar operasyon esnasında yaşanan
çatışmalar sonucunda olmuştur,
güçlerimiz savunmadayken Türk
ordusunun kayıpları yaşanmıştır.
Savunmada olan bir güç bu kadar
kişiyi nasıl öldürebiliyor
denilmektedir. Saldırı halinde olan
bir güce karşı etkili bir gerilla
hareketi tabii ki böyle sonuç
almaktadır. Türk devleti sadece
Kuzey’de Kürt halkına karşı işlediği
suçlarla sınırlı kalmıyor, bugün
Kürt halkını bir bütün hedeflemek ve
imha etmek üzere sorunu uluslar
arası gündeme getirerek, onlardan
onay almaya çalışmaktadır. Bu
girişimle Kuzeyde işlediği suçların
üstünü örtmeyi amaçlamaktadır.
Türk devleti mecliste teskereyi
çıkardı, Güney Kürdistan’a yönelik
sınır ötesi bir operasyon
gerçekleştirme ihtimali var mı?
Güney Kürdistan’a dönük gerçek amacı
nedir?
Sorun PKK değildir. PKK olmasa da
Türk devleti başka bir gerekçe
bularak, Güney Kürdistan’a
saldırırdı, bu politikayı bir
şekilde dayatırdı.
Uluslar arası güçlerin ABD
öncülüğünde Ortadoğu bölgesine
yeniden şekil vermek istedikleri
bilinen bir durumdur. Bölgenin
yeniden düzenlenmesi gündemdedir ve
Irak’ın giderek üçe bölüneceği
tartışılmaktadır. Türk devletinin en
esaslı korkusu budur. Bölgenin
yeniden düzenlenmesinde Kürtler de
bağımsız bir irade veya devlet
olabilirler mi diye yürütülen
tartışma sürecine müdahale etmek
istemektedir. Bu konuda İran ve
Suriye ile geliştirdiği ittifakın
esas amacı budur. Yani bölgenin
yeniden düzenlenmesinde Kürdistan
projesini önlemeye çalışmaktadır.
Bunun için öncelikli hedefi Irak
Kürdistan’ındaki Kürt Federe
oluşumunu ortadan kaldırmaktır. Türk
devleti bu hedefini resmi bir
biçimde açık bir şekilde her
platformda belirtme cesaretini
gösteremiyor, ama kendi içinde bunu
tartışıyor. Bu hedefine adım, adım
ulaşmak istiyor. İlk adımı PKK’ye
karşı bir ezme hareketini
geliştirme, ikinci adımı Kerkük’ün
Kürdistan’a bağlanmasını önlemeye
çalışma, son adımı da Kürdistan
projesini tümden ortadan kaldırmayı
isteyecektir. Türk devletinin bu
politikası aynı zamanda bölge
statükosunun değişmesini önleme
amacını taşımaktadır. Türk
devletinin bugün dünya çapında Kürt
halkına karşı geliştirdiği
diplomatik, siyasi ve askeri
hamlenin amacı bölge statükosunu
savunma ekseni üzerine kuruludur.
Yani Kürtlerin yeni düzenlemede
irade olmasını, bir statü
kazanmasını önlemek ve önüne geçme
amacını taşımaktadır. Herhangi bir
parçada Kürtlerin kendi kendisini
yönetmesini, irade olmasını, bir
halk olarak kendi doğal haklarına
sahip olmasını istememektedirler.
Böyle bir durumu kendisi için bir
tehdit olarak algılamaktadır.
Maalesef bugün Türkiye’de egemen
olan zihniyet budur.
Bu zihniyetten vazgeçme çağrısını
tekrarlıyorum. Kürt-Türk dostluğu ve
kardeşliğinin bin yıllık geçmişi
vardır. Bin yılların hatırı ve emeği
adına bu dostluk ve kardeşliği
bozmayalım diyorum. Yine bin yıllık
tarihi böyle kötü bir biçimde
sonlandırmayalım. Kendi içindeki
Kürtleri tanıyarak, kimlik, kültürel
ve siyasal haklarını makul ölçülerde
kabul ederek, Güney’deki Kürtlerle
de dostluk kurarak, birlik ve
beraberliği sürdürmek en doğru
yaklaşımdır. Türkiye için en hayırlı
yaklaşım ve Türkiye halklarının
çıkarına en uygun olan politika
budur. Çağı doğru okumasını bilen
herkesin atacağı adım bu olacaktır.
Ancak Türkiye’nin esas aldığı
siyaset mantığı ve zihniyeti 21.
yüzyılın gerçekliğinden uzak bir
duruşu sergiliyor, hala 20. yüzyılın
zihniyetiyle sorunlara yaklaşıyor.
Çağın koşulları ve insanların doğal
haklarını ısrarla ret ederek
‘PKK’yi, Kürtleri yok edeceğim’
mantığında diretiyor. Sadece kendi
içimdeki Kürtleri değil, diğer
ülkelerdeki Kürtleri de irade
olmasını engelleyeceğim ve
tanımayacağım tutumunu
sürdürmektedir. Türk devletinin
amacı sadece bu belirttiğimiz
hususlarla sınırlı değildir.
Türk devletinin yürüttüğü bu
politikanın diğer bir amacı da,
ABD’nin Irak’ta yaşadığı ciddi
sıkıntılarından yararlanarak kendini
dayatmak ve bu durumu statükocu
güçler lehine değerlendirmektir. Bu
biçimde ABD’nin İran’a karşı
yapılması olası bir müdahalenin
önüne geçme amacını da taşıyor
olabilir. Böylece bölgedeki
statükoyu savunmak amaçlı
stratejisinden hareketle gelişen bir
politika olabilir. Yine ABD kongresi
temsilciler meclisinde gündeme gelen
Ermeni soykırım yasa tasarısına
karşı bir hamle olarak da
değerlendirilmektedir. Bu yönüyle
statükoyu savunmaya dönük bir çaba
ve Kürt halkının özgürlük davasına
karşı bir duruş olmakla birlikte
esasen ABD’nin bölge politikasına
karşı geliştirilen bir hamledir.
Diplomasi dili herhalde doğruları
direkt söylememe sanatı olmaktadır.
Çok ilginçtir, Türk devletinin Güney
Kürdistan’a yönelim amacını
aşağı-yukarı herkes bilmektedir, ama
hiç kimse bu amacı açıkça
belirtmemektedir. Her ne kadar
başbakan Erdoğan ve hükümet
yetkilileri bu amaçlarını açık
belirtmiyorsa da diğer devlet
yetkilileri ve çeşitli çevreler
niyetlerini açıkça söylemektedirler.
Saldırı kapsamının PKK, Barzani ve
Kürt federe devleti olduğunu açıkça
ifade etmektedirler. ‘Biz Kerkük ve
Musul’u İngilizlere emanet etmiştik,
onlar gittikten sonra Araplara
emanet ettiler, artık Araplar
buralarda egemen olmadıklarına göre
geri almalıyız’ diyenlerde vardır.
Bu çevreler ‘Kürtler kendi
kendilerini yönetemezler’ mantığına
sahiptirler. Kürtler bir birlerine
satılacak bir mal olarak
değerlendirilmektedir. Her kesin bir
Kürdistan’ı olacak ama Kürtlerin bir
Kürdistan’ı olmayacak anlayışı
olmaktadır. Herkes yönetim, irade
olabilir ama Kürtler olamaz gibi bir
mantık var. Böyle teorileri de
vardır. Türk devletinin bu niyetini
hemen herkes bilmektedir, çünkü
kendileri de tartışmaktadır. Buna
rağmen çeşitli güçler Türk
devletinin Güneye saldırı planlarını
sadece PKK’ye karşı saldırıymış gibi
ele almaktadır. Sözüm ona bunun
önüne geçmek için de “PKK silah
bıraksın” çağrıları gündeme
gelmektedir. Oysa PKK olmasaydı da
Türk devleti başka bir bahaneyle
aynı şeyi yapacaktı. Sorun sadece
bir PKK sorunu değildir, sorun Kürt
iradesinin tanıyıp tanımama
sorunudur, kaldı ki PKK sorunu da
aynı kapsamda bir Kürt sorunudur,
Kürt halkının özgürlük ve kimlik
sorunudur, kimliğinin tanınıp,
tanınmaması sorunudur. On kere
PKK’yi tasfiye etseniz de Kürt
sorunu yine ortada kalacaktır. Çünkü
bu, bir halk, bir toplum sorunudur.
Biz hareket ve Kürt tarafı olarak bu
toplumsal sorunu barışçıl yöntem ve
diyalogla çözmeyi amaçlıyoruz, bizim
resmi politikamız budur. Çünkü bu
sorun şiddetle çözülmez. Egemen
devletler Kürt halkına karşı iki
yüzyıldır şiddet politikası
uyguluyorlar. Osmanlı’ya karşı ilk
Kürt isyanı 1806’da Süleymaniye’de
Abdullah Babanzade tarafından
başlatılmıştır. Üzerinden tam 201
yıl geçmiştir. O zamandan beri
Kürtler kimlik, kültür ve özgürlük
mücadelesi vermektedir. Onlarca kez
isyanları bastırıldı, bu sorun
çözüldü mü? Hayır! Çünkü sorun bir
halk sorunudur, bu halk var oldukça
şiddet yöntemiyle çözülmeyecektir.
Şu anda teskere kapsamında yaşanan
gerginliği, uluslar arası güçlerin
de sorunu sadece PKK sorunuymuş gibi
ele almaları Türk devletinin yaptığı
çarpıtmaya onay verme anlamına
gelmektedir. Türk devleti esas
sorunu çarpıtmaktadır. “PKK’nin
kampları kapatılsın, liderleri
alınıp, bize teslim edilsin,
lojistikleri kesilsin” vb bazı
dayatmalarda bulunulmaktadır. Sanki
biz Irak topraklarında, Irak
devletinin veya Kürt federe
devletinin kontrolü altında, ovada,
şehirde kamp inşa etmişiz, büro
kurmuşuz gibi yansıtılmaktadır. Oysa
durum öyle değildir, zaten Irak ve
Federe Kürt devlet yetkilileri de
“bizim PKK’lileri yakalamamız mümkün
değil, çünkü onlar denetimimiz
dışındaki dağlardadırlar”
demektedirler. En son Irak
Cumhurbaşkanı sayın Talabani de aynı
şeyi söyledi.
Her şeyden önce biz yirmi beş yıldır
buralardayız. Türk devleti şimdiye
kadar yirmi dört kez operasyon
yaptığını söylemektedir. Tüm girişim
ve saldırılarına rağmen Türk devleti
bizi buralardan sökemedi; Saddam
sökemedi, geliştirilen çeşitli
ittifaklarla yapılan saldırılar
sökemedi. Şimdi dev güçlerin bu
coğrafyadan sökemediği gerillayı
Irak ya da federe Kürt hükümeti
sökebilir mi? Türk devleti olması
mümkün olmayacak yaklaşımları
dayatmaktadır. İşin esası Türk
devletinin bir olmazı dayatmasıdır.
Kürdistan özgürlük gerillası Zağros
dağlarındadır, Munzur, Herekol ve
Gabardadır, Serhat, Botan, Behdinan
ve Hewreman’dadır, yani Kürdistan’ın
her bölgesindedir. Şimdi yoğun
tartışma konusu yapılan Behdinan ile
Zağrostur. Buralar iki yüz yıldan
beri tüm Kürt isyanlarının üslenme
alanlarıdır. Bedirhan Bey’in, Şeyh
Übeydullah’ın, Şeyh Muhammed
Revanduzi ve Molla Mustafa
Barzani’nin dayandığı Kürdistan’ın
esas zirveleridir. Bugün biz de
buralardayız. Bugüne kadar hiçbir
devlet buralarda kontrolü
sağlayamamıştır, bundan sonra da
kolay, kolay kontrolü sağlaması
mümkün değildir. Bunu Türk
generalleri de çok iyi biliyor. Amaç
o değil, amaç Zağros zirveleri
değildir, Türk devletinin gerçek
amacı Hewler’dir. Türk Genel Kurmay
Başkanı Yaşar Büyükanıt 12 Nisan
2007 tarihinde yaptığı basın
toplantısında “Kuzey Irak’a girmenin
bir yararı olur mu, evet olur”
diyerek bunun için siyasi irade ve
karara gereksinim olduğunu
belirterek, meclisin teskere
çıkarmasını istemiştir. Bu da
gösteriyor ki, Türk devletinin
teskere kararı önceden alınmış bir
karardır, Gabar, Oraman vb yerlerde
yaşanan çatışmaları gerekçe
göstermesi aldatmacadan başka bir
şey değildir.
PKK, yaşanan çatışmalı ve gergin
ortamı yumuşatmak için ne tür
koşullar ileri sürüyor? Çeşitli
çevreler tarafından size silah
bırakın çağrıları yapılıyor, nasıl
karşılıyorsunuz?
Şu hususu herkes iyi bilmelidir;
Kürt Özgürlük Hareketi kimseye zarar
vermiş değildir. Biz halk olmaktan
kaynaklı doğal haklarımızı
istiyoruz. Öyle kimsenin gidip
ülkesine müdahale etmiyoruz.
Mücadelemize “terör” denilmektedir,
bize yönelik yapılan terör suçlaması
bir çarpıtmadır. Kürt özgürlük
davası terör değildir. Terör, tek
yanlı şiddette ısrar eden ve şiddet
yönteminde diretenlere denilir. Bu
tür dayatmalarda bulunan bir güç
olsaydık böyle denilebilirdi ama
bizim öyle bir durumumuz yoktur.
Bize deniliyor ki, “silah bırakın”
bizim sekiz bin civarında silahlı
gücümüz var. Türk ordusu güçlerimizi
sürekli bombardıman altında
tutuluyor, yani Türk ordusu sürekli
saldırı halindedir, bu saldırılar
altında biz nasıl silah bırakacağız?
Biz zaten ateşkes ilan ettik ve hala
resmen kaldırmış değiliz. Ancak
ateşkes ilanımıza Türk devleti
saldırıyla yanıt verdi ve ortamı bir
çatışma ortamına dönüştürdü. Türk
devletinin saldırısı dursun, çatışma
ortamı da durur. Açıkça
belirtiyorum: Türk devletinin
Kürdistan halkına karşı mevcut
yürüttüğü saldırılar dursun,
gerillanın herhangi bir eylemi
olmayacaktır. Özellikle bu dönemde
mümkün olduğu kadar çatışmaya mahal
vermemek için güçlerimiz bir çaba
içerisindedir. Biz sorunu
barışçıl-demokratik yöntemlerle
çözmeye varız. Madem ki, ABD konuyla
ilgilidir, o halde ortaya bir siyasi
çözüm proje koysun, bu siyasi proje
çerçevesinde silahların tümden devre
dışı edileceği bir sürecin
geliştirilmesi için görüşmelere
hazırız. Kürt halkının Önderliği,
gerillası var, Türkiye’de seçilmiş
resmi temsilcileri, demokratik kurum
ve kuruluşları var. Ortaya siyasi
bir proje koysunlar karşılıklı
silahları tümden devre dışı
bırakalım. Üzerimizdeki saldırı
durursa, çatışma da durur. Bize
“çatışmayı durdurun” deniliyor.
Çatışmayı yapan biz değiliz ki
durduralım, çatışmaları tırmandıran
Türk devletidir. Gerilla savunma
pozisyonundadır. Buna rağmen üslenme
alanındaki bir gerilla birliği
kuşatılıyor ve imha edilmek
isteniliyorsa öldürülmek için
kuşatmaya alınan insan kendisini
savunacaktır. Hiç kimsenin kuşatmada
bulanan gerillaya “kendini ölüme
yatır” yaklaşımında bulunmaya hakkı
yoktur. Hiç kimse bize “boynunuzu
uzatın, kılıçla kesinler” şeklinde
bir dayatmada bulunamaz. Kaldı ki
savunma hakkı kutsal bir haktır.
Meşru müdafaa hakkı çağdaş
demokratik normlarla güvence altına
alınmıştır. Her insanın, her ülkenin
ve her halkın meşru müdafaa hakkı
bulunduğu gibi Kürt halkının da bu
hakkı vardır. Bugün Kürdistan
dağlarında gerillanın bulunması bir
gerçektir. Gerilla saldırılara karşı
kendini savunur ama biz şiddet
yöntemiyle sonuç almaya
çalışmıyoruz.
Biz hareket olarak bu süreci
Önderliğimiz Abdullah Öcalan’ın 2
ağustos 1999’da silahlı mücadeleyi
bırakma çağrısıyla birlikte kapatmış
bulunuyoruz. Silahla sonuç alma gibi
bir amacımız yoktur ama silahlı
güçlerimiz vardır. Silahlı
güçlerimizin esas aldığı strateji
silahlı mücadele değil, meşru
savunma stratejisidir. Bu
stratejimizin en açık kanıtı şimdiye
kadar siyasal mücadele ve demokratik
çözüm için gösterdiğimiz çabalardır.
Kürt sorununu silahla değil de
siyasal yollarla çözüme kavuşturmak
için Önderliğimiz defalarca çözüm
önerileri sundu. Önderliğimizin ve
hareketimizin tüm çabalarına karşın
Türk devleti barışçıl yöntem ve
diyalogla sorunun çözülmesine fırsat
vermedi. Ateşkesimizi kabul
etmediklerini ve her fırsatta bizi
yok edeceklerini söylüyorlar. Biz
ateşkes ilan ediyoruz, onlar kabul
etmiyorlar, biz barış diyoruz, onlar
şiddetle bizi yok etmeyi
dayatıyorlar.
Sözünü ettiğiniz 2 Ağustos ‘99’
açıklamasından sonra PKK ve Türk
devleti arasında ciddi bir çatışma
gelişmedi ve Türk devleti
güçlerinizin Güney Kürdistan’da
kalmasına ses çıkarmadı. Neden
2003’ten sonra bu sorunlar gündeme
geldi?
Bu saldırılar ABD’nin Irak’a
müdahalesinden sonra başladı. Biz
99’da silahlı mücadeleyi
bıraktığımızı ilan etmiştik.
Güçlerimiz sadece meşru savunma
pozisyonunda kalmaktaydı, pratikte
de buna tamamen uyuyorduk, Türk
ordusu da üzerimize fazla
gelmiyordu. Ama ne zaman ki ABD
Irak’a müdahale etti, Türk devleti
de yeni bir siyaset geliştirdi. Türk
devleti o zamana kadar güçlerimizin
Irak Kürdistan’ında kalmasını sorun
yapmıyordu, aynı biçimde Kuzeydeki
güçlerimizi de sorun yapmıyordu.
Dört yıllık çatışmasız bir süreç
yaşandı, bu neden bozuldu? Kimse
bunu sormuyor. Çünkü ABD bölgeye
gelince Türk devleti, madem ki
Amerika uluslar arası terörizme
savaş ilan etmiş, o zaman PKK’yi de
hedefleyerek bitirmelidir dedi, bu
noktayı dayattı. Bu olmazsa ABD
Irak’ta bir Kürdistan kuracak ve
bunun yansıması Türkiye
Kürdistan’ında da olur kaygısına
girdi. Bunun için ABD’ye “mademki
terörizme karşı savaş ilan etmişsin,
o zaman PKK’yi de hedeflemelisin”,
şeklinde bir dayatmada bulundu. Bunu
gündemleştirmek için hareketimize
karşı kendisi operasyonları
başlattı, güçlerimiz de buna karşı
aktif savunmaya geçince çatışmalı
süreç böylece bir kez daha gündeme
geldi. Aslında bu çatışmalı sürecin
bir nedeni ABD’dir. ABD eğer Irak’a
gelmemiş olsaydı belki de süreç
böyle gelişmeyebilirdi, Türk devleti
bu kadar korkuya kapılıp Kürt
halkına karşı imha konseptlerini
geliştirmeyebilirdi. Ama şimdi sözüm
ona büyük Kürdistan projesinin -ki
bu projeyi kendileri üretmiştir-
önüne geçmek için hareketimizi yok
etmeyi gündemlerine almışlardır.
Amaçları için bununla da
yetinmemekte ve Güney Kürdistan’daki
federe hükümeti de yok etmeyi
hedeflemiş bulunmaktadır.
Tekrar belirtme gereği duyuyorum:
Biz sorunu meşru zeminlerde,
barışçıl yöntemlerle çözmeye varız.
Yapılan çağrılara anlam veriyoruz,
fakat bunun için zemin yaratılması
gerektiğini belirtiyoruz. Bu ortamda
tek taraflı çabalarla sonuç
alamayacağımız görülmelidir. Sadece
bizim çabalarımızla bu sorunun
barışçıl bir çözüme kanalize
edilemeyeceği açık ortaya çıkmıştır.
Sorun bizim tasfiye edilmemiz
temelinde çözülmek isteniyor. Bunu
Türk devleti yıllardır istiyor. Biz
bunun imkansız olduğunu söylüyoruz,
bunun açık kanıtı da 25 yıllık
pratiktir. Hareket olarak barışçıl
çözüm için varız, bu konuda
yapılacak girişimlere açığız, ama
bile, bile kendimizi ölüme ve
halkımızı köleliği mahkum edemeyiz.
Teslim olma dayatmalarının hiçbir
Kürt tarafından asla kabul
edilmeyeceği de iyi bilinmelidir.
Bütün çağrılarımıza ve barışçıl
tutumumuza rağmen üzerimize gelip,
bizi şiddet yöntemiyle yok etmek
isterlerse, biz de sonuna kadar
direneceğiz. Bu konuda halkımız
hiçbir tereddüt göstermeyecektir. On
yıl değil, on yıllarca daha Kürt
halkı bu dağlarda direnişini
sürdürebilecek potansiyele sahiptir;
onun ideolojik, siyasal, toplumsal
koşulları yaratılmıştır. Coğrafyamız
bizi yaşatacak büyük bir ana yatak
durumundadır. Yüzyıllardır bu
coğrafyalarda Kürt halkı teslim
alınamamıştır, şimdi de
alınamayacaktır. Bu konuda özellikle
bizi hafife alanlar yanılacaklardır.
Bizim strateji ve taktik geliştirme
yeteneğimizi küçümseyenler
yanıldıklarını göreceklerdir. Apocu
Hareket Kürdistan’da ciddi ve etki
sahibi bir güçtür. Bu güç dikkate
alınmadan kimse hiçbir yere
varamayacaktır. Bir kere bu
gerçeklik görülmelidir. Çünkü bu
hareket güçlü bir zemine
dayanmaktadır ve halkıyla
bütünleşmiştir, desteğini halkından
almaktadır. İstediği kadar
kuşatılsın o kendisini yaşatabilecek
dinamiklere sahiptir. Bunun şiddet
yöntemiyle yok edileceğini sanmak
büyük bir hayalperestliktir.
Bu nedenle tüm ilgili güçlere şunu
söylüyoruz: Biz ateşkes ilan ettik,
resmen bozmuş değiliz ama Türk
devleti saldırılarıyla bir çatışma
ortamını yarattı, şimdi de daha
kapsamlı bir hamleyle Irak
Kürdistanı’na müdahale etmek
istemektedir. Eğer üzerimizdeki
saldırı durdurulursa çatışmasız bir
ortam vukuu bulacaktır. Ama bu değil
de yok edilmek istenirsek bizim de
kendimize göre hazırlıklarımız
vardır. Saldırı nereden gelirse
gelsin dağlarımızda kendimizi ve
halkımızın kazanımlarını
savunabilecek kadar güç ve taktik
yeteneğimiz vardır. Buna
inanmayanlar yanıldıklarını pratikte
göreceklerdir.
ABD hala PKK’yi terör örgütü olarak
gördüğünü söylüyor. Siz bu dönemde
ABD ve Güneyli Kürt güçlerinden bir
saldırı bekliyor musunuz?
Türk devleti askeri, siyasi,
diplomatik ve ekonomik baskılarla
Kürtleri birbirine karşı savaştırma
taktiğini geliştirmek istemektedir,
ama Kürtler artık birbirleriyle
çatışmayacaktır. Bu gerçeği Güney
Kürdistanlı liderlerde söylediler,
biz de açıkça belirtiyoruz. Bir daha
Kürtler arası çatışma süreçleri
yaşanmayacaktır. Artık bizde egemen
devletlerin bu tür dayatmaları
karşısında bir halk olduğumuzu, bir
iradi güç olduğumuzu ve bizi
istedikleri gibi
kullanamayacaklarını herkese
göstermek durumundayız. Bunun için
ben Güneyli kardeşlerimizin bize
karşı Türk devleti istedi diye,
savaşacaklarını düşünmüyorum. Çünkü
bir kere Türk devleti sadece bizim
için değil, aynı zamanda Güney
Kürdistan’daki kazanımlar içinde
teskereyi çıkarmıştır. Şimdi ABD
güya önünü kesmek için “bu sorunu
biz çözelim” demektedir ama nasıl
çözecek? Artık Kürtler birbirleriyle
çatışmayacaklardır. Sınırı ihlal
ettiler, deniliyor. Orada bir sınır
yok ki! O Türk devletinin bir
uydurmasıdır. Sınır boyunda hiçbir
eylem yoktur. Son yaşanan çatışma
Türk devletinin saldırısı sonucudur.
Irak’tan gidip, eylem yapıp, geri
gelme gibi bir durum söz konusu
değildir. Türk devleti bunu
çarpıtıyor. O açıdan bizim Kürtler
olarak tümüyle bir araya gelmemiş,
birleşmemiş olsak da herkesin kendi
cephesinden artık bu devletlerin
dayatmaları karşısında Kürt halkının
ulusal iradeleşmesini esas alması
gerektiğini düşünüyoruz.
Bu konuda egemen devletler Kürt
halkının iradeleşmesinden
korkmaktadırlar, onun için bu kadar
baskı, tehdit ve şantaj
yapmaktadırlar. Tehdidin nedeni
sadece PKK ya da gerillaların
varlığı değildir. Bugün Kürt
liderlerine hakaretler
yapılmaktadır. Başkan Apo’ya
cezaevinde zehir verilmiştir, diğer
liderler teşhir edilmektedir. Kürt
federe devletinin başkanına ve Irak
cumhurbaşkanlığına -sıfatlarına
rağmen- her türlü yakıştırma ve
hakaretler yapılmaktadır. Bütün
bunların herkes tarafından
bilindiğini, dolayısıyla Kürtlere
“birbirinizle çatışın”
dayatmalarının da sonuç
vermeyeceğini, düşünüyorum.
ABD Kürtlerle dostluğunu
bozmamalıdır. Bu onun çıkarına
olmaz. Bize yönelik herhangi bir
saldırısında Kürt halkıyla
dostluğuna büyük bir darbe vurmuş
olur. Kaldı ki bu ABD’nin bölgedeki
stratejik çıkarlarıyla da çelişen
bir durumdur, dolayısıyla böyle bir
politikaya yöneleceğini pek
düşünmüyorum. Bu konuda belki bazı
taktik yaklaşımlar olabilir, zaten
Türk devletinin amacı da ABD’yi de
bir yerde boşa çıkarmaktadır. Bana
göre ABD bizi hedeflerse kendi
kendisini boşa çıkarmış olacaktır.
Çünkü nihayetinde biz de bir gücüz,
kuzeyde, doğuda, batıda halkımız
var. ABD’nin bir kez daha Kürtlere
sırtını döneceğini sanmıyorum, çünkü
böyle bir durum ABD için artık
belleklerden silinemeyecek bir imaj
yaratacaktır. Güney Kürtlerine baskı
uygulaması da doğru değil. Güney
Kürtlerine baskı uygulayarak,
“PKK’ye karşı harekete geçin”
anlayışı, birbirinizle çatışın
anlamına geliyor. Bu, doğru bir
politika değildir. Bugün ABD Kürt
kamuoyunda sıcak karşılanıyor diye
bölgedeki devletler Kürtlere
tepkilidirler. Zaten Türkiye’deki
bazı köşe yazarları “geleceğinizi
düşünün” diye Kürtleri tehdit
etmektedirler. Şimdi bu saldırıların
bu kadar Kürtler üzerinde
yoğunlaştırılmasının bir nedeni de
ABD’nin bölgede olmasıdır.
Dolayısıyla ABD’nin kendisi de
Kürtlere saldırmamalıdır. Biz böyle
bir şeyin olmaması gerektiğini
düşünüyoruz ama bu siyaset
zeminidir, her şey de olabilir.
Eğer ABD bölgede gerçekten bir
istikrar geliştirmek istiyorsa Kürt
sorununda daha net bir politikaya
sahip olmak durumundadır. Güney
Kürtlerini dost, kuzey Kürtlerini
terörist sayma politikası
çelişiktir. Türk devletinin mevcut
durumda hareketimize “terör” diyerek
dayattığı şey Ortadoğu’nun eski
statükosunun sürdürülmesi ekseninde
bir politikanın gereğidir.
Dolayısıyla bu konuda ABD’nin de
sorumlulukları vardır ve
sorumluluklarına sahip çıkması
gerektiğini belirtiyoruz.
Şu anda daha çok generallerin
sürüklediği belirtilen Türk
devletinin yürüttüğü politikaya ve
söylediklerine hiç kimse
inanmamasına rağmen onaylar gibi
gözükmektedirler. Bana göre yanlış
politik bir üsluptur, bu biçimde
sorunlar çözülmez. Türkiye’nin
içinden ve dışından çok söylenen
‘generalleri kızdırmayalım’
söylemiyle yanlışa kürek çekmek,
sorunları çözüm noktasına götürmez.
Birilerinin çıkıp Türk devletine
‘yanlış yapıyorsunuz, bir halkı
şiddetle yok edemezsiniz’ demesi
gerekmektedir. Yoksa mevcut söylemle
de ‘haklısınız, teröre karşı
birlikte savaşalım’ diyerek doğru
bir çözüm politikası gelişemez. Ama
bugün bunun yerine Türk devleti
kendi yanlışına herkesi katmak
istemektedir. Kürt politikasına
ilişkin yaşadığı çağ dışı, inkâr ve
imha zihniyetine çağdaş dünyayı da
ortak etmeye çalışmaktadır.
Avrupa Birliğinin çeşitli organları
yaptıkları açıklamalarda Türkiye’nin
PKK’ye yönelik sınırlı bir operasyon
gerçekleştirebileceğini ve bunu
meşru müdafaa olarak gördüklerini
belirttiler. Avrupa Birliği’nin bu
yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?
Kürt sorununun ortaya çıkmasında
ABD’den ziyade AB’nin sorumluluğu
vardır; Lozan anlaşmasında payı olan
güçlerin sorumluluğu vardır. Bugün
AB’nin Kürt sorununda yürüttüğü
politika tam bir çifte standarttır.
Bu nedenle Türk devletinin
Kürdistan’da uyguladığı katliamlarda
AB’nin bu siyasi anlayışının da rolü
fazladır. En son Avrupa
parlamentosunun, özellikle de
parlamento içindeki sözüm ona
kendini sosyalist olarak tanıtan
grubun tutumu Kürtlere yönelik
gerçekleşecek yeni katliamlara onay
verme anlamını taşımaktadır. Türk
devletine “git vur ama az vur,
katliam yap fakat usulüne uygun yap”
demektedir. AB çifte standartlı,
Kürt halkının katledilmesine onay
veren bu politikalardan derhal
vazgeçmelidir. Sorunun ortaya
çıkmasında AB’nin de tarihsel
sorumluluğu vardır. ABD’nin aynı
sorumluluğu olmasa da onun da güncel
sorumluluğu var. Yakın gelecekte
yürüttüğü politikaların bu sürecin
gelişmesinde önemli rolü olmuştur.
Dolayısıyla biz sorumluluklarına
sahip çıkılması gerektiğini
belirtiyoruz.
Irak hükümetinden bir heyet bugün
Ankara’ya gitti ve PKK’ye karşı
ortak mücadele için bir planlamanın
görüşüleceği söyleniyor. Bu
görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz
ve buna yönelik tavrınız nasıl
olacaktır?
Doğrudur, Irak hükümetini temsilen
bir heyet Türkiye’ye gitti, Türk
devleti heyetin içinde Kürt
temsilcilerin olmasını istemiyordu
ama içinde iki Kürt temsilci de var.
Bu konuda değerli Kürt siyasetçi
sayın Mahmut Osman’ın basına
yansıyan uyarı ve görüşleri vardır.
Bunlar çok önemlidir. Irak ve Türk
devletinin anlaştığı yönünde bir
görüş ifade ediyordu. Fakat bu
anlaşma neyi amaçlıyor, orası
önemlidir. Onun için biz gelişmeleri
izleyeceğiz ve ona göre yaklaşım
belirleyeceğiz. Biz ne olursa olsun,
şiddetin çözüm getirmeyeceğini,
aksine çözümsüzlüğü daha da
derinleştireceğinin bilinmesini
istiyoruz. Eğer Türkiye-Irak
anlaşması şiddet eksenli bir
anlaşmaysa bunun sonuç vermeyeceğini
şimdiden belirtme gereği duyuyoruz,
yok eğer bağrında bir barışçıl çözüm
taşıyorsa, soruna bir çözüm paketi
sunuyorsa bu konuda tartışmaya
açığız. Ama şiddetle ortadan
kaldırma yöntemine karşı da
tutumumuz nettir. Böyle bir yaklaşım
çıkmazın daha da derinleştirilmesi
ve savaşın daha da boyutlanması
anlamına gelecektir.
Son günlerde DTP başta olmak üzere
demokratik kurumlara yönelik saldırı
ve kundaklama faaliyetleri devreye
konulmaktadır. Sizce kimler ne
amaçla toplumu bir infiale
sürüklemek istemektedir? Bununla ne
amaçlanmaktadır?
Bugün Türkiye’de histeri düzeyine
varan bir feryat kopartılmaktadır,
“askerlerimiz saldırıya uğruyor, PKK
askerlerimizi öldürüyor” denilerek,
halkı galeyana getiren, şovenizmi,
militarizmi geliştiren yoğun bir
psikolojik harekat
geliştirilmektedir. Türk devletinin
basın-yayın organları bunu yoğun
geliştirirken, bunun sonucunun
nereye varacağını da hesaplamak
durumundadır. Milleti sokaklara
dökmekle, gerçekleri çarpıtmakla
çözüm değil, çözümsüzlük
derinleştirilir. Milliyet
gazetesinin 24 Ekim’deki manşeti
Dağlıca’daki (Oramar) asker
kayıpları için “bu son olsun”
biçimindeydi, biz de son olsun,
diyoruz. Ama son olabilmesinin yolu
Kürtleri tasfiye etmekten geçmiyor,
Kürtler öyle tasfiye edilemez. Son
olmasının yolu Irak Kürdistan’ına
saldırmaktan geçmiyor. Bunun son
olmasının yolu; sizin Kürt halkının
da bir halk olduğunu kabul
etmenizden geçiyor. “Ya komşu
olacaksınız, ya hedef olacaksınız”
diyorsunuz. Ama komşuların
karşılıklı birbirlerinin iradesine
saygı göstermesi lazım! Kardeşlik
böyle gelişir. Bizim amacımız
halklar arası kardeşliği
geliştirmektir. Kardeşler birbirini
anlamalı ve tanımalıdırlar. Bir
kardeş bir kardeşi tanımıyor,
ayakları altında eziyorsa, böyle
kardeşlik olur mu?
Biz kardeşlik istiyoruz, gerçekten
kardeşlik ve özgür birlik istiyoruz.
Biz, Türkiye’nin birliğinden yanayız
ama özgür birliğinden yanayız.
Kürtlerin yok edildiği,
iradesizleştirildiği,
uydulaştırıldığı, köleleştirildiği,
paçavraya dönüştürüldüğü bir birlik
bu saatten sonra zaten mümkün
değildir. Kürtlerle birlik olmak
istiyorsanız, Kürtleri de
tanırsınız, dilini, kültürel ve
siyasal haklarını tanırsınız. Bunun
dünyada bolca örnekleri vardır,
Avrupa’da bir sürü örnek vardır.
İspanya’da Katalonya, İngiltere’de
İskoçya örnekleri vardır. Bu hakları
tanımaz, çözümü şiddette görürsen,
bu son olmaz, daha çok yaşanır. Her
iki tarafın da gençlerinin kanı
dökülmesin! Bunu en çok isteyen
biziz. Bunun için herkes
sorumluluğunun gereğini yapmalıdır,
sorumluluğuna sahip çıkmalıdır.
Sorumluluk, birbirini dinlemek ve
anlamaktır, kardeşçe bir arada
yaşamak için birbirine saygı
göstermektir. Bu acıların son
olmasının yolu budur. Burada ben
Türkiye’deki sorumlu güçlere, Türk
hükümetine, Türk devlet
yetkililerine şunu söylemek
istiyorum; bu saatten sonra Kürtler
teslim alınamaz. “PKK’yi yok
edeceğiz” diyorsunuz, PKK nasıl yok
edilecek? PKK her taraftadır.
“PKK’yi kabul etmeyiz” diyorsunuz.
Tamam, Kürt temsilcileri var, onları
kabul edin, ama onlara da baskı
uygulanıyor, onları da devre dışı
kılmak istiyorsunuz. Burada
dayatılan tümden bir
iradesizleştirmedir ve bu kabul
edilmeyecektir.
Türk toplumunda geliştirilen
şovenizme karşı, Kürt halkı nasıl
davranmalıdır? Bu konuda Kürt
halkına yönelik bir çağrınız var mı?
Burada halkımıza şunu söylemek
istiyoruz, her şeyden önce
Önderliğimizin yaşamı konusunda
ciddi kaygılar taşımaktayız, bunu
daha önce de halkımızla paylaştık.
Kürt halkı tarihinin bu önemli
döneminde büyük bir sınavla karşı
karşıyadır. Kendi Önderliğine ve
değerlerine sahip çıkacak bir halk
mıdır, değil midir gibi bir
imtihanla karşı karşıyadır.
Bugün Türkiye’de geliştirilen
şovenizm, militarizm bir Kürt-Türk
çatışmasına yol açacak düzeyde
derinleştirilmektedir. Türk devlet
yetkilileri bir taraftan halkı
galeyana getirerek sokaklara
döküyor, Kürtleri hedef göstererek
sindirmeyi amaçlıyor, öte yandan da
ikiyüzlüce sağduyu çağrıları
yapıyor. Türk devletinin bu
çabalarına karşı halkımız, halkların
kardeşliğini esas almalıdır. Ama
bunu yaparken kendini geriye çekerek
değil, değerlerini ve kurumlarını
koruyarak yapmalıdır. Bu açıdan
halkımız demokratik, siyasal parti
ve kurumlarına sahip çıkmak
durumundadır. İkide bir basılarak,
yakılması orada Kürt halkının
iradesinin çiğnenmesi anlamına
gelmektedir. Herkes kurumlarını
korusun, o kurumlar halkımız için
bir namus, bir şeref olgusu olarak
ele alınmalıdır. Baskılar karşısında
iradeli, örgütlü bir duruş
sergilenmelidir. Halkımız
değerlerine ve Önderliğine sahip
çıkmalıdır, Önderlik hamlesine güçlü
katılmalıdır. Türk devleti gündemi
çarpıtarak, Irak’ı gündemleştirdi.
Biz onun Önderliğimize ve halkımıza
dönük yaptığı suç düzeyindeki
uygulamalarını gündemleştirelim. Bu
konuda Kürdistanlı gençleri,
kadınları ve tüm halkımızı göreve
çağırıyoruz. Halkların kardeşliği
temelinde iradeleşme mücadelesini,
kendine ve değerlerine sahip çıkma
mücadelesini geliştirmeye, gelişecek
muhtemel provokasyonlara karşı
duyarlı olma temelinde kitlesel
eylemlerle gereken cevabı vermeye
çağırıyoruz.
Oramar’da yaşanan çatışmada 8
askerin gerilla güçleriniz
tarafından esir alındığı açıklandı.
Esir askerlere hangi çerçevede
yaklaşıyorsunuz? Esir askerleri
serbest bırakmayı düşünüyor musunuz,
esirleri serbest bırakma için ileri
sürdüğünüz koşul var mı?
Esir askerlerin aileleri rahat
olabilirler. Eğer PKK’nin
denetimindelerse –ki öyledir- sağlam
ellerdedirler demektir. Uluslar
arası yasalara uygun bir biçimde
kendilerine yaklaşılacaktır, küçük
düşürücü herhangi bir yaklaşım veya
taciz edici bir durum söz konusu
olmayacaktır. Türk devleti esir
aldığı gerillalara nasıl
yaklaştığını halkımız iyi
bilmektedir. Sağ ele geçen birçok
gerillanın akıbeti hala
bilinmemektedir. Bunun için Türk
devletinin esir askerlerin
bırakılmasına dönük herhangi bir
istemimi olmamıştır. Zaten esir
askerler olayını Türk ordusu çok
ciddi bir gurur meselesi yaptığı
için halen askerlerin esir düştüğünü
kabul etmiş değildir.
Ancak başka güçler esir askerlerin
bırakılması için bizden talepleri
olmuştur. Yine serbest bırakılmaları
için çağrılar yapılmaktadır. Başta
DTP olmak üzere çeşitli çevreler
esir askerlerin serbest
bırakılmasına ilişkin çağrılar
yaptığını biliyorsunuz. Şu anda biz
bu talepleri kendi içimizde görüşmek
durumundayız. Sanırım bu sorun çok
da uzun sürmeyecek bir sürede çözüme
kavuşacaktır. Bunun için uygun yol
ve yöntemlerin, kanalların
oluşturulması gerekmektedir. Ayrıca
ulu-orta yerde serbest bırakma gibi
bir durum olamaz, çünkü savaş
alanında bulunuyorlar. Bu açıdan her
şeyi düşünmek gerekiyor. Gelebilecek
heyetlerle konuyu görüşmeye açığız.
Konunun insani bir olgu olarak ele
alınmasına biz de katılıyoruz. Bu
nedenle Türk devletinin sözüm ona
esirleri kurtarmak adı altında
onları da hedefleyen yönelime karşı
başta bu askerlerin aileleri olmak
üzere, Türkiye’deki sivil toplum
kuruluşları, barıştan, kardeşlikten
yana olan çevrelerin mücadele
yürütmeleri gerekiyor. Esir
askerlerin bulunduğu yerlere de top
yağdırılıyor. Bunun durdurulması
için mücadele yürütülürse
salıverilme koşulları daha fazla
oluşmuş olacaktır.
|