|
Mustafa karasu ile
yapılan röportaj
Önümüzdeki
süreçte ABD’nin Ortadoğu’ya
yaklaşımı ne olabilir? Yıl sonunda
ABD’de yapılacak olan Başkanlık
seçimi politikayı nasıl etkileyecek,
ya da Başkanlık seçiminin dış
politikaya yansıması ne olacak?
Mustafa KARASU: ABD’nin bölgede
zorlandığı doğrudur. Uyguladığı
politikaların istenen düzeyde sonuç
vermediği açıktır. ABD’nin mevcut
durumda müdahalenin ilk dönemlerinde
savunduğu gibi çok köklü
değişiklikler yerine, bölgedeki
birçok aktörü de kullanarak düşük
yoğunluklu bir savaşı kabul etmek,
daha doğrusu savaşı kontrol edebilir
durumda tutarak zaman içinde
ağırlığını attırmak istemektedir.
Nitekim son zamanlarda birçok
bakımdan çelişki içinde olduğu
kesimleri de yanına alarak
sıkıntılarını azaltmaya
çalışmaktadır. ABD’nin bölgeye
yönelik önümüzdeki dönem
politikasının bu olduğu
söylenebilir. Tümden sonuç almayı
hesaplayan bir planlamasının
olduğunu sanmıyoruz, ancak yine de
çok kötü sürprizlere meydan
bırakmayacak bir yaklaşımla siyasal
duruma hakim olmak istiyor. Önünü
görerek yeni politika ve planlamalar
içine girmek istiyor. Ortadoğu’daki
bütün sıkıntıların kaynağında önemli
rol oynayan ve kurmak istediği
siyasal denklemleri sıkıntıya
düşüren Arap-İsrail sorununda da
benzer bir yaklaşım yaratmayı
düşünüyor. Nitekim Suriye’yi
İsrail’e yakınlaştırma çabası bu
yaklaşımın sonucu olarak ortaya
çıkıyor. Aslında ne Suriye’nin ne de
İsrail’in isteklerini yapma
yaklaşımı içerisinde değil, her
ikisini belli bir noktada
uzlaştırmak istiyor. Aynı şey
İsrail-Filistin sorununa yaklaşımı
için de geçerlidir. Burada da ateşi
düşürmek istiyor.
Bu
düşündüklerini uygulayabildiği
taktirde Irak ve bölge üzerindeki
politikalarını daha kolaylıkla
uygulayabileceğini hesaplıyor.
Aslında kendi askeri, siyasi,
ekonomik gücüne dayanarak “zamana
yayarak kazanma” stratejisini
uygulamaktadır. Yine Arap dünyasında
konumunu güçlendirdiği taktirde
Irak’ta da etkili olabileceğini;
kuracağı denge ile İran’ı
yalnızlaştıracağını hesaplamaktadır.
ABD’nin politikası esas olarak
İran’ı yalnızlaştırmak, bölge
üzerinde etkisini arttırmak ve bu
temelde Irak’ta kendisine sıkıntı
çıkaranları törpülemek istemektedir.
Bunu başarabilirse Afganistan ve
Pakistan’da da konumunu, pozisyonunu
güçlendireceğini hesaplamaktadır.
ABD’nin böyle bir politika izlediği
görülmektedir. Tabi bu dönem işte
“ben Ortadoğu’ya gittim, statükoları
yıkacağım, şöyle radikal dönüşümler
yapacak, özgürlük ve demokrasi
etireceğim” söylemlerinin ne kadar
boş olduğunu gösteriyor. Tabi ki
sermayenin serbest ve güvenli
dolaşımı açısından belli açılımları
her yerde yapacaktı. Irak’a
dayanarak bunu Suudilerde de,
Ürdün’de de, başka birçok yerde de
yapacaktı. Mevcut bazı hakları
dayatıyor, ama bunlar
göstermeliktir. Atacağı adımlar da
özgürlük ve demokrasi
getirmeyecektir. Attığı ve atacağı
adımlar siyasal, ekonomik ve
kültürel olarak daha fazla etkili
olduğu bir ortam yaratacaktı. Ancak
bunda da başarılı olamadı. Düşündüğü
gibi olmayınca B planı
diyebileceğimiz, yine geri güçlerle,
statükocu güçlerle uzlaşma ve
anlaşma temelinde politikalarını
etkin kılmaya çalışmaktadır. Amacı;
sermayenin serbest ve güvenli
dolaşımını gerektiren liberal
açılımları gerçekleştirmektir. Kendi
hakimiyetine yol açan bir statükoyu
ya da siyasal hedefi gözeteceğini ve
yeri geldiğinde bunu devreye
koyacağını hesap etmek gerekiyor.
Yapılacak olan Başkanlık
seçimlerinin ABD’nin Ortadoğu
politikalarında çok köklü değişimler
yapmasına yol açacağını söylemek
yanılgı olur. Böyle düşünmek ABD’nin
gerçeğini görmemek olur. ABD mevcut
durumda dünyanın en büyük hegemon
gücüdür. Şu veya bu hükümetin ya da
başkanın politikalarına göre çok
köklü değişimler yapma şansı yoktur.
Daha doğrusu sistemin böyle bir
lüksü yoktur. Ancak bazı rütuşlar
yapabilir, ki bunlar da esası
değiştirmez. Önümüzdeki dönemde
ister Demokratlar gelsin, isterse
Cumhuriyetçiler ABD’nin müdahale
süreci devam edecektir. Bu konuda
esası değiştirmeden kimi tercihleri
yapmaları mümkündür. ABD’nin halefi
İngiltere’den devraldığı
Ortadoğu’daki ağırlığını bundan
sonra da sürdürecektir. ABD’nin
Ortadoğu’dan çıkması düşünülemez.
Kapitalizm 300 yıldır Ortadoğu’da
sistemini kurmak ve sürdürmek, hakim
olmak istiyor. Bundan sonra da bu
yaklaşım devam edecektir. ABD’nin
Ortadoğu politikasında çok fazla
değişiklik olmayacaktır. Bölgedeki
siyasal aktörler konusunda kimine
biraz daha fazla ağırlık verdiği,
kimini geriye ittiği, kimini biraz
daha öne çıkardığı yeni dengeler
deneyebilir. Yani bu yönüyle
Cumhuriyetçilerin yürüttüğü
politikaları başarısız gören
Demokratlar, yeni arayışlar ve
alternatif politikalar yürütmeye
çalışacaklardır. Ancak bu bölgeye
ABD’nin askeri müdahalesinin son
bulacağı, siyasi boşluklar
oluşacağı, bu boşlukları da çeşitli
güçlere devredeceği bir durumu
ortaya çıkmaz.
ABD
büyük bir güç ve kendi
politikalarına güveniyor. “Kim
benimle uzlaşırsa, ilerde onu kendi
içimde eritirim” ya da “onu kendi
politikalarıma çekerim” diye
düşünüyor. Bu açıdan radikal
İslamcılar uzlaşsa ABD dünden buna
hazırdır. ABD Talabani’yle bile
uzlaşmaya hazırdır. Yeter ki kendisi
açısından da bir uzlaşma olsun. Bu
bölgedeki herhangi bir güçle -kim
olursa olsun- yapacağı uzlaşmadan
kazançlı çıkacağını düşünüyor.
Demokratlar iktidara geldiğinde
belki uzlaşma eğilimi artabilir, ama
bu ABD’nin bölgeye müdahaleden
vazgeçeceği, geri çekileceği gibi
bir politikaya yol açmaz. Kimse
ABD’nin bu müdahaleden vazgeçeceği,
geri çekileceği gibi bir beklenti
içine girmemelidir.
Cumhuriyetçilerin, Demokratların
politikalarını bölgedeki kimi
aktörlerin -buna Kürtler de dahil-
takip etmesi, izlemesi
gerekmektedir. Demokratların
iktidara geldiklerinde Yahudilerden
uzak bir politika izleyeceklerini
düşünmemek gerekir. Tarihsel çizgi
gözetildiğinde Demokratların belki
de daha fazla İsrail-Türkiye eksenli
bir politikayı esas alacaklardır.
Hatta İran’la fiili bir uzlaşmaya
gitmeleri, daha yumuşak bir politika
izlemeleri gündeme gelebilir.
Araplara daha yakın duran, Suni
Arapları daha fazla gözeten
politikalar yerine, Şiileri
dışlamayan, İran’ı dışlamayan,
onları daha fazla yanına çekerek
İsrail-Türkiye-İran ekseninde
İslam’ı dengeleme gibi alternatif
politikalar gündeme gelebilir. Böyle
bir politika demokratların tarihsel,
siyasal çizgilerine uygundur.
Sonuç
itibariyle, kim gelirse gelsin ABD
bölgedeki hakimiyetini sürdürmeye
çalışacaktır. Bu da bölge
halklarının kendi demokrasi
mücadelelerini yürütmelerinin ve
demokratik sistemlerini kurmalarının
gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu tür gelişmeler olur ve demokrasi
dinamiği güçlenirse ABD geri
çekilmek zorunda kalır. Bölgede
anti-emperyalist, anti-kapitalist
tek duruş; bölgenin
demokratikleşmesiyle
gerçekleştirilebilir. Demokrasi
mücadelenin dışında dış güçlerin
bölgeye müdahalesini geriletecek
hiçbir güç söz konusu olamaz.
Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi
stratejisi aynı zamanda
anti-emperyalist ve dış müdahaleleri
de ortadan kaldıran tek alternatif
strateji olarak görülmelidir.
Avrupa Adalet
Divanı’nın PKK’yi terörist örgütler
listesinden çıkarmasını nasıl
yorumluyorsunuz? Bu kararın pratikte
ne gibi yansımaları olabilir?
M. K.:
Avrupa Adalet
Divanı’nın PKK’yi terör listesinden
çıkarması önemlidir. Bunun Avrupa
açısından politik nedenleri ve
zamanlaması tartışılabilir. Ancak bu
karardan sonra PKK üzerindeki
terörizm damgasının zayıflamıştır.
Her ne kadar Avrupa Konseyi Bakanlar
Kurulu “Bu kararın bağlayıcılığı
yok” dese, siyasi olarak PKK’ye
terörist demeye ve böyle yaklaşmaya
devam etseler de, hukuki ve ahlaki
olarak bu yaklaşımın temeli
zayıflamıştır. En başta tespit etmek
lazım. “Hiçbir şey değişmedi, işte
Adalet Divanı karar aldı, ama
Bakanlar Kurulu kararı reddediyor,
bunun hiçbir anlamı yok” demek doğru
değildir. Bu karar neden bu zamanda
verildi, tabi bu da çarpıcıdır. Bunu
iki yönlü değerlendirmek gerekir.
Birincisi; Kürt halkının özgürlük
mücadelesinin geldiği düzeydir.
Özellikle 15 Şubat, 8 Mart ve
Newroz’da Önderliğini açıktan
sahiplenmesi, “PKK halktır, halk
burada” demesi, PKK’nin çok geniş
bir sosyal tabana ve demokratik
meşruiyete sahip olduğunu ortaya
koymuştur. Adalet Divanı da bunu
görmüş ve PKK’nin bir halkın
temsilini yaptığını ister istemez
kabul etmiştir. İkincisi; Avrupa’nın
Türkiye üzerinde baskı kurmak
istemiş, karar da bu nedenle
alınmıştır. Avrupa’nın Türkiye
üzerinde baskı yaratmak istediği,
“eğer sen bizim çizgimize gelmez,
beklentilerimizi karşılamazsan, biz
de PKK ye farklı yaklaşabiliriz. PKK
ye yaklaşımımız değişebilir”
mesajıyla Türkiye’ye bazı şeyleri
kabul ettirmek istemişlerdir. Bunda
Avrupa birliğine girme çerçevesinde
Kürt sorununda kimi reformlar yapma
isteği de söz konusudur. Türkiye’nin
Avrupa’ya birçok söz verdiği ancak
bunun gereklerini yerine getirmediği
anlaşılıyor. “Ben PKK yi terörist
ilan ediyorum, sana her türlü
desteği veriyorum, sen de bu konuda
bazı adımlar atacağını taahhüt
ediyorsun, ama yapmıyorsun” mesajı
bu kararla verilmek istenmiştir.
Belki Avrupa Birliği PKK konusunda
Türkiye’ye destek vermekten
vazgeçmeyecek, Türkiye’yi
bırakmayacaktır. Böyle de olsa
alınan bu karar PKK üzerindeki
terörizm damgasının hukuki ve ahlaki
temellerini zayıflamıştır. Özellikle
Avrupa kamuoyunda nezdinde Kürt
Özgürlük Hareketi’nin daha etkili
bir diplomasi yürütmesinin yolları
açılmıştır. Artık PKK’yi ve Kürt
halk Önderini meşrulaştırma
mücadelesi hem Türkiye hem de Avrupa
toplumlarına kabul ettirme zemini
daha da güçlü hale gelmiştir. Eğer
iyi çalışılır, etkili mücadele
edilirse Kürt halk Önderinin ve
PKK’nin Avrupa’ya, Türkiye’ye ve
dünyaya kabul ettirilmesi imkanı
doğmuştur.
Türkiye’nin son
dönemde başta İran ve Suriye olmak
üzere bölge ülkeleriyle diplomatik
ilişkileri sıklaştırmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz? Bu bağlamda
Türkiye yönetiminin Bağdat’ta
Talabani ve Neçirvan Barzani’yle
görüşmesini nasıl yorumluyorsunuz?
M. K.:
Türkiye, İran ve
Suriye Kürtlerin örgütlülük düzeyini
ve siyasal gücünü görerek telaşa
kapılmışlardır. Kürtlerin
geliştirdiği özgürlük ve demokrasi
mücadelesi bu ülkelerdeki inkarcı
politikaları kırmış, Kürt halkının
özgürlük ve demokrasi mücadelesinin
kazanma imkanlarını fazlasıyla
ortaya çıkarmıştır. Bunu
hazmedemeyen bu güçler Kürt halkının
özgürlük ve demokrasi mücadelesini
geriletmek için ortaklaşa hareket
etmekteler. İnkarcılıktan
vazgeçmeyen bu ülkelerin böyle bir
politika izlemesi doğal
karşılanmalıdır. İnkarcı politikayı
izleyenler ister istemez sömürgeci
zihniyetli ülkelerle politikalarını
ortaklaştıracaklardır. Son
zamanlarda bu ilişkilerin
sıklaştırılması tehlikelerin
kendileri açısından yakın hale
gelmesiyle ilgilidir. Tehlikede
derken, inkarcı-sömürgeci
politikalar açısından belirtiyoruz,
yoksa İran, Türkiye ve Suriye ve
halklar açısından herhangi bir
tehlike söz konusu değildir. Dahası,
Kürtlerin özgürlüğü ve demokrasisi
bırakalım tehlike olmayı, bütün bu
ülkelere güç verecektir. Demokratik
yöntemlerle sorunların çözülmesi
durumunda, bundan bu ülkeler de,
Kürtler de kazançlı çıkacaklardır.
Özellikle kapitalizmin gelişmesiyle
ortaya çıkan milliyetçi modernist
paradigma bu ülkelerin Kürt halkının
varlığını kabul ederek kardeşlik
temelinde bir çözüme gitmelerini
engellemektedir. Kürtler, özellikle
Kürt özgürlük hareketi iktidar,
devlet istemediği halde baskıcı
politikalarına devam etmeleri
onların ne kadar şoven, milliyetçi
ve inkarcı olduklarını ve Kürt
halkını yok etmek isteyen bir
zihniyete sahip olduklarını
göstermektedir. Kürt Özgürlük
Hareketi’nin makul politikalarını
reddetmelerinin, demokratik çözüme
yanaşmamalarının başka türlü izahı
mümkün değildir. Bu yaklaşımlarıyla
kimseyi de aldatmaz, kandıramazlar.
Bu güçlerin bir
araya gelmeleri hem Kürtlerin
demokrasi ve özgürlük taleplerini
reddetmek, hem de Kürtler üzerinde
uygulanan imhacı-inkarcı,
sömürgeciliğe dayalı bölge
statükosunu sürdürmeyi
hedeflemektedirler. Bu nedenle hem
Kürt karşıtı bir ittifak, hem de
statükocudur. Bu yönüyle bölgeye
müdahale eden ABD ile statükocu
güçler arasındaki çekişmeyi de ifade
etmektedir. Daha doğrusu bu
statükocu güçler ABD müdahalesinin
kendileri açısından en az zararlı
bir biçimde sürdürülmesini
istemekte, bu yaklaşımlarıyla da
bunu sağlamaya çalışmaktadırlar.
Hatta ABD’ye “eğer bölgede ayakta
kalmak, geçmişteki gibi güç olmak
istiyorsan, bizimle ilişki kur,
mevcut politikamızı kabul et” gibi
bir dayatmayı da içermektedir.
Aslında ABD de gelinen aşamada bu
güçlerin istediklerini tümüyle kabul
etmese bile, kendi politikaları
önünde çok fazla engel olmadığı
taktirde uzlaşmaya yatkın olduğu
mesajlarını vermektedir.
ABD’nin Türkiye ve
Suriye ile böyle bir yakınlaşma
içine girdiğini biliyoruz. Türk
hükümetinin Talabani’yle,
Neçirvan’la görüşmesi ise farklı bir
politik hesabin sonucudur. Bunun
İran ve Suriye ile
ilişkilenmelerinin benzer yanları
fazla yoktur. Zaten bu politikayı
Bağdat’a gidip Barzani’yle,
Neçirvan’la görüşen kişi, “Türkiye
çok yönlü bir politika izlemelidir”
diyen Ahmet Davutoğlu
başkanlığındaki heyettir. A.
Davutoğlu kimsenin beceremediği,
bütün dünyadaki güçleri idare eden
bir diplomatik tezin sahibidir.
Türkiye’yi çıkmaza sürükleyen,
politikasız bırakan bir yönüyle de
A. Davutoğlu’nun bu politikasıdır.
A. Davutoğlu’nun politikası aslında
19. ve 20. yüzyılın klasik siyaset
ve diplomatik paradigmanın
devamıdır. Kesinlikle bunda bir
yenilik yoktur. Farklı kutupların
varlığını koruduğu, çelişkilerin ve
şiddetli çatışmaların sürdüğü bir
dünyada izlenen ve sonuç vermeyen bu
politikayı Davutoğlu devam ettirmek
istemektedir. Davutoğlu politikası;
her ülkeye “ortak çıkarımız var”
tezini kabul ettirmeye
dayanmaktadır. Bu görüşmelerde de;
“PKK’nin tasfiye edilmesinde sadece
Türkiye’nin değil, sizin de
çıkarlarınız vardır. PKK aradan
çıkar, tasfiye olursa, Türkiye’yle
Güneyli Kürler arasındaki ilişkiler
düzelir, siz de rahat edersiniz biz
de” gibi ancak çocukların
kanabileceği tezlerle Bağdat’ta
görüşmeler yapmıştır. Davutoğlu’nun
tezlerinin güçlü olduğu, Neçirvan
ile Mesut Barzani’yi ikna edecek
argümanlarla gittiğini söyleyemeyiz.
A. Davutoğlu ABD’nin de benzer bir
baskıyı Irak ve Güneyli güçler
üzerinde kurduğunu düşünerek bu
görüşmelerden sonuç alacağını
hesaplamıştır.
ABD, Türkiye, Irak
ve Güneyli güçler arasında uzun
süredir devam eden tartışmaları
politik ilişkilerini yeni bir biçimi
olarak kabul etmek gerekir. ABD
Irak’ta sıkıştıktan sonra Güneyli
güçlerin de içinde yer aldığı bir
Irak’ı Türkiye’yle uzlaştırmak ve bu
eksene dayanarak da Ortadoğu’da
siyasal ağırlığını artırmak
istemektedir. Türkiye, Irak ve
Güneyli güçler ekseninde bir siyasi
güç yaratmayı ABD önemli bir politik
yaklaşım olarak önüne koymuştur. Ne
var ki Kürt Özgürlük Hareketi’nin
Türkiye’nin inkarcı, sömürgeci,
baskıcı politikalarına karşı
direnmesi bu politikayı sıkıntıya
sokmakta, ABD, Türkiye ve Güneyli
güçlerin içinde olduğu bu ilişki
yumağını sorun haline getirmektedir.
Kürt Özgürlük Hareketi mücadele
ettiği sürece Türkiye-ABD,
Türkiye-Irak, Türkiye-Güneyli
güçlerin ilişkileri pürüzlü
olmaktadır. Bu da ABD’nin bu güçleri
bir araya getirme politikasını
zorlamaktadır. Bu nedenle iki yıla
yakındır Kürt Özgürlük Hareketi
üzerinde baskı kurularak
pasifleştirilmek istenmektedir.
Bunda ABD’nin çıkarı vardır. AKP de
Kürt Özgürlük Hareketi’nin
pasifleştiği, mücadele etmediği bir
ortamda iktidarını rahatlıkla
sürdürmeyi hesaplamaktadır. ABD
kendi açısından, AKP hükümeti de
kendi açısından Kürt Özgürlük
Hareketi’ni pasifleştirmek,
etkisizleştirmek istemektedir. Bunun
için de Güneyli güçler üzerinden
Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde
baskı kurarak silah bıraktırmak, bu
olmasa bile tek taraflı ateşkes
zorlayarak pasif konuma düşürmeyi
hedeflemektedir. Böylelikle hem ABD
kendi politikasını yürütmüş olacak,
hem de AKP kendi iktidarını
sürdürmüş olacaktır. Böylelikle
ABD-Türkiye, Türkiye-Güneyli güçler
ve Türkiye-Irak ilişkilerinin
düzeleceği, rahat yürüyeceği
düşünülmektedir. ABD böylelikle
bölgedeki politikalarını, AKP de
kendi politikasını pürüzsüz yürütme
imkanı bulacaktır. İnkarcı,
sömürgeci güçler ise, pasifleştiği
ortamda PKK’yi daha rahat tasfiye
etme, geriletme imkanı bulmuş
olacaklardır. Sadece ABD, AKP değil,
inkarcı-sömürgeci güçler de PKK’nin
pasifleştirilmesini kendi
politikalarının başarısı ve PKK’yi
tasfiye etme stratejilerine zaman ve
fırsat verecek bir gelişme olarak
değerlendirmektedirler.
Davutoğlu’nun Talabani ve Neçirvan
ile görüşmesinin amacı budur. “Bize
PKK konusunda yardım edin, terör
konusunda tavır alın” derken,
tasfiye edin dayatması yapıyor, “ama
tasfiye etmiyorsanız da en azından
pasifleştirin, etkin konumdan
çıkarın. Çünkü PKK’nin mücadelesi
Türkiye’de bizim iktidarı zorluyor”
diyor. Bu konuda hem ABD, hem de AKP
Güneyli güçler üzerinde baskı
kurarak bizi mücadele pozisyonundan
çıkarmak istiyorlar.
Biz de demokratik
çözümden, barıştan yanayız. Bu yönlü
çokça çağrılarımız olmuş, adımlar
atmışızdır. Çatışmalarla sorunların
çözülmesinden yana da değiliz. Ancak
Kürt sorunu konusunda hiç adım
atılmadığı, inkarcılığın devam
ettiği bir ortamda bu dayatmaları
kabul etmemiz de mümkün değildir.
İnkarcılığın sürdüğü, hiçbir politik
gelişmenin olmadığı, adımın
atılmadığı bir ortamda bu dayatmalar
bizim açımızdan siyasal çözüm zemini
değil, tasfiye zemini olarak
değerlendirilmektedir. Bu açıdan
biz, bu tür politikalara dün olduğu
gibi, bugün de karşı duracağız. ABD,
Türkiye, Irak, Güneyli güçler, eğer
gerçekten bu sorunun çözülmesini
istiyorlarsa, Kürt sorunun çözümü
için adım atarlar. Bizim Türk
Devleti’nin saldırıları karşısında
mücadele duruşumuz, direnişimiz
kendilerini sıkıntıya sokuyorsa, o
zaman bizim direnmemizin, mücadele
etmemizin gerekçeleri olan
inkarcının ortadan kalkması
konusunda adım atmaları gerekir.
Bunun dışında Talabani, Neçirvan ya
da başka görüşmelerin bir sonuç
alması mümkün değildir. Bu
görüşmeler ya siyasal sonuçlara yol
açacak ya da savaş olacaktır. Eğer
sorunun çözümü doğrultusunda siyasal
sonuçlara yol açmaz, Kürt Özgürlük
Hareketi’ne tasfiye temelli bir
dayatma yapılırsa, bu asla kabul
görmez ve Kürt Özgürlük Hareketi ne
pahasına olursa olsun bunu kabul
etmeyecek ve mücadelesini yürütmeye
devam edecektir.
Türkiye de son
zamanlarda artan baskıları, anti
demokratik uygulamaları nasıl
yorumluyorsunuz? Newroz’da Kürt
halkına saldırıldı, Sakarya da
DTP’nin yaptığı bir barış
toplantısına saldırıldı, 1 Mayıs’ta
işçilere saldırıldı. Bu saldırıların
altında hangi politik anlayış, kaygı
ya da amaç yatmaktadır?
M. K.:
Türkiye’de
gerçekleşen son saldırılar baskıcı
bir sürece girildiğinin kanıtıdır.
Kürt sorununu çözemeyen Türk
Devleti’nin Kürt Özgürlük
Hareketi’ni bastırma politikasında
ısrar etmesidir. Demokrasiden,
demokratik ortamdan Kürtler
yararlanır korkusuyla adımlar
atılamamaktadır. Demokratik
adımlarla Kürt sorununu çözme
yerine, bastırma politikası tercih
edilmektedir. Bu bastırma
politikasının veya bu baskıların
Türkiye’deki siyasetle de bağlantısı
vardır. Özellikle Newroz’da AKP
hükümetinin Kürt Özgürlük
Hareketi’ne ve Kürt halkına bu kadar
saldırmasının nedeni; Zap’taki
başarısızlıktan ve yine Kürdistan’da
kendisine verilen işlevi ve misyonu
yerine getirmeyeceği anlaşılınca
hakkında kapatma davası açılmasıdır.
AKP kendisine karşı siyasal hamle
yapan ulusalcı güçlere, yine AKP’yi
saf dışı bırakmak isteyen güçlere
karşı kendisini güçlendirmek için
Newroz’a saldırdı. Newroz’a
saldırarak “vatanın, milletin
birliğine, bütünlüğüne” sahip çıkma
temelinde elini güçlendirip bu
güçlere karşı savaş yürütmek istedi.
Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı
yürütülen bu vahşi saldırıları AKP
bir siyasal araç olarak kullandı.
AKP kendi varlığını daha fazla
milliyetçiliğe sarılmak ve Kürt
Özgürlük Hareketi’ne saldırmaya
bağlamıştır. Zaten devleti siyasal
İslam’ın önünü Kürt Özgürlük
Hareketi’nin önünü almak için
açmıştır. 12 Eylülden başlayarak
Kürt halkının dini duyguları
suiistimal edilerek Özgürlük
Hareketi’nden koparılacağını düşünen
klasik inkarcı çevreler bu İslami
güçlerin önünü açmıştır. AKP de
önünün nasıl açıldığını, nasıl
hükümet olduğunu ve bu noktaya nasıl
geldiklerinin bilinciyle Kürt
Özgürlük Hareketi’ne saldırmıştır.
Saldırıları böyle görmek,
değerlendirmek gerekir. Tabi ki
hükümet Kürt Özgürlük Hareketi’ne bu
kadar saldırır, DTP ile görüşmez ve
hedef alırsa; mecliste
milletvekilleri olmasına rağmen
sanki illegal, gayri meşru bir
partiymiş gibi yaklaşırsa,
milliyetçi çevrelerin DTP’ye
saldırmalarının önünü açmış
demektir. Dolayısıyla bu tür
sorunların yaşanması kaçınılmazdır.
Bu tür saldırıları bizzat AKP’nin ve
Başbakan’ın politikası teşvik
etmektedir. Çeşitli çevrelerin
Başbakan’ın bu politikasından güç
alarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin
iradesini kırmak istemektedirler.
Yaşananlar halkın iradesini kırmaya
yönelik bir saldırıdır. Yani “biz
sizi şöyle ederiz, sizi böyle
ederiz. Siz PKK yi desteklerseniz,
hak ve hukuk talep ederseniz sizi
yakalar veya öldürürüz” mesajını
vermişlerdir. Bunun bir irade kırma
saldırısı olduğu açıktır.
1 Mayıs olayları da
aslında bir irade kırma savaşıdır.
Türk Devleti Türkiye’de kendisi
dışında bir irade istemiyor. Ne
Kürtlerin, ne de emekçilerin irade
olmasını istemiyor. AKP de bu devlet
geleneğini yürüten bir hükümettir.
Onun için o da işçilerin, demokratik
güçlerin irade olmasını istemiyor.
Onca yıldan sonra ilk defa irade
olmak isteyen demokrasi ve emek
güçlerinin iradesi kırılmak
istenmiştir. Saldırının bir amacı da
budur. Saldırının diğer önemli bir
amacı da; Newroz’da açığa çıkan Kürt
iradesi ile bu demokratik güçlerinin
iradelerinin 1 Mayıs’ta
birleşmesinin önü alınmıştır. Eğer
rahat bir ortamda 1 Mayıs
kutlansaydı, Taksim Meydanı’nda Kürt
emekçiler Türkiyeli emekçilerle
buluşacak, 1 Mayıs’ı demokratik
Türkiye’nin sosyal ve siyasal
platformu haline getireceklerdi. 1
Mayıs’a saldırıyı böyle anlamak,
değerlendirmek gerekir. Diğer yandan
AKP nasıl ki Newroz’da saldırarak
diğer güçler karşısında pozisyonunu
güçlendirmek istemişse, 1 Mayıs’a
saldırarak da “irade olmak isteyen
güçlere, alternatif olmak isteyen
güçlere, devrimcilere, demokratlara,
Kürtlerle birleşmek isteyen güçlere
karşı en iyi mücadeleyi ben veririm,
bakın hem Kürtlere hem de yıkıcı
güçlere karşı görevimi yapıyorum,
benden daha iyi hükümet
bulamazsınız” mesajını vermiştir.
Buna dayanarak kendi varlığını
sürdürmeye çalışıyor. AKP’nin 1
Mayıs’a saldırısının amacı budur.
Bu zayıf dönemde AKP
ya halk gücüne dayanarak kendi
varlığını sürdürecek, demokratik
açılımı yaparak kendisini
sıkıştırmak isteyen güçlere karşı
pozisyonunu güçlendirecekti ya da
onlarla uzlaşmaya çalışacak, teslim
olacaktı. Demokrasi güçlerine, Kürt
halkına ve Türkiye’de emekçilerin
gücüne dayanarak kendini ayakta
tutma cesaretini, basiretini
gösteremediğinden Newroz’da Kürt
halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne,
1 Mayıs’ta da emekçilere saldırarak
klasik iktidar bloklarına; “hem
Kürtler hem de emekçiler üzerindeki
hakimiyetinizi sürdürmede en iyi
hükümet benim” mesajını vermiştir.
Son zamanlarda Türkiye ve
Kürdistan’da geliştirilen ve tam
anlamıyla bir polis devleti
uygulamalarını andıran saldırıları
biz Kürt Özgürlük Hareketi’ni
bastırmak, Kürt halkının demokratik
ortamdan yararlanmasını engellemek
için yapıldığını düşünüyoruz. Diğer
taraftan AKP’nin hükümette kalmak
için klasik asker-sivil bloklarla
bir uzlaşma ve onlara yaranma çabası
olarak değerlendiriyoruz.
Zap direnişinden
sonra yaşanan gelişmeleri nasıl
değerlendiriyorsunuz? Kış boyunca
durdurulmayan operasyonların baharla
birlikte en üst seviyeye
çıkarılmasını, Medya Savunma
Alanlarına yönelik hava ve kara
saldırıları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
M. K.:
Zap saldırısı
Medya Savunma Alanları’nı işgal
saldırı ve denemesiydi. Kürt
Özgürlük Hareketi’ne ağır bir darbe
vurulmak istenmişti. Kendilerine
göre siyasal mutabakat da
sağlanmışlardı. Hem AKP, hem CHP,
hem MHP, bütün güçler Kürt Özgürlük
Hareketi’nin tasfiye edilmesine
destek vermişlerdi. Hatta liberal
çevrelerin bile desteği alınmıştı.
Dışardan da ABD, Avrupa gibi dış
güçlerin desteği de alınmıştı. Bu
siyasal atmosferde askeri bir darbe
de vururlarsa, PKK’yi tasfiye
sürecine sokacaklarını
düşünüyorlardı. Tabi burada ABD’nin
hedefleri farklı, Türkiye’nin
farklıydı. ABD böyle bir harekete
onay ve destek vererek Türkiye’yi
daha fazla kendine bağlamayı; PKK
üzerinde de baskıyı artırarak pasif,
etkisiz hale getirip kendi
politikaları önünde bir pürüz
olmaktan çıkarmak amacındaydı.
Türkiye ise PKK’yi etkisizleştirdiği
taktirde ABD ve Güneyli güçler
karşısında pozisyonunu
güçlendirecek, giderek kendi
politikalarını daha fazla dayatma
imkanı bulacaktı.
Ne var ki ne ABD’nin
ne de Türkiye’nin hesapları tuttu.
Aksine Zap saldırısı ABD’nin de,
Türkiye’nin de istediklerinin
tersine sonuçlar doğurdu. Tabi ne
Türkiye ne de ABD mevcut
politikalarından vazgeçmiş değildir.
ABD halen PKK’yi pasif konuma
düşürmek; Türkiyeli, Iraklı, Güneyli
güçleri bir araya getirip
politikalarını yürütmek
istemektedir. Bunun için Türkiye’ye
verdiği desteğe devam etmektedir.
Türkiye de hem içerde hem de Medya
Savunma Alanları’nda Kürt Özgürlük
Hareketi’ni tasfiye etmeyi
amaçlıyor. Aslında Kuzey’de tam bir
savaş yürütülmektedir. Savaş
ölümdür, çatışmadır, sıkıntıdır,
zordur, ama bu her gün, günün 24
saatinde yürütülen bir saldırı
değildir. Türk Devleti’nin tamı
tamına budur. Yani ayın her günü ve
günün 24 saatinde bir saldırı ve
savaş halindedir. Türk Devleti
askerlerin insan olduğunu unutmuş
gibidir. Türk Devleti ellerindeki
asker sayısını da kullanarak
durmadan operasyonlar
düzenlemektedir. İçerde bu
operasyonlarla sonuç almayı
düşünüyor. Dışarıda da işte kendini
pazarlayarak, ABD desteğini alarak,
yine Güneyli güçleri sıkıştırarak
kendine göre sonuç almak istiyor.
Özellikle de 15 Şubat, Zap direnişi,
8 Mart kadın devrimi ve Newroz’daki
özgürlük düzeyinin ortaya çıkardığı
büyük gücün mücadeleye dönüşmesini
engellemeye çalışıyor. Saldırıların
bu kadar artmasının bir nedeni de,
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu
özgürlük devrimine dayanarak daha
büyük hamle yapmasının önüne
geçmektir. Bu saldırıların amacı
kazanmaktan çok, mücadelenin
gelişmesini engellemeye dönük olduğu
açıktır. Tabi ki Türk devleti
sürekli operasyon ve saldırılarla
PKK’yi tasfiye etmek istiyor, ancak
özellikle Şubat ve Mart’taki
gelişmeler Türk Devleti’nin kazanma
umudunu önemli oranda kırmıştır. Zap
saldırısı kazanmadan çok, Kürt
Özgürlük Hareketi’nin hamle
yapmasını engelleme saldırısı olarak
değerlendirmek daha doğru.
Zap operasyonu
sırasındaki hava neydi? Büyük bir
psikolojik savaş havası yürüttüler.
Propagandayla, psikolojik savaş
bombardımanıyla iradeleri kırmak ve
bunu bir askeri başarıyla
tamamlayarak üstünlüğü ele geçirmek
ve Kürt hareketini tasfiye sürecine
sokmak istiyordu. Dikkat edilirse
özellikle bu son Kandil’e yönelik
hava saldırısından sonra yaratılan
propaganda da Zap dönemindeki duruma
benzemektedir. Burada da Kürt
Özgürlük Hareketi’nin yakalamış
olduğu ivmeyi; halkın kendisine olan
güveni, gerillanın kendisine olan
güvenini, açığa çıkan coşku ve
heyecanı kırmaya, psikolojik savaşın
üstünlüğü ele geçirme savaşı olarak
değerlendirilebilir. Bu kadar yalana
başvurulması, psikolojik savaşın bu
kadar tırmandırılması, aslında Türk
Devleti’nin ne kadar sıkıştığını
göstermektedir. Bu yalana dayalı
saldırgan tutumu Zap yenilgisinin
travması ve yarattığı ruh hali
olarak görmemiz gerekir. Zap
yenilgisinin travmasını böyle
gidermeye çalışıyorlar. Nasıl ki
Atatürk I. İnönü zaferi olmadığı
halde zafer ilan ederek kendi
askerine moral ve güç vermek
istemişse, şu anda ordunun,
genelkurmayın yapmak istediği de
bundan farklı değildir. Tabi ki Kürt
Özgürlük Hareketi’ni bitirme
saldırıları, operasyonları devam
ediyor. Özellikle Kuzey Kürdistan’da
gerillayı daraltmak, sınırlamak,
etkisizleştirmek için her türlü
çabayı gösteriyorlar. Ancak siyasal
olarak çok sıkıştığı da
görülmektedir. Çünkü ya kısa sürede
sonuç alacak, ya Kürt sorunu
çözülecek ya da uluslararası güçlere
tamamen teslim olacaktır. Bu üç
seçenek vardır. Türkiye’nin önünde
bunların dışında başka seçenek
bulunmamaktadır.
Zap direnişinin
Kürtler de ortak duyguyu
güçlendirdiği bir gerçek. O anlamda
kimi çevrelerden gelen ulusal
konferans önerisini nasıl
değerlendiriyorsunuz?
M. K.:
Zap direnişinin
bütün Kürtleri birleştirdiği, ortak
duyguları geliştirdiği bir
gerçektir. Medya Savunma Alanları’na
yönelik saldırı ve burada
gerçekleşen direniş sadece PKK’yi ya
da Zap’ı ilgilendiren bir saldırı ve
direniş değildi. Yapılan saldırı
bütün Kürtlerin iradesini kırmaya
yönelikti. Burada kısa sürede sonuç
alsaydı pozisyonunu güçlendirecek ve
bu temelde sadece Kuzey Kürdistan
halkının özgürlük mücadelesini
değil, Güney Kürdistan, Doğu
Kürdistan ve Güneybatı’daki
halkımızın özgürlük umutlarını ve
iradesini kırma süreci de
başlatılmış olacaktı. Kürt halkı
bunu derinden hissetti. Bu
saldırının sadece Zap’a değil,
PKK’ye değil, bütün Kürt halkına
yönelik olduğunu hissetti. PKK
şahsında Kürtün direniş gücünün
kırılmak istendiğini hissetti. Ve bu
temelde Zap direnişi etrafında bütün
Kürt halkı birleşti. Şimdiye kadar
inkarcı, sömürgeci güçler Türkiye’de
olsun, İran’da olsun, Irak ya da
Suriye de olsun, istediği zaman
Kürtlerin üzerine gidiyor,
iradelerini kırıyordu. Hiçbir zaman
başını kaldırmaması, irade
kazanmaması gereken bir halk olarak
değerlendiriyorlardı. Türk Devleti
bu saldırıları gerçekleştirerek Kürt
halkının iradesini bir kez daha
kırmak istemiştir.
“Ben bir yere
girersem ezer geçerim” diyen Türk
ordusuna karşı Zap’ta gösterilen
direniş Kürt halkında büyük bir
coşku ve heyecan yaratmıştır. Kürt
halkı üzerindeki psikolojik baskıyı
da ortadan kaldırmıştır. Türk
Devleti’ne karşı geliştirilen
direniş savaşı Kürt halkına özgüven
kazandırmıştır. Eğer direnirse her
güce karşı koyabileceğini ortaya
koymuştur. Bu da Kürtlerin geleceğe
olan inancını, özgürlük ve demokrasi
umudunu artırdığı gibi, özgüvenden
kaynaklanan bu ruh haliyle gücünü
birkaç kat arttırmıştır. Zap’tan
önceki Kürtlerin gücü ile Zap’tan
sonraki gücünü kesinlikle aynı
görmemek lazım. Kürtler artık
koşullar ne olursa olsun savaşacak,
mücadele edecek ve kazanacak bir
direniş psikolojisini
kazanmışlardır.
Kürt Özgürlük
Hareketi uzun yıllardır ulusal
konferans önerisini yapmaktadır. Bir
ulusal konferansla bütün
parçalardaki halkın temel politik
ilkelerinin tespit edilmesini Kürt
halkının mücadele birliği açısından
yararlı görmüştür. Öte yandan
Kürtler sömürgeci göçler tarafından
birbirlerine karşı
kullanıldıklarından, bu durumun
önüne geçmek için de bir ulusal
konferans zorunlu hale gelmiştir.
Özellikle Kürtlerin önemli bir
siyasi güç haline geldikleri bu
süreçte, birbirlerine karşı
kullanılmaktan çıkıp güçlerini
birleştirerek bütün parçalardaki
özgürlük ve demokratik
mücadelelerini geliştirme
iradelerini ortaya koymaları çok
önemli siyasal sonuçlar doğuracak
bir çalışmadır. Bu açıdan bu çok
gerekli bir çalışma olarak
görülmelidir. Zap direnişinden sonra
bu çalışma çok daha da önemli hale
gelmiştir. Özellikle ortaya çıkan
ulusal birlik duygu ve ortak tutum
gerçeğini resmi platformda
netleştirmek, somutlaştırmak Kürtler
için büyük kazançlar ortaya
çıkaracaktır. PKK eskiden beri böyle
bir ulusal konferansın Kürtlerin
birlik ve özgürlüklerini
geliştirmeleri açısından gerekli
olduğunu savunmuş ve
gerçekleştirilebilmesi için de
önerilerde bulunmuştu.
Günümüz koşullarında
ulusal konferansın toplanmasının
ulusal ve sosyal zemini daha da
güçlenmiştir. Başka güçlerde bu tür
ulusal konferans önerilerini
geliştirebilirler. Öneriyi kimin
getirdiği önemli değildir, önemli
olan; bu tarihsel süreçte Kürt
siyasi güçlerin ulusal konferans
çatısı altında bir araya gelmeleri,
ortak politika ve kararlara
ulaşmalarıdır. Eğer böyle bir ulusal
konferans gerçekleşir, ortak siyasal
ilkelerde birleşilirse, bırakalım
birbirlerine karşı kullanılmayı,
birbirlerine güç verecek ortak
ilkeleri pratikleştirirlerse
özgürlük mücadelesi daha kolay ve
erkenden sonuca ulaşacaktır. Bu
açıdan ulusal konferans önerimizde
ısrar ettiğimiz gibi, bu çalışmaya
katılacak her güce ve öneriye de
değer veriyoruz.
Kürt Özgürlük
Hareketi daha önce de böyle bir
konferans önermişti. Bu yönlü
istekler çoğalmışsa biz bundan
sadece memnunluk duyarız. Umuyoruz
ki bu öneriler kısa sürede
gerçekleşir ve Kürtler bırakalım
kaygılı yaşamayı geleceğe daha
umutlu bakarlar.
Yaşanan bu
gelişmeler ışığında önümüzdeki
döneme ilişkin belirtecekleriniz ve
çağrılarınız nelerdir?
M.K.: 15 Şubat’ta
geçekleşen uluslararası komployu
protesto mitingleri halkımızın
Önderliğinden ve PKK’den
koparılamayacağını kanıtladı. Kürt
halkı tarihte hiçbir halkın
önderliğine ve partisine
gösteremediği düzeyde bir bağlılığı
Önderliğine ve partisine göstermiş
oldu. Bu büyük ayağa kalkış;
ideolojik, siyasal ve örgütsel
değeri olan ve uluslararası komployu
boşa çıkaran bir halk duruşuydu. Bu
halkımızın Önderliğin ve PKK’nin
çizgisinde yürüyeceğinin
kanıtlanmasıydı. Bu açıdan
hareketimizin ideolojik çizgisinin
hiçbir zaman sarsılamayacağını
halkımız bu sahiplenmeyle ortaya
koydu. Ardından gelişen Zap
direnişi, 8 Mart kadın devrimi ve
Newroz’daki özgürlük devrimi Kürt
halkının özgürlük ve demokrasideki
kararlılığını çok güçlü bir biçimde
ortaya koydu.
2003’te ortaya çıkan
tasfiyeciliğin yarattığı sarsıntıyı
örgütümüzün atlatması ve çok daha
güçlü biçimde tarih sahnesine
çıkması, çok önemli gelişmeleri
ortaya çıkaracak bir dönem
başlatmıştır. Biz Newroz’daki ayağa
kalkışı “Özgürlük Devrimi” olarak
değerlendirdik. Her türlü geriliği,
gericiliği süpürüp atacak karakterde
bir devrim olarak değerlendirdik.
Artık özgürlük ve demokrasi
mücadelesinin başarıya gitmesinin
önünde önemli bir engel kalmamıştır.
Daha doğrusu Kürt halkının özgürlük
ve demokrasi mücadelesi artık kendi
elindedir. Eğer ortaya çıkan halk
gücü ve imkanı doğru
değerlendirilirse, hiçbir güç bu
özgürlük ve demokrasi mücadelesinin
önünde duramaz. Bu açıdan başta
kadrolarımız, çalışanlarımız,
dostlarımız ve halkımız şunu
görmelidir: Eğer örgütlendirilir ve
mücadele edilirse başarıyı yakalamak
mümkündür. Artık başarısızlık için
hiçbir neden ya da engel
gösterilemeyeceği gibi, her türlü
engeli süpürüp atabilecek bir
özgürlük ve demokrasi gücü de ortaya
çıkmıştır. Bu güç karşısında ne
örgüt içindeki gerilikler, ne de
dışımızdaki gerilikler ayakta
kalabilir. Biz bu özgürlük devrimini
örgüt içindeki tüm gerilikleri;
bencil, bireyci kendine göre
yaklaşımları artık kabul
etmeyeceğimizi, bu tür yaklaşım
içinde olanların bu devrimin rüzgarı
karşısında savrulacaklarını
söyleyebiliriz. Kimse artık bu
devrimin eteğinden tutup geriye
çekemez. Kürt halkının ortaya
koyduğu irade hep ileriye doğru,
özgürlük ve demokrasi mücadelesini
kazanma doğrultusunda
ilerleyecektir. Mücadelenin
dinamizmini, devrimci ruhunu
engelleyen her türlü gerilik bu
dinamizm ve ruhun önünde süpürülüp
atılacaktır. Bunun böyle görülmesi
gerekiyor. Bu halk gücü iyi
örgütlendiğinde Kürdistan’da
inkarcı-sömürgeci iradeyi kıracak,
Türkiye’yi de
demokratikleştirebilecektir. Bu
mümkün hale gelmiştir.
Bir taraftan siyasal
olarak bu mücadeleyi yürütmek, diğer
taraftan da ortaya çıkan bu halk
gücünü demokratik konfederal temelde
örgütleme görev ve sorumluluğu
vardır. Kadrolarımız, çalışanlarımız
ve tüm yurtseverler örgütlenerek
kendi özgürlük sistemlerini
kurmalıdırlar. Devletin ne yapıp
yapmayacağına bakmadan kendi
özgürlük sistemini siyasal, sosyal,
ekonomik ve kültürel alanda
kurumlaştırmaları gerekmektedir.
Komünler ve meclisler her yerde
kurulmalıdır. Bu komün ve meclisler
halkımızın ekonomik, sosyal,
siyasal, kültürel; bütün
ihtiyaçlarına cevap olabilmelidir.
Halkımız hem buna yatkındır, hem de
bu tür sorunlarını çözecek güce
kavuşmuştur. Halkın imkanları bir
araya getirildiğinde üstesinden
gelinemeyecek, çözülmeyecek
kültürel, sosyal, ekonomik, siyasal
sorun yoktur. Zaten bütün gücü
ortaya çıkaran halkın emeğidir,
gücüdür, örgütlenmesidir. Bunun
dışında ekonomik, sosyal, kültürel
değer yaratan başka bir etken
yoktur.
Özgürlük devriminin
ortaya çıkardığı bu büyük halk
hareketini, büyük devrimci ayağa
kalkışı örgütlülüğe çevirmek
gerekmektedir. Zaten örgütlülük
gerçekleştiğinde ortaya konulan
hedefler için her zaman eyleme
geçmek ve sonuçlar almak mümkündür.
Eylemi ortaya çıkaran örgütlülüktür.
Hedefe ulaşmayı sağlayan da
eylemliliktir. Demek ki eylemlilik,
örgütlülük ve hedefe ulaşma
diyalektiğini bu özgürlük
devriminden sonra tüm
kadrolarımızın, çalışanlarımızın ve
halkımızın gerçekleştirmesi
gerekmektedir. Eğitim, örgütlenme,
eylem ve kendi sistemini kurma iç
içe, birlikte yürütülerek Newroz’da
gerçekleşen özgürlük devrimi özgür
demokratik Kürdistan ve demokratik
Türkiye gerçekliği haline
getirilebilinmelidir. Bunun içinde
çocuktan yaşlıya kadar herkes
seferber olmalıdır. Herkes özerk
demokratik Kürdistan’ın kuruluşunda
yer almalıdır. Özerk demokratik
Kürdistan’ın gerçekleşmesi için
herkes mücadelesini yükseltmelidir.
Gençlik de, binlercesiyle gerillaya
akmalıdır. Meydanlarda, sokaklarda,
salonlarda ayağa kalkan milyonlarca
genç içinden binlercesi gerillaya
koşmalıdır. Çünkü bunun dışında Kürt
halkının özgürlük ve demokrasi
istemlerini karşılamak ve kendi
demokratik sistemimizi kurmak mümkün
değildir. Bu açıdan hiçbir kurum,
hiçbir örgütlenme gerekçe
göstermeden binlerce genci gerilla
saflarına göndermelidir. Hiçbir
gencin yeri boş kalmaz. “Şu genç
giderse yeri boş kalır, şu genç
giderse yerini nasıl doldururuz”
gibi kaygılar yanlıştır. Newroz’da
gerçekleşen özgürlük devrimi
göstermiştir ki, boşalan bir gencin
yerini binlercesi dolduracaktır. Bu
temelde başta gençler ve kadınlar
olmak üzere tüm halkımızı özgürlük
mücadelesini yükseltmeye, özgürlük
ve demokrasiyi kazanmaya
çağırıyoruz.
|