|
“SEÇİMLERİN KÜRT SORUNUNUN DİYALOG
VE BARIŞ YÖNTEMİYLE ÇÖZÜMÜNDE ÖNEMLİ
BİR MEVZİ KAZANDIRACAĞINA
İNANIYORUZ”
Murat Karayılan
Kürt
halk önderi Abdullah Öcalan’ın
İmralı’da zehirlenmesine dönük yoğun
bir eylemsel süreçten sonra geç de
olsa CPT bir heyet gönderdi ve
heyetin incelemeleri oldu. Sonuçları
hakkında kamuoyuna herhangi bir
açıklama yapılmadı. Bu konudaki
gelişmelere ilişkin bilgi verir
misiniz?
Önderliğimizin zehirlenme
saldırısıyla karşı karşıya kaldığı
yönündeki iddiamız devam ediyor.
Çünkü bu konuda tersini kanıtlayacak
herhangi bir veri söz konusu
değildir. CPT ciddi bir uluslar
arası kuruluştur. CPT’nin İmralı’ya
kadar gidip incelemeler yapması ve
Önderliğimizle görüşmesini
önemsiyoruz. Fakat halen sonuçların
açıklanmamış olması halkımızda ve
yapımızda ciddi bir bekleyiş ve
merak oluşturmuştur. Çünkü biliniyor
ki önder Abdullah Öcalan
Kürdistan’da milyonlarca insanın
“sağlığı sağlığımızdır” şiarıyla
sokaklara döküldüğü bir liderdir.
Dolayısıyla tüm Kürdistan halkı
sonuçları merakla beklemekte ve
açıklanmasını istemektedir. Biz bu
konuda henüz net bir şey söyleyecek
durumda değiliz. Çünkü ciddi bir
uluslar arası kuruluş olarak
gördüğümüz CPT’nin herhangi bir şey
yansıtması halen söz konusu
olmamıştır. Ama çeşitli tutum ve
yaklaşımlarında bazı sonuçlara
ulaşmış olduklarını yorumlamak
mümkündür. Biz bu konuda değerli CPT
heyeti ve yetkililerinin halkımızın
ciddi bir bekleyiş içerisinde
olduğunu bilmeleri ve bu temelde
mümkün olduğu kadar erkenden bir
açıklamanın zorunluluk olacağını
düşünmeleri gerektiğini belirtiyoruz
ve bu yönde beklentilerimizin
olduğunun bilinmesini istiyoruz.
Orhan Doğan’ın vefatı Kürt halkında
ve demokratik kamuoyunda derin bir
üzüntü yarattı. Siz Orhan Doğan’ı
kişi ve bir siyasetçi olarak
hareketiniz ve halkınız açısından
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürdistan özgürlük ve demokrasi
mücadelesinin bu aşamasında Orhan
Doğan gibi yetkin bir siyasetçinin
kaybı mücadelemiz ve halkımız için
gerçekten ciddi bir kayıp olmuştur.
Orhan Doğan Kürdistan özgürlük
hareketinin demokratik mücadele
süreci içerisinde yetişmiş,
yetkinleşmiş bir devrimci
siyasetçiydi. Kürdistan özgürlük
hareketinin geliştirdiği mücadele
temelinde yaşanan diriliş devriminin
serhıldanlarla toplumsallaşarak
boyutlandığı bilinmektedir. Diriliş
devriminin yarattığı temel üzerinden
gelişen serhıldan hareketine öncülük
eden kahraman Botan şehri Cizre’nin
bu sürecin gelişmesindeki rolü büyük
olmuştur. O dönemde Cizre ve
Nusaybin’in serhıldanda geliştirdiği
öncülük tüm Kürdistan’a yayılarak
beraberinde yeni bir süreci
başlatmıştı. İşte Orhan Doğan Cizre
halkının bu kahramanlığı,
fedakarlığı, cesaretli çıkışları
içerisinde öncü kişilik olarak öne
çıkmış devrimci bir siyasetçiydi.
Cizre halkının derin
yurtseverliğinden, fedakârlığından
oldukça etkilenmiş ve bu temelde
kendini sorumlu gören Kürdistanlı
bir aydın olarak devrime katılmış ve
önemli katkılar sunmuş bir insandı.
Şahsen kendisini 1990 yılında
Almanya’nın Bonn şehrinde tanıdım.
Burada karşılaştık. O zamanlar İnsan
Hakları Derneği’nin Cizre şubesinin
başkanlığını yapıyordu. İlk kez
tanışıyorduk. Çok güzel bir
tanışmamız ve tartışmamız olmuştu.
Eminim ki bu tanışmamız aynı zamanda
önemli bir başlangıcın zemini de
olmuştur. Bundan sonra da siyasi
mücadelesiyle tanıdığımız ve zaman
zaman ilişki içinde olduğumuz çok
değerli ve saygın bir arkadaşımızdı.
Türk devletinin bütün bastırmacı,
geri adım attırmaya dönük
girişimlerine karşı kararlıca göğüs
germiş, baskılar içinde bilenmiş,
daha da yoğunlaşarak derinleşmiş,
denenmiş militan bir politikacıydı.
Özellikle cezaevi koşullarında
kendisini yetiştirmeyi, geliştirmeyi
bilmiş, bu anlamda inandığı dava
uğruna daha da kararlaşmayı
başarmış, temsil ettiği davayı
gerektiği gibi sahiplenmiş bir
insandı. Cezaevinden çıkışından
sonra yaptığı çalışmalarda kendisini
geliştirdiği görülüyordu. Çünkü her
kelimesinde ve cümlesinde oldukça
yoğunlaşmış ve derinleşmiş olduğu
anlaşılıyordu. Çok iyi bir
tartışmacı, fikir üretebilen,
Kürdistan’daki demokratik toplumsal
mücadelenin yetiştirdiği yetkin bir
şahsiyetti. En ileri düzeyde hizmet
sunabilecek derinliğe, yoğunluğa ve
olgunluğa ulaşmış olduğu bir dönemde
Orhan arkadaşı kaybetmiş olmanın
derin acısını yaşıyoruz.
Kürdistan özgürlük hareketi kolay
kolay bu düzeyde kadroları
yetiştirememektedir. Bu açıdan
halkımızın kaybı ciddidir. Kürdistan
özgürlük mücadelesinin yarattığı
zemin temelinde gelişen legal
demokratik mücadelenin
yetkinleştirdiği bir insandı.
Özellikle demokratik mücadelenin
uzlaşı ve diyalog ışığında
derinleşen, yetkinleşen sorunları
şiddet değil, barış yönetimiyle
çözmeye oldukça inanmış,
Önderliğimizin geliştirmiş olduğu
yeni paradigmayı bu kapsamda doğru
algılayan ve demokratik-barışçıl
uzlaşı üslubunu Kürdistan
siyasetinde ve Türkiye demokrasi
hareketinde geliştirmek için büyük
çaba sahibi olan bir siyasetçiydi.
Demokratik mücadelesini sürdürdüğü
bir aşamada, onun mücadelesini
verdiği kitle önündeki sahnede
düşmüş olması da onu gerçek bir
özgürlük ve demokrasi şehidi haline
getiren en temel ve son eylemi
olmuştur. O sürekli kitlelere bir
şey vermek isteyen, bu anlamda inkar
ve imhacı zihniyete karşı kitleleri
uyaran, mücadeleye sevk eden bir
üslup, hitabet ve direngenliğe sahip
bir arkadaşımızdı.
Orhan Doğan’ın vefatında
Kürdistan’daki sağlık hizmetlerinde
yaşanan yetersizliğin de payı vardı.
Bu vesileyle Türkiye devletinin
Kürdistan yaklaşımı da bir kez daha
gözler önüne serildi…
Bu kadar erken bir yaşta vefatında
elbette ki Türk devletinin ve
sömürgeciliğinin rolü esastır. Türk
devletinin sorumluluğu vardır. Bu
sadece Türk devleti tarafından
mağdur edilmekle, haksızlığa
uğramakla değil, yaşadığımız
21.yy.da Kürdistan’da birkaç merkez
hariç doğru dürüst sağlık imkanının
yaratılmaması dolayısıyla zamanında
müdahale edilmemesi nedeniyle şehit
düşmüştür. Ülkemizi geri bıraktıran,
çağın gelişen tekniğinden,
imkanlarından yoksun bırakan
sistemin kendisi Orhan Doğan’ın bu
biçimde vefat etmesinde elbette ki
sorumludur.
Biliyorsunuz Orhan Doğan PKK
üyeliğinden cezaevinde yattı.
Gerçekten de Orhan Doğan PKK üyesi
miydi?
Kürdistan halkı yürütmekte olduğu
mücadelede çok büyük bedeller ve
değerler vermiştir. Orhan Doğan’ın
Doğubayazıt’ta şahadete ulaştığı
günden bir gün önce, sekiz kişilik
bir arkadaş grubunun Uludere’nin
Kela Meme alanında Türk ordusunun
saldırısı temelinde şehit düştüğü
kamuoyunca bilinmektedir. Ondan bir
gün önce şehit düşen sekiz kişilik
arkadaş grubumuzdaki arkadaşların
çoğunu yakından tanımaktayım.
Özellikle bunlar içerisindeki Dr.
Mahir arkadaşımız (Mehmet
Tanrıbuyurdu) 1980’lerde Şırnak’ta
devlet doktorluğu yapmış ve o zaman
Kürdistan üzerindeki sömürgeci
uygulamalara çok yakından tanık
olmuş bir insan olarak bu durum
karşısında vicdanı dayanamayıp
“Şırnak Cumhuriyeti” kitabını yazıp
yayınladıktan sonra tekrar Şırnak’a
dönerek gerillanın özgürlük
alanlarına ulaşma kararlılığını
gösteren büyük bir insandı.
Kürdistan özgürlük hareketinin
yetiştirmiş olduğu çok değerli bir
militandı. Birbirlerine
yakınlıklarının önemi Diriliş
Devrimi süreci olan 1980’lerde
birisinin Şırnak’ta, birisinin
Cizre’de bulunmuş ve gelişmelere
tanık olmuş iki Kürdistan aydını
olmalarıdır. Buradaki sömürgeci
uygulamalar karşısında vicdanları
sızlamış ve buradaki haksız
uygulamalara karşı mücadele yürütmek
için yüksek bir kararlılığa ulaşmış,
her şeyi göze almış iki ayrı zeminde
mücadele yürüten Kürdistan aydınları
olan kimselerdir. Şehit Doktor Mahir
arkadaşımız ileri düzeyde
aydınlanmış, çeşitli kitapları ve
yazıları bulunan entelektüel düzeyi
gelişkin bir arkadaşımızdı.
Biri doktor, biri avukat ikisi de
bir gün arayla şehit düşüyor. Birisi
toplumsal mücadelede kitle önündeki
sahnede, diğeri gerilla içinde
Kürdistan dağlarının zirvesinde
şahadete ulaşıyor. Bu dost için de,
düşman için de herkese mesaj
içerecek nitelikteki bir denklemdir.
Bu denklem çok kapsamlıdır. Bu
vesileyle bir şey daha belirtmek
istiyorum. Bu gün 2 Temmuz Sivas
katliamının da yıldönümüdür.
Biliyorsunuz orada Kürt ve Türk
halkının aydını, sanatçısı,
entelektüeliyle 35 insanının diri
diri yakılmasına tanık olduk.
Toplumun aydınlanmış, duyarlı,
mücadeleci insanlarına karşı
devletin ve onun örgütlediği
gericilerin giriştiği bu vahşi
katliamı bir kez daha nefret
kınıyor, anıları önünde saygıyla
eğiliyoruz. Devlet toplumun gerçek
demokrat aydınlarına ve
sanatçılarına karşı
tahammülsüzlüğünü Hrant Dink
örneğinde de görüleceği gibi bir
katliam politikasına dönüştürmüştür.
Sivas katliamı da bunun başka bir
örneği olmuştur. Aydın bir insan
olarak Orhan Doğan da, Mahir
arkadaşımız da devletin bu
katliamcılığına karşı mücadele
etmeyi aydın olmanın gereği sayan,
aydın kimliğini tüm saldırılara
göğüs gererek koruyan ve
mücadelelerini bu temelde yürütürken
şehit düşen insanlardır.
Kürt halkı toplumun her kesiminin
içinde bulunduğu bir özgürlük ve
demokrasi mücadelesi yürütmektedir.
Bu toplumsal mücadele içerisinde çok
nitelikli, değerli insani
özelliklere sahip insanlar
yetiştirmiştir. Orhan Doğan ve
Mahir arkadaşlarımız da bunun en
çarpıcı örneklerini teşkil
ediyorlar. Şimdi benim bu
söylemlerim anlamlı şeylerdir.
Birisi legal demokratik mücadelede
her şeyini ortaya koyan, yüksek
fedakarlık örneği sergileyen bir
Kürt aydını ve militan siyasetçisi,
birisi de Kırşehir’de büyümüş,
doktor olmuş, Kürdistan’a gelip
devlet doktorluğu yaptığı bir
süreçte Kürt halkına karşı yapılan
haksızlığa direnme kararı vermiş bir
gerilla komutanı.
Bu konuda Orhan’lar kimdir? PKK’li
midir, değil midir? PKK ile ilişkisi
var mı, yok mu? Bunun için on üç yıl
boyunca yargılanmışlardır. Bu konuda
gerçeği yakından görmek gerekiyor.
Orhan Doğan arkadaşımız PKK
okulundan geçmiş, PKK eğitimini
görmüş dolayısıyla resmi üyesi olmuş
bir kişi değildir. Ama PKK
Önderliğinin geliştirdiği çizgiyi
benimsemiş ve bu mücadelenin
yarattığı zemin içinde şekillenmiş
siyasal legal demokratik zeminde
mücadele yürütmüş, Kürt halkının
toplumsal kalkışının öncüsü olmayı
başarmış bir kimsedir. Onun PKK’li
olup, olmaması burada tartışma
konusu bile edilemez. Kürt halkının
ezilmişliğe, horlanmışlığa,
haksızlığa karşı çıkışının vicdanı
olmuş, onun sesi, onun avukatı
olmaya ant içmiş bir kimsedir.
Ortaya çıkan bu tür kadrolara
PKK’lisiniz denilemez. Ama PKK’li
olmadıkları da söylenemez. Kürt
halkı bir toplumsal kalkış süreci
içindedir. Bir isyan hareketi
yürütmektedir. Bir çizgisi, bir
Önderliği vardır. Bunun yetkinleşen,
yoğunlaşan militanları söz
konusudur. Orhan Doğan bu
kadrolardan biridir. Bu felsefenin,
bu kültürün, bu mücadelenin
şekillendirdiği bir insandır. Ama
resmi bir PKK üyesi midir? Hayır.
Fakat onunla her bakımdan aynı
zeminde mücadele yürüten yoğun bir
etkileşim içinde olan ve bu
mücadelenin yetkin bir elemanı
olarak siyasal, demokratik zeminde
şekillenmiş bir kadrosu ve
militanıdır. Bu noktada herkesin
doğru anlaması, algılaması
önemlidir. Kürt halkı aydınıyla,
avukatıyla, doktoruyla, yazarıyla,
sanatçısıyla, gerillasıyla,
partilisiyle, köylüsüyle, işçisiyle,
esnafıyla bir tutkuya sahip ve amaca
kilitlenmiştir. Bir duruş
içerisindedir. Bir yürüyüş
halindedir. Sen PKK’lisin, değilsin
gibi bir söylemi aşan, onu geride
bırakan toplumsal bir harekete
dönüşmüş ve onun yaşam militanı,
çalışanı oluşmuş bulunmaktadır.
Bunları şununla-bununla suçlamak
yerine, bu hareketin toplumsal
özelliğini ve onun şekillenen
öncülerini doğru tanımlamak önemli
olmaktadır.
İşte Orhan Doğan kişiliğini bu
çerçevede tarihsel süreci içerisinde
yerli yerine oturtmak, onun Cizre
kahramanlığının, serhıldanlarının ve
Botan bilinçli kişiliğinin verilen
binlerce şahadeti ve büyük
fedakarlığı, direnişi temelinde
kendisini onun vicdanı olmaya
addetmiş, buna karar vermiş, buna
söz vermiş ve kendisini onun
karşısında sorumlu gören Kürt
halkının temiz dürüst bir evladı
olarak tanımlamak gerekir. En son
konuştuğu platformda “barışı
getiremediğim için sizden özür
diliyorum, karşınızda saygıyla
eğiliyorum” demesinin ifadesi de bu
olmaktadır. O Kürdistan halkının
yürüttüğü bu mücadelede ortaya
çıkardığı büyük emek, değer ve
yoğunlaşmanın dışa vurumu olarak
kendisini sorumlu görmüş, bu temelde
hiçbir biçimde bireysel kaygıya
düşmeden, cesaretle, kararlılıkla
mücadelesine her koşul altında sahip
çıkmayı bilmiş, bunu başarmıştır.
Siyasal duruş ve eylemiyle bu halkın
özgürlük mücadelesine hizmet
edeceğini beyan eden son mesajıyla
birlikte şehitler kervanına
katılarak ölümsüzleşmiştir.
Kendisini yakından tanıyan bir kişi
olarak bundan sonraki özgürlük
mücadelesinde daha kararlı bir
mücadele ile anısını yaşatma, bu
temelde tüm Kürdistan devrim
şehitlerinin çizgisinde şaşmadan
Doktor Mahir’lerin, Orhan
Doğan’ların takipçisi olma sözünü
bir kez daha veriyorum. Bu temelde
başta çocuklarına, tüm aile
fertlerine ve tüm Kürdistan halkına,
Türkiye demokrasi güçlerine baş
sağlığı diliyorum. Orhan Doğan tüm
aile fertlerinin onur duyacağı bir
yaşam pratiğini geride bırakmıştır.
Tüm aile fertleri ve yoldaşları
olarak bilmeliyiz ki layık olmak
çizgisinde sonuna kadar kararlıca
yürümekle mümkündür. Hepimize düşen
görev mücadelede anılarını yaşatarak
Orhan Doğan’ları ölümsüz kılmaktır.
Unutmayalım ki bu da ancak ve ancak
özgürlük ve demokrasi mücadelesini
başarıya taşımak, özgür ve
demokratik bir toplum yaratmakla
mümkün olacaktır. Biz şehitlerimize
bu temelde verdiğimiz sözü bu
vesileyle bir kez daha
yineliyoruz.
Tüm partiler Kürt halkına ve
hareketinize düşmanlık temelinde bir
seçim çalışması yürütürken bağımsız
adaylarla seçime giren Kürt halkı
birlik, demokrasi, barış olgularını
öne çıkarıyor. Yine Türkiyeli aydın
ve demokrat kişilikleri temsilcileri
olarak parlamentoya göndermeye
hazırlanıyor. Bu yaklaşım Türk
halkında karşılık bulur mu?
Aslında biz Özgürlük Hareketi olarak
mevcut inkar ve imha zihniyeti
karşısında salt seçim yöntemiyle çok
ciddi bir yol alınabileceğine veya
böyle önemli gelişmeler
yaratılabileceğine pek inanmıyoruz.
Zaten böyle bir şeye inanmak, salt
seçim yöntemiyle sonuç
alınabileceğini sanmak saflık olur.
Çünkü ortada hiçbir şeyi dinlemeyen,
salt şiddeti esas alan bir zihniyet
söz konusudur. Ama bir bütün olarak
bir halkın toplumsal mücadelesi
çerçevesinde yaklaşıldığında seçim
önemli olmaktadır. Yani özgürlük ve
demokrasi mücadelesinin bazı
temsilcilerini parlamentoya
göndermek bu demokrasi ve özgürlük
mücadelesinin zeminini genişletmek
elbette ki önemlidir. Yürütülen
özgürlük mücadelesinin bütünü
açısından bakıldığında seçimler
önemli bir siyasal demokratik
mücadele sürecini oluşturmaktadır.
Bizim bakışımız bu çerçevededir.
Fakat özellikle sizinde
belirttiğiniz gibi tüm düzen
partilerinin adeta ittifak halinde
Kürt halkının bağımsız
temsilcilerini hazmedemeyen
karşıtlığı, hele hele bir kısım
partilerin stratejilerini Kürt
halkını bastırmaya, tasfiye etmeye
dayandırmaları gerçekten Kürt
halkının bu seçimlere çok ciddi
yaklaşması gerektiğini
göstermektedir. Sanki birkaç Kürt
temsilcisi Kürt kimliğiyle
parlamentoya gitse kıyamet
kopacakmış gibi el ve ağız
birliğiyle Kürt insanında da ulusal
duyguları kamçılayan ve insanları
yeniden düşündürten bir durumu
ortaya çıkarmaktadırlar. Bundan
hareketle şunu söylemek istiyorum,
“Ben Kürdüm” diyen veya bu halkın
bir parçası olarak yaşama gözünü
açan veya kullandığı dil ne olursa
olsun bu topraklarda yaşayan, siyasi
görüşü ne olursa olsun herkes düzen
partilerinin bu inkarcı yok sayıcı
küçük düşürücü tutumu karşısında
birleşmelidir ve onlara karşı
bağımsız adayları desteklemelidir.
Bağımsız adayların burada kişisel
durumları çok o kadar önemli
değildir kendileri bir kurul
tarafından seçilmiş, belli
partilerin desteğini kazanmış
insanlardır. Demek ki belli
vasıflara sahip şahsiyetlerdir.
Bugün Orhan Doğan’ı böyle anıyoruz.
O da böyle siyasi kadrolar içinde
öne çıkmış kişilerden biriydi. Demek
ki Orhan Doğanların da yürüttüğü
demokratik siyasal mücadele,
seçimler ve parlamenter yöntemle
sonuç alma çabası ekseninde
yürütülen mücadelenin bir devamıdır.
Onun için biz herkese diyoruz ki bu
bağımsız adaylar etrafında
kenetlenmek gerekiyor. Kürt halkı
olarak bizim de gururumuz ve
onurumuz vardır. Kürt halkının
onuruyla oynayanlara karşı tüm Kürt
insanlarının birleşmesi
gerekmektedir. Kimse burada ailesel
kişisel çıkarı öne çıkarmamalıdır.
Kürt feodal çevrelerden bir kısmı
değişik partilerden kendilerini aday
göstermişlerdir. Ve çeşitli bireysel
çıkarları öne sürerek Kürt davasına
karşıtlık yapmaktadırlar. Bunlara
prim verilmemelidir. Ayrıca AKP
iktidar olmanın imkanlarından
yararlanarak Kürdistan’da bayağı bir
rüşvet dağıtmaktadır ve çok çirkefçe
yöntemler kullanmaktadır. Erdoğan’ın
meydanlara çıkıp “bağımsızlara oy
vermeyin boşa gider” demesi çok
önemli bir sözdür. Yani “siz boşuna
uğraşıyorsunuz, siz kimsiniz ki,
boştur, kendinizi inkar edin” demeye
getirmektedir. Hem bunu söylüyor hem
de çokça şeffaflıktan bahsetmesine
karşın rüşvet dağıtıyor. O kadar
parayı nereden getirdiği tartışma
konusudur ama rüşvet dağıttığı
ortadadır. Kürt halkını kandırmak
istiyor. Dini istismar ederek, Kürt
halkının yoksulluğunu istismar
ederek yine çözüm arayışını ve
beklentisini değişik bir biçimde
kullanarak kandırabileceğini
sanıyor.
Öte yandan CHP MHP gibi partiler
asker partileridir. “Biz başa
geldiğimizde Kürt halkını yok
edeceğiz” diyen partilerdir. Bu
düzen partilerine karşı Kürt halkı
birleşmelidir. Gerçekten biz de
seçimleri bu kadar önemlice ele alma
durumunda değildik. Ama özellikle
düzen partilerinin Kürt halkına ve
temsilcilerine karşı göstermiş
olduğu bu tahammülsüzlük gerçeği
karşısında biz dahil herkesin bu
seçim sürecine önemlice yaklaşması
gerektiği ve Kürt iradeleşmesinin
bir mücadele sahası olarak görülmesi
gerektiği sonucuna varmış oluyoruz.
Bunun için özellikle kendisine
yurtseverim, demokratım diyen bütün
Kürdistanlıların bu sözünü ettiğim
düzen partileri karşısında, onların
düşürücü, şovenist, Makyavelist
oyunları karşısında bağımsız adaylar
etrafında kenetlenerek neyin ne
olduğunu göstermesi gerekmektedir.
Siz bir halkı yok sayamazsınız, bir
halkın gururu ile bu biçimde
oynayamazsınız, Kürt halkı burada
kendini, ağırlığını ve tutumunu
ortaya koymalıdır. Bunun için
herkes, şimdiye kadar farklı
partilere de oy vermiş olabilir, ama
bu gün burada ciddi bir mücadele
sorunu ortaya çıkmıştır. Herkes
tutum sahibi olmalıdır. Herkes bu
konuda çıkarını değil, elini
vicdanına koyarak içinden çıktığı
toplumu düşünmeli, toplumun
geleceğini gözetmelidir. Bu seçimler
bir nevi referandum olacaktır. En
ileri düzeyde diyelim 25-30
milletvekili parlamentoya girer ama
bu parlamentoya girerken alacağı oy
önemlidir. Her biri ne kadar oyla,
nasıl girecek. Burada bir siyasi
tutum önemli olmaktadır. Bu nedenle
tüm yurtsever kesimlerce,
Kürdistanlı insanlarca bu seçim
sürecinde diline, tarihine,
geçmişine sahip çıkma amacıyla
demokrat Kürt kimliği ile
parlamentoya girme durumunda olan
insanlar desteklenmelidir. Bu çok
önemli bir tutumdur. Geçmişte 91’de
Kürt kimliğiyle parlamentoya
girildi. 94’te görüldü ne duruma
getirildiler. O hamlenin nasıl bir
akıbetle sonuçlandığını hepimiz
gördük. Şimdi ikinci bir hamle ile
Türk devleti karşı karşıya onun için
yüzde onluk baraj konulmuştu. Ama
Kürt siyasal demokrat hareketi bu
barajı aşmaya dönük bağımsız adaylar
gösterme yöntemini seçti. Bu anlamda
ikinci bir atağa geçmiş
bulunmaktadır. Bunun karşısında
düzen partileri tahammülsüzlük ve
her türlü aşağılayıcı yaklaşımı
sergilemesine rağmen büyük bir
başarıyla temsilcilerin parlamentoya
gönderilmesinin koşulları vardır.
Hiçbir oy boşa gitmeyecektir. Bir
yerde birisi otuz bin oyla
seçiliyorsa onun elli bin, altmış
bin oy alması önemli bir siyasal
mesajdır. Bu açıdan biz burada tüm
Kürdistanlıların, demokrat
çevrelerin bu gerçekliği gözeterek
seçimlere katılması gerektiğini
düşünüyoruz.
Öte yandan biliyorsunuz DTP, SDP ve
EMEP’in desteklediği adaylar
arasında Türkiyeli sosyalist,
demokrat, insan hakları savunucusu
ve değişik şahsiyetlerin bulunması
da önemli bir fotoğrafı
tamamlamaktadır. Özellikle
kazanabilecekleri yerlerden aday
gösterilen Türkiye’nin insan hakları
ve demokrasi mücadelesinde öne
çıkmış belirgin şahsiyetlerin
bulunmuş olması yine aynı listede
dindar çevrelerden şahsiyetlerin
bulunması, alevi çevrelerden
şahsiyetlerin bulunması bir bütünen
fotoğrafı tamamlayan, halkların
kardeşliği, demokrasi ve özgürlük
eksenini esas alan bir halk hareketi
olma özelliği taşımakta, böyle bir
tabloyu ortaya koymaktadır. Ben bu
açıdan özellikle Kürt halkına şunu
belirtmek istiyorum İzmir, İstanbul,
Konya ve diğer bütün yerlerde
Türkiye kökenli ama insan hakları,
sosyalist ve demokrasi mücadelesinde
öne çıkmış adaylara mutlaka güçlüce
sahip çıkılmalı, oy verilmeli ve
Kürt halkının kendisine kardeşçe
yaklaşan insanlara nasıl sahip
çıktığını böylelikle herkese
göstermelidir. Bu kişilerin
çoğunlukla Kürt oylarıyla seçilecek
olmaları Kürt halkının kardeşlik
mesajının en iyi ifadesi olacaktır.
Halklarımızın dayanışmasının da
güçlü bir mesajını içerecektir. Bu
açıdan biz bağımsız adayların gerek
Türkiye’den, gerek Kürdistan’dan
desteklenmesi ve bu adayların seçimi
kazanmasının Türkiye demokrasi
mücadelesinde, Kürt sorununun
diyalog ve barış yöntemiyle çözüm
mücadelesinde önemli bir mevzi
kazandıracağına inanıyoruz. En
azından böyle bir düzeyi
geliştirecek bir zemini
oluşturacağını düşünüyoruz. Türkiye
demokrasi mücadelesine renk katacağı
gibi Kürt sorununun demokratik
diyalog yoluyla çözüm sürecine
girmesinin zeminini
olgunlaştıracaktır diye
düşünmekteyiz.
Bu konuda 22 Temmuza az bir zaman
kaldı. Fakat halen güçlü bir havanın
yaratıldığından bahsedilemez. Bana
göre gerek adaylar olsun, gerekse de
adayları destekleyen siyasal
organizasyonlar, çok çeşitli sivil
toplum kuruluşları, seçim
çalışmalarını daha güçlü organize
etmelidir. Çünkü büyük bir dava var,
haklılık var, demokrasi özgürlük
mücadelesi var yine düzen
partilerinin şimdiye kadar halkları
açlıkla karşı karşıya bırakma,
çeşitli ekonomik, sosyal sorunların
çıkmazına sürüklemesi gerçeği
karşısında halkın çözüm gücünü
yansıtan, onun sesi olabilen bir
çıkışın daha güçlü olması gerekiyor.
Daha halkçı, daha güçlü söylemlerle
gündem oluşturan bir çıkışın zemini
vardır. Bu anlamda bir takım
yetersizliklerden bahsetmek
mümkündür. Daha güçlü bir çalışmaya
yönelmek gerekiyor. Özelikle kadın
adaylar Kürt kadınlarına hitap
edecek bir üslubu mutlaka
yakalamalıdır. Onun tarzını
geliştirmeleri gerekmektedir. Biz
halktan gelen bir ses olduğumuza
göre o zaman düzen partilerinin
taklitçiliğini yapamayız. Kendimize
özgü yöntem, üslup, tarz, kıyafet,
çalışma anlayışı ve tarzımız
olmalıdır. Yoksa düzen partilerinin
yaptığı gibi sadece insanlarla
tokalaşmakla yetinilemez. Çok
çeşitli yöntemlerle tüm çevrelere
ulaşmak, herkesi uyarmak, herkesin
sürece katılımını ve ortaklaşmasını
sağlamak gerekiyor. Onun için çok
yönlü bir biçimde çalışılması
gerektiği ortadadır. Önümüzde üç
haftalık bir zaman var, bu zaman çok
önemlidir. Adaylar daha güçlü
çalışmalı, destekleyicileri daha
güçlü desteklemeli olması gereken
siyasal duruşu yakalamak için ilgili
tüm kurumlar üstüne düşen görevi
yapmalıdır. Biz hareket olarak genel
anlamda destekleriz. Biz uygun
görüyoruz. Böyle bir süreçte bu
seçim çalışmasının zorunluluğu açık
ortadadır.
Bu seçimler Türkiye için çok önemli
bir süreci ihtiva etmektedir.
Türkiye bir yol ayrımındadır. Bu
seçimlerle birlikte yönünü tayin
edecektir. Türkiye için hayati bir
seçim sürecine girilmiştir. Ama aynı
kapsamda Kürt halkı, Kürt sorunu
için de çok önemli bir süreçtir.
Seçimler halkın siyasal iradesini
ortaya koyması açısından da önemli
bir tarihi sürece tekabül
etmektedir. Dolayısıyla tüm
Kürdistanlı yurtseverlerin
kırgınlıkları, detay anlamına
gelebilecek sorunları gerekçe
yapmadan yine bağımsız adaylar
kimdir, değildir ona da çok bakmadan
güçlü katılım sağlaması büyük
değerdedir. Kendisine yurtseverim
diyen herkes kendisi ile sınırlı
kalmadan çevresini de etkileyerek
güçlü katılım ve desteklemeyi
sağlamalıdır.
Daha önce de yaptığınız
açıklamalarda operasyonlar durursa
çatışmaların yaşanmayacağını ve
gerginliğin düşeceğini ifade
etmiştiniz. Bir süredir gerilla
eylemliliği azalmasına rağmen
gerilim düşmüş değil. En son sekiz
gerillanın yaşamını yitirdiği bir
çatışma daha yaşandı ve Türk
generalleri gerginliği tırmandıran
açıklamalarını sürdürüyorlar…
Aslında biz daha öncede açıklama
yapmıştık. Özellikle Türkiye’nin
seçim atmosferine girdiği bu aşamada
Türk ordusu bir gerginlik havasını
yaratmak ve bunu sürekli gündemde
tutmak istiyor. Sanırım bununla
güttüğü bir takım siyasal amaçlar
vardır. Yoksa biz hareket olarak
gerginlikten yana değiliz. Gerginlik
artırıcı herhangi bir girişimi
geliştirme durumunda da değiliz. Ama
Türk ordusunun gelişen operasyonları
karşısında gerillanın zorunlu
kendini savunma eylemleri ve bu
çerçevede gelişen çatışma durumları
söz konusudur. İşte en son
Uludere’nin Kela Meme alanında
gelişen operasyonda sekiz
arkadaşımız şehit düştü. Yine Botan
alanının tümünde çok yoğun bir
hareketlilik söz konusudur. Çok
sayıda askeri güç alana yığılmış,
birçok bölge işgal edilmiş, askerler
tarafından tutularak halkın
giriş-çıkışına kapatılmış durumda.
Gabar’da daha önceden de büyük bir
askeri yoğunluk olmasına rağmen en
son sekiz ayrı tepe daha tutulmuş,
Botan-Zağros alanı bir tür
sıkıyönetim alanı olarak ilan
edilmiştir. Buradaki askeri
yoğunlukla amaçlanan şey Botan
alanını düşürerek kuzey ve güneyi
birbirinden koparma suretiyle sözüm
ona kuzeyi tasfiye etme, güneye de
daha rahat saldırı yapabilme zemini
oluşturmaktır.
Kısaca Türk devletinin sürdürdüğü
operasyonlar sonucu bu gergin
atmosfer sürekli canlı
tutulmaktadır. Fakat bu sadece seçim
süreciyle de ilgili değildir.
Bir takım siyasal amaçların olduğunu
ve sadece askeri olmadığını
kendileri de söylüyorlar. Nedir bu
siyasal amaçlar ve bu seçim
sonrasındaki sürece nasıl bir etkide
bulunur?
Görülüyor ki Türk devleti adına Türk
ordusu 2007 yılını hareketimizi
tümden ortadan kaldırma ve tasfiye
yılı olarak planlamıştır. Bunu
genelkurmay başkanı 2006’nın
Ağustosunda göreve geldiği zaman
yaptığı konuşmayla başlatmıştı.
Nasıl ki 94’lerde büyük boşaltma ve
ezme hareketi geliştirilerek
hareketimiz yok edilmek istendiyse,
yine 98 deki kapsamlı operasyonlarla
beraber Önderliğimiz uluslar arası
komplo çerçevesinde hedeflenerek
hareketimiz bitirilmek istendiyse;
2007 yılı da o yıllarda edinilen
tecrübelere dayanılarak
hareketimizin bitirilme yılı olarak
planlanmıştır. Bu çok açıktır. Bunu
daha yıla girmeden Yaşar Büyükanıt
açıkladı, hemen ardından
Önderliğimizi zehirleme saldırısı
başlatıldı. Ateşkes ilan etmemize
rağmen operasyonlar artırılarak kış
boyu devam ettirildi ve bu baharda
daha da tırmandırılarak günümüze
kadar sürdürüldü. Yine halkımızı
sindirmek, bastırmak, göçertmek ve
teslim almak amacıyla yoğun baskı,
tutuklama vb. kitlelere dönük devlet
şiddeti geliştirildi. Aynı biçimde
hareketimizin yönetimini imha etme
veya kaçırma suretiyle komuta
kontrol merkezimizi yok etmeye dönük
ciddi bir konseptin hayata
geçirilmek istendiği görülüyor.
Bütün bunları bir araya
getirdiğimizde Türk devletinin 2007
yılını kendi açısından hamle yapma
ve hareketimizi yok etme yılı olarak
değerlendirdiği açıkça görülecektir.
Şimdi hareketimizin yok edilmesiyle
aynı zamanda aslında tüm Kürdistan
parçalarını hedefleme yani Kürdistan
stratejisini ortadan kaldırma
konsepti söz konusudur. Bu anlamda
hareketimizin yok edilmek istendiği
doğru, ama bununla birlikte
güneydeki federasyon da
hedeflenmektedir. Bunun öncelikli
adımı hareketimizi ezmedir.
Böylesine gözü kara, Kürt halkını
direkt hedefleyen, Kürt halkının
Türkiye içinde ve Türkiye dışında
hiçbir yerde iradeleşmesine tahammül
göstermeyen bir anlayış ve saldırı
durumu vardır.
Biz bunun aslında Türkiye ve bölge
için tehlikeli bir girişim olduğunu
hep söyledik. Önderliğimiz bunu
çeşitli vesilelerle kamuoyuna
sürekli açıklamıştır. Bu girişim çok
tehlikelidir, Enver Paşacı bir
girişimdir, Türkiye’yi parçalayacak
bir girişimdir. Böyle bir siyaset
Türkiye’yi karanlık bir mecraya
sürükleyecek ve büyük tehlikelerle
yüz yüze getirecektir. Bu nedenle
biz sürece dönük tavrımızı seçim
süreci ardından yeni oluşacak
parlamentonun, hükümetin, siyasi
iradenin genelde Türkiye’nin
sorunlarına, özelde Kürt sorununa
yaklaşımına bakarak belirleyeceğiz.
Eğer seçimler ardından çözümleyici
bir yaklaşım gelişirse biz buna açık
olacağız. Çözüm değil, inkar imha
siyasetini devam ettiren hele hele
CHP’nin MHP’nin sürekli ifade
ettikleri tarzı şiddetlendirerek
devam ettiren bir politika seçim
sonrasında da resmileşirse bu şu
anlama gelir; Türk devleti
önümüzdeki en az beş altı yılını
Kürt halkına karşı savaşmakla
geçirecektir. Sadece Türkiye’deki
Kürtlere karşı değil, tüm Kürtlere
karşı bir savaş ve saldırı düzenine
geçecektir. Kürt halkı da buna karşı
kendini savunma mücadelesini
verecektir. Bu anlamda seçim
sonrasında demokratik çözüm
çizgisinin gelişmemesi halinde
müthiş bir savaşın gelişebileceğini,
bölgede çatışmanın ve gerginliğin
çok daha yüksek düzeylere
tırmanabileceğini söylemek
mümkündür.
Çünkü Kürtler de ne Türkiye’de ne
başka bir yerde artık eskisi gibi
köleci bir sistemi kabul etmezler.
Bugün bizim ulaştığımız bir güç
düzeyi söz konusudur. İdeolojik,
felsefi, politik ve örgütsel
açılardan yine direnişi sürdürmenin
gerekli dinamiklerine sahip olma
bakımından Kürt halkı uzun yıllar
direnebilecek araçlara ve
argümanlara sahiptir. PKK’nin
yarattığı zemin güçlü bir zemindir.
Türk devletinin bunu hafife almaması
gerekiyor. Bugün gerilla artık
Kürdistan’da toplumsal yaşamın bir
parçası haline gelmiştir. Bunu
generallerin kendileri de itiraf
ediyorlar. Gerillayı yenmek, tasfiye
etmek on yılları belki de yüz
yılları alabilecek bir şeydir ve
aslında mümkün de değildir. Kürt
halkı var oldukça onun özgürlük
dinamikleri ve özgürlük güçleri de
var olacaktır. Kürt sorunu var
oldukça özgürlük gerillası da var
olacaktır. Öte yandan güney
Kürdistan’da bu gün bir devletleşme
ve kendi ordusunu kurma durumu
vardır. Doğu Kürdistan’da özgürlük
mücadelesi yükselmektedir. Bize göre
Türk devletinin bu biçimde Kürt
halkını hedeflemesi aslında
Türkiye’nin geleceğini karartmayla
eş anlamlıdır. Türkiye’nin bunu
başarması mümkün değildir. Çünkü
Kürt halkı da güçlü dinamiklere
sahiptir ve bir de uluslar arası
koşullar vardır. Tarihte belki de
ilk kez uluslar arası koşullar Kürt
halkının lehinedir ve özgürlük
mücadelesini başarıya ulaştırmaya
imkan sunmaktadır. Hem hareketimizin
yarattığı zemin ve ulaştığı düzey
hem güney Kürdistan’daki kazanımlar
hem de uluslar arası koşullar bir
arada düşünüldüğünde aslında Türkiye
devleti açısından yeniden
değerlendirilmesi gereken bir
tablonun bulunduğu açıkça görülür.
Artık öyle şiddetle, askeri zorla
sonuç almanın imkan dahilinde
olmadığının görülmesi gerekir. Eğer
bunda ısrar edilirse Kürt halkı
olarak biz de buna karşı tabi
direniş mücadelesini yükseltme
kararlılığında olacağız. Kürt
halkının başarılı bir direnişi
geliştirecek güç ve kararlılıkta
olduğuna hiçbir kuşku yoktur.
Ordunun başarısızlığının da
göstergesi sayılabilecek bazı
açıklamaları ve tartışmaları oldu.
Örneğin Profesyonel orduya geçiş
anlamında yeni bir askeri konsept
benimsendiği tartışılıyor. Yine köy
muhtarlarının ve imamların gerillaya
yardım ettiği ve bir gerillanın
dağda kalabilmesi için ovada en az
on işbirlikçinin yardım etmesi
gerektiği belirtiliyor. Bu
açıklamaları ve benimsenen yeni
askeri konsepti nasıl ele
alıyorsunuz?
Önemli bir soru. Her şeyden önce
genelkurmay başkanı ve kara
kuvvetleri komutanının geçen hafta
içinde Isparta’daki komando eğitim
okulunda yaptıkları açıklamalar çok
ilginç, çarpıcı gerçeklikleri açığa
vuran açıklamalardır. Bir kere
profesyonel ordu adı altında paralı
askerliğe geçiş kararı, milli
ordunun başarısızlığının itirafıdır.
Orada profesyonel ordu adı altında
aslında milli ordunun başarılı
olmadığı, başarılı bir mücadele
yürütemediği bunun yerine var olan
altı komando tugayının artık paralı
askerlerle örgütlendirileceği ifade
edilmektedir. Uzman çavuş dedikleri
paralı askerlerdir, profesyonel ordu
dedikleri odur. Paralı askerlerle
gerillaya karşı daha başarılı bir
mücadele stratejisinin çizildiği bir
konuşmaydı. Türkiye’nin belli başlı
yazarlarını, gazetecilerini
çağırarak onlara bunu anlattılar.
Çoğu belki anlamıştır ama birçoğu
sarhoş olurcasına çözümleyici, ikna
edici tasarımlardır diye
propagandasını yapıyorlar. Oysa
esasında milli ordunun başarılı
olmadığı bunun yerine paralı
askerlerin örgütlendirileceği ifade
edildi orada. Bu bir itiraftır,
başarısızlık itirafıdır. Bir de altı
tugayın paralı askerlere
dönüştürülmesi demek, Türkiye
ekonomisine ağır bir yükün
bindirilmesi demektir. 25-30 bin
kişinin kıyak maaşla yeni bir yük
olarak Türkiye halkının sırtına
yüklenmesidir.
Anlaşılıyor ki genelkurmayın
hükümetle yaptığı son görüşmelerde
bu konuşulmuş hükümet de buna onay
vermiştir. Böyle bir ordu sistemi
Türkiye’de şimdiye kadar olmayan bir
şeydi. Bu yeni geliştirilmek
istenmektedir. Her şeyden önce
paralı askerlik sistemine geçiştir.
Dolayısıyla şimdiye kadar başarılı
olamadıklarının da itirafıdır. Öte
yandan genelkurmayın “artık imamlar
ve muhtarlar da eylem yapıyor, mayın
koyuyorlar yola, her bir gerillanın
dağda kalabilmesi için en az aşağıda
on kişinin olması gerekir” demesi,
aslında Kürdistan’daki gerillanın
toplumsallaştığının itirafıdır. Bunu
da itiraf etmişlerdir. Kürdistan’da
bulunan gerilla için şurada şu
kadar, burada bu kadar gerilla var
deniliyor. Türkiye’deki gerilla
gücümüz öyle yüzlerle ölçülebilecek
bir güç değildir. Doğrudur onun
toplumsal zemini vardır. Bu olmasa
Dersim’de üç yüz, beş yüz gerilla
yıllar yılı yaşayamaz. Elbette ki
onu destekleyenleri var, onun
milisleri var, onun halkı var onu
koruyanı kollayanı, besleyeni,
destekleyeni vardır. Bunu generaller
çok doğru bir biçimde
söylemişlerdir. Fakat bu işin diğer
bir yanı da şudur: “gerillayı
tümden yok etmek için,
işbirlikçilerini de yok etmek
gerekiyor” diyerek toplumu
hedeflemektedirler, bu çarpıcıdır.
Tüm Kürt halkını hedeflemektedirler.
Gerilla şahsında orada Kürt halkının
hedefleneceği ilan edilmektedir. Bu
çok önemli bir husus.
Bu gün artık Kürdistan’da köy
imamları, köy muhtarları eylemci
olmuşsa bu hareket toplumsallaşmış
demektir. Her gerillayı destekleyen
aşağıda on kişi varsa o zaman bu
gerilla hareketi bir toplumun
sesidir, özgürlük davasının temsil
gücüdür. Bunu generallerin kendileri
istemeden dolaylı bir biçimde itiraf
etmektedir. Ama bununla birlikte onu
tümden yok edeceklerini tek kişi
kalmayana kadar askeri şiddette
ısrar edeceklerini söylemeleri Kürt
halkını gerekirse katliamdan
geçireceklerini, bundan
sakınmayacaklarını bu konuda kararlı
olduklarını ifade etmiş
olmaktadırlar.
Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve
Kürt halkının iradesinin tanınmak
istenmemesi vardır. Bakın Kürt
halkının Önderliği 9 yıldır dünyada
eşine rastlanılmayacak bir sistemle
İmralı’da tutulmaktadır. Aslında en
ağır işkence uygulamasının bile
yanında hafif kaldığı bir psikolojik
işkence sistemi geçerlidir orada.
Önderlik bu koşullarda tutulmasına
rağmen daha fazla tedbire başvurma,
zehirleme girişiminde bulunma, hücre
cezaları, avukat ve aile
görüşmelerinin engellenmesi gibi
yaptırımlarla Önderliğimizin sesini
kısma girişimlerinde
bulunmaktadırlar. Hatta seçim
alanlarında Önderliğimizin imhası
üzerinden politika yapmakta ve oy
avlamaya çalışmaktadırlar.
Hem Önderliğimiz, hem Kürt
siyasetçileri hem de o gerillaya
yardım ediyor dedikleri, hedef
gösterdikleri köy imamları, köy
muhtarları, bütün sıradan Kürt
insanları aslında Türkiye ile
birlikte yaşama istemini dile
getirmektedirler. Barış ve
demokratik çözüm ısrarını
vurgulamaktadırlar. Buna rağmen Türk
devleti “hayır biz sizi tanımıyoruz,
bir irade olarak görmüyoruz, sizi
ezeceğiz, dilinizi yasaklayacağız,
sadece Türk olma hakkınız var, bunun
dışında yaşama hakkınız yoktur”
diyerek dayatmada bulunursa bu halk
da şerefi, onuru, geleceği ve kendi
benliğini yaşatmak için her türlü
riski göze alarak direnecektir. Kürt
halkıyla Türk devletinin yaşadığı
esas sorun budur.
Son süreçte hareketinize dönük
ayrılıkçı ya da bölücü terör örgütü
yerine sadece terör örgütü ve
terörist tanımlamaları kullanılıyor.
Türk devleti böylelikle Dünyada ki
terör konseptinden yararlanmak ve
destek sağlamak istiyor. Bu mümkün
olabilir mi, söylemleri değiştirerek
uluslar arası destek sağlamak mümkün
mü?
Deniz Baykal da dün Sosyalist
Enternasyonalde halkımızın özgürlük
ve demokrasi mücadelesine “terör”
diyordu. Bu teröre Irak hükümetinin
meşruiyet kazandırdığını belirtiyor
ve bütün dünyayı bu terör hareketine
karşı mücadele yürütmeye
çağırıyordu. Tarihin en eski
halklarından olan Kürt halkı,
diline, kültürüne sahip çıkma
mücadelesi vermektedir. Bu mücadele
meşru bir mücadeledir. Yeryüzündeki
halkların birçoğu bu mücadeleyi
vermiştir ya da vermektedir. Bu
mücadeleyi Türk devlet yetkilileri
terör olarak adlandırıyorlar.
Teröristten kastettikleri de Kürt
halkıdır. Kürtlüğünü sahiplenen her
Kürt onlar için teröristtir, onlara
göre Kürtlüğünü inkar etmeyen bir
imam da teröristtir, bir muhtar da
teröristtir, bir milletvekili de
teröristtir. Yani “ben Kürdüm” diyen
herkes teröristtir. Terörden Kürt
halkının haklı davasını
kastediyorlar. Belli sayılar
veriyorlar ve ‘bu kadar terörist
var, bu kadar gerilla var’ diyorlar.
Bu kadar gerillanın halka dayanmadan
bu orta yerde yaşaması mümkün müdür.
Dayandığı bir halk vardır, gerilla
kırk milyonluk bir Kürt halk gücüne
dayanmaktadır. Kaldı ki sayıyı
istesek artıra da biliriz. Yani bir
halk vardır ve bu halkın öz
evlatlarının kendi halkının
özgürlüğü için dağa çıkma her şeyi
göze alma mücadelesi vardır. Burada
görülmesi gereken husus şudur, Kürt
halkının haklı davası artık
uluslararası komu oyuna kendini
dayatmıştır, Ortadoğu yeniden
biçimlendirilirken Kürt halkının bu
haklı davası ve iradeleşme isteminin
kabul görmesi gerekmektedir. Türk
devletinin “tanımayalım, inkar
edelim, ortadan kaldıralım” istemi
ve siyaseti beyhudedir. Çağımızda
hiç kimseyi bu siyasete dahil
edemezler. Deniz Baykal istediği
kadar çağrı yapsın, istediği kadar
uluslar arası düzeyde propaganda
yapsın, artık Kürt halkının
yürüttüğü meşru haklı mücadele
karşısında uluslararası güçleri
harekete geçiremezler. Çünkü Kürt
halkının istemleri halk olmaktan
kaynaklanan doğal istemlerdir.
Kimsenin sınırlarını değiştirme
isteminde değildir. Kimsenin
topraklarını işgal etme isteminde
değildir. O halk olmaktan kaynaklı
doğal haklarını istemektedir.
Gerilla bunu istemektedir.
Dolayısıyla Gerilla Kürdistan’da
meşru bir kuvvettir, yasal bir
güçtür. Onlar istedikleri kadar
terörist desinler, gerçek öyle
değildir. Gerçek şudur, kırk
milyonluk Kürt halkı vardır, onun
istenci vardır, onun irade olma
mücadelesi vardır. Bunun karşısında
ise bunu ortadan kaldırmaya dönük
Türk devletinin ısrarlı kararlı
devlet terörü vardır. Biz devlet
terörünün durdurulması için dağa
çıktık, devlet teröründen korunmak
için dağa çıktık. Gerillanın
başlangıcı böyledir. Ortada bir
devlet terörü vardır.
Türkiye’de son dönemde sözüm ona
“terörü tel’in” mitingleri
yapılıyor. Aslında bu mitingler Kürt
halkına karşı tertiplenmektedir ve
fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Türk
halkı da sağduyuya sahip bir
halktır. Bu konuda Türk halkının
ırkçı-şoven kesimlerin Kürt halkına
karşı tertiplediği mitinglere
katılmaması Türk halkında ciddi bir
sağduyunun hakim olduğunu bir kez
daha herkese göstermiştir. Dikkat
edelim laikliğe, cumhuriyete sahip
çıkma mitingleri oldukça büyük
kitlelerin katıldığı mitinglerdi.
Bunları düzenleyen kesimler fırsat
bu fırsattır diyerek yönü bu sefer
Kürt halkına çevirmek istediler.
“Teröre karşı” adı altında Kürt
halkına karşı miting tertiplemeye
yöneldiler -ki bunu ordunun çağrısı
üzerine yaptıkları biliniyor- bu
fiyaskoyla sonuçlanmıştır.
Aralarında kendisine saygın diyen
bir takım kurum ve şahsiyetler de
vardır. Onlara söyleyeceğimiz söz
şudur, eğer gerçekten teröre
karşılarsa ilk önce devlet terörüne
karşı çıkmalıdırlar. Özel timlerin,
polisin, jandarmanın, komando
tugaylarının Kürdistan’da yaptığı
katliamlara karşı çıkmalıdırlar. Sen
devlet terörünü alkışlayacaksın Kürt
halkının bin bir emekle ortaya
çıkardığı değerler temelinde
yürüttüğü onur mücadelesine de terör
diyeceksin. Yutulur mu bu, çağımızda
bunu uluslararası kamuoyuna
yutturmanın koşulları artık ortadan
kalkmıştır. Bunu herkesin görmesi
gerekiyor. Ortada haklı bir dava
vardır. Bir insanlık mücadelesi
vardır ve bunun karşısında Türk
devletinin ordu gücüne dayanarak
şiddet temelinde bu haklı davayı
bastırma, ortadan kaldırma pratiği
durmaktadır. Bugün Kürdistan’da
cereyan eden olayın esası özü budur.
Hudson enstitüsünde tartışılan
senaryolar çerçevesinde
hareketinizin yönetimine dönük
kaçırma ve Türkiye’ye teslim etme
gibi senaryoların tartışıldığı, bu
temelde YNK’nin de bilgisi dahilinde
sizin ve Cemil Bayık’ın kaçırılması
için bir hazırlığın olduğu basına
yansıdı. Bu tür girişimler oluyor
mu, iddiaların doğruluk payı var mı?
Biz de izliyoruz, Türk devletinin
hareketimize dönük 2007 yılı
açısından geliştirdiği yok etme
konsepti çerçevesinde böyle bir
planlamanın var olduğunu düşünmek
mümkündür. Ama buna uluslar arası
güçler ne kadar dahil olur, yine
güneyli güçler ne kadar dahil olur
bu konuda mevcut duruma bakılarak
net bir şey söylemek güçtür.
Kuşkusuz siyaset aynı zamanda bir
çıkar meselesidir. Her devlet ve her
güç kendi çıkarlarını düşünerek
çeşitli senaryolara göz yumma
biçiminde yada bizzat katılarak
iştirak edebilir. Burada bizim esas
hedeflediğimiz şey Kürdistan’da
artık hiçbir örgütün dar örgütsel
çıkarları düşünmemesi gerektiğidir.
Dar örgütsel çıkarlar ekseninde
değil, ulusal çıkarlar ekseninde bir
siyasetin giderek Kürdistan’da
egemen olmasını savunuyoruz. Bu
önemlidir. Bu anlamda Kürdistani
örgütlerin böyle bir şeye ne kadar
katılıp katılmadığı konusunda bir
şey söyleyemeyiz. Biz pek
sanmıyoruz. Yine uluslararası
güçlerin böyle bir politikaya
yönelip yönelmeyeceği tartışma
konusudur. Şimdi ABD’nin böyle bir
senaryoya yönelmesi demek Kürt
halkının ezici çoğunluğunu temsil
eden bir hareketi hedeflemesi
demektir. Bunu aklı başında hiçbir
ABD’li siyasetçi yapmaz. Neden?
Çünkü bugün ABD’nin bölgeye dönük
müdahalesinde güçlü bir statükocu
dirençle karşılaşması durumu söz
konusudur. Bu statükonun
değişmesinden yana olan en önemli
güç Kürtlerdir. Bütün batı dünyası
için Ortadoğu’daki statükoyu aşma
ciddi bir olaydır. Bu konuda en
azından statükodan çıkarı olmayan,
statükonun değişmesini isteyen tek
Kürt halkı vardır. Kürt halkını da
kalkıp statükocu güçlerle ortak bir
biçimde hedeflerlerse kendi
projelerinin altını oymuş
olacaklardır. Burada Kürt halkının
bir bütünen bu uluslar arası
konseptle müttefik durumunda olup
olmadığı sorulabilir. Öyle değildir
ama Kürt halkı statükoya karşı bir
duruş sergilemektedir. Mevcut
statükodan bir çıkarı yoktur. Fakat
çok iyi biliyoruz ki Türk devletinin
Ortadoğu’daki statükoyu korumak için
yapmadığı bir şey yoktur. Irak’taki
eylemcileri desteklemekten tutalım,
İran, Suriye vb. ülkelerle ittifaka
kadar çeşitli yol ve yöntemlerle her
türlü şeyi yaptığını herkes
bilmektedir. Bunu uluslar arası
güçlerin istihbaratçıları daha iyi
bilirler. Ortada bir statükocu güç
var, statükoyu koruyan güç var buna
müdahale eden güçler statükoya dahil
olmayan güçleri de hedeflerlerse
kendi önlerini kesmiş olurlar. O
açıdan ben ABD’nin de öyle kendi
çıkarları açısından Kürt halkını
kolay kolay hedeflemeyeceğini
düşünüyorum. Ama yine de dar
çıkarları gözeten bir takım
politikalar da söz konusu olabilir.
Tümüyle bunu da olasılık dışı
tutmuyoruz, her şeye karşı ihtiyatlı
olmak durumundayız. Ortadoğu bir
kurtlar sofrasıdır. Dolayısıyla her
olasılığı değerlendirmek
durumundayız. Bu açıdan çeşitli
tedbirlerimizin de olması bir
zorunluluktur. Aynı biçimde Kürtler
arasında gelişen belli bir ulusal
tutum düzeyi söz konusudur. Bunun
tersine düşebilecek her hangi bir
girişim bunu yapan güce zarar
verebileceği gibi tüm Kürt halkına
da zarar verecektir. Onun için
herhangi bir örgütün buna kolay
kolay cesaret edemeyeceğini
düşünüyorum. Ama tabi örgütler
içinde bir takım dar gruplar oluyor,
farklı eğilimler olabiliyor. Bu
konuda merkezi kararlaşma değil de
farklı grupların böyle oyunlara
dahil olma olasılığını düşünmek
gerekiyor. Esasen bu konuda ilgili
güçler açıklama yapmalıdır. Kim bu
projeye dahildir diye konuşuluyorsa
kimin böyle bir olayda adı geçiyorsa
o gücün açıklama yapması daha
doğrudur. Bu soruyu daha çok YNK’ye
sormak lazım. Biz YNK’nin bazı
açıklamalar yapması gerektiğini
düşünüyoruz. Kendilerinin merkezi
düzeyde böyle bir konsepte dahil
olabileceğini pek sanmıyoruz ama
içindeki farklı grupların işi
olabilir. Bu konuda net bir şey
bilmiyoruz ama kendilerinin bu
konuda kamuoyunu tatmin edecek bazı
açıklamalar yapması gerektiğini
düşünüyoruz.
Hudson enstitüsündeki tartışmalarda
hareketinizin yönetiminin Türkiye’ye
teslim edilmesinin AKP’nin işine
yarayacağı için Türk generallerince
istenmediği, böyle bir kaçırma ve
teslim etme senaryosuna karşı
çıktıkları tartışmaları oldu. Bu
tartışmalar hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Böyle şeyler tartışılıyor ne kadar
doğru ne kadar yanlış bilemiyoruz.
Eğer öyle bir şey gündeme gelmişse
ordu mensuplarının karşı çıkması
muhtemeldir. Çünkü şu anda Türkiye
seçim sürecinde ve ordu gerginlik
yaratarak AKP değil de diğer
partilere referans vermek
istemektedir. Gerginliğin bir amacı
da odur. Dolayısıyla böyle bir şeyi
savunmuş olabilirler.
Önderliğimiz bilindiği gibi uluslar
arası bir komployla yakalanarak
Türkiye’ye teslim edildi. Aynı şeyi
hareketimizin yönetimi için de
düşündükleri anlaşılıyor ancak arada
fark vardır. Önderliğimiz
yurtdışındaydı, dolayısıyla
yakalanıp teslim edilmesi bulunduğu
alandaki güçlerin olanakları
dahilindeydi. Biz kendi
ülkemizdeyiz, özgür dağlarımızdayız,
kendi özgücümüzle kendimizi
savunacak bir pozisyondayız. Bizi
nasıl esir alıp teslim edecekleri
konusu ilginçtir. Güya bizi
görüşmelere çağıracaklarmış da orda
yakalayacaklarmış falan, bir sürü
senaryo. Bizim de kendimize göre
tedbirlerimiz vardır ve bu sanıldığı
gibi kolay değildir. Bir de sanki
biz burada Irak hükümetinin veya
güneyli güçlerin denetimi ve
onayıyla bulunuyormuşuz, onlar
istese bizi tutuklar, istese çıkarır
gibi bir hava estiriliyor. Durumun
böyle olmadığını Türk devletinin, en
başta da o generallerin çok iyi
bildiğini belirtmeliyim. Bizim
bulunduğumuz zeminler yüz yıllardır
Kürt özgürlük hareketlerinin hareket
ettiği zeminlerdir. Irak sınırı,
Türkiye sınırı birçok yerde belli
değildir. Şimdi Çukurca sınırı
nerededir. Türk askeri orada var
mıdır, yoktur. Neresi Irak, neresi
Türkiye kim biliyor? Kürt halkı
Botan Behdinan halkasında her zaman
direnişçi güçlerini bulundurmuştur.
Tarihin çeşitli aşamalarında olduğu
gibi biz de yirmi beş yıldır
buralarda bulunuyoruz. Ve kimse de
bizi buradan söküp atamaz. Biz
Kürdistan dağlarının
zirvelerindeyiz. Türk devleti bunu
çok iyi biliyor. Onun istemi Kürt
çatışmasını yaratmaktır. O tekrar
Kürdü Kürde kırdırmak istiyor. Yoksa
kimsenin bizi buradan söküp
atamayacağını çok iyi biliyor. Kaldı
ki kendileri yirmi beş yıldır bunun
için uğraştılar yapabildiler mi? İlk
Türk operasyonu 1983’de oldu.
Ardından onlarca operasyon yaptılar.
Bizi buradan söküp atabildiler mi ki
şimdi kalkıp bunu başkalarından,
ABD’den istiyorlar. “Niye PKK yi
oradan söküp atmıyorsunuz?”
diyorlar. Sen niye söküp atamadın
peki? O kadar övündüğün büyük
ordunla yapamadığın şeyi nasıl bir
başka güçten istiyorsun?
Dayattıkları tarih boyunca
gerçekleşen Kürdü Kürde kırdırtma
politikasıdır. Buna güneyli güçlerin
artık gelmeyeceklerini resmen
deklere etmeleri karşısında adeta
çıldırırcasına onlara da
saldırmakta, onları da
hedeflemektedirler.
Burada ortaya çıkan şey şudur, Kürt
halkı artık öyle kandırılacak, bir
takım vaatler temelinde birbirini
kıracak bir konumdan çıkmıştır.
Kürdistan’da yeni bir aşama, ulusal
birlik aşaması yaşanmaktadır ve Kürt
siyasetinde belli düzeyde milli bir
yön ve bir aydınlanma durumu söz
konusudur. Onun için Türk devletinin
eskisi gibi artık öyle kolay kolay
Kürtleri birbirine kırdırtma
politikasını başaramayacağını
düşünüyorum. Aslında Türk devletinin
KDP ve YNK’den istediği şey budur.
“Siz Kürtler birbirinizi vurun”
demektedirler. Yoksa hiç kimsenin
bizi buralardan söküp atamayacağını
çok iyi biliyorlar. Çünkü kendileri
de söküp atamamışlardır. Kaldı ki
biz başkasının topraklarında
değiliz, biz Kürdistan
direnişçilerinin yüz yıllardır
bulunduğu zirvelerdeyiz,
alanlardayız.
Irak sorunu, sınır ötesi operasyon
gibi şeylerin bu kadar
gündemleştirilmesi kasıtlıdır.
Hesap, Kürdistan stratejisine dönük
saldırı başlatmadır. Kerkük sorununu
kendi istemleri doğrultusunda çözüme
kavuşturmak için bizim bu
alanlardaki varlığımızı bir tehdit
ve şantaj unsuru olarak
kullanmaktadırlar. Tamam, güneye
saldırı da yapabilirler -bu kadar
konuştuklarına göre biraz da saldırı
yapmaları gerekiyor- ama bu saldırı
herhangi bir sonuç alamayacaktır. En
son Yaşar Büyükanıt da söyledi,
zaten çoğu zaman itirafları iyi
yapıyor, dedi “biz yok edemeyiz ama
geçmişte yaptığımız gibi darbe
vururuz” aslında geçmişte ne kadar
darbe vurdu ortadadır. Vurduğu kadar
kendisi de yedi. Savaştır gelirse
savaş olacaktır, savaş bu dağlardan
metropollere kadar yaygınlaşacaktır.
Bizim bu konuda tecrübemiz vardır,
biz öyle ciddi darbeler yemeyiz,
herkes bundan emin olabilir. Bütün
dostlar bundan emin olabilir. İşin
esası budur.
Onların bu kadar dayatmada
bulunmalarının iki nedeni vardır,
bir Kürt çatışmasını yaratmak iki
Kürdistan stratejisini ortadan
kaldırmak. Bu anlamda Kerkük
sorununu kendi çizgilerine göre
çözüme kavuşturmak, Kürdistan’dan
ayırmak böylece sözüm ona Kürdistan
ekonomisini zayıflatarak Kürdistan
stratejisini yok etmektir. Onların
amacı esasen budur. O yüzden bu
kadar gündeme getiriyorlar ve bu
biçimde gerginleştirerek uluslar
arası güçlere dayatmada
bulunuyorlar, dünyaya çağrı
yapıyorlar. Beklentileri şudur “biz
Kürt halkını tanımıyoruz,
tanımayacağız siz de gelin bize
katılın” Dünya katılmaz onlara çünkü
yaptıkları çağdışı bir şeydir. Kimse
buna katılmayacaktır. Sonuç olarak
bizim öyle kaçırılmamız kolay bir
şey değildir. Ama başkaları
tartışabilir, nitekim
tartışıyorlarmış, tartışabilirler
fakat bizim kaçırılmamız benim
şahsen düşünemediğim bir durumdur.
Biz belki çatışırız savaşırız vurula
da biliriz ama öyle kaçırılma gibi
bir durum söz konusu olamaz.
|