Ana Sayfa

 

Kimse Bizi Bu Dağlardan Sökemez

Murat Karayılan

Türk devleti basın-yayın organları ve diplomatik faaliyetlerinde sürekli PKK’yi saldıran taraf olarak göstermesi ne kadar doğrudur? 2006 1 Ekim’inde ilan ettiğiniz ateşkes hala geçerli midir?

Ortadoğu bölgesinin en temel ülkelerinden biri Kürdistan’dır. Bu bölge ve ülkede yaşayan Kürt halkının varlığı bir gerçektir. Nasıl ki bölgenin en temel halkları Arap, Fars, Türk, Ermeni ve Asuri halkları olarak değerlendiriliyorsa, Kürt halkı da Ortadoğu’da bu halklar kadar tarihi geçmişi olan bir halktır. Hatta Kürt halkı Ortadoğu bölgesinin en eski yerleşik halklarından biridir.

Buna rağmen birinci dünya savaşının ardından geliştirilen bölgenin yeni düzenlemesinde Kürdistan ve Kürt halkının varlığı göz ardı edilmiştir. Bu adaletsizlikten kaynaklı Kürt sorunu yaşanmaya başlanmıştır. Kürt sorununun ortaya çıkış noktası 1923’te yapılan Lozan Antlaşması’dır. Lozan antlaşmasında Kürt halkı yok sayılarak büyük bir haksızlığa uğratılmıştır. O tarihten bu yana Kürt sorunu Ortadoğu’nun en temel sorunlarından biri konumundadır.

Gelinen aşamada bu sorun uluslar arası bir düzeye ulaşarak çözüm sürecini tüm yakıcılığıyla dayatmaktadır. Kürt sorununun uzun yıllar çözümsüz bırakıldığı Güney Kürdistan’da bugün federe bir yapılanma oluşmuş bulunmaktadır. Türkiye, İran ve Suriye devletlerinin işgal altında tuttuğu Kürdistan parçalarında Kürt halkının özgürlük mücadelesi uzun süredir devam etmektedir. Bu parçalarda Kürt halkının verdiği özgürlük mücadelesiyle sorunu şiddetle değil, barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözmek istemektedirler. Kürt halkının bu haklı istemine karşı başta Türk devleti olmak üzere, Kürdistan’da egemen olan güçler şiddet yöntemlerinde ısrar ederek, ordu ve militarist güçleri devreye sokarak bu sorunu ortadan kaldırmak istemektedirler. Bu politika defalarca uygulanan, sürekli tekrarlanan, birçok katliama neden olan bir politikadır ve şimdiye kadar bir sonuç ortaya çıkarabilmiş değildir. İnkar ve imha politikası olarak tanımladığımız bu politika, sorunun çözümünü sadece şiddet ve kan dökmekte görmektedir. Türk devletinin öteden beri bu politikaya sahip olduğu bilinmektedir.

1 Ekim 2006’da ilan ettiğimiz ateşkesle Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmesinin zeminini tekrar açığa çıkardık. Ancak bu ateşkes Türkiye Cumhuriyeti yetkili organları tarafından yanlış değerlendirilmeye tabi tutulmuş, bu süreci Türkiye’yi parçalama senaryosu olarak algılamış ve buna karşı yeni bir kararlaşmaya giderek yaşanan çatışmalı ortamın daha fazla tırmandırılması için Kürt halkına karşı artan saldırılar uygulanmıştır. Oysa Türkiye açısından gösterilmesi gereken en doğru yaklaşım, Kürt sorununun varlığını kabul etmek ve kendi çıkarları doğrultusunda çözüm politikaları üretmek biçiminde olabilirdi. Ama Türkiye devleti farklı kaygı ve grupsal çıkarlardan kaynaklı bu yolu tercih etmedi. Kendince yürüttüğü inkar politikasında şimdiye kadar yaşadığı eksiklikleri de tespit ederek daha kapsamlı bir saldırı konsepti hazırlamış ve bu konseptle Kürt sorununu şiddet yöntemiyle ortadan kaldırma çabalarını yoğunlaştırmıştır.

Bu noktada “biz eskiden Güney Kürtlerini Kuzey Kürtlerine karşı destekledik, bu strateji yanlıştı, bir daha bu yanlışlığı tekrarlamayacağız” diyerek bundan sonra Kürtlere karşı tavırlarının nasıl olacağını netleştirmişlerdir. Bu temelde Türkiye ve Irak Kürdistan’ında Kürt iradeleşmesini kabul etmeyen, buna karşı daha aktif bir politika yürütme kararı almışlardır. Bundan hareketle Türk devleti, Kürt halkına karşı bir savaş ilan etmiştir. Biz Kürt tarafı olarak ateşkes ilan ederken, Türk devleti ilan ettiğimiz ateşkese tüm Kürtlere karşı savaş ilan ederek yanıt vermiştir.

ABD, Irak Cumhurbaşkanlığı ve Federe Kürdistan Bölge Başkanlığı başta olmak üzere birçok ulusal ve uluslar arası güç ilan ettiğimiz ateşkesi çok iyi bilmektedirler. Bu gerçeklere rağmen, Türk devleti ateşkesi kabul etmeyip saldırılarını arttırmıştır. Saldıran tarafın biz değil, Türk tarafı olduğu ortada olan tüm veriler çok açık kanıtlamaktadır. Şimdi de bu saldırılarda verdiği kayıpları gerekçe göstererek feryat koparmaktadır. Bu sorunun Irak Kürdistan’ında değil, Türkiye Kürdistan’ında olduğunu herkes gayet iyi bilmektedir. Ancak Türk devleti, ‘ben Irak Kürdistan’ında oluşan Kürt Federe yapılanmasını ortadan kaldırmadan bu sorun çözülmez” noktasından hareket ettiği için oklarını Irak Kürdistan’ına yöneltmiştir. Burada anlaşılması gereken en temel nokta şudur: Türk devleti geçmiş süreçten farlı olarak bugün tüm Kürt halkına karşı topyekun bir saldırı başlatmıştır. Bu saldırılar tüm Kürt iradeleşmesine karşı bir konsept ekseninde yürütülmektedir. Kuzey Kürdistan’da zaten kapsamlı bir saldırı kampanyası devam etmektedir. Şu anda Kuzey Kürdistan’ın Şırnak, Hakkâri, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Bingöl, Dersim, Serhat başta olmak üzere bütün bölgelerinde operasyonlar sürdürülmektedir. Kuzey Kürdistan’ın dağları uçaklar tarafından yoğun bir biçimde bombalanmaktadır. Orada tam bir savaş durumu vardır, Türk devleti bu savaşla Kuzeyde Kürt Özgürlük Hareketi’ni tamamen bitirmek istemektedir. Türk devleti açısından Kuzey Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bitirilmesiyle sorun çözülmüş olmuyor, konseptinin diğer önemli ayağı da Irak Kürdistan’ına yönelerek Kürtlük adına olan tüm kazanımları bitirmedir. Bundan dolayı Kuzey’deki çatışmaları gerekçe yaparak Güney’e yönelmek istemektedir.

Önderliğiniz üzerinde uygulanan tecrit uygulaması devam ediyor. 9 Ekimde ilan ettiğiniz hamleden hemen sonra Türk devleti tarafından sınır ötesi operasyonun gündeme getirilmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bununla beraber Güney Kürdistan’a yönelik yapılan tehditleri sizce nasıl okumak gerekiyor?

Özellikle bu dönemde tüm dünya kamuoyunda yoğun bir manipülasyon ve propagandayla “Irak’tan bana saldırılar gelmektedir” demektedirler. Aldığı bu kadar yoğun güvenlik önlemlerine karşı, Irak ve Güney Kürdistan topraklarından nasıl saldırı yapılabilir. Biz helikopter, araba vb araçlar kullanmıyoruz. Bir insan nasıl 800 km öteden gidip eylem yapıp geri gelir. Bu, derin bir çarpıtmadır, sorunun Irak Kürdistan’ından kaynaklandığını söylemek bir çarpıtmadır.

Türk devleti Önderliğimize karşı bir zehirleme saldırısı gerçekleştirerek suç işlemiştir, geçen dönemde işlediği bu suç açığa çıktı. Bundan kaynaklı Türk devleti işlediği suçu gizleme telaşı içine girmiştir. Önderliğimiz 9 yıldır ağır bir tecrit ve baskıya maruz bırakılmaktadır, son dört haftadır da ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemektedir. En son yapılan görüşmede bir hafta içinde on kilo verdiğini, bunun normal bir kilo kaybı olmadığını kendisi bizzat söylemiştir. Bu nedenle şu anda yaşamından büyük endişe duymaktayız. Tüm halkımız bu endişemizi bilmelidir. Önder Apo’nun yaşamı bizler açısından ciddi kaygılar taşımaktadır.

Kürt halkı, Türk devletinin Kuzey’de gerçekleştirdiği vahşi saldırılar, sivil insanların katledilmesi ve Önder Apo’yu zehirleme saldırısını protesto etmek ve yaratılan tahribatları gidermek için acil tedavi sürecine alınmasını sağlamaya dönük bir hamle başlattı. Türk devleti de Kürt halkının bu hamlesine karşı yeni bir imha konseptiyle gündemi tümüyle değiştirmeyi esas almıştır. Biz uluslar arası tüm güçlere şu önemli noktayı tekrar hatırlatmak istiyoruz: Önder Apo’nun esir alınması sadece Türk devletinin bir marifetiyle gerçekleşmedi, uluslar arası bir komployla Türk devletine teslim edildi. Bu nedenle uluslar arası bir tutukludur ve tüm Kürt halkı için hayati bir öneme sahiptir. Türk devleti neden Önderliğimiz üzerinde ağır bir izolasyon ve tecrit politikası uyguluyor? Bağımsız heyetler tarafından tahlil yapılması neden engelleniyor? CPT neden tahlil sonuçlarını açıklamıyor? Eğer tahlil için olanak sağlanmamışsa muayenede elde ettiği bilgileri neden açıklamıyor?

Tüm halkımız bu konularda açıklama beklemektedir. Kürt halkı, Türk devletinin yaptığı bu insanlık dışı uygulamalarına karşı uluslar arası kamuoyunda bir takım müdahale girişimleri beklerken, Türk devleti tüm Kürtlere saldırı hamlesini dayatarak, kendini mağdur, Kürtleri suçlu duruma getirmek istemektedir. Ortada olan tüm somut verilere karşın, uluslar arası kamuoyunda hala büyük bir çarpıtma durumu yaşanmaktadır. Tekrar belirtme gereği duyuyorum: Saldıran taraf Kürtler değil, Türk devletidir, yeni bir imha konseptini geliştiren Türk devletidir. Bizim yaptığımız sadece ve sadece savunmadır. Gabar ve Oramar’da Türk ordusunun verdiği kayıplar operasyon esnasında yaşanan çatışmalar sonucunda olmuştur, güçlerimiz savunmadayken Türk ordusunun kayıpları yaşanmıştır. Savunmada olan bir güç bu kadar kişiyi nasıl öldürebiliyor denilmektedir. Saldırı halinde olan bir güce karşı etkili bir gerilla hareketi tabii ki böyle sonuç almaktadır. Türk devleti sadece Kuzey’de Kürt halkına karşı işlediği suçlarla sınırlı kalmıyor, bugün Kürt halkını bir bütün hedeflemek ve imha etmek üzere sorunu uluslar arası gündeme getirerek, onlardan onay almaya çalışmaktadır. Bu girişimle Kuzeyde işlediği suçların üstünü örtmeyi amaçlamaktadır.

Türk devleti mecliste teskereyi çıkardı, Güney Kürdistan’a yönelik sınır ötesi bir operasyon gerçekleştirme ihtimali var mı? Güney Kürdistan’a dönük gerçek amacı nedir?

Sorun PKK değildir. PKK olmasa da Türk devleti başka bir gerekçe bularak, Güney Kürdistan’a saldırırdı, bu politikayı bir şekilde dayatırdı.

Uluslar arası güçlerin ABD öncülüğünde Ortadoğu bölgesine yeniden şekil vermek istedikleri bilinen bir durumdur. Bölgenin yeniden düzenlenmesi gündemdedir ve Irak’ın giderek üçe bölüneceği tartışılmaktadır. Türk devletinin en esaslı korkusu budur. Bölgenin yeniden düzenlenmesinde Kürtler de bağımsız bir irade veya devlet olabilirler mi diye yürütülen tartışma sürecine müdahale etmek istemektedir. Bu konuda İran ve Suriye ile geliştirdiği ittifakın esas amacı budur. Yani bölgenin yeniden düzenlenmesinde Kürdistan projesini önlemeye çalışmaktadır. Bunun için öncelikli hedefi Irak Kürdistan’ındaki Kürt Federe oluşumunu ortadan kaldırmaktır. Türk devleti bu hedefini resmi bir biçimde açık bir şekilde her platformda belirtme cesaretini gösteremiyor, ama kendi içinde bunu tartışıyor. Bu hedefine adım, adım ulaşmak istiyor. İlk adımı PKK’ye karşı bir ezme hareketini geliştirme, ikinci adımı Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasını önlemeye çalışma, son adımı da Kürdistan projesini tümden ortadan kaldırmayı isteyecektir. Türk devletinin bu politikası aynı zamanda bölge statükosunun değişmesini önleme amacını taşımaktadır. Türk devletinin bugün dünya çapında Kürt halkına karşı geliştirdiği diplomatik, siyasi ve askeri hamlenin amacı bölge statükosunu savunma ekseni üzerine kuruludur. Yani Kürtlerin yeni düzenlemede irade olmasını, bir statü kazanmasını önlemek ve önüne geçme amacını taşımaktadır. Herhangi bir parçada Kürtlerin kendi kendisini yönetmesini, irade olmasını, bir halk olarak kendi doğal haklarına sahip olmasını istememektedirler. Böyle bir durumu kendisi için bir tehdit olarak algılamaktadır. Maalesef bugün Türkiye’de egemen olan zihniyet budur.

Bu zihniyetten vazgeçme çağrısını tekrarlıyorum. Kürt-Türk dostluğu ve kardeşliğinin bin yıllık geçmişi vardır. Bin yılların hatırı ve emeği adına bu dostluk ve kardeşliği bozmayalım diyorum. Yine bin yıllık tarihi böyle kötü bir biçimde sonlandırmayalım. Kendi içindeki Kürtleri tanıyarak, kimlik, kültürel ve siyasal haklarını makul ölçülerde kabul ederek, Güney’deki Kürtlerle de dostluk kurarak, birlik ve beraberliği sürdürmek en doğru yaklaşımdır. Türkiye için en hayırlı yaklaşım ve Türkiye halklarının çıkarına en uygun olan politika budur. Çağı doğru okumasını bilen herkesin atacağı adım bu olacaktır. Ancak Türkiye’nin esas aldığı siyaset mantığı ve zihniyeti 21. yüzyılın gerçekliğinden uzak bir duruşu sergiliyor, hala 20. yüzyılın zihniyetiyle sorunlara yaklaşıyor. Çağın koşulları ve insanların doğal haklarını ısrarla ret ederek ‘PKK’yi, Kürtleri yok edeceğim’ mantığında diretiyor. Sadece kendi içimdeki Kürtleri değil, diğer ülkelerdeki Kürtleri de irade olmasını engelleyeceğim ve tanımayacağım tutumunu sürdürmektedir. Türk devletinin amacı sadece bu belirttiğimiz hususlarla sınırlı değildir.

Türk devletinin yürüttüğü bu politikanın diğer bir amacı da, ABD’nin Irak’ta yaşadığı ciddi sıkıntılarından yararlanarak kendini dayatmak ve bu durumu statükocu güçler lehine değerlendirmektir. Bu biçimde ABD’nin İran’a karşı yapılması olası bir müdahalenin önüne geçme amacını da taşıyor olabilir. Böylece bölgedeki statükoyu savunmak amaçlı stratejisinden hareketle gelişen bir politika olabilir. Yine ABD kongresi temsilciler meclisinde gündeme gelen Ermeni soykırım yasa tasarısına karşı bir hamle olarak da değerlendirilmektedir. Bu yönüyle statükoyu savunmaya dönük bir çaba ve Kürt halkının özgürlük davasına karşı bir duruş olmakla birlikte esasen ABD’nin bölge politikasına karşı geliştirilen bir hamledir.

Diplomasi dili herhalde doğruları direkt söylememe sanatı olmaktadır. Çok ilginçtir, Türk devletinin Güney Kürdistan’a yönelim amacını aşağı-yukarı herkes bilmektedir, ama hiç kimse bu amacı açıkça belirtmemektedir. Her ne kadar başbakan Erdoğan ve hükümet yetkilileri bu amaçlarını açık belirtmiyorsa da diğer devlet yetkilileri ve çeşitli çevreler niyetlerini açıkça söylemektedirler. Saldırı kapsamının PKK, Barzani ve Kürt federe devleti olduğunu açıkça ifade etmektedirler. ‘Biz Kerkük ve Musul’u İngilizlere emanet etmiştik, onlar gittikten sonra Araplara emanet ettiler, artık Araplar buralarda egemen olmadıklarına göre geri almalıyız’ diyenlerde vardır. Bu çevreler ‘Kürtler kendi kendilerini yönetemezler’ mantığına sahiptirler. Kürtler bir birlerine satılacak bir mal olarak değerlendirilmektedir. Her kesin bir Kürdistan’ı olacak ama Kürtlerin bir Kürdistan’ı olmayacak anlayışı olmaktadır. Herkes yönetim, irade olabilir ama Kürtler olamaz gibi bir mantık var. Böyle teorileri de vardır. Türk devletinin bu niyetini hemen herkes bilmektedir, çünkü kendileri de tartışmaktadır. Buna rağmen çeşitli güçler Türk devletinin Güneye saldırı planlarını sadece PKK’ye karşı saldırıymış gibi ele almaktadır. Sözüm ona bunun önüne geçmek için de “PKK silah bıraksın” çağrıları gündeme gelmektedir. Oysa PKK olmasaydı da Türk devleti başka bir bahaneyle aynı şeyi yapacaktı. Sorun sadece bir PKK sorunu değildir, sorun Kürt iradesinin tanıyıp tanımama sorunudur, kaldı ki PKK sorunu da aynı kapsamda bir Kürt sorunudur, Kürt halkının özgürlük ve kimlik sorunudur, kimliğinin tanınıp, tanınmaması sorunudur. On kere PKK’yi tasfiye etseniz de Kürt sorunu yine ortada kalacaktır. Çünkü bu, bir halk, bir toplum sorunudur.

Biz hareket ve Kürt tarafı olarak bu toplumsal sorunu barışçıl yöntem ve diyalogla çözmeyi amaçlıyoruz, bizim resmi politikamız budur. Çünkü bu sorun şiddetle çözülmez. Egemen devletler Kürt halkına karşı iki yüzyıldır şiddet politikası uyguluyorlar. Osmanlı’ya karşı ilk Kürt isyanı 1806’da Süleymaniye’de Abdullah Babanzade tarafından başlatılmıştır. Üzerinden tam 201 yıl geçmiştir. O zamandan beri Kürtler kimlik, kültür ve özgürlük mücadelesi vermektedir. Onlarca kez isyanları bastırıldı, bu sorun çözüldü mü? Hayır! Çünkü sorun bir halk sorunudur, bu halk var oldukça şiddet yöntemiyle çözülmeyecektir.

Şu anda teskere kapsamında yaşanan gerginliği, uluslar arası güçlerin de sorunu sadece PKK sorunuymuş gibi ele almaları Türk devletinin yaptığı çarpıtmaya onay verme anlamına gelmektedir. Türk devleti esas sorunu çarpıtmaktadır. “PKK’nin kampları kapatılsın, liderleri alınıp, bize teslim edilsin, lojistikleri kesilsin” vb bazı dayatmalarda bulunulmaktadır. Sanki biz Irak topraklarında, Irak devletinin veya Kürt federe devletinin kontrolü altında, ovada, şehirde kamp inşa etmişiz, büro kurmuşuz gibi yansıtılmaktadır. Oysa durum öyle değildir, zaten Irak ve Federe Kürt devlet yetkilileri de “bizim PKK’lileri yakalamamız mümkün değil, çünkü onlar denetimimiz dışındaki dağlardadırlar” demektedirler. En son Irak Cumhurbaşkanı sayın Talabani de aynı şeyi söyledi.

Her şeyden önce biz yirmi beş yıldır buralardayız. Türk devleti şimdiye kadar yirmi dört kez operasyon yaptığını söylemektedir. Tüm girişim ve saldırılarına rağmen Türk devleti bizi buralardan sökemedi; Saddam sökemedi, geliştirilen çeşitli ittifaklarla yapılan saldırılar sökemedi. Şimdi dev güçlerin bu coğrafyadan sökemediği gerillayı Irak ya da federe Kürt hükümeti sökebilir mi? Türk devleti olması mümkün olmayacak yaklaşımları dayatmaktadır. İşin esası Türk devletinin bir olmazı dayatmasıdır. Kürdistan özgürlük gerillası Zağros dağlarındadır, Munzur, Herekol ve Gabardadır, Serhat, Botan, Behdinan ve Hewreman’dadır, yani Kürdistan’ın her bölgesindedir. Şimdi yoğun tartışma konusu yapılan Behdinan ile Zağrostur. Buralar iki yüz yıldan beri tüm Kürt isyanlarının üslenme alanlarıdır. Bedirhan Bey’in, Şeyh Übeydullah’ın, Şeyh Muhammed Revanduzi ve Molla Mustafa Barzani’nin dayandığı Kürdistan’ın esas zirveleridir. Bugün biz de buralardayız. Bugüne kadar hiçbir devlet buralarda kontrolü sağlayamamıştır, bundan sonra da kolay, kolay kontrolü sağlaması mümkün değildir. Bunu Türk generalleri de çok iyi biliyor. Amaç o değil, amaç Zağros zirveleri değildir, Türk devletinin gerçek amacı Hewler’dir. Türk Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında “Kuzey Irak’a girmenin bir yararı olur mu, evet olur” diyerek bunun için siyasi irade ve karara gereksinim olduğunu belirterek, meclisin teskere çıkarmasını istemiştir. Bu da gösteriyor ki, Türk devletinin teskere kararı önceden alınmış bir karardır, Gabar, Oraman vb yerlerde yaşanan çatışmaları gerekçe göstermesi aldatmacadan başka bir şey değildir.

PKK, yaşanan çatışmalı ve gergin ortamı yumuşatmak için ne tür koşullar ileri sürüyor? Çeşitli çevreler tarafından size silah bırakın çağrıları yapılıyor, nasıl karşılıyorsunuz?

Şu hususu herkes iyi bilmelidir; Kürt Özgürlük Hareketi kimseye zarar vermiş değildir. Biz halk olmaktan kaynaklı doğal haklarımızı istiyoruz. Öyle kimsenin gidip ülkesine müdahale etmiyoruz. Mücadelemize “terör” denilmektedir, bize yönelik yapılan terör suçlaması bir çarpıtmadır. Kürt özgürlük davası terör değildir. Terör, tek yanlı şiddette ısrar eden ve şiddet yönteminde diretenlere denilir. Bu tür dayatmalarda bulunan bir güç olsaydık böyle denilebilirdi ama bizim öyle bir durumumuz yoktur. Bize deniliyor ki, “silah bırakın” bizim sekiz bin civarında silahlı gücümüz var. Türk ordusu güçlerimizi sürekli bombardıman altında tutuluyor, yani Türk ordusu sürekli saldırı halindedir, bu saldırılar altında biz nasıl silah bırakacağız? Biz zaten ateşkes ilan ettik ve hala resmen kaldırmış değiliz. Ancak ateşkes ilanımıza Türk devleti saldırıyla yanıt verdi ve ortamı bir çatışma ortamına dönüştürdü. Türk devletinin saldırısı dursun, çatışma ortamı da durur. Açıkça belirtiyorum: Türk devletinin Kürdistan halkına karşı mevcut yürüttüğü saldırılar dursun, gerillanın herhangi bir eylemi olmayacaktır. Özellikle bu dönemde mümkün olduğu kadar çatışmaya mahal vermemek için güçlerimiz bir çaba içerisindedir. Biz sorunu barışçıl-demokratik yöntemlerle çözmeye varız. Madem ki, ABD konuyla ilgilidir, o halde ortaya bir siyasi çözüm proje koysun, bu siyasi proje çerçevesinde silahların tümden devre dışı edileceği bir sürecin geliştirilmesi için görüşmelere hazırız. Kürt halkının Önderliği, gerillası var, Türkiye’de seçilmiş resmi temsilcileri, demokratik kurum ve kuruluşları var. Ortaya siyasi bir proje koysunlar karşılıklı silahları tümden devre dışı bırakalım. Üzerimizdeki saldırı durursa, çatışma da durur. Bize “çatışmayı durdurun” deniliyor. Çatışmayı yapan biz değiliz ki durduralım, çatışmaları tırmandıran Türk devletidir. Gerilla savunma pozisyonundadır. Buna rağmen üslenme alanındaki bir gerilla birliği kuşatılıyor ve imha edilmek isteniliyorsa öldürülmek için kuşatmaya alınan insan kendisini savunacaktır. Hiç kimsenin kuşatmada bulanan gerillaya “kendini ölüme yatır” yaklaşımında bulunmaya hakkı yoktur. Hiç kimse bize “boynunuzu uzatın, kılıçla kesinler” şeklinde bir dayatmada bulunamaz. Kaldı ki savunma hakkı kutsal bir haktır. Meşru müdafaa hakkı çağdaş demokratik normlarla güvence altına alınmıştır. Her insanın, her ülkenin ve her halkın meşru müdafaa hakkı bulunduğu gibi Kürt halkının da bu hakkı vardır. Bugün Kürdistan dağlarında gerillanın bulunması bir gerçektir. Gerilla saldırılara karşı kendini savunur ama biz şiddet yöntemiyle sonuç almaya çalışmıyoruz.

Biz hareket olarak bu süreci Önderliğimiz Abdullah Öcalan’ın 2 ağustos 1999’da silahlı mücadeleyi bırakma çağrısıyla birlikte kapatmış bulunuyoruz. Silahla sonuç alma gibi bir amacımız yoktur ama silahlı güçlerimiz vardır. Silahlı güçlerimizin esas aldığı strateji silahlı mücadele değil, meşru savunma stratejisidir. Bu stratejimizin en açık kanıtı şimdiye kadar siyasal mücadele ve demokratik çözüm için gösterdiğimiz çabalardır. Kürt sorununu silahla değil de siyasal yollarla çözüme kavuşturmak için Önderliğimiz defalarca çözüm önerileri sundu. Önderliğimizin ve hareketimizin tüm çabalarına karşın Türk devleti barışçıl yöntem ve diyalogla sorunun çözülmesine fırsat vermedi. Ateşkesimizi kabul etmediklerini ve her fırsatta bizi yok edeceklerini söylüyorlar. Biz ateşkes ilan ediyoruz, onlar kabul etmiyorlar, biz barış diyoruz, onlar şiddetle bizi yok etmeyi dayatıyorlar.

Sözünü ettiğiniz 2 Ağustos ‘99’ açıklamasından sonra PKK ve Türk devleti arasında ciddi bir çatışma gelişmedi ve Türk devleti güçlerinizin Güney Kürdistan’da kalmasına ses çıkarmadı. Neden 2003’ten sonra bu sorunlar gündeme geldi?

Bu saldırılar ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra başladı. Biz 99’da silahlı mücadeleyi bıraktığımızı ilan etmiştik. Güçlerimiz sadece meşru savunma pozisyonunda kalmaktaydı, pratikte de buna tamamen uyuyorduk, Türk ordusu da üzerimize fazla gelmiyordu. Ama ne zaman ki ABD Irak’a müdahale etti, Türk devleti de yeni bir siyaset geliştirdi. Türk devleti o zamana kadar güçlerimizin Irak Kürdistan’ında kalmasını sorun yapmıyordu, aynı biçimde Kuzeydeki güçlerimizi de sorun yapmıyordu. Dört yıllık çatışmasız bir süreç yaşandı, bu neden bozuldu? Kimse bunu sormuyor. Çünkü ABD bölgeye gelince Türk devleti, madem ki Amerika uluslar arası terörizme savaş ilan etmiş, o zaman PKK’yi de hedefleyerek bitirmelidir dedi, bu noktayı dayattı. Bu olmazsa ABD Irak’ta bir Kürdistan kuracak ve bunun yansıması Türkiye Kürdistan’ında da olur kaygısına girdi. Bunun için ABD’ye “mademki terörizme karşı savaş ilan etmişsin, o zaman PKK’yi de hedeflemelisin”, şeklinde bir dayatmada bulundu. Bunu gündemleştirmek için hareketimize karşı kendisi operasyonları başlattı, güçlerimiz de buna karşı aktif savunmaya geçince çatışmalı süreç böylece bir kez daha gündeme geldi. Aslında bu çatışmalı sürecin bir nedeni ABD’dir. ABD eğer Irak’a gelmemiş olsaydı belki de süreç böyle gelişmeyebilirdi, Türk devleti bu kadar korkuya kapılıp Kürt halkına karşı imha konseptlerini geliştirmeyebilirdi. Ama şimdi sözüm ona büyük Kürdistan projesinin -ki bu projeyi kendileri üretmiştir- önüne geçmek için hareketimizi yok etmeyi gündemlerine almışlardır. Amaçları için bununla da yetinmemekte ve Güney Kürdistan’daki federe hükümeti de yok etmeyi hedeflemiş bulunmaktadır.

 Tekrar belirtme gereği duyuyorum: Biz sorunu meşru zeminlerde, barışçıl yöntemlerle çözmeye varız. Yapılan çağrılara anlam veriyoruz, fakat bunun için zemin yaratılması gerektiğini belirtiyoruz. Bu ortamda tek taraflı çabalarla sonuç alamayacağımız görülmelidir. Sadece bizim çabalarımızla bu sorunun barışçıl bir çözüme kanalize edilemeyeceği açık ortaya çıkmıştır. Sorun bizim tasfiye edilmemiz temelinde çözülmek isteniyor. Bunu Türk devleti yıllardır istiyor. Biz bunun imkansız olduğunu söylüyoruz, bunun açık kanıtı da 25 yıllık pratiktir. Hareket olarak barışçıl çözüm için varız, bu konuda yapılacak girişimlere açığız, ama bile, bile kendimizi ölüme ve halkımızı köleliği mahkum edemeyiz. Teslim olma dayatmalarının hiçbir Kürt tarafından asla kabul edilmeyeceği de iyi bilinmelidir.

Bütün çağrılarımıza ve barışçıl tutumumuza rağmen üzerimize gelip, bizi şiddet yöntemiyle yok etmek isterlerse, biz de sonuna kadar direneceğiz. Bu konuda halkımız hiçbir tereddüt göstermeyecektir. On yıl değil, on yıllarca daha Kürt halkı bu dağlarda direnişini sürdürebilecek potansiyele sahiptir; onun ideolojik, siyasal, toplumsal koşulları yaratılmıştır. Coğrafyamız bizi yaşatacak büyük bir ana yatak durumundadır. Yüzyıllardır bu coğrafyalarda Kürt halkı teslim alınamamıştır, şimdi de alınamayacaktır. Bu konuda özellikle bizi hafife alanlar yanılacaklardır. Bizim strateji ve taktik geliştirme yeteneğimizi küçümseyenler yanıldıklarını göreceklerdir. Apocu Hareket Kürdistan’da ciddi ve etki sahibi bir güçtür. Bu güç dikkate alınmadan kimse hiçbir yere varamayacaktır. Bir kere bu gerçeklik görülmelidir. Çünkü bu hareket güçlü bir zemine dayanmaktadır ve halkıyla bütünleşmiştir, desteğini halkından almaktadır. İstediği kadar kuşatılsın o kendisini yaşatabilecek dinamiklere sahiptir. Bunun şiddet yöntemiyle yok edileceğini sanmak büyük bir hayalperestliktir.

Bu nedenle tüm ilgili güçlere şunu söylüyoruz: Biz ateşkes ilan ettik, resmen bozmuş değiliz ama Türk devleti saldırılarıyla bir çatışma ortamını yarattı, şimdi de daha kapsamlı bir hamleyle Irak Kürdistanı’na müdahale etmek istemektedir. Eğer üzerimizdeki saldırı durdurulursa çatışmasız bir ortam vukuu bulacaktır. Ama bu değil de yok edilmek istenirsek bizim de kendimize göre hazırlıklarımız vardır. Saldırı nereden gelirse gelsin dağlarımızda kendimizi ve halkımızın kazanımlarını savunabilecek kadar güç ve taktik yeteneğimiz vardır. Buna inanmayanlar yanıldıklarını pratikte göreceklerdir.

ABD hala PKK’yi terör örgütü olarak gördüğünü söylüyor. Siz bu dönemde ABD ve Güneyli Kürt güçlerinden bir saldırı bekliyor musunuz?

Türk devleti askeri, siyasi, diplomatik ve ekonomik baskılarla Kürtleri birbirine karşı savaştırma taktiğini geliştirmek istemektedir, ama Kürtler artık birbirleriyle çatışmayacaktır. Bu gerçeği Güney Kürdistanlı liderlerde söylediler, biz de açıkça belirtiyoruz. Bir daha Kürtler arası çatışma süreçleri yaşanmayacaktır. Artık bizde egemen devletlerin bu tür dayatmaları karşısında bir halk olduğumuzu, bir iradi güç olduğumuzu ve bizi istedikleri gibi kullanamayacaklarını herkese göstermek durumundayız. Bunun için ben Güneyli kardeşlerimizin bize karşı Türk devleti istedi diye, savaşacaklarını düşünmüyorum. Çünkü bir kere Türk devleti sadece bizim için değil, aynı zamanda Güney Kürdistan’daki kazanımlar içinde teskereyi çıkarmıştır. Şimdi ABD güya önünü kesmek için “bu sorunu biz çözelim” demektedir ama nasıl çözecek? Artık Kürtler birbirleriyle çatışmayacaklardır. Sınırı ihlal ettiler, deniliyor. Orada bir sınır yok ki! O Türk devletinin bir uydurmasıdır. Sınır boyunda hiçbir eylem yoktur. Son yaşanan çatışma Türk devletinin saldırısı sonucudur. Irak’tan gidip, eylem yapıp, geri gelme gibi bir durum söz konusu değildir. Türk devleti bunu çarpıtıyor. O açıdan bizim Kürtler olarak tümüyle bir araya gelmemiş, birleşmemiş olsak da herkesin kendi cephesinden artık bu devletlerin dayatmaları karşısında Kürt halkının ulusal iradeleşmesini esas alması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu konuda egemen devletler Kürt halkının iradeleşmesinden korkmaktadırlar, onun için bu kadar baskı, tehdit ve şantaj yapmaktadırlar. Tehdidin nedeni sadece PKK ya da gerillaların varlığı değildir. Bugün Kürt liderlerine hakaretler yapılmaktadır. Başkan Apo’ya cezaevinde zehir verilmiştir, diğer liderler teşhir edilmektedir. Kürt federe devletinin başkanına ve Irak cumhurbaşkanlığına -sıfatlarına rağmen- her türlü yakıştırma ve hakaretler yapılmaktadır. Bütün bunların herkes tarafından bilindiğini, dolayısıyla Kürtlere “birbirinizle çatışın” dayatmalarının da sonuç vermeyeceğini, düşünüyorum.

ABD Kürtlerle dostluğunu bozmamalıdır. Bu onun çıkarına olmaz. Bize yönelik herhangi bir saldırısında Kürt halkıyla dostluğuna büyük bir darbe vurmuş olur. Kaldı ki bu ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarıyla da çelişen bir durumdur, dolayısıyla böyle bir politikaya yöneleceğini pek düşünmüyorum. Bu konuda belki bazı taktik yaklaşımlar olabilir, zaten Türk devletinin amacı da ABD’yi de bir yerde boşa çıkarmaktadır. Bana göre ABD bizi hedeflerse kendi kendisini boşa çıkarmış olacaktır. Çünkü nihayetinde biz de bir gücüz, kuzeyde, doğuda, batıda halkımız var. ABD’nin bir kez daha Kürtlere sırtını döneceğini sanmıyorum, çünkü böyle bir durum ABD için artık belleklerden silinemeyecek bir imaj yaratacaktır. Güney Kürtlerine baskı uygulaması da doğru değil. Güney Kürtlerine baskı uygulayarak, “PKK’ye karşı harekete geçin” anlayışı, birbirinizle çatışın anlamına geliyor. Bu, doğru bir politika değildir. Bugün ABD Kürt kamuoyunda sıcak karşılanıyor diye bölgedeki devletler Kürtlere tepkilidirler. Zaten Türkiye’deki bazı köşe yazarları “geleceğinizi düşünün” diye Kürtleri tehdit etmektedirler. Şimdi bu saldırıların bu kadar Kürtler üzerinde yoğunlaştırılmasının bir nedeni de ABD’nin bölgede olmasıdır. Dolayısıyla ABD’nin kendisi de Kürtlere saldırmamalıdır. Biz böyle bir şeyin olmaması gerektiğini düşünüyoruz ama bu siyaset zeminidir, her şey de olabilir.

 Eğer ABD bölgede gerçekten bir istikrar geliştirmek istiyorsa Kürt sorununda daha net bir politikaya sahip olmak durumundadır. Güney Kürtlerini dost, kuzey Kürtlerini terörist sayma politikası çelişiktir. Türk devletinin mevcut durumda hareketimize “terör” diyerek dayattığı şey Ortadoğu’nun eski statükosunun sürdürülmesi ekseninde bir politikanın gereğidir. Dolayısıyla bu konuda ABD’nin de sorumlulukları vardır ve sorumluluklarına sahip çıkması gerektiğini belirtiyoruz.

Şu anda daha çok generallerin sürüklediği belirtilen Türk devletinin yürüttüğü politikaya ve söylediklerine hiç kimse inanmamasına rağmen onaylar gibi gözükmektedirler. Bana göre yanlış politik bir üsluptur, bu biçimde sorunlar çözülmez. Türkiye’nin içinden ve dışından çok söylenen ‘generalleri kızdırmayalım’ söylemiyle yanlışa kürek çekmek, sorunları çözüm noktasına götürmez. Birilerinin çıkıp Türk devletine ‘yanlış yapıyorsunuz, bir halkı şiddetle yok edemezsiniz’ demesi gerekmektedir. Yoksa mevcut söylemle de ‘haklısınız, teröre karşı birlikte savaşalım’ diyerek doğru bir çözüm politikası gelişemez. Ama bugün bunun yerine Türk devleti kendi yanlışına herkesi katmak istemektedir. Kürt politikasına ilişkin yaşadığı çağ dışı, inkâr ve imha zihniyetine çağdaş dünyayı da ortak etmeye çalışmaktadır.

Avrupa Birliğinin çeşitli organları yaptıkları açıklamalarda Türkiye’nin PKK’ye yönelik sınırlı bir operasyon gerçekleştirebileceğini ve bunu meşru müdafaa olarak gördüklerini belirttiler. Avrupa Birliği’nin bu yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?

Kürt sorununun ortaya çıkmasında ABD’den ziyade AB’nin sorumluluğu vardır; Lozan anlaşmasında payı olan güçlerin sorumluluğu vardır. Bugün AB’nin Kürt sorununda yürüttüğü politika tam bir çifte standarttır. Bu nedenle Türk devletinin Kürdistan’da uyguladığı katliamlarda AB’nin bu siyasi anlayışının da rolü fazladır. En son Avrupa parlamentosunun, özellikle de parlamento içindeki sözüm ona kendini sosyalist olarak tanıtan grubun tutumu Kürtlere yönelik gerçekleşecek yeni katliamlara onay verme anlamını taşımaktadır. Türk devletine “git vur ama az vur, katliam yap fakat usulüne uygun yap” demektedir. AB çifte standartlı, Kürt halkının katledilmesine onay veren bu politikalardan derhal vazgeçmelidir. Sorunun ortaya çıkmasında AB’nin de tarihsel sorumluluğu vardır. ABD’nin aynı sorumluluğu olmasa da onun da güncel sorumluluğu var. Yakın gelecekte yürüttüğü politikaların bu sürecin gelişmesinde önemli rolü olmuştur. Dolayısıyla biz sorumluluklarına sahip çıkılması gerektiğini belirtiyoruz.

Irak hükümetinden bir heyet bugün Ankara’ya gitti ve PKK’ye karşı ortak mücadele için bir planlamanın görüşüleceği söyleniyor. Bu görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz ve buna yönelik tavrınız nasıl olacaktır?

Doğrudur, Irak hükümetini temsilen bir heyet Türkiye’ye gitti, Türk devleti heyetin içinde Kürt temsilcilerin olmasını istemiyordu ama içinde iki Kürt temsilci de var. Bu konuda değerli Kürt siyasetçi sayın Mahmut Osman’ın basına yansıyan uyarı ve görüşleri vardır. Bunlar çok önemlidir. Irak ve Türk devletinin anlaştığı yönünde bir görüş ifade ediyordu. Fakat bu anlaşma neyi amaçlıyor, orası önemlidir. Onun için biz gelişmeleri izleyeceğiz ve ona göre yaklaşım belirleyeceğiz. Biz ne olursa olsun, şiddetin çözüm getirmeyeceğini, aksine çözümsüzlüğü daha da derinleştireceğinin bilinmesini istiyoruz. Eğer Türkiye-Irak anlaşması şiddet eksenli bir anlaşmaysa bunun sonuç vermeyeceğini şimdiden belirtme gereği duyuyoruz, yok eğer bağrında bir barışçıl çözüm taşıyorsa, soruna bir çözüm paketi sunuyorsa bu konuda tartışmaya açığız. Ama şiddetle ortadan kaldırma yöntemine karşı da tutumumuz nettir. Böyle bir yaklaşım çıkmazın daha da derinleştirilmesi ve savaşın daha da boyutlanması anlamına gelecektir.

Son günlerde DTP başta olmak üzere demokratik kurumlara yönelik saldırı ve kundaklama faaliyetleri devreye konulmaktadır. Sizce kimler ne amaçla toplumu bir infiale sürüklemek istemektedir? Bununla ne amaçlanmaktadır?

Bugün Türkiye’de histeri düzeyine varan bir feryat kopartılmaktadır, “askerlerimiz saldırıya uğruyor, PKK askerlerimizi öldürüyor” denilerek, halkı galeyana getiren, şovenizmi, militarizmi geliştiren yoğun bir psikolojik harekat geliştirilmektedir. Türk devletinin basın-yayın organları bunu yoğun geliştirirken, bunun sonucunun nereye varacağını da hesaplamak durumundadır. Milleti sokaklara dökmekle, gerçekleri çarpıtmakla çözüm değil, çözümsüzlük derinleştirilir. Milliyet gazetesinin 24 Ekim’deki manşeti Dağlıca’daki (Oramar) asker kayıpları için “bu son olsun” biçimindeydi, biz de son olsun, diyoruz. Ama son olabilmesinin yolu Kürtleri tasfiye etmekten geçmiyor, Kürtler öyle tasfiye edilemez. Son olmasının yolu Irak Kürdistan’ına saldırmaktan geçmiyor. Bunun son olmasının yolu; sizin Kürt halkının da bir halk olduğunu kabul etmenizden geçiyor. “Ya komşu olacaksınız, ya hedef olacaksınız” diyorsunuz. Ama komşuların karşılıklı birbirlerinin iradesine saygı göstermesi lazım! Kardeşlik böyle gelişir. Bizim amacımız halklar arası kardeşliği geliştirmektir. Kardeşler birbirini anlamalı ve tanımalıdırlar. Bir kardeş bir kardeşi tanımıyor, ayakları altında eziyorsa, böyle kardeşlik olur mu?

Biz kardeşlik istiyoruz, gerçekten kardeşlik ve özgür birlik istiyoruz. Biz, Türkiye’nin birliğinden yanayız ama özgür birliğinden yanayız. Kürtlerin yok edildiği, iradesizleştirildiği, uydulaştırıldığı, köleleştirildiği, paçavraya dönüştürüldüğü bir birlik bu saatten sonra zaten mümkün değildir. Kürtlerle birlik olmak istiyorsanız, Kürtleri de tanırsınız, dilini, kültürel ve siyasal haklarını tanırsınız. Bunun dünyada bolca örnekleri vardır, Avrupa’da bir sürü örnek vardır. İspanya’da Katalonya, İngiltere’de İskoçya örnekleri vardır. Bu hakları tanımaz, çözümü şiddette görürsen, bu son olmaz, daha çok yaşanır. Her iki tarafın da gençlerinin kanı dökülmesin! Bunu en çok isteyen biziz. Bunun için herkes sorumluluğunun gereğini yapmalıdır, sorumluluğuna sahip çıkmalıdır. Sorumluluk, birbirini dinlemek ve anlamaktır, kardeşçe bir arada yaşamak için birbirine saygı göstermektir. Bu acıların son olmasının yolu budur. Burada ben Türkiye’deki sorumlu güçlere, Türk hükümetine, Türk devlet yetkililerine şunu söylemek istiyorum; bu saatten sonra Kürtler teslim alınamaz. “PKK’yi yok edeceğiz” diyorsunuz, PKK nasıl yok edilecek? PKK her taraftadır. “PKK’yi kabul etmeyiz” diyorsunuz. Tamam, Kürt temsilcileri var, onları kabul edin, ama onlara da baskı uygulanıyor, onları da devre dışı kılmak istiyorsunuz. Burada dayatılan tümden bir iradesizleştirmedir ve bu kabul edilmeyecektir.

Türk toplumunda geliştirilen şovenizme karşı, Kürt halkı nasıl davranmalıdır? Bu konuda Kürt halkına yönelik bir çağrınız var mı?

Burada halkımıza şunu söylemek istiyoruz, her şeyden önce Önderliğimizin yaşamı konusunda ciddi kaygılar taşımaktayız, bunu daha önce de halkımızla paylaştık. Kürt halkı tarihinin bu önemli döneminde büyük bir sınavla karşı karşıyadır. Kendi Önderliğine ve değerlerine sahip çıkacak bir halk mıdır, değil midir gibi bir imtihanla karşı karşıyadır.

Bugün Türkiye’de geliştirilen şovenizm, militarizm bir Kürt-Türk çatışmasına yol açacak düzeyde derinleştirilmektedir. Türk devlet yetkilileri bir taraftan halkı galeyana getirerek sokaklara döküyor, Kürtleri hedef göstererek sindirmeyi amaçlıyor, öte yandan da ikiyüzlüce sağduyu çağrıları yapıyor. Türk devletinin bu çabalarına karşı halkımız, halkların kardeşliğini esas almalıdır. Ama bunu yaparken kendini geriye çekerek değil, değerlerini ve kurumlarını koruyarak yapmalıdır. Bu açıdan halkımız demokratik, siyasal parti ve kurumlarına sahip çıkmak durumundadır. İkide bir basılarak, yakılması orada Kürt halkının iradesinin çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Herkes kurumlarını korusun, o kurumlar halkımız için bir namus, bir şeref olgusu olarak ele alınmalıdır. Baskılar karşısında iradeli, örgütlü bir duruş sergilenmelidir. Halkımız değerlerine ve Önderliğine sahip çıkmalıdır, Önderlik hamlesine güçlü katılmalıdır. Türk devleti gündemi çarpıtarak, Irak’ı gündemleştirdi. Biz onun Önderliğimize ve halkımıza dönük yaptığı suç düzeyindeki uygulamalarını gündemleştirelim. Bu konuda Kürdistanlı gençleri, kadınları ve tüm halkımızı göreve çağırıyoruz. Halkların kardeşliği temelinde iradeleşme mücadelesini, kendine ve değerlerine sahip çıkma mücadelesini geliştirmeye, gelişecek muhtemel provokasyonlara karşı duyarlı olma temelinde kitlesel eylemlerle gereken cevabı vermeye çağırıyoruz.

Oramar’da yaşanan çatışmada 8 askerin gerilla güçleriniz tarafından esir alındığı açıklandı. Esir askerlere hangi çerçevede yaklaşıyorsunuz? Esir askerleri serbest bırakmayı düşünüyor musunuz, esirleri serbest bırakma için ileri sürdüğünüz koşul var mı?

Esir askerlerin aileleri rahat olabilirler. Eğer PKK’nin denetimindelerse –ki öyledir- sağlam ellerdedirler demektir. Uluslar arası yasalara uygun bir biçimde kendilerine yaklaşılacaktır, küçük düşürücü herhangi bir yaklaşım veya taciz edici bir durum söz konusu olmayacaktır. Türk devleti esir aldığı gerillalara nasıl yaklaştığını halkımız iyi bilmektedir. Sağ ele geçen birçok gerillanın akıbeti hala bilinmemektedir. Bunun için Türk devletinin esir askerlerin bırakılmasına dönük herhangi bir istemimi olmamıştır. Zaten esir askerler olayını Türk ordusu çok ciddi bir gurur meselesi yaptığı için halen askerlerin esir düştüğünü kabul etmiş değildir.

Ancak başka güçler esir askerlerin bırakılması için bizden talepleri olmuştur. Yine serbest bırakılmaları için çağrılar yapılmaktadır. Başta DTP olmak üzere çeşitli çevreler esir askerlerin serbest bırakılmasına ilişkin çağrılar yaptığını biliyorsunuz. Şu anda biz bu talepleri kendi içimizde görüşmek durumundayız. Sanırım bu sorun çok da uzun sürmeyecek bir sürede çözüme kavuşacaktır. Bunun için uygun yol ve yöntemlerin, kanalların oluşturulması gerekmektedir. Ayrıca ulu-orta yerde serbest bırakma gibi bir durum olamaz, çünkü savaş alanında bulunuyorlar. Bu açıdan her şeyi düşünmek gerekiyor. Gelebilecek heyetlerle konuyu görüşmeye açığız. Konunun insani bir olgu olarak ele alınmasına biz de katılıyoruz. Bu nedenle Türk devletinin sözüm ona esirleri kurtarmak adı altında onları da hedefleyen yönelime karşı başta bu askerlerin aileleri olmak üzere, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları, barıştan, kardeşlikten yana olan çevrelerin mücadele yürütmeleri gerekiyor. Esir askerlerin bulunduğu yerlere de top yağdırılıyor. Bunun durdurulması için mücadele yürütülürse salıverilme koşulları daha fazla oluşmuş olacaktır.

 


© 2006 PKK www.pkk-info.com