Ana Sayfa

  

“SEÇİMLERİN KÜRT SORUNUNUN DİYALOG VE BARIŞ YÖNTEMİYLE ÇÖZÜMÜNDE ÖNEMLİ BİR MEVZİ KAZANDIRACAĞINA İNANIYORUZ”

Murat Karayılan

Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı’da zehirlenmesine dönük yoğun bir eylemsel süreçten sonra geç de olsa CPT bir heyet gönderdi ve heyetin incelemeleri oldu. Sonuçları hakkında kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmadı. Bu konudaki gelişmelere ilişkin bilgi verir misiniz?

Önderliğimizin zehirlenme saldırısıyla karşı karşıya kaldığı yönündeki iddiamız devam ediyor. Çünkü bu konuda tersini kanıtlayacak herhangi bir veri söz konusu değildir. CPT ciddi bir uluslar arası kuruluştur. CPT’nin İmralı’ya kadar gidip incelemeler yapması ve Önderliğimizle görüşmesini önemsiyoruz. Fakat halen sonuçların açıklanmamış olması halkımızda ve yapımızda ciddi bir bekleyiş ve merak oluşturmuştur. Çünkü biliniyor ki önder Abdullah Öcalan Kürdistan’da milyonlarca insanın “sağlığı sağlığımızdır” şiarıyla sokaklara döküldüğü bir liderdir. Dolayısıyla tüm Kürdistan halkı sonuçları merakla beklemekte ve açıklanmasını istemektedir. Biz bu konuda henüz net bir şey söyleyecek durumda değiliz. Çünkü ciddi bir uluslar arası kuruluş olarak gördüğümüz CPT’nin herhangi bir şey yansıtması halen söz konusu olmamıştır. Ama çeşitli tutum ve yaklaşımlarında bazı sonuçlara ulaşmış olduklarını yorumlamak mümkündür. Biz bu konuda değerli CPT heyeti ve yetkililerinin halkımızın ciddi bir bekleyiş içerisinde olduğunu bilmeleri ve bu temelde mümkün olduğu kadar erkenden bir açıklamanın zorunluluk olacağını düşünmeleri gerektiğini belirtiyoruz ve bu yönde beklentilerimizin olduğunun bilinmesini istiyoruz.

Orhan Doğan’ın vefatı Kürt halkında ve demokratik kamuoyunda derin bir üzüntü yarattı. Siz Orhan Doğan’ı kişi ve bir siyasetçi olarak hareketiniz ve halkınız açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürdistan özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bu aşamasında Orhan Doğan gibi yetkin bir siyasetçinin kaybı mücadelemiz ve halkımız için gerçekten ciddi bir kayıp olmuştur. Orhan Doğan Kürdistan özgürlük hareketinin demokratik mücadele süreci içerisinde yetişmiş, yetkinleşmiş bir devrimci siyasetçiydi. Kürdistan özgürlük hareketinin geliştirdiği mücadele temelinde yaşanan diriliş devriminin serhıldanlarla toplumsallaşarak boyutlandığı bilinmektedir. Diriliş devriminin yarattığı temel üzerinden gelişen serhıldan hareketine öncülük eden kahraman Botan şehri Cizre’nin bu sürecin gelişmesindeki rolü büyük olmuştur. O dönemde Cizre ve Nusaybin’in serhıldanda geliştirdiği öncülük tüm Kürdistan’a yayılarak beraberinde yeni bir süreci başlatmıştı. İşte Orhan Doğan Cizre halkının bu kahramanlığı, fedakarlığı, cesaretli çıkışları içerisinde öncü kişilik olarak öne çıkmış devrimci bir siyasetçiydi. Cizre halkının derin yurtseverliğinden, fedakârlığından oldukça etkilenmiş ve bu temelde kendini sorumlu gören Kürdistanlı bir aydın olarak devrime katılmış ve önemli katkılar sunmuş bir insandı.

Şahsen kendisini 1990 yılında Almanya’nın Bonn şehrinde tanıdım. Burada karşılaştık. O zamanlar İnsan Hakları Derneği’nin Cizre şubesinin başkanlığını yapıyordu. İlk kez tanışıyorduk. Çok güzel bir tanışmamız ve tartışmamız olmuştu. Eminim ki bu tanışmamız aynı zamanda önemli bir başlangıcın zemini de olmuştur. Bundan sonra da siyasi mücadelesiyle tanıdığımız ve zaman zaman ilişki içinde olduğumuz çok değerli ve saygın bir arkadaşımızdı. Türk devletinin bütün bastırmacı, geri adım attırmaya dönük girişimlerine karşı kararlıca göğüs germiş, baskılar içinde bilenmiş, daha da yoğunlaşarak derinleşmiş, denenmiş militan bir politikacıydı. Özellikle cezaevi koşullarında kendisini yetiştirmeyi, geliştirmeyi bilmiş, bu anlamda inandığı dava uğruna daha da kararlaşmayı başarmış, temsil ettiği davayı gerektiği gibi sahiplenmiş bir insandı. Cezaevinden çıkışından sonra yaptığı çalışmalarda kendisini geliştirdiği görülüyordu. Çünkü her kelimesinde ve cümlesinde oldukça yoğunlaşmış ve derinleşmiş olduğu anlaşılıyordu. Çok iyi bir tartışmacı, fikir üretebilen, Kürdistan’daki demokratik toplumsal mücadelenin yetiştirdiği yetkin bir şahsiyetti. En ileri düzeyde hizmet sunabilecek derinliğe, yoğunluğa ve olgunluğa ulaşmış olduğu bir dönemde Orhan arkadaşı kaybetmiş olmanın derin acısını yaşıyoruz.

Kürdistan özgürlük hareketi kolay kolay bu düzeyde kadroları yetiştirememektedir. Bu açıdan halkımızın kaybı ciddidir. Kürdistan özgürlük mücadelesinin yarattığı zemin temelinde gelişen legal demokratik mücadelenin yetkinleştirdiği bir insandı. Özellikle demokratik mücadelenin uzlaşı ve diyalog ışığında derinleşen, yetkinleşen sorunları şiddet değil, barış yönetimiyle çözmeye oldukça inanmış, Önderliğimizin geliştirmiş olduğu yeni paradigmayı bu kapsamda doğru algılayan ve demokratik-barışçıl uzlaşı üslubunu Kürdistan siyasetinde ve Türkiye demokrasi hareketinde geliştirmek için büyük çaba sahibi olan bir siyasetçiydi. Demokratik mücadelesini sürdürdüğü bir aşamada, onun mücadelesini verdiği kitle önündeki sahnede düşmüş olması da onu gerçek bir özgürlük ve demokrasi şehidi haline getiren en temel ve son eylemi olmuştur. O sürekli kitlelere bir şey vermek isteyen, bu anlamda inkar ve imhacı zihniyete karşı kitleleri uyaran, mücadeleye sevk eden bir üslup, hitabet ve direngenliğe sahip bir arkadaşımızdı.

Orhan Doğan’ın vefatında Kürdistan’daki sağlık hizmetlerinde yaşanan yetersizliğin de payı vardı. Bu vesileyle Türkiye devletinin Kürdistan yaklaşımı da bir kez daha gözler önüne serildi…

Bu kadar erken bir yaşta vefatında elbette ki Türk devletinin ve sömürgeciliğinin rolü esastır. Türk devletinin sorumluluğu vardır. Bu sadece Türk devleti tarafından mağdur edilmekle, haksızlığa uğramakla değil, yaşadığımız 21.yy.da Kürdistan’da birkaç merkez hariç doğru dürüst sağlık imkanının yaratılmaması dolayısıyla zamanında müdahale edilmemesi nedeniyle şehit düşmüştür. Ülkemizi geri bıraktıran, çağın gelişen tekniğinden, imkanlarından yoksun bırakan sistemin kendisi Orhan Doğan’ın bu biçimde vefat etmesinde elbette ki sorumludur.

Biliyorsunuz Orhan Doğan PKK üyeliğinden cezaevinde yattı. Gerçekten de Orhan Doğan PKK üyesi miydi?

Kürdistan halkı yürütmekte olduğu mücadelede çok büyük bedeller ve değerler vermiştir. Orhan Doğan’ın Doğubayazıt’ta şahadete ulaştığı günden bir gün önce, sekiz kişilik bir arkadaş grubunun Uludere’nin Kela Meme alanında Türk ordusunun saldırısı temelinde şehit düştüğü kamuoyunca bilinmektedir. Ondan bir gün önce şehit düşen sekiz kişilik arkadaş grubumuzdaki arkadaşların çoğunu yakından tanımaktayım. Özellikle bunlar içerisindeki Dr. Mahir arkadaşımız (Mehmet Tanrıbuyurdu) 1980’lerde Şırnak’ta devlet doktorluğu yapmış ve o zaman Kürdistan üzerindeki sömürgeci uygulamalara çok yakından tanık olmuş bir insan olarak bu durum karşısında vicdanı dayanamayıp “Şırnak Cumhuriyeti” kitabını yazıp yayınladıktan sonra tekrar Şırnak’a dönerek gerillanın özgürlük alanlarına ulaşma kararlılığını gösteren büyük bir insandı. Kürdistan özgürlük hareketinin yetiştirmiş olduğu çok değerli bir militandı. Birbirlerine yakınlıklarının önemi Diriliş Devrimi süreci olan 1980’lerde birisinin Şırnak’ta, birisinin Cizre’de bulunmuş ve gelişmelere tanık olmuş iki Kürdistan aydını olmalarıdır. Buradaki sömürgeci uygulamalar karşısında vicdanları sızlamış ve buradaki haksız uygulamalara karşı mücadele yürütmek için yüksek bir kararlılığa ulaşmış, her şeyi göze almış iki ayrı zeminde mücadele yürüten Kürdistan aydınları olan kimselerdir. Şehit Doktor Mahir arkadaşımız ileri düzeyde aydınlanmış, çeşitli kitapları ve yazıları bulunan entelektüel düzeyi gelişkin bir arkadaşımızdı.

Biri doktor, biri avukat ikisi de bir gün arayla şehit düşüyor. Birisi toplumsal mücadelede kitle önündeki sahnede, diğeri gerilla içinde Kürdistan dağlarının zirvesinde şahadete ulaşıyor. Bu dost için de, düşman için de herkese mesaj içerecek nitelikteki bir denklemdir. Bu denklem çok kapsamlıdır. Bu vesileyle bir şey daha belirtmek istiyorum. Bu gün 2 Temmuz Sivas katliamının da yıldönümüdür. Biliyorsunuz orada Kürt ve Türk halkının aydını, sanatçısı, entelektüeliyle 35 insanının diri diri yakılmasına tanık olduk. Toplumun aydınlanmış, duyarlı, mücadeleci insanlarına karşı devletin ve onun örgütlediği gericilerin giriştiği bu vahşi katliamı bir kez daha nefret kınıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Devlet toplumun gerçek demokrat aydınlarına ve sanatçılarına karşı tahammülsüzlüğünü Hrant Dink örneğinde de görüleceği gibi bir katliam politikasına dönüştürmüştür. Sivas katliamı da bunun başka bir örneği olmuştur. Aydın bir insan olarak Orhan Doğan da, Mahir arkadaşımız da devletin bu katliamcılığına karşı mücadele etmeyi aydın olmanın gereği sayan, aydın kimliğini tüm saldırılara göğüs gererek koruyan ve mücadelelerini bu temelde yürütürken şehit düşen insanlardır.

Kürt halkı toplumun her kesiminin içinde bulunduğu bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürütmektedir. Bu toplumsal mücadele içerisinde çok nitelikli, değerli insani özelliklere sahip insanlar yetiştirmiştir. Orhan Doğan ve  Mahir arkadaşlarımız da bunun en çarpıcı örneklerini teşkil ediyorlar. Şimdi benim bu söylemlerim anlamlı şeylerdir. Birisi legal demokratik mücadelede her şeyini ortaya koyan, yüksek fedakarlık örneği sergileyen bir Kürt aydını ve militan siyasetçisi, birisi de Kırşehir’de büyümüş, doktor olmuş, Kürdistan’a gelip devlet doktorluğu yaptığı bir süreçte Kürt halkına karşı yapılan haksızlığa direnme kararı vermiş bir gerilla komutanı.

Bu konuda Orhan’lar kimdir? PKK’li midir, değil midir? PKK ile ilişkisi var mı, yok mu? Bunun için on üç yıl boyunca yargılanmışlardır. Bu konuda gerçeği yakından görmek gerekiyor. Orhan Doğan arkadaşımız PKK okulundan geçmiş, PKK eğitimini görmüş dolayısıyla resmi üyesi olmuş bir kişi değildir. Ama PKK Önderliğinin geliştirdiği çizgiyi benimsemiş ve bu mücadelenin yarattığı zemin içinde şekillenmiş siyasal legal demokratik zeminde mücadele yürütmüş, Kürt halkının toplumsal kalkışının öncüsü olmayı başarmış bir kimsedir. Onun PKK’li olup, olmaması burada tartışma konusu bile edilemez. Kürt halkının ezilmişliğe, horlanmışlığa, haksızlığa karşı çıkışının vicdanı olmuş, onun sesi, onun avukatı olmaya ant içmiş bir kimsedir. Ortaya çıkan bu tür kadrolara PKK’lisiniz denilemez. Ama PKK’li olmadıkları da söylenemez. Kürt halkı bir toplumsal kalkış süreci içindedir. Bir isyan hareketi yürütmektedir. Bir çizgisi, bir Önderliği vardır. Bunun yetkinleşen, yoğunlaşan militanları söz konusudur. Orhan Doğan bu kadrolardan biridir. Bu felsefenin, bu kültürün, bu mücadelenin şekillendirdiği bir insandır. Ama resmi bir PKK üyesi midir? Hayır. Fakat onunla her bakımdan aynı zeminde mücadele yürüten yoğun bir etkileşim içinde olan ve bu mücadelenin yetkin bir elemanı olarak siyasal, demokratik zeminde şekillenmiş bir kadrosu ve militanıdır. Bu noktada herkesin doğru anlaması, algılaması önemlidir. Kürt halkı aydınıyla, avukatıyla, doktoruyla, yazarıyla, sanatçısıyla, gerillasıyla, partilisiyle, köylüsüyle, işçisiyle, esnafıyla bir tutkuya sahip ve amaca kilitlenmiştir. Bir duruş içerisindedir. Bir yürüyüş halindedir. Sen PKK’lisin, değilsin gibi bir söylemi aşan, onu geride bırakan toplumsal bir harekete dönüşmüş ve onun yaşam militanı, çalışanı oluşmuş bulunmaktadır. Bunları şununla-bununla suçlamak yerine, bu hareketin toplumsal özelliğini ve onun şekillenen öncülerini doğru tanımlamak önemli olmaktadır.

İşte Orhan Doğan kişiliğini bu çerçevede tarihsel süreci içerisinde yerli yerine oturtmak, onun Cizre kahramanlığının, serhıldanlarının ve Botan bilinçli kişiliğinin verilen binlerce şahadeti ve büyük fedakarlığı, direnişi temelinde kendisini onun vicdanı olmaya addetmiş, buna karar vermiş, buna söz vermiş ve kendisini onun karşısında sorumlu gören Kürt halkının temiz dürüst bir evladı olarak tanımlamak gerekir. En son konuştuğu platformda “barışı getiremediğim için sizden özür diliyorum, karşınızda saygıyla eğiliyorum” demesinin ifadesi de bu olmaktadır. O Kürdistan halkının yürüttüğü bu mücadelede ortaya çıkardığı büyük emek, değer ve yoğunlaşmanın dışa vurumu olarak kendisini sorumlu görmüş, bu temelde hiçbir biçimde bireysel kaygıya düşmeden, cesaretle, kararlılıkla mücadelesine her koşul altında sahip çıkmayı bilmiş, bunu başarmıştır. Siyasal duruş ve eylemiyle bu halkın özgürlük mücadelesine hizmet edeceğini beyan eden son mesajıyla birlikte şehitler kervanına katılarak ölümsüzleşmiştir.

Kendisini yakından tanıyan bir kişi olarak bundan sonraki özgürlük mücadelesinde daha kararlı bir mücadele ile anısını yaşatma, bu temelde tüm Kürdistan devrim şehitlerinin çizgisinde şaşmadan Doktor Mahir’lerin, Orhan Doğan’ların takipçisi olma sözünü bir kez daha veriyorum. Bu temelde başta çocuklarına, tüm aile fertlerine ve tüm Kürdistan halkına, Türkiye demokrasi güçlerine baş sağlığı diliyorum. Orhan Doğan tüm aile fertlerinin onur duyacağı bir yaşam pratiğini geride bırakmıştır. Tüm aile fertleri ve yoldaşları olarak bilmeliyiz ki layık olmak çizgisinde sonuna kadar kararlıca yürümekle mümkündür.  Hepimize düşen görev mücadelede anılarını yaşatarak Orhan Doğan’ları ölümsüz kılmaktır. Unutmayalım ki bu da ancak ve ancak özgürlük ve demokrasi mücadelesini başarıya taşımak, özgür ve demokratik bir toplum yaratmakla mümkün olacaktır. Biz şehitlerimize bu temelde verdiğimiz sözü bu vesileyle bir kez daha yineliyoruz.  

Tüm partiler Kürt halkına ve hareketinize düşmanlık temelinde bir seçim çalışması yürütürken bağımsız adaylarla seçime giren Kürt halkı birlik, demokrasi, barış olgularını öne çıkarıyor. Yine Türkiyeli aydın ve demokrat kişilikleri temsilcileri olarak parlamentoya göndermeye hazırlanıyor. Bu yaklaşım Türk halkında karşılık bulur mu?

Aslında biz Özgürlük Hareketi olarak mevcut inkar ve imha zihniyeti karşısında salt seçim yöntemiyle çok ciddi bir yol alınabileceğine veya böyle önemli gelişmeler yaratılabileceğine pek inanmıyoruz. Zaten böyle bir şeye inanmak, salt seçim yöntemiyle sonuç alınabileceğini sanmak saflık olur. Çünkü ortada hiçbir şeyi dinlemeyen, salt şiddeti esas alan bir zihniyet söz konusudur. Ama bir bütün olarak bir halkın toplumsal mücadelesi çerçevesinde yaklaşıldığında seçim önemli olmaktadır. Yani özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bazı temsilcilerini parlamentoya göndermek bu demokrasi ve özgürlük mücadelesinin zeminini genişletmek elbette ki önemlidir. Yürütülen özgürlük mücadelesinin bütünü açısından bakıldığında seçimler önemli bir siyasal demokratik mücadele sürecini oluşturmaktadır. Bizim bakışımız bu çerçevededir. Fakat özellikle sizinde belirttiğiniz gibi tüm düzen partilerinin adeta ittifak halinde Kürt halkının bağımsız temsilcilerini hazmedemeyen karşıtlığı, hele hele bir kısım partilerin stratejilerini Kürt halkını bastırmaya, tasfiye etmeye dayandırmaları gerçekten Kürt halkının bu seçimlere çok ciddi yaklaşması gerektiğini göstermektedir. Sanki birkaç Kürt temsilcisi Kürt kimliğiyle parlamentoya gitse kıyamet kopacakmış gibi el ve ağız birliğiyle Kürt insanında da ulusal duyguları kamçılayan ve insanları yeniden düşündürten bir durumu ortaya çıkarmaktadırlar. Bundan hareketle şunu söylemek istiyorum, “Ben Kürdüm” diyen veya bu halkın bir parçası olarak yaşama gözünü açan veya kullandığı dil ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan, siyasi görüşü ne olursa olsun herkes düzen partilerinin bu inkarcı yok sayıcı küçük düşürücü tutumu karşısında birleşmelidir ve onlara karşı bağımsız adayları desteklemelidir. Bağımsız adayların burada kişisel durumları çok o kadar önemli değildir kendileri bir kurul tarafından seçilmiş, belli partilerin desteğini kazanmış insanlardır. Demek ki belli vasıflara sahip şahsiyetlerdir. Bugün Orhan Doğan’ı böyle anıyoruz. O da böyle siyasi kadrolar içinde öne çıkmış kişilerden biriydi. Demek ki Orhan Doğanların da yürüttüğü demokratik siyasal mücadele, seçimler ve parlamenter yöntemle sonuç alma çabası ekseninde yürütülen mücadelenin bir devamıdır. Onun için biz herkese diyoruz ki bu bağımsız adaylar etrafında kenetlenmek gerekiyor. Kürt halkı olarak bizim de gururumuz ve onurumuz vardır. Kürt halkının onuruyla oynayanlara karşı tüm Kürt insanlarının birleşmesi gerekmektedir. Kimse burada ailesel kişisel çıkarı öne çıkarmamalıdır. Kürt feodal çevrelerden bir kısmı değişik partilerden kendilerini aday göstermişlerdir. Ve çeşitli bireysel çıkarları öne sürerek Kürt davasına karşıtlık yapmaktadırlar. Bunlara prim verilmemelidir. Ayrıca AKP iktidar olmanın imkanlarından yararlanarak Kürdistan’da bayağı bir rüşvet dağıtmaktadır ve çok çirkefçe yöntemler kullanmaktadır. Erdoğan’ın meydanlara çıkıp “bağımsızlara oy vermeyin boşa gider” demesi çok önemli bir sözdür. Yani “siz boşuna uğraşıyorsunuz, siz kimsiniz ki, boştur, kendinizi inkar edin” demeye getirmektedir. Hem bunu söylüyor hem de çokça şeffaflıktan bahsetmesine karşın rüşvet dağıtıyor. O kadar parayı nereden getirdiği tartışma konusudur ama rüşvet dağıttığı ortadadır. Kürt halkını kandırmak istiyor. Dini istismar ederek, Kürt halkının yoksulluğunu istismar ederek yine çözüm arayışını ve beklentisini değişik bir biçimde kullanarak kandırabileceğini sanıyor.

Öte yandan CHP MHP gibi partiler asker partileridir. “Biz başa geldiğimizde Kürt halkını yok edeceğiz” diyen partilerdir. Bu düzen partilerine karşı Kürt halkı birleşmelidir. Gerçekten biz de seçimleri bu kadar önemlice ele alma durumunda değildik. Ama özellikle düzen partilerinin Kürt halkına ve temsilcilerine karşı göstermiş olduğu bu tahammülsüzlük gerçeği karşısında biz dahil herkesin bu seçim sürecine önemlice yaklaşması gerektiği ve Kürt iradeleşmesinin bir mücadele sahası olarak görülmesi gerektiği sonucuna varmış oluyoruz. Bunun için özellikle kendisine yurtseverim, demokratım diyen bütün Kürdistanlıların bu sözünü ettiğim düzen partileri karşısında, onların düşürücü, şovenist, Makyavelist oyunları karşısında bağımsız adaylar etrafında kenetlenerek neyin ne olduğunu göstermesi gerekmektedir. Siz bir halkı yok sayamazsınız, bir halkın gururu ile bu biçimde oynayamazsınız, Kürt halkı burada kendini, ağırlığını ve tutumunu ortaya koymalıdır. Bunun için herkes, şimdiye kadar farklı partilere de oy vermiş olabilir, ama bu gün burada ciddi bir mücadele sorunu ortaya çıkmıştır. Herkes tutum sahibi olmalıdır. Herkes bu konuda çıkarını değil, elini vicdanına koyarak içinden çıktığı toplumu düşünmeli, toplumun geleceğini gözetmelidir. Bu seçimler bir nevi referandum olacaktır. En ileri düzeyde diyelim 25-30 milletvekili parlamentoya girer ama bu parlamentoya girerken alacağı oy önemlidir. Her biri ne kadar oyla, nasıl girecek. Burada bir siyasi tutum önemli olmaktadır. Bu nedenle tüm yurtsever kesimlerce, Kürdistanlı insanlarca bu seçim sürecinde diline, tarihine, geçmişine sahip çıkma amacıyla demokrat Kürt kimliği ile parlamentoya girme durumunda olan insanlar desteklenmelidir. Bu çok önemli bir tutumdur. Geçmişte 91’de Kürt kimliğiyle parlamentoya girildi. 94’te görüldü ne duruma getirildiler. O hamlenin nasıl bir akıbetle sonuçlandığını hepimiz gördük. Şimdi ikinci bir hamle ile Türk devleti karşı karşıya onun için yüzde onluk baraj konulmuştu. Ama Kürt siyasal demokrat hareketi bu barajı aşmaya dönük bağımsız adaylar gösterme yöntemini seçti. Bu anlamda ikinci bir atağa geçmiş bulunmaktadır. Bunun karşısında düzen partileri tahammülsüzlük ve her türlü aşağılayıcı yaklaşımı sergilemesine rağmen büyük bir başarıyla temsilcilerin parlamentoya gönderilmesinin koşulları vardır. Hiçbir oy boşa gitmeyecektir. Bir yerde birisi otuz bin oyla seçiliyorsa onun elli bin, altmış bin oy alması önemli bir siyasal mesajdır. Bu açıdan biz burada tüm Kürdistanlıların, demokrat çevrelerin bu gerçekliği gözeterek seçimlere katılması gerektiğini düşünüyoruz.

Öte yandan biliyorsunuz DTP, SDP ve EMEP’in desteklediği adaylar arasında Türkiyeli sosyalist, demokrat, insan hakları savunucusu ve değişik şahsiyetlerin bulunması da önemli bir fotoğrafı tamamlamaktadır. Özellikle kazanabilecekleri yerlerden aday gösterilen Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi mücadelesinde öne çıkmış belirgin şahsiyetlerin bulunmuş olması yine aynı listede dindar çevrelerden şahsiyetlerin bulunması, alevi çevrelerden şahsiyetlerin bulunması bir bütünen fotoğrafı tamamlayan, halkların kardeşliği, demokrasi ve özgürlük eksenini esas alan bir halk hareketi olma özelliği taşımakta, böyle bir tabloyu ortaya koymaktadır. Ben bu açıdan özellikle Kürt halkına şunu belirtmek istiyorum İzmir, İstanbul, Konya ve diğer bütün yerlerde Türkiye kökenli ama insan hakları, sosyalist ve demokrasi mücadelesinde öne çıkmış adaylara mutlaka güçlüce sahip çıkılmalı, oy verilmeli ve Kürt halkının kendisine kardeşçe yaklaşan insanlara nasıl sahip çıktığını böylelikle herkese göstermelidir. Bu kişilerin çoğunlukla Kürt oylarıyla seçilecek olmaları Kürt halkının kardeşlik mesajının en iyi ifadesi olacaktır. Halklarımızın dayanışmasının da güçlü bir mesajını içerecektir. Bu açıdan biz bağımsız adayların gerek Türkiye’den, gerek Kürdistan’dan desteklenmesi ve bu adayların seçimi kazanmasının Türkiye demokrasi mücadelesinde, Kürt sorununun diyalog ve barış yöntemiyle çözüm mücadelesinde önemli bir mevzi kazandıracağına inanıyoruz. En azından böyle bir düzeyi geliştirecek bir zemini oluşturacağını düşünüyoruz. Türkiye demokrasi mücadelesine renk katacağı gibi Kürt sorununun demokratik diyalog yoluyla çözüm sürecine girmesinin zeminini olgunlaştıracaktır diye düşünmekteyiz.

Bu konuda 22 Temmuza az bir zaman kaldı. Fakat halen güçlü bir havanın yaratıldığından bahsedilemez. Bana göre gerek adaylar olsun, gerekse de adayları destekleyen siyasal organizasyonlar, çok çeşitli sivil toplum kuruluşları, seçim çalışmalarını daha güçlü organize etmelidir. Çünkü büyük bir dava var, haklılık var, demokrasi özgürlük mücadelesi var yine düzen partilerinin şimdiye kadar halkları açlıkla karşı karşıya bırakma, çeşitli ekonomik, sosyal sorunların çıkmazına sürüklemesi gerçeği karşısında halkın çözüm gücünü yansıtan, onun sesi olabilen bir çıkışın daha güçlü olması gerekiyor. Daha halkçı, daha güçlü söylemlerle gündem oluşturan bir çıkışın zemini vardır. Bu anlamda bir takım yetersizliklerden bahsetmek mümkündür. Daha güçlü bir çalışmaya yönelmek gerekiyor. Özelikle kadın adaylar Kürt kadınlarına hitap edecek bir üslubu mutlaka yakalamalıdır. Onun tarzını geliştirmeleri gerekmektedir. Biz halktan gelen bir ses olduğumuza göre o zaman düzen partilerinin taklitçiliğini yapamayız. Kendimize özgü yöntem, üslup, tarz, kıyafet, çalışma anlayışı ve tarzımız olmalıdır. Yoksa düzen partilerinin yaptığı gibi sadece insanlarla tokalaşmakla yetinilemez. Çok çeşitli yöntemlerle tüm çevrelere ulaşmak, herkesi uyarmak, herkesin sürece katılımını ve ortaklaşmasını sağlamak gerekiyor. Onun için çok yönlü bir biçimde çalışılması gerektiği ortadadır. Önümüzde üç haftalık bir zaman var, bu zaman çok önemlidir. Adaylar daha güçlü çalışmalı, destekleyicileri daha güçlü desteklemeli olması gereken siyasal duruşu yakalamak için ilgili tüm kurumlar üstüne düşen görevi yapmalıdır. Biz hareket olarak genel anlamda destekleriz. Biz uygun görüyoruz. Böyle bir süreçte bu seçim çalışmasının zorunluluğu açık ortadadır.

Bu seçimler Türkiye için çok önemli bir süreci ihtiva etmektedir. Türkiye bir yol ayrımındadır. Bu seçimlerle birlikte yönünü tayin edecektir. Türkiye için hayati bir seçim sürecine girilmiştir. Ama aynı kapsamda Kürt halkı, Kürt sorunu için de çok önemli bir süreçtir. Seçimler halkın siyasal iradesini ortaya koyması açısından da önemli bir tarihi sürece tekabül etmektedir. Dolayısıyla tüm Kürdistanlı yurtseverlerin kırgınlıkları, detay anlamına gelebilecek sorunları gerekçe yapmadan yine bağımsız adaylar kimdir, değildir ona da çok bakmadan güçlü katılım sağlaması büyük değerdedir. Kendisine yurtseverim diyen herkes kendisi ile sınırlı kalmadan çevresini de etkileyerek güçlü katılım ve desteklemeyi sağlamalıdır.  

Daha önce de yaptığınız açıklamalarda operasyonlar durursa çatışmaların yaşanmayacağını ve gerginliğin düşeceğini ifade etmiştiniz. Bir süredir gerilla eylemliliği azalmasına rağmen gerilim düşmüş değil. En son sekiz gerillanın yaşamını yitirdiği bir çatışma daha yaşandı ve Türk generalleri gerginliği tırmandıran açıklamalarını sürdürüyorlar…

Aslında biz daha öncede açıklama yapmıştık. Özellikle Türkiye’nin seçim atmosferine girdiği bu aşamada Türk ordusu bir gerginlik havasını yaratmak ve bunu sürekli gündemde tutmak istiyor. Sanırım bununla güttüğü bir takım siyasal amaçlar vardır. Yoksa biz hareket olarak gerginlikten yana değiliz. Gerginlik artırıcı herhangi bir girişimi geliştirme durumunda da değiliz. Ama Türk ordusunun gelişen operasyonları karşısında gerillanın zorunlu kendini savunma eylemleri ve bu çerçevede gelişen çatışma durumları söz konusudur. İşte en son Uludere’nin Kela Meme alanında gelişen operasyonda sekiz arkadaşımız şehit düştü. Yine Botan alanının tümünde çok yoğun bir hareketlilik söz konusudur. Çok sayıda askeri güç alana yığılmış, birçok bölge işgal edilmiş, askerler tarafından tutularak halkın giriş-çıkışına kapatılmış durumda. Gabar’da daha önceden de büyük bir askeri yoğunluk olmasına rağmen en son sekiz ayrı tepe daha tutulmuş, Botan-Zağros alanı bir tür sıkıyönetim alanı olarak ilan edilmiştir. Buradaki askeri yoğunlukla amaçlanan şey Botan alanını düşürerek kuzey ve güneyi birbirinden koparma suretiyle sözüm ona kuzeyi tasfiye etme, güneye de daha rahat saldırı yapabilme zemini oluşturmaktır.

Kısaca Türk devletinin sürdürdüğü operasyonlar sonucu bu gergin atmosfer sürekli canlı tutulmaktadır. Fakat bu sadece seçim süreciyle de ilgili değildir.

Bir takım siyasal amaçların olduğunu ve sadece askeri olmadığını kendileri de söylüyorlar. Nedir bu siyasal amaçlar ve bu seçim sonrasındaki sürece nasıl bir etkide bulunur?

Görülüyor ki Türk devleti adına Türk ordusu 2007 yılını hareketimizi tümden ortadan kaldırma ve tasfiye yılı olarak planlamıştır. Bunu genelkurmay başkanı 2006’nın Ağustosunda göreve geldiği zaman yaptığı konuşmayla başlatmıştı. Nasıl ki 94’lerde büyük boşaltma ve ezme hareketi geliştirilerek hareketimiz yok edilmek istendiyse, yine 98 deki kapsamlı operasyonlarla beraber Önderliğimiz uluslar arası komplo çerçevesinde hedeflenerek hareketimiz bitirilmek istendiyse; 2007 yılı da o yıllarda edinilen tecrübelere dayanılarak hareketimizin bitirilme yılı olarak planlanmıştır. Bu çok açıktır. Bunu daha yıla girmeden Yaşar Büyükanıt açıkladı, hemen ardından Önderliğimizi zehirleme saldırısı başlatıldı. Ateşkes ilan etmemize rağmen operasyonlar artırılarak kış boyu devam ettirildi ve bu baharda daha da tırmandırılarak günümüze kadar sürdürüldü. Yine halkımızı sindirmek, bastırmak, göçertmek ve teslim almak amacıyla yoğun baskı, tutuklama vb. kitlelere dönük devlet şiddeti geliştirildi. Aynı biçimde hareketimizin yönetimini imha etme veya kaçırma suretiyle komuta kontrol merkezimizi yok etmeye dönük ciddi bir konseptin hayata geçirilmek istendiği görülüyor. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde Türk devletinin 2007 yılını kendi açısından hamle yapma ve hareketimizi yok etme yılı olarak değerlendirdiği açıkça görülecektir.

Şimdi hareketimizin yok edilmesiyle aynı zamanda aslında tüm Kürdistan parçalarını hedefleme yani Kürdistan stratejisini ortadan kaldırma konsepti söz konusudur. Bu anlamda hareketimizin yok edilmek istendiği doğru, ama bununla birlikte güneydeki federasyon da hedeflenmektedir. Bunun öncelikli adımı hareketimizi ezmedir. Böylesine gözü kara, Kürt halkını direkt hedefleyen, Kürt halkının Türkiye içinde ve Türkiye dışında hiçbir yerde iradeleşmesine tahammül göstermeyen bir anlayış ve saldırı durumu vardır.

Biz bunun aslında Türkiye ve bölge için tehlikeli bir girişim olduğunu hep söyledik. Önderliğimiz bunu çeşitli vesilelerle kamuoyuna sürekli açıklamıştır. Bu girişim çok tehlikelidir, Enver Paşacı bir girişimdir, Türkiye’yi parçalayacak bir girişimdir. Böyle bir siyaset Türkiye’yi karanlık bir mecraya sürükleyecek ve büyük tehlikelerle yüz yüze getirecektir. Bu nedenle biz sürece dönük tavrımızı seçim süreci ardından yeni oluşacak parlamentonun, hükümetin, siyasi iradenin genelde Türkiye’nin sorunlarına, özelde Kürt sorununa yaklaşımına bakarak belirleyeceğiz.  Eğer seçimler ardından çözümleyici bir yaklaşım gelişirse biz buna açık olacağız. Çözüm değil, inkar imha siyasetini devam ettiren hele hele CHP’nin MHP’nin sürekli ifade ettikleri tarzı şiddetlendirerek devam ettiren bir politika seçim sonrasında da resmileşirse bu şu anlama gelir; Türk devleti önümüzdeki en az beş altı yılını Kürt halkına karşı savaşmakla geçirecektir. Sadece Türkiye’deki Kürtlere karşı değil, tüm Kürtlere karşı bir savaş ve saldırı düzenine geçecektir. Kürt halkı da buna karşı kendini savunma mücadelesini verecektir. Bu anlamda seçim sonrasında demokratik çözüm çizgisinin gelişmemesi halinde müthiş bir savaşın gelişebileceğini, bölgede çatışmanın ve gerginliğin çok daha yüksek düzeylere tırmanabileceğini söylemek mümkündür.

Çünkü Kürtler de ne Türkiye’de ne başka bir yerde artık eskisi gibi köleci bir sistemi kabul etmezler. Bugün bizim ulaştığımız bir güç düzeyi söz konusudur. İdeolojik, felsefi, politik ve örgütsel açılardan yine direnişi sürdürmenin gerekli dinamiklerine sahip olma bakımından Kürt halkı uzun yıllar direnebilecek araçlara ve argümanlara sahiptir. PKK’nin yarattığı zemin güçlü bir zemindir. Türk devletinin bunu hafife almaması gerekiyor. Bugün gerilla artık Kürdistan’da toplumsal yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Bunu generallerin kendileri de itiraf ediyorlar. Gerillayı yenmek, tasfiye etmek on yılları belki de yüz yılları alabilecek bir şeydir ve aslında mümkün de değildir. Kürt halkı var oldukça onun özgürlük dinamikleri ve özgürlük güçleri de var olacaktır. Kürt sorunu var oldukça özgürlük gerillası da var olacaktır. Öte yandan güney Kürdistan’da bu gün bir devletleşme ve kendi ordusunu kurma durumu vardır. Doğu Kürdistan’da özgürlük mücadelesi yükselmektedir. Bize göre Türk devletinin bu biçimde Kürt halkını hedeflemesi aslında Türkiye’nin geleceğini karartmayla eş anlamlıdır. Türkiye’nin bunu başarması mümkün değildir. Çünkü Kürt halkı da güçlü dinamiklere sahiptir ve bir de uluslar arası koşullar vardır. Tarihte belki de ilk kez uluslar arası koşullar Kürt halkının lehinedir ve özgürlük mücadelesini başarıya ulaştırmaya imkan sunmaktadır. Hem hareketimizin yarattığı zemin ve ulaştığı düzey hem güney Kürdistan’daki kazanımlar hem de uluslar arası koşullar bir arada düşünüldüğünde aslında Türkiye devleti açısından yeniden değerlendirilmesi gereken bir tablonun bulunduğu açıkça görülür. Artık öyle şiddetle, askeri zorla sonuç almanın imkan dahilinde olmadığının görülmesi gerekir. Eğer bunda ısrar edilirse Kürt halkı olarak biz de buna karşı tabi direniş mücadelesini yükseltme kararlılığında olacağız. Kürt halkının başarılı bir direnişi geliştirecek güç ve kararlılıkta olduğuna hiçbir kuşku yoktur.

Ordunun başarısızlığının da göstergesi sayılabilecek bazı açıklamaları ve tartışmaları oldu. Örneğin Profesyonel orduya geçiş anlamında yeni bir askeri konsept benimsendiği tartışılıyor. Yine köy muhtarlarının ve imamların gerillaya yardım ettiği ve bir gerillanın dağda kalabilmesi için ovada en az on işbirlikçinin yardım etmesi gerektiği belirtiliyor. Bu açıklamaları ve benimsenen yeni askeri konsepti nasıl ele alıyorsunuz?

Önemli bir soru. Her şeyden önce genelkurmay başkanı ve kara kuvvetleri komutanının geçen hafta içinde Isparta’daki komando eğitim okulunda yaptıkları açıklamalar çok ilginç, çarpıcı gerçeklikleri açığa vuran açıklamalardır. Bir kere profesyonel ordu adı altında paralı askerliğe geçiş kararı, milli ordunun başarısızlığının itirafıdır. Orada profesyonel ordu adı altında aslında milli ordunun başarılı olmadığı, başarılı bir mücadele yürütemediği bunun yerine var olan altı komando tugayının artık paralı askerlerle örgütlendirileceği ifade edilmektedir. Uzman çavuş dedikleri paralı askerlerdir, profesyonel ordu dedikleri odur. Paralı askerlerle gerillaya karşı daha başarılı bir mücadele stratejisinin çizildiği bir konuşmaydı. Türkiye’nin belli başlı yazarlarını, gazetecilerini çağırarak onlara bunu anlattılar. Çoğu belki anlamıştır ama birçoğu sarhoş olurcasına çözümleyici, ikna edici tasarımlardır diye propagandasını yapıyorlar. Oysa esasında milli ordunun başarılı olmadığı bunun yerine paralı askerlerin örgütlendirileceği ifade edildi orada. Bu bir itiraftır, başarısızlık itirafıdır. Bir de altı tugayın paralı askerlere dönüştürülmesi demek, Türkiye ekonomisine ağır bir yükün bindirilmesi demektir. 25-30 bin kişinin kıyak maaşla yeni bir yük olarak Türkiye halkının sırtına yüklenmesidir.

 Anlaşılıyor ki genelkurmayın hükümetle yaptığı son görüşmelerde bu konuşulmuş hükümet de buna onay vermiştir. Böyle bir ordu sistemi Türkiye’de şimdiye kadar olmayan bir şeydi. Bu yeni geliştirilmek istenmektedir. Her şeyden önce paralı askerlik sistemine geçiştir. Dolayısıyla şimdiye kadar başarılı olamadıklarının da itirafıdır. Öte yandan genelkurmayın “artık imamlar ve muhtarlar da eylem yapıyor, mayın koyuyorlar yola, her bir gerillanın dağda kalabilmesi için en az aşağıda on kişinin olması gerekir” demesi, aslında Kürdistan’daki gerillanın toplumsallaştığının itirafıdır. Bunu da itiraf etmişlerdir. Kürdistan’da bulunan gerilla için şurada şu kadar, burada bu kadar gerilla var deniliyor. Türkiye’deki gerilla gücümüz öyle yüzlerle ölçülebilecek bir güç değildir. Doğrudur onun toplumsal zemini vardır. Bu olmasa Dersim’de üç yüz, beş yüz gerilla yıllar yılı yaşayamaz. Elbette ki onu destekleyenleri var, onun milisleri var, onun halkı var onu koruyanı kollayanı, besleyeni, destekleyeni vardır. Bunu generaller çok doğru bir biçimde söylemişlerdir. Fakat  bu işin diğer bir  yanı da şudur: “gerillayı tümden yok etmek için, işbirlikçilerini de yok etmek gerekiyor” diyerek toplumu hedeflemektedirler, bu çarpıcıdır. Tüm Kürt halkını hedeflemektedirler. Gerilla şahsında orada Kürt halkının hedefleneceği ilan edilmektedir. Bu çok önemli bir husus.

Bu gün artık Kürdistan’da köy imamları, köy muhtarları eylemci olmuşsa bu hareket toplumsallaşmış demektir. Her gerillayı destekleyen aşağıda on kişi varsa o zaman bu gerilla hareketi bir toplumun sesidir, özgürlük davasının temsil gücüdür. Bunu generallerin kendileri istemeden dolaylı bir biçimde itiraf etmektedir. Ama bununla birlikte onu tümden yok edeceklerini tek kişi kalmayana kadar askeri şiddette ısrar edeceklerini söylemeleri Kürt halkını gerekirse katliamdan geçireceklerini, bundan sakınmayacaklarını bu konuda kararlı olduklarını ifade etmiş olmaktadırlar.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve Kürt halkının iradesinin tanınmak istenmemesi vardır. Bakın Kürt halkının Önderliği 9 yıldır dünyada eşine rastlanılmayacak bir sistemle İmralı’da  tutulmaktadır. Aslında en ağır işkence uygulamasının bile yanında hafif kaldığı bir psikolojik işkence sistemi geçerlidir orada. Önderlik bu koşullarda tutulmasına rağmen daha fazla tedbire başvurma, zehirleme girişiminde bulunma, hücre cezaları, avukat ve aile görüşmelerinin engellenmesi gibi yaptırımlarla Önderliğimizin sesini kısma girişimlerinde bulunmaktadırlar. Hatta seçim alanlarında Önderliğimizin imhası üzerinden politika yapmakta ve oy avlamaya çalışmaktadırlar.

Hem Önderliğimiz, hem Kürt siyasetçileri hem de o gerillaya yardım ediyor dedikleri, hedef gösterdikleri köy imamları, köy muhtarları, bütün sıradan Kürt insanları aslında Türkiye ile birlikte yaşama istemini dile getirmektedirler. Barış ve demokratik çözüm ısrarını vurgulamaktadırlar. Buna rağmen Türk devleti “hayır biz sizi tanımıyoruz, bir irade olarak görmüyoruz, sizi ezeceğiz, dilinizi yasaklayacağız, sadece Türk olma hakkınız var, bunun dışında yaşama hakkınız yoktur” diyerek dayatmada bulunursa bu halk da şerefi, onuru, geleceği ve kendi benliğini yaşatmak için her türlü riski göze alarak direnecektir. Kürt halkıyla Türk devletinin yaşadığı esas sorun budur.

Son süreçte hareketinize dönük ayrılıkçı ya da bölücü terör örgütü yerine sadece terör örgütü ve terörist tanımlamaları kullanılıyor. Türk devleti böylelikle Dünyada ki terör konseptinden yararlanmak ve destek sağlamak istiyor. Bu mümkün olabilir mi, söylemleri değiştirerek uluslar arası destek sağlamak mümkün mü?

Deniz Baykal da dün Sosyalist Enternasyonalde halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesine “terör” diyordu. Bu teröre Irak hükümetinin meşruiyet kazandırdığını belirtiyor ve bütün dünyayı bu terör hareketine karşı mücadele yürütmeye çağırıyordu. Tarihin en eski halklarından olan Kürt halkı, diline, kültürüne sahip çıkma mücadelesi vermektedir.  Bu mücadele meşru bir mücadeledir. Yeryüzündeki halkların birçoğu bu mücadeleyi vermiştir ya da vermektedir. Bu mücadeleyi Türk devlet yetkilileri terör olarak adlandırıyorlar. Teröristten kastettikleri de Kürt halkıdır. Kürtlüğünü sahiplenen her Kürt onlar için teröristtir, onlara göre Kürtlüğünü inkar etmeyen bir imam da teröristtir, bir muhtar da teröristtir, bir milletvekili de teröristtir. Yani “ben Kürdüm” diyen herkes teröristtir. Terörden Kürt halkının haklı davasını kastediyorlar. Belli sayılar veriyorlar ve ‘bu kadar terörist var, bu kadar gerilla var’ diyorlar. Bu kadar gerillanın halka dayanmadan bu orta yerde yaşaması mümkün müdür. Dayandığı bir halk vardır, gerilla kırk milyonluk bir Kürt halk gücüne dayanmaktadır. Kaldı ki sayıyı istesek artıra da biliriz. Yani bir halk vardır ve bu halkın öz evlatlarının kendi halkının özgürlüğü için dağa çıkma her şeyi göze alma mücadelesi vardır. Burada görülmesi gereken husus şudur, Kürt halkının haklı davası artık uluslararası komu oyuna kendini dayatmıştır, Ortadoğu yeniden biçimlendirilirken Kürt halkının bu haklı davası ve iradeleşme isteminin kabul görmesi gerekmektedir. Türk devletinin “tanımayalım, inkar edelim, ortadan kaldıralım” istemi ve siyaseti beyhudedir. Çağımızda hiç kimseyi bu siyasete dahil edemezler. Deniz Baykal istediği kadar çağrı yapsın, istediği kadar uluslar arası düzeyde propaganda yapsın, artık Kürt halkının yürüttüğü meşru haklı mücadele karşısında uluslararası güçleri harekete geçiremezler. Çünkü Kürt halkının istemleri halk olmaktan kaynaklanan doğal istemlerdir. Kimsenin sınırlarını değiştirme isteminde değildir. Kimsenin topraklarını işgal etme isteminde değildir. O halk olmaktan kaynaklı doğal haklarını istemektedir. Gerilla bunu istemektedir. Dolayısıyla Gerilla Kürdistan’da meşru bir kuvvettir, yasal bir güçtür. Onlar istedikleri kadar terörist desinler, gerçek öyle değildir. Gerçek şudur, kırk milyonluk Kürt halkı vardır, onun istenci vardır, onun irade olma mücadelesi vardır. Bunun karşısında ise bunu ortadan kaldırmaya dönük Türk devletinin ısrarlı kararlı devlet terörü vardır. Biz devlet terörünün durdurulması için dağa çıktık, devlet teröründen korunmak için dağa çıktık. Gerillanın başlangıcı böyledir. Ortada bir devlet terörü vardır.

Türkiye’de son dönemde sözüm ona “terörü tel’in” mitingleri yapılıyor. Aslında bu mitingler Kürt halkına karşı tertiplenmektedir ve fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Türk halkı da sağduyuya sahip bir halktır. Bu konuda Türk halkının ırkçı-şoven kesimlerin Kürt halkına karşı tertiplediği mitinglere katılmaması Türk halkında ciddi bir sağduyunun hakim olduğunu bir kez daha herkese göstermiştir. Dikkat edelim laikliğe, cumhuriyete sahip çıkma mitingleri oldukça büyük kitlelerin katıldığı mitinglerdi. Bunları düzenleyen kesimler fırsat bu fırsattır diyerek yönü bu sefer Kürt halkına çevirmek istediler. “Teröre karşı” adı altında Kürt halkına karşı miting tertiplemeye yöneldiler -ki bunu ordunun çağrısı üzerine yaptıkları biliniyor- bu fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Aralarında kendisine saygın diyen bir takım kurum ve şahsiyetler de vardır. Onlara söyleyeceğimiz söz şudur, eğer gerçekten teröre karşılarsa ilk önce devlet terörüne karşı çıkmalıdırlar. Özel timlerin, polisin, jandarmanın, komando tugaylarının Kürdistan’da yaptığı katliamlara karşı çıkmalıdırlar. Sen devlet terörünü alkışlayacaksın Kürt halkının bin bir emekle ortaya çıkardığı değerler temelinde yürüttüğü onur mücadelesine de terör diyeceksin. Yutulur mu bu, çağımızda bunu uluslararası kamuoyuna yutturmanın koşulları artık ortadan kalkmıştır. Bunu herkesin görmesi gerekiyor. Ortada haklı bir dava vardır. Bir insanlık mücadelesi vardır ve bunun karşısında Türk devletinin ordu gücüne dayanarak şiddet temelinde bu haklı davayı bastırma, ortadan kaldırma pratiği durmaktadır. Bugün Kürdistan’da cereyan eden olayın esası özü budur.

Hudson enstitüsünde tartışılan senaryolar çerçevesinde hareketinizin yönetimine dönük kaçırma ve Türkiye’ye teslim etme gibi senaryoların tartışıldığı, bu temelde YNK’nin de bilgisi dahilinde sizin ve Cemil Bayık’ın kaçırılması için bir hazırlığın olduğu basına yansıdı. Bu tür girişimler oluyor mu, iddiaların doğruluk payı var mı?

Biz de izliyoruz, Türk devletinin hareketimize dönük 2007 yılı açısından geliştirdiği yok etme konsepti çerçevesinde böyle bir planlamanın var olduğunu düşünmek mümkündür. Ama buna uluslar arası güçler ne kadar dahil olur, yine güneyli güçler ne kadar dahil olur bu konuda mevcut duruma bakılarak net bir şey söylemek güçtür. Kuşkusuz siyaset aynı zamanda bir çıkar meselesidir. Her devlet ve her güç kendi çıkarlarını düşünerek çeşitli senaryolara göz yumma biçiminde yada bizzat katılarak iştirak edebilir. Burada bizim esas hedeflediğimiz şey Kürdistan’da artık hiçbir örgütün dar örgütsel çıkarları düşünmemesi gerektiğidir. Dar örgütsel çıkarlar ekseninde değil, ulusal çıkarlar ekseninde bir siyasetin giderek Kürdistan’da egemen olmasını savunuyoruz. Bu önemlidir. Bu anlamda Kürdistani örgütlerin böyle bir şeye ne kadar katılıp katılmadığı konusunda bir şey söyleyemeyiz. Biz pek sanmıyoruz. Yine uluslararası güçlerin böyle bir politikaya yönelip yönelmeyeceği tartışma konusudur. Şimdi ABD’nin böyle bir senaryoya yönelmesi demek Kürt halkının ezici çoğunluğunu temsil eden bir hareketi hedeflemesi demektir. Bunu aklı başında hiçbir ABD’li siyasetçi yapmaz. Neden? Çünkü bugün ABD’nin bölgeye dönük müdahalesinde güçlü bir statükocu dirençle karşılaşması durumu söz konusudur. Bu statükonun değişmesinden yana olan en önemli güç Kürtlerdir. Bütün batı dünyası için Ortadoğu’daki statükoyu aşma ciddi bir olaydır. Bu konuda en azından statükodan çıkarı olmayan, statükonun değişmesini isteyen tek Kürt halkı vardır. Kürt halkını da kalkıp statükocu güçlerle ortak bir biçimde hedeflerlerse kendi projelerinin altını oymuş olacaklardır. Burada Kürt halkının bir bütünen bu uluslar arası konseptle müttefik durumunda olup olmadığı sorulabilir. Öyle değildir ama Kürt halkı statükoya karşı bir duruş sergilemektedir. Mevcut statükodan bir çıkarı yoktur. Fakat çok iyi biliyoruz ki Türk devletinin Ortadoğu’daki statükoyu korumak için yapmadığı bir şey yoktur. Irak’taki eylemcileri desteklemekten tutalım, İran, Suriye vb. ülkelerle ittifaka kadar çeşitli yol ve yöntemlerle her türlü şeyi yaptığını herkes bilmektedir. Bunu uluslar arası güçlerin istihbaratçıları daha iyi bilirler. Ortada bir statükocu güç var, statükoyu koruyan güç var buna müdahale eden güçler statükoya dahil olmayan güçleri de hedeflerlerse kendi önlerini kesmiş olurlar. O açıdan ben ABD’nin de öyle kendi çıkarları açısından Kürt halkını kolay kolay hedeflemeyeceğini düşünüyorum. Ama yine de dar çıkarları gözeten bir takım politikalar da söz konusu olabilir. Tümüyle bunu da olasılık dışı tutmuyoruz, her şeye karşı ihtiyatlı olmak durumundayız. Ortadoğu bir kurtlar sofrasıdır. Dolayısıyla her olasılığı değerlendirmek durumundayız. Bu açıdan çeşitli tedbirlerimizin de olması bir zorunluluktur. Aynı biçimde Kürtler arasında gelişen belli bir ulusal tutum düzeyi söz konusudur. Bunun tersine düşebilecek her hangi bir girişim bunu yapan güce zarar verebileceği gibi tüm Kürt halkına da zarar verecektir. Onun için herhangi bir örgütün buna kolay kolay cesaret edemeyeceğini düşünüyorum. Ama tabi örgütler içinde bir takım dar gruplar oluyor, farklı eğilimler olabiliyor. Bu konuda merkezi kararlaşma değil de farklı grupların böyle oyunlara dahil olma olasılığını düşünmek gerekiyor. Esasen bu konuda ilgili güçler açıklama yapmalıdır. Kim bu projeye dahildir diye konuşuluyorsa kimin böyle bir olayda adı geçiyorsa o gücün açıklama yapması daha doğrudur. Bu soruyu daha çok YNK’ye sormak lazım. Biz YNK’nin bazı açıklamalar yapması gerektiğini düşünüyoruz. Kendilerinin merkezi düzeyde böyle bir konsepte dahil olabileceğini pek sanmıyoruz ama içindeki farklı grupların işi olabilir. Bu konuda net bir şey bilmiyoruz ama kendilerinin bu konuda kamuoyunu tatmin edecek bazı açıklamalar yapması gerektiğini düşünüyoruz.

Hudson enstitüsündeki tartışmalarda hareketinizin yönetiminin Türkiye’ye teslim edilmesinin AKP’nin işine yarayacağı için Türk generallerince istenmediği, böyle bir kaçırma ve teslim etme senaryosuna karşı çıktıkları tartışmaları oldu. Bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Böyle şeyler tartışılıyor ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemiyoruz. Eğer öyle bir şey gündeme gelmişse ordu mensuplarının karşı çıkması muhtemeldir. Çünkü şu anda Türkiye seçim sürecinde ve ordu gerginlik yaratarak AKP değil de diğer partilere referans vermek istemektedir. Gerginliğin bir amacı da odur. Dolayısıyla böyle bir şeyi savunmuş olabilirler.

Önderliğimiz bilindiği gibi uluslar arası bir komployla yakalanarak Türkiye’ye teslim edildi. Aynı şeyi hareketimizin yönetimi için de düşündükleri anlaşılıyor ancak arada fark vardır. Önderliğimiz yurtdışındaydı, dolayısıyla yakalanıp teslim edilmesi bulunduğu alandaki güçlerin olanakları dahilindeydi. Biz kendi ülkemizdeyiz, özgür dağlarımızdayız, kendi özgücümüzle kendimizi savunacak bir pozisyondayız. Bizi nasıl esir alıp teslim edecekleri konusu ilginçtir. Güya bizi görüşmelere çağıracaklarmış da orda yakalayacaklarmış falan, bir sürü senaryo. Bizim de kendimize göre tedbirlerimiz vardır ve bu sanıldığı gibi kolay değildir. Bir de sanki biz burada Irak hükümetinin veya güneyli güçlerin denetimi ve onayıyla bulunuyormuşuz, onlar istese bizi tutuklar, istese çıkarır gibi bir hava estiriliyor. Durumun böyle olmadığını Türk devletinin, en başta da o generallerin çok iyi bildiğini belirtmeliyim. Bizim bulunduğumuz zeminler yüz yıllardır Kürt özgürlük hareketlerinin hareket ettiği zeminlerdir. Irak sınırı, Türkiye sınırı birçok yerde belli değildir. Şimdi Çukurca sınırı nerededir. Türk askeri orada var mıdır, yoktur. Neresi Irak, neresi Türkiye kim biliyor? Kürt halkı Botan Behdinan halkasında her zaman direnişçi güçlerini bulundurmuştur. Tarihin çeşitli aşamalarında olduğu gibi biz de yirmi beş yıldır buralarda bulunuyoruz. Ve kimse de bizi buradan söküp atamaz. Biz Kürdistan dağlarının zirvelerindeyiz. Türk devleti bunu çok iyi biliyor. Onun istemi Kürt çatışmasını yaratmaktır. O tekrar Kürdü Kürde kırdırmak istiyor. Yoksa kimsenin bizi buradan söküp atamayacağını çok iyi biliyor. Kaldı ki kendileri yirmi beş yıldır bunun için uğraştılar yapabildiler mi? İlk Türk operasyonu 1983’de oldu. Ardından onlarca operasyon yaptılar. Bizi buradan söküp atabildiler mi ki şimdi kalkıp bunu başkalarından, ABD’den istiyorlar. “Niye PKK yi oradan söküp atmıyorsunuz?” diyorlar. Sen niye söküp atamadın peki? O kadar övündüğün büyük ordunla yapamadığın şeyi nasıl bir başka güçten istiyorsun? Dayattıkları tarih boyunca gerçekleşen Kürdü Kürde kırdırtma politikasıdır. Buna güneyli güçlerin artık gelmeyeceklerini resmen deklere etmeleri karşısında adeta çıldırırcasına onlara da saldırmakta, onları da hedeflemektedirler.

Burada ortaya çıkan şey şudur, Kürt halkı artık öyle kandırılacak, bir takım vaatler temelinde birbirini kıracak bir konumdan çıkmıştır. Kürdistan’da yeni bir aşama, ulusal birlik aşaması yaşanmaktadır ve Kürt siyasetinde belli düzeyde milli bir yön ve bir aydınlanma durumu söz konusudur. Onun için Türk devletinin eskisi gibi artık öyle kolay kolay Kürtleri birbirine kırdırtma politikasını başaramayacağını düşünüyorum. Aslında Türk devletinin KDP ve YNK’den istediği şey budur. “Siz Kürtler birbirinizi vurun” demektedirler. Yoksa hiç kimsenin bizi buralardan söküp atamayacağını çok iyi biliyorlar. Çünkü kendileri de söküp atamamışlardır. Kaldı ki biz başkasının topraklarında değiliz, biz Kürdistan direnişçilerinin yüz yıllardır bulunduğu zirvelerdeyiz, alanlardayız.

Irak sorunu, sınır ötesi operasyon gibi şeylerin bu kadar gündemleştirilmesi kasıtlıdır. Hesap, Kürdistan stratejisine dönük saldırı başlatmadır. Kerkük sorununu kendi istemleri doğrultusunda çözüme kavuşturmak için bizim bu alanlardaki varlığımızı bir tehdit ve şantaj unsuru olarak kullanmaktadırlar. Tamam, güneye saldırı da yapabilirler -bu kadar konuştuklarına göre biraz da saldırı yapmaları gerekiyor- ama bu saldırı herhangi bir sonuç alamayacaktır. En son Yaşar Büyükanıt da söyledi, zaten çoğu zaman itirafları iyi yapıyor, dedi “biz yok edemeyiz ama geçmişte yaptığımız gibi darbe vururuz” aslında geçmişte ne kadar darbe vurdu ortadadır. Vurduğu kadar kendisi de yedi. Savaştır gelirse savaş olacaktır, savaş bu dağlardan metropollere kadar yaygınlaşacaktır. Bizim bu konuda tecrübemiz vardır, biz öyle ciddi darbeler yemeyiz, herkes bundan emin olabilir. Bütün dostlar bundan emin olabilir. İşin esası budur.

Onların bu kadar dayatmada bulunmalarının iki nedeni vardır, bir Kürt çatışmasını yaratmak iki Kürdistan stratejisini ortadan kaldırmak. Bu anlamda Kerkük sorununu kendi çizgilerine göre çözüme kavuşturmak, Kürdistan’dan ayırmak böylece sözüm ona Kürdistan ekonomisini zayıflatarak Kürdistan stratejisini yok etmektir. Onların amacı esasen budur. O yüzden bu kadar gündeme getiriyorlar ve bu biçimde gerginleştirerek uluslar arası güçlere dayatmada bulunuyorlar, dünyaya çağrı yapıyorlar. Beklentileri şudur “biz Kürt halkını tanımıyoruz, tanımayacağız siz de gelin bize katılın” Dünya katılmaz onlara çünkü yaptıkları çağdışı bir şeydir. Kimse buna katılmayacaktır. Sonuç olarak bizim öyle kaçırılmamız kolay bir şey değildir. Ama başkaları tartışabilir, nitekim tartışıyorlarmış, tartışabilirler fakat bizim kaçırılmamız benim şahsen düşünemediğim bir durumdur. Biz belki çatışırız savaşırız vurula da biliriz ama öyle kaçırılma gibi bir durum söz konusu olamaz.

  


© 2006 PKK www.pkk-info.com