Ana Sayfa

Mustafa karasu ile yapılan röportaj

Önümüzdeki süreçte ABD’nin Ortadoğu’ya yaklaşımı ne olabilir? Yıl sonunda ABD’de yapılacak olan Başkanlık seçimi politikayı nasıl etkileyecek, ya da Başkanlık seçiminin dış politikaya yansıması ne olacak?

              

               Mustafa KARASU:  ABD’nin bölgede zorlandığı doğrudur. Uyguladığı politikaların istenen düzeyde sonuç vermediği açıktır. ABD’nin mevcut durumda müdahalenin ilk dönemlerinde savunduğu gibi çok köklü değişiklikler yerine, bölgedeki birçok aktörü de kullanarak düşük yoğunluklu bir savaşı kabul etmek, daha doğrusu savaşı kontrol edebilir durumda tutarak zaman içinde ağırlığını attırmak istemektedir. Nitekim son zamanlarda birçok bakımdan çelişki içinde olduğu kesimleri de yanına alarak sıkıntılarını azaltmaya çalışmaktadır. ABD’nin bölgeye yönelik önümüzdeki dönem politikasının bu olduğu söylenebilir. Tümden sonuç almayı hesaplayan bir planlamasının olduğunu sanmıyoruz, ancak yine de çok kötü sürprizlere meydan bırakmayacak bir yaklaşımla siyasal duruma hakim olmak istiyor. Önünü görerek yeni politika ve planlamalar içine girmek istiyor.  Ortadoğu’daki bütün sıkıntıların kaynağında önemli rol oynayan ve kurmak istediği siyasal denklemleri sıkıntıya düşüren Arap-İsrail sorununda da benzer bir yaklaşım yaratmayı düşünüyor. Nitekim Suriye’yi İsrail’e yakınlaştırma çabası bu yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Aslında ne Suriye’nin ne de İsrail’in isteklerini yapma yaklaşımı içerisinde değil, her ikisini belli bir noktada uzlaştırmak istiyor. Aynı şey İsrail-Filistin sorununa yaklaşımı için de geçerlidir. Burada da ateşi düşürmek istiyor.

               Bu düşündüklerini uygulayabildiği taktirde Irak ve bölge üzerindeki politikalarını daha kolaylıkla uygulayabileceğini hesaplıyor. Aslında kendi askeri, siyasi, ekonomik gücüne dayanarak “zamana yayarak kazanma” stratejisini uygulamaktadır. Yine Arap dünyasında konumunu güçlendirdiği taktirde Irak’ta da etkili olabileceğini; kuracağı denge ile İran’ı yalnızlaştıracağını hesaplamaktadır. ABD’nin politikası esas olarak İran’ı yalnızlaştırmak, bölge üzerinde etkisini arttırmak ve bu temelde Irak’ta  kendisine sıkıntı çıkaranları törpülemek istemektedir. Bunu başarabilirse Afganistan ve Pakistan’da da konumunu, pozisyonunu güçlendireceğini hesaplamaktadır. ABD’nin böyle bir politika izlediği görülmektedir. Tabi bu dönem işte “ben Ortadoğu’ya gittim, statükoları yıkacağım, şöyle radikal dönüşümler yapacak, özgürlük ve demokrasi etireceğim” söylemlerinin ne kadar boş olduğunu gösteriyor. Tabi ki sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı açısından belli açılımları her yerde yapacaktı. Irak’a dayanarak bunu Suudilerde de, Ürdün’de de, başka birçok yerde de yapacaktı. Mevcut bazı hakları dayatıyor, ama bunlar göstermeliktir. Atacağı adımlar da özgürlük ve demokrasi getirmeyecektir. Attığı ve atacağı adımlar siyasal, ekonomik ve kültürel olarak daha fazla etkili olduğu bir ortam yaratacaktı. Ancak bunda da başarılı olamadı. Düşündüğü gibi olmayınca B planı diyebileceğimiz, yine geri güçlerle, statükocu güçlerle uzlaşma ve anlaşma temelinde politikalarını etkin kılmaya çalışmaktadır. Amacı; sermayenin serbest ve güvenli dolaşımını gerektiren liberal açılımları gerçekleştirmektir. Kendi hakimiyetine yol açan bir statükoyu ya da siyasal hedefi gözeteceğini ve yeri geldiğinde bunu devreye koyacağını hesap etmek gerekiyor.

               Yapılacak olan Başkanlık seçimlerinin ABD’nin Ortadoğu politikalarında çok köklü değişimler yapmasına yol açacağını söylemek yanılgı olur. Böyle düşünmek ABD’nin gerçeğini görmemek olur. ABD mevcut durumda dünyanın en büyük hegemon gücüdür. Şu veya bu hükümetin ya da başkanın politikalarına göre çok köklü değişimler yapma şansı yoktur. Daha doğrusu sistemin böyle bir lüksü yoktur. Ancak bazı rütuşlar yapabilir, ki bunlar da esası değiştirmez. Önümüzdeki dönemde ister Demokratlar gelsin, isterse Cumhuriyetçiler ABD’nin müdahale süreci devam edecektir. Bu konuda esası değiştirmeden kimi tercihleri yapmaları mümkündür. ABD’nin halefi İngiltere’den devraldığı Ortadoğu’daki ağırlığını bundan sonra da sürdürecektir. ABD’nin Ortadoğu’dan çıkması düşünülemez. Kapitalizm 300 yıldır Ortadoğu’da sistemini kurmak ve sürdürmek, hakim olmak istiyor. Bundan sonra da bu yaklaşım devam edecektir. ABD’nin Ortadoğu politikasında çok fazla değişiklik olmayacaktır. Bölgedeki siyasal aktörler konusunda kimine biraz daha fazla ağırlık verdiği, kimini geriye ittiği, kimini biraz daha öne çıkardığı yeni dengeler deneyebilir. Yani bu yönüyle Cumhuriyetçilerin yürüttüğü politikaları başarısız gören Demokratlar, yeni arayışlar ve alternatif politikalar yürütmeye çalışacaklardır. Ancak bu bölgeye ABD’nin askeri müdahalesinin son bulacağı, siyasi boşluklar oluşacağı, bu boşlukları da çeşitli güçlere devredeceği bir durumu ortaya çıkmaz.

               ABD büyük bir güç ve kendi politikalarına güveniyor. “Kim benimle uzlaşırsa, ilerde onu kendi içimde eritirim”  ya da “onu kendi politikalarıma çekerim” diye düşünüyor. Bu açıdan radikal İslamcılar uzlaşsa ABD dünden buna hazırdır. ABD Talabani’yle bile uzlaşmaya hazırdır. Yeter ki kendisi açısından da bir uzlaşma olsun. Bu bölgedeki herhangi bir güçle -kim olursa olsun- yapacağı uzlaşmadan kazançlı çıkacağını düşünüyor. Demokratlar iktidara geldiğinde belki uzlaşma eğilimi artabilir, ama bu ABD’nin bölgeye müdahaleden vazgeçeceği, geri çekileceği gibi bir politikaya yol açmaz. Kimse ABD’nin bu müdahaleden vazgeçeceği, geri çekileceği gibi bir beklenti içine girmemelidir.  Cumhuriyetçilerin, Demokratların politikalarını bölgedeki kimi aktörlerin -buna Kürtler de dahil- takip etmesi, izlemesi gerekmektedir. Demokratların iktidara geldiklerinde Yahudilerden uzak bir politika izleyeceklerini düşünmemek gerekir. Tarihsel çizgi gözetildiğinde Demokratların belki de daha fazla İsrail-Türkiye eksenli bir politikayı esas alacaklardır. Hatta İran’la fiili bir uzlaşmaya gitmeleri, daha yumuşak bir politika izlemeleri gündeme gelebilir. Araplara daha yakın duran, Suni Arapları daha fazla gözeten politikalar yerine, Şiileri dışlamayan, İran’ı dışlamayan, onları daha fazla yanına çekerek İsrail-Türkiye-İran ekseninde İslam’ı dengeleme gibi alternatif politikalar gündeme gelebilir. Böyle bir politika demokratların tarihsel, siyasal çizgilerine uygundur.

               Sonuç itibariyle, kim gelirse gelsin ABD bölgedeki hakimiyetini sürdürmeye çalışacaktır. Bu da bölge halklarının kendi demokrasi mücadelelerini yürütmelerinin ve demokratik sistemlerini kurmalarının gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tür gelişmeler olur ve demokrasi dinamiği güçlenirse ABD geri çekilmek zorunda kalır. Bölgede anti-emperyalist, anti-kapitalist tek duruş; bölgenin demokratikleşmesiyle gerçekleştirilebilir. Demokrasi mücadelenin dışında dış güçlerin bölgeye müdahalesini geriletecek hiçbir güç söz konusu olamaz. Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi stratejisi aynı zamanda anti-emperyalist ve dış müdahaleleri de ortadan kaldıran tek alternatif strateji olarak görülmelidir.

 

Avrupa Adalet Divanı’nın PKK’yi terörist örgütler listesinden çıkarmasını nasıl yorumluyorsunuz? Bu kararın pratikte ne gibi yansımaları olabilir?

 

M. K.: Avrupa Adalet Divanı’nın PKK’yi terör listesinden çıkarması önemlidir. Bunun Avrupa açısından politik nedenleri ve zamanlaması tartışılabilir. Ancak bu karardan sonra PKK üzerindeki terörizm damgasının zayıflamıştır. Her ne kadar Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu “Bu kararın bağlayıcılığı yok” dese, siyasi olarak PKK’ye terörist demeye ve böyle yaklaşmaya devam etseler de, hukuki ve ahlaki olarak bu yaklaşımın temeli zayıflamıştır. En başta tespit etmek lazım. “Hiçbir şey değişmedi, işte Adalet Divanı karar aldı, ama Bakanlar Kurulu kararı reddediyor, bunun hiçbir anlamı yok” demek doğru değildir. Bu karar neden bu zamanda verildi, tabi bu da çarpıcıdır. Bunu iki yönlü değerlendirmek gerekir. Birincisi;  Kürt halkının özgürlük mücadelesinin geldiği düzeydir. Özellikle 15 Şubat, 8 Mart ve Newroz’da Önderliğini açıktan sahiplenmesi, “PKK halktır, halk burada” demesi, PKK’nin çok geniş bir sosyal tabana ve demokratik meşruiyete sahip olduğunu ortaya koymuştur. Adalet Divanı da bunu görmüş ve PKK’nin bir halkın temsilini yaptığını ister istemez kabul etmiştir. İkincisi; Avrupa’nın Türkiye üzerinde baskı kurmak istemiş, karar da bu nedenle alınmıştır. Avrupa’nın Türkiye üzerinde baskı yaratmak istediği, “eğer sen bizim çizgimize gelmez, beklentilerimizi karşılamazsan, biz de PKK ye farklı yaklaşabiliriz. PKK ye yaklaşımımız değişebilir” mesajıyla Türkiye’ye bazı şeyleri kabul ettirmek istemişlerdir. Bunda Avrupa birliğine girme çerçevesinde Kürt sorununda kimi reformlar yapma isteği de söz konusudur. Türkiye’nin Avrupa’ya birçok söz verdiği ancak bunun gereklerini yerine getirmediği anlaşılıyor. “Ben PKK yi terörist ilan ediyorum, sana her türlü desteği veriyorum, sen de bu konuda bazı adımlar atacağını taahhüt ediyorsun, ama yapmıyorsun” mesajı bu kararla verilmek istenmiştir. Belki Avrupa Birliği PKK konusunda Türkiye’ye destek vermekten vazgeçmeyecek, Türkiye’yi bırakmayacaktır. Böyle de olsa alınan bu karar PKK üzerindeki terörizm damgasının hukuki ve ahlaki temellerini zayıflamıştır. Özellikle Avrupa kamuoyunda nezdinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin daha etkili bir diplomasi yürütmesinin yolları açılmıştır. Artık PKK’yi ve Kürt halk Önderini meşrulaştırma mücadelesi hem Türkiye hem de Avrupa toplumlarına kabul ettirme zemini daha da güçlü hale gelmiştir. Eğer iyi çalışılır, etkili mücadele edilirse Kürt halk Önderinin ve PKK’nin Avrupa’ya, Türkiye’ye ve dünyaya kabul ettirilmesi imkanı doğmuştur.

 

Türkiye’nin son dönemde başta İran ve Suriye olmak üzere bölge ülkeleriyle diplomatik ilişkileri sıklaştırmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bağlamda Türkiye yönetiminin Bağdat’ta Talabani ve Neçirvan Barzani’yle görüşmesini nasıl yorumluyorsunuz?

 

M. K.: Türkiye, İran ve Suriye Kürtlerin örgütlülük düzeyini ve siyasal gücünü görerek telaşa kapılmışlardır. Kürtlerin geliştirdiği özgürlük ve demokrasi mücadelesi bu ülkelerdeki inkarcı politikaları kırmış, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kazanma imkanlarını fazlasıyla ortaya çıkarmıştır. Bunu hazmedemeyen bu güçler Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini geriletmek için ortaklaşa hareket etmekteler. İnkarcılıktan vazgeçmeyen bu ülkelerin böyle bir politika izlemesi doğal karşılanmalıdır. İnkarcı politikayı izleyenler ister istemez sömürgeci zihniyetli ülkelerle politikalarını ortaklaştıracaklardır. Son zamanlarda bu ilişkilerin sıklaştırılması tehlikelerin kendileri açısından yakın hale gelmesiyle ilgilidir. Tehlikede derken, inkarcı-sömürgeci politikalar açısından belirtiyoruz, yoksa İran, Türkiye ve Suriye ve  halklar açısından herhangi bir tehlike söz konusu değildir. Dahası, Kürtlerin özgürlüğü ve demokrasisi bırakalım tehlike olmayı, bütün bu ülkelere güç verecektir. Demokratik yöntemlerle sorunların çözülmesi durumunda, bundan bu ülkeler de, Kürtler de kazançlı çıkacaklardır. Özellikle kapitalizmin gelişmesiyle ortaya çıkan milliyetçi modernist paradigma bu ülkelerin Kürt halkının varlığını kabul ederek kardeşlik temelinde bir çözüme gitmelerini engellemektedir. Kürtler, özellikle Kürt özgürlük hareketi iktidar, devlet istemediği halde baskıcı politikalarına devam etmeleri onların ne kadar şoven, milliyetçi ve inkarcı olduklarını ve Kürt halkını yok etmek isteyen bir zihniyete sahip olduklarını göstermektedir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin makul politikalarını reddetmelerinin, demokratik çözüme yanaşmamalarının başka türlü izahı mümkün değildir. Bu yaklaşımlarıyla kimseyi de aldatmaz, kandıramazlar.

Bu güçlerin bir araya gelmeleri hem Kürtlerin demokrasi ve özgürlük taleplerini reddetmek, hem de Kürtler üzerinde uygulanan imhacı-inkarcı, sömürgeciliğe dayalı bölge statükosunu sürdürmeyi hedeflemektedirler. Bu nedenle hem Kürt karşıtı bir ittifak, hem de statükocudur. Bu yönüyle bölgeye müdahale eden ABD ile statükocu güçler arasındaki çekişmeyi de ifade etmektedir. Daha doğrusu bu statükocu güçler ABD müdahalesinin kendileri açısından en az zararlı bir biçimde sürdürülmesini istemekte, bu yaklaşımlarıyla da bunu sağlamaya çalışmaktadırlar. Hatta ABD’ye “eğer bölgede ayakta kalmak, geçmişteki gibi güç olmak istiyorsan, bizimle ilişki kur, mevcut politikamızı kabul et” gibi bir dayatmayı da içermektedir. Aslında ABD de gelinen aşamada bu güçlerin istediklerini tümüyle kabul etmese bile, kendi politikaları önünde çok fazla engel olmadığı taktirde uzlaşmaya yatkın olduğu mesajlarını vermektedir.

ABD’nin Türkiye ve Suriye ile böyle bir yakınlaşma içine girdiğini biliyoruz. Türk hükümetinin Talabani’yle, Neçirvan’la görüşmesi ise farklı bir politik hesabin sonucudur. Bunun İran ve Suriye ile ilişkilenmelerinin benzer yanları fazla yoktur. Zaten bu politikayı Bağdat’a gidip Barzani’yle, Neçirvan’la görüşen kişi, “Türkiye çok yönlü bir politika izlemelidir” diyen Ahmet Davutoğlu başkanlığındaki heyettir. A. Davutoğlu kimsenin beceremediği, bütün dünyadaki güçleri idare eden bir diplomatik tezin sahibidir. Türkiye’yi çıkmaza sürükleyen, politikasız bırakan bir yönüyle de A. Davutoğlu’nun bu politikasıdır.  A. Davutoğlu’nun politikası aslında 19. ve 20. yüzyılın klasik siyaset ve diplomatik paradigmanın devamıdır. Kesinlikle bunda bir yenilik yoktur. Farklı kutupların varlığını koruduğu, çelişkilerin ve şiddetli çatışmaların sürdüğü bir dünyada izlenen ve sonuç vermeyen bu politikayı Davutoğlu devam ettirmek istemektedir. Davutoğlu politikası; her ülkeye “ortak çıkarımız var” tezini kabul ettirmeye dayanmaktadır. Bu görüşmelerde de; “PKK’nin tasfiye edilmesinde sadece Türkiye’nin değil, sizin de çıkarlarınız vardır. PKK aradan çıkar, tasfiye olursa, Türkiye’yle Güneyli Kürler arasındaki ilişkiler düzelir, siz de rahat edersiniz biz de” gibi ancak çocukların kanabileceği tezlerle Bağdat’ta görüşmeler yapmıştır. Davutoğlu’nun tezlerinin güçlü olduğu, Neçirvan ile Mesut Barzani’yi ikna edecek argümanlarla gittiğini söyleyemeyiz. A. Davutoğlu ABD’nin de benzer bir baskıyı Irak ve Güneyli güçler üzerinde kurduğunu düşünerek bu görüşmelerden sonuç alacağını hesaplamıştır.

ABD, Türkiye, Irak ve Güneyli güçler arasında uzun süredir devam eden tartışmaları politik ilişkilerini yeni bir biçimi olarak kabul etmek gerekir. ABD Irak’ta sıkıştıktan sonra Güneyli güçlerin de içinde yer aldığı bir Irak’ı Türkiye’yle uzlaştırmak ve bu eksene dayanarak da Ortadoğu’da siyasal ağırlığını artırmak istemektedir.  Türkiye, Irak ve Güneyli güçler ekseninde bir siyasi güç yaratmayı ABD önemli bir politik yaklaşım olarak önüne koymuştur. Ne var ki Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye’nin inkarcı, sömürgeci, baskıcı politikalarına karşı direnmesi bu politikayı sıkıntıya sokmakta, ABD, Türkiye ve Güneyli güçlerin içinde olduğu bu ilişki yumağını sorun haline getirmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi mücadele ettiği sürece Türkiye-ABD, Türkiye-Irak, Türkiye-Güneyli güçlerin ilişkileri pürüzlü olmaktadır. Bu da ABD’nin bu güçleri bir araya getirme politikasını zorlamaktadır. Bu nedenle iki yıla yakındır Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde baskı kurularak pasifleştirilmek istenmektedir. Bunda ABD’nin çıkarı vardır. AKP de Kürt Özgürlük Hareketi’nin pasifleştiği, mücadele etmediği bir ortamda iktidarını rahatlıkla sürdürmeyi hesaplamaktadır. ABD kendi açısından, AKP hükümeti de kendi açısından Kürt Özgürlük Hareketi’ni pasifleştirmek, etkisizleştirmek istemektedir. Bunun için de Güneyli güçler üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde baskı kurarak silah bıraktırmak, bu olmasa bile tek taraflı ateşkes zorlayarak pasif konuma düşürmeyi hedeflemektedir. Böylelikle hem ABD kendi politikasını yürütmüş olacak, hem de AKP kendi iktidarını sürdürmüş olacaktır. Böylelikle ABD-Türkiye, Türkiye-Güneyli güçler ve Türkiye-Irak ilişkilerinin düzeleceği, rahat yürüyeceği düşünülmektedir. ABD böylelikle bölgedeki politikalarını, AKP de kendi politikasını pürüzsüz yürütme imkanı bulacaktır. İnkarcı, sömürgeci güçler ise, pasifleştiği ortamda PKK’yi daha rahat tasfiye etme, geriletme imkanı bulmuş olacaklardır. Sadece ABD, AKP değil, inkarcı-sömürgeci güçler de PKK’nin pasifleştirilmesini kendi politikalarının başarısı ve PKK’yi tasfiye etme stratejilerine zaman ve fırsat verecek bir gelişme olarak değerlendirmektedirler. Davutoğlu’nun Talabani ve Neçirvan ile görüşmesinin amacı budur. “Bize PKK konusunda yardım edin, terör konusunda tavır alın” derken, tasfiye edin dayatması yapıyor, “ama tasfiye etmiyorsanız da en azından pasifleştirin, etkin konumdan çıkarın. Çünkü PKK’nin mücadelesi Türkiye’de bizim iktidarı zorluyor” diyor. Bu konuda hem ABD, hem de AKP Güneyli güçler üzerinde baskı kurarak bizi mücadele pozisyonundan çıkarmak istiyorlar.

Biz de demokratik çözümden, barıştan yanayız. Bu yönlü çokça çağrılarımız olmuş, adımlar atmışızdır. Çatışmalarla sorunların çözülmesinden yana da değiliz. Ancak Kürt sorunu konusunda hiç adım atılmadığı, inkarcılığın devam ettiği bir ortamda bu dayatmaları kabul etmemiz de mümkün değildir. İnkarcılığın sürdüğü, hiçbir politik gelişmenin olmadığı, adımın atılmadığı bir ortamda bu dayatmalar bizim açımızdan siyasal çözüm zemini değil, tasfiye zemini olarak değerlendirilmektedir. Bu açıdan biz, bu tür politikalara dün olduğu gibi, bugün de karşı duracağız. ABD, Türkiye, Irak, Güneyli güçler, eğer gerçekten bu sorunun çözülmesini istiyorlarsa, Kürt sorunun çözümü için adım atarlar. Bizim Türk Devleti’nin saldırıları karşısında mücadele duruşumuz, direnişimiz kendilerini sıkıntıya sokuyorsa, o zaman bizim direnmemizin, mücadele etmemizin gerekçeleri olan inkarcının ortadan kalkması konusunda adım atmaları gerekir. Bunun dışında Talabani, Neçirvan ya da başka görüşmelerin bir sonuç alması mümkün değildir. Bu görüşmeler ya siyasal sonuçlara yol açacak ya da savaş olacaktır. Eğer sorunun çözümü doğrultusunda siyasal sonuçlara yol açmaz, Kürt Özgürlük Hareketi’ne tasfiye temelli bir dayatma yapılırsa, bu asla kabul görmez ve Kürt Özgürlük Hareketi ne pahasına olursa olsun bunu kabul etmeyecek ve mücadelesini yürütmeye devam edecektir.

 

Türkiye de son zamanlarda artan baskıları, anti demokratik uygulamaları nasıl yorumluyorsunuz? Newroz’da Kürt halkına saldırıldı, Sakarya da DTP’nin yaptığı bir barış toplantısına saldırıldı, 1 Mayıs’ta işçilere saldırıldı. Bu saldırıların altında hangi politik anlayış, kaygı ya da amaç yatmaktadır?

 

M. K.: Türkiye’de gerçekleşen son saldırılar baskıcı bir sürece girildiğinin kanıtıdır.  Kürt sorununu çözemeyen Türk Devleti’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırma politikasında ısrar etmesidir. Demokrasiden, demokratik ortamdan Kürtler yararlanır korkusuyla adımlar atılamamaktadır. Demokratik adımlarla Kürt sorununu çözme yerine, bastırma politikası tercih edilmektedir. Bu bastırma politikasının veya bu baskıların Türkiye’deki siyasetle de bağlantısı vardır. Özellikle Newroz’da AKP hükümetinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt halkına bu kadar saldırmasının nedeni; Zap’taki başarısızlıktan ve yine Kürdistan’da kendisine verilen işlevi ve misyonu yerine getirmeyeceği anlaşılınca hakkında kapatma davası açılmasıdır. AKP kendisine karşı siyasal hamle yapan ulusalcı güçlere, yine AKP’yi saf dışı bırakmak isteyen güçlere karşı kendisini güçlendirmek için Newroz’a saldırdı. Newroz’a saldırarak “vatanın, milletin birliğine, bütünlüğüne” sahip çıkma temelinde  elini güçlendirip bu güçlere karşı savaş yürütmek istedi. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen bu vahşi saldırıları AKP bir siyasal araç olarak kullandı. AKP kendi varlığını daha fazla milliyetçiliğe sarılmak ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne saldırmaya bağlamıştır. Zaten devleti siyasal İslam’ın önünü Kürt Özgürlük Hareketi’nin önünü almak için açmıştır. 12 Eylülden başlayarak Kürt halkının dini duyguları suiistimal edilerek Özgürlük Hareketi’nden koparılacağını düşünen klasik inkarcı çevreler bu İslami güçlerin önünü açmıştır. AKP de önünün nasıl açıldığını, nasıl hükümet olduğunu ve bu noktaya nasıl geldiklerinin bilinciyle Kürt Özgürlük Hareketi’ne saldırmıştır. Saldırıları böyle görmek, değerlendirmek gerekir. Tabi ki hükümet Kürt Özgürlük Hareketi’ne bu kadar saldırır, DTP ile görüşmez ve hedef alırsa; mecliste milletvekilleri olmasına rağmen sanki illegal, gayri meşru bir partiymiş gibi yaklaşırsa, milliyetçi çevrelerin DTP’ye saldırmalarının önünü açmış demektir. Dolayısıyla bu tür sorunların yaşanması kaçınılmazdır. Bu tür saldırıları bizzat AKP’nin ve Başbakan’ın politikası teşvik etmektedir.  Çeşitli çevrelerin Başbakan’ın bu politikasından güç alarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesini kırmak istemektedirler. Yaşananlar halkın iradesini kırmaya yönelik bir saldırıdır. Yani “biz sizi şöyle ederiz, sizi böyle ederiz. Siz PKK yi desteklerseniz, hak ve hukuk talep ederseniz sizi yakalar veya öldürürüz” mesajını vermişlerdir. Bunun bir irade kırma saldırısı olduğu açıktır.

1 Mayıs olayları da aslında bir irade kırma savaşıdır. Türk Devleti Türkiye’de kendisi dışında bir irade istemiyor.  Ne Kürtlerin, ne de emekçilerin irade olmasını istemiyor. AKP de bu devlet geleneğini yürüten bir hükümettir. Onun için o da işçilerin, demokratik güçlerin irade olmasını istemiyor. Onca yıldan sonra ilk defa irade olmak isteyen demokrasi ve emek güçlerinin iradesi kırılmak istenmiştir. Saldırının bir amacı da budur. Saldırının diğer önemli bir amacı da; Newroz’da açığa çıkan Kürt iradesi ile bu demokratik güçlerinin iradelerinin 1 Mayıs’ta birleşmesinin önü alınmıştır. Eğer rahat bir ortamda 1 Mayıs kutlansaydı, Taksim Meydanı’nda Kürt emekçiler Türkiyeli emekçilerle buluşacak, 1 Mayıs’ı demokratik Türkiye’nin sosyal ve siyasal platformu haline getireceklerdi. 1 Mayıs’a saldırıyı böyle anlamak, değerlendirmek gerekir. Diğer yandan AKP nasıl ki Newroz’da saldırarak diğer güçler karşısında pozisyonunu güçlendirmek istemişse, 1 Mayıs’a saldırarak da “irade olmak isteyen güçlere, alternatif olmak isteyen güçlere, devrimcilere, demokratlara, Kürtlerle birleşmek isteyen güçlere karşı en iyi mücadeleyi ben veririm, bakın hem Kürtlere hem de yıkıcı güçlere karşı görevimi yapıyorum, benden daha iyi hükümet bulamazsınız” mesajını vermiştir. Buna dayanarak  kendi varlığını sürdürmeye çalışıyor. AKP’nin 1 Mayıs’a saldırısının amacı budur.

Bu zayıf dönemde AKP ya halk gücüne dayanarak kendi varlığını sürdürecek, demokratik açılımı yaparak kendisini sıkıştırmak isteyen güçlere karşı pozisyonunu güçlendirecekti ya da onlarla uzlaşmaya çalışacak, teslim olacaktı. Demokrasi güçlerine, Kürt halkına ve Türkiye’de emekçilerin gücüne dayanarak kendini ayakta tutma cesaretini, basiretini gösteremediğinden Newroz’da Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne, 1 Mayıs’ta da emekçilere saldırarak klasik iktidar bloklarına; “hem Kürtler hem de emekçiler üzerindeki hakimiyetinizi sürdürmede en iyi hükümet benim” mesajını vermiştir. Son zamanlarda Türkiye ve Kürdistan’da geliştirilen ve tam anlamıyla bir polis devleti uygulamalarını andıran saldırıları biz Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmak, Kürt halkının demokratik ortamdan yararlanmasını engellemek için yapıldığını düşünüyoruz. Diğer taraftan AKP’nin hükümette kalmak için klasik asker-sivil bloklarla bir uzlaşma ve onlara yaranma çabası olarak değerlendiriyoruz.

 

Zap direnişinden sonra yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Kış boyunca durdurulmayan operasyonların baharla birlikte en üst seviyeye çıkarılmasını, Medya Savunma Alanlarına yönelik hava ve kara saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

M. K.: Zap saldırısı Medya Savunma Alanları’nı işgal saldırı ve denemesiydi. Kürt Özgürlük Hareketi’ne ağır bir darbe vurulmak istenmişti. Kendilerine göre siyasal mutabakat da sağlanmışlardı. Hem AKP, hem CHP, hem MHP, bütün güçler Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesine destek vermişlerdi. Hatta liberal çevrelerin bile desteği alınmıştı. Dışardan da ABD, Avrupa gibi dış güçlerin desteği de alınmıştı. Bu siyasal atmosferde askeri bir darbe de vururlarsa, PKK’yi tasfiye sürecine sokacaklarını düşünüyorlardı. Tabi burada ABD’nin hedefleri farklı, Türkiye’nin farklıydı. ABD böyle bir harekete onay ve destek vererek Türkiye’yi daha fazla kendine bağlamayı; PKK üzerinde de baskıyı artırarak pasif, etkisiz hale getirip kendi politikaları önünde bir pürüz olmaktan çıkarmak amacındaydı. Türkiye ise PKK’yi etkisizleştirdiği taktirde ABD ve Güneyli güçler karşısında pozisyonunu güçlendirecek, giderek kendi politikalarını daha fazla dayatma imkanı bulacaktı.

Ne var ki ne ABD’nin ne de Türkiye’nin hesapları tuttu. Aksine Zap saldırısı ABD’nin de, Türkiye’nin de istediklerinin tersine sonuçlar doğurdu. Tabi ne Türkiye ne de ABD mevcut politikalarından vazgeçmiş değildir. ABD halen PKK’yi pasif konuma düşürmek; Türkiyeli, Iraklı, Güneyli güçleri bir araya getirip politikalarını yürütmek istemektedir. Bunun için Türkiye’ye verdiği desteğe devam etmektedir. Türkiye de hem içerde hem de Medya Savunma Alanları’nda Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi amaçlıyor. Aslında Kuzey’de tam bir savaş yürütülmektedir. Savaş ölümdür, çatışmadır, sıkıntıdır, zordur, ama bu her gün, günün 24 saatinde yürütülen bir saldırı değildir. Türk Devleti’nin tamı tamına budur. Yani ayın her günü ve günün 24 saatinde bir saldırı ve savaş halindedir. Türk Devleti askerlerin insan olduğunu unutmuş gibidir. Türk Devleti ellerindeki asker sayısını da kullanarak durmadan operasyonlar düzenlemektedir. İçerde bu operasyonlarla sonuç almayı düşünüyor. Dışarıda da işte kendini pazarlayarak, ABD desteğini alarak, yine Güneyli güçleri sıkıştırarak kendine göre sonuç almak istiyor. Özellikle de 15 Şubat, Zap direnişi, 8 Mart kadın devrimi ve  Newroz’daki özgürlük düzeyinin ortaya çıkardığı büyük gücün mücadeleye dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Saldırıların bu kadar artmasının bir nedeni de, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu özgürlük devrimine dayanarak daha büyük hamle yapmasının önüne geçmektir. Bu saldırıların amacı kazanmaktan çok, mücadelenin gelişmesini engellemeye dönük olduğu açıktır. Tabi ki Türk devleti sürekli operasyon ve saldırılarla PKK’yi tasfiye etmek istiyor, ancak özellikle Şubat ve Mart’taki gelişmeler Türk Devleti’nin kazanma umudunu önemli oranda kırmıştır. Zap saldırısı kazanmadan çok, Kürt Özgürlük Hareketi’nin hamle yapmasını engelleme saldırısı olarak değerlendirmek daha doğru.

Zap operasyonu sırasındaki hava neydi? Büyük bir psikolojik savaş havası yürüttüler. Propagandayla, psikolojik savaş bombardımanıyla iradeleri kırmak ve bunu bir askeri başarıyla tamamlayarak üstünlüğü ele geçirmek ve Kürt hareketini tasfiye sürecine sokmak istiyordu. Dikkat edilirse özellikle bu son Kandil’e yönelik hava saldırısından sonra yaratılan propaganda da Zap dönemindeki duruma benzemektedir. Burada da Kürt Özgürlük Hareketi’nin yakalamış olduğu ivmeyi; halkın kendisine olan güveni, gerillanın kendisine olan güvenini, açığa çıkan coşku ve heyecanı kırmaya, psikolojik savaşın üstünlüğü ele geçirme savaşı olarak değerlendirilebilir. Bu kadar yalana başvurulması, psikolojik savaşın bu kadar tırmandırılması, aslında Türk Devleti’nin ne kadar sıkıştığını göstermektedir. Bu yalana dayalı saldırgan tutumu Zap yenilgisinin travması ve yarattığı ruh hali olarak görmemiz gerekir. Zap yenilgisinin travmasını böyle gidermeye çalışıyorlar. Nasıl ki Atatürk I. İnönü zaferi olmadığı halde zafer ilan ederek kendi askerine moral ve güç vermek istemişse, şu anda ordunun, genelkurmayın yapmak istediği de bundan farklı değildir. Tabi ki Kürt Özgürlük Hareketi’ni bitirme saldırıları, operasyonları devam ediyor. Özellikle Kuzey Kürdistan’da gerillayı daraltmak, sınırlamak, etkisizleştirmek için her türlü çabayı gösteriyorlar. Ancak siyasal olarak çok sıkıştığı da görülmektedir. Çünkü ya kısa sürede sonuç alacak, ya Kürt sorunu çözülecek ya da uluslararası güçlere tamamen teslim olacaktır. Bu üç seçenek vardır. Türkiye’nin önünde bunların dışında başka seçenek bulunmamaktadır.

 

Zap direnişinin Kürtler de ortak duyguyu güçlendirdiği bir gerçek. O anlamda kimi çevrelerden gelen ulusal konferans önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

M. K.: Zap direnişinin bütün Kürtleri birleştirdiği, ortak duyguları geliştirdiği bir gerçektir. Medya Savunma Alanları’na yönelik saldırı ve burada gerçekleşen direniş sadece PKK’yi ya da Zap’ı ilgilendiren bir saldırı ve direniş değildi. Yapılan saldırı bütün Kürtlerin iradesini kırmaya yönelikti. Burada kısa sürede sonuç alsaydı pozisyonunu güçlendirecek ve bu temelde sadece Kuzey Kürdistan halkının özgürlük mücadelesini değil, Güney Kürdistan, Doğu Kürdistan ve Güneybatı’daki halkımızın özgürlük umutlarını ve iradesini kırma süreci de başlatılmış olacaktı. Kürt halkı bunu derinden hissetti. Bu saldırının sadece Zap’a  değil, PKK’ye değil, bütün  Kürt halkına yönelik olduğunu hissetti. PKK şahsında Kürtün direniş gücünün kırılmak istendiğini hissetti. Ve bu temelde Zap direnişi etrafında bütün Kürt halkı birleşti. Şimdiye kadar inkarcı, sömürgeci güçler Türkiye’de olsun, İran’da olsun, Irak ya da Suriye de olsun, istediği zaman Kürtlerin üzerine gidiyor, iradelerini kırıyordu. Hiçbir zaman başını kaldırmaması, irade kazanmaması gereken bir halk olarak değerlendiriyorlardı. Türk Devleti bu saldırıları gerçekleştirerek Kürt halkının iradesini bir kez daha kırmak istemiştir.

“Ben bir yere girersem ezer geçerim” diyen Türk ordusuna karşı Zap’ta gösterilen direniş Kürt halkında büyük bir coşku ve heyecan yaratmıştır. Kürt halkı üzerindeki psikolojik baskıyı da ortadan kaldırmıştır. Türk Devleti’ne karşı geliştirilen direniş savaşı Kürt halkına özgüven kazandırmıştır. Eğer direnirse her güce karşı koyabileceğini ortaya koymuştur. Bu da Kürtlerin geleceğe olan inancını, özgürlük ve demokrasi umudunu artırdığı gibi, özgüvenden kaynaklanan bu ruh haliyle gücünü birkaç kat arttırmıştır. Zap’tan önceki Kürtlerin gücü ile Zap’tan sonraki gücünü kesinlikle aynı görmemek lazım. Kürtler artık koşullar ne olursa olsun savaşacak, mücadele edecek ve kazanacak bir direniş psikolojisini kazanmışlardır.

Kürt Özgürlük Hareketi uzun yıllardır ulusal konferans önerisini yapmaktadır. Bir ulusal konferansla bütün parçalardaki halkın temel politik ilkelerinin tespit edilmesini Kürt halkının mücadele birliği açısından yararlı görmüştür. Öte yandan Kürtler sömürgeci göçler tarafından birbirlerine karşı kullanıldıklarından, bu durumun önüne geçmek için de bir ulusal konferans zorunlu hale gelmiştir. Özellikle Kürtlerin önemli bir siyasi güç haline geldikleri bu süreçte, birbirlerine karşı kullanılmaktan çıkıp güçlerini birleştirerek bütün parçalardaki özgürlük ve demokratik mücadelelerini geliştirme iradelerini ortaya koymaları çok önemli siyasal sonuçlar doğuracak bir çalışmadır. Bu açıdan bu çok gerekli bir çalışma olarak görülmelidir. Zap direnişinden sonra bu çalışma çok daha da önemli hale gelmiştir. Özellikle ortaya çıkan ulusal birlik duygu ve ortak tutum gerçeğini resmi platformda netleştirmek, somutlaştırmak Kürtler için büyük kazançlar ortaya çıkaracaktır. PKK eskiden beri böyle bir ulusal konferansın Kürtlerin birlik ve özgürlüklerini geliştirmeleri açısından gerekli olduğunu savunmuş ve gerçekleştirilebilmesi için de önerilerde bulunmuştu.

Günümüz koşullarında ulusal konferansın toplanmasının ulusal ve sosyal zemini daha da güçlenmiştir. Başka güçlerde bu tür ulusal konferans önerilerini geliştirebilirler. Öneriyi kimin getirdiği önemli değildir, önemli olan; bu tarihsel süreçte Kürt siyasi güçlerin ulusal konferans çatısı altında bir araya gelmeleri, ortak politika ve kararlara ulaşmalarıdır. Eğer böyle bir ulusal konferans gerçekleşir, ortak siyasal ilkelerde birleşilirse, bırakalım birbirlerine karşı kullanılmayı, birbirlerine güç verecek ortak ilkeleri pratikleştirirlerse özgürlük mücadelesi daha kolay ve erkenden sonuca ulaşacaktır. Bu açıdan ulusal konferans önerimizde ısrar ettiğimiz gibi, bu çalışmaya katılacak her güce ve öneriye de değer veriyoruz.

Kürt Özgürlük Hareketi daha önce de böyle bir konferans önermişti. Bu yönlü istekler çoğalmışsa biz bundan sadece memnunluk duyarız. Umuyoruz ki bu öneriler kısa sürede gerçekleşir ve Kürtler bırakalım kaygılı yaşamayı geleceğe daha umutlu bakarlar.

 

Yaşanan bu gelişmeler ışığında önümüzdeki döneme ilişkin belirtecekleriniz ve çağrılarınız nelerdir?

 

M.K.: 15 Şubat’ta geçekleşen uluslararası komployu protesto mitingleri halkımızın Önderliğinden ve PKK’den koparılamayacağını kanıtladı. Kürt halkı tarihte hiçbir halkın önderliğine ve partisine gösteremediği düzeyde bir bağlılığı Önderliğine ve partisine göstermiş oldu. Bu büyük ayağa kalkış; ideolojik, siyasal ve örgütsel değeri olan ve uluslararası komployu boşa çıkaran bir halk duruşuydu. Bu halkımızın Önderliğin ve PKK’nin çizgisinde yürüyeceğinin kanıtlanmasıydı. Bu açıdan hareketimizin ideolojik çizgisinin hiçbir zaman sarsılamayacağını halkımız  bu sahiplenmeyle ortaya koydu. Ardından gelişen Zap direnişi, 8 Mart kadın devrimi ve Newroz’daki özgürlük devrimi Kürt halkının özgürlük ve demokrasideki kararlılığını çok güçlü bir biçimde ortaya koydu.

2003’te ortaya çıkan tasfiyeciliğin yarattığı sarsıntıyı örgütümüzün atlatması ve çok daha güçlü biçimde tarih sahnesine çıkması, çok önemli gelişmeleri ortaya çıkaracak bir dönem başlatmıştır. Biz Newroz’daki ayağa kalkışı “Özgürlük Devrimi” olarak değerlendirdik. Her türlü geriliği, gericiliği süpürüp atacak karakterde bir devrim olarak değerlendirdik. Artık özgürlük ve demokrasi mücadelesinin başarıya gitmesinin önünde önemli bir engel kalmamıştır. Daha doğrusu Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi artık kendi elindedir. Eğer ortaya çıkan halk gücü ve imkanı doğru değerlendirilirse, hiçbir güç bu özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önünde duramaz. Bu açıdan başta kadrolarımız, çalışanlarımız, dostlarımız ve halkımız şunu görmelidir: Eğer örgütlendirilir ve mücadele edilirse başarıyı yakalamak mümkündür. Artık başarısızlık için hiçbir neden ya da engel gösterilemeyeceği gibi, her türlü engeli süpürüp atabilecek bir özgürlük ve demokrasi gücü de ortaya çıkmıştır. Bu güç karşısında ne örgüt içindeki gerilikler, ne de dışımızdaki gerilikler ayakta kalabilir. Biz bu özgürlük devrimini örgüt içindeki tüm gerilikleri; bencil, bireyci kendine göre yaklaşımları artık kabul etmeyeceğimizi, bu tür yaklaşım içinde olanların bu devrimin rüzgarı karşısında savrulacaklarını söyleyebiliriz. Kimse artık bu devrimin eteğinden tutup geriye çekemez. Kürt halkının ortaya koyduğu irade hep ileriye doğru, özgürlük ve demokrasi mücadelesini kazanma doğrultusunda ilerleyecektir. Mücadelenin dinamizmini, devrimci ruhunu engelleyen her türlü gerilik bu dinamizm ve ruhun önünde süpürülüp atılacaktır. Bunun böyle görülmesi gerekiyor. Bu halk gücü iyi örgütlendiğinde Kürdistan’da inkarcı-sömürgeci iradeyi kıracak, Türkiye’yi de demokratikleştirebilecektir. Bu mümkün hale gelmiştir.

Bir taraftan siyasal olarak bu mücadeleyi yürütmek, diğer taraftan da ortaya çıkan bu halk gücünü demokratik konfederal temelde örgütleme görev ve sorumluluğu vardır. Kadrolarımız, çalışanlarımız ve tüm yurtseverler örgütlenerek kendi özgürlük sistemlerini kurmalıdırlar. Devletin ne yapıp yapmayacağına bakmadan kendi özgürlük sistemini siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda kurumlaştırmaları gerekmektedir. Komünler ve meclisler her yerde kurulmalıdır. Bu komün ve meclisler halkımızın ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel; bütün ihtiyaçlarına cevap olabilmelidir. Halkımız hem buna yatkındır, hem de bu tür sorunlarını çözecek güce kavuşmuştur. Halkın imkanları bir araya getirildiğinde üstesinden gelinemeyecek, çözülmeyecek kültürel, sosyal, ekonomik, siyasal sorun yoktur. Zaten bütün gücü ortaya çıkaran halkın emeğidir, gücüdür, örgütlenmesidir. Bunun dışında ekonomik, sosyal, kültürel değer yaratan başka bir etken yoktur.

Özgürlük devriminin ortaya çıkardığı bu büyük halk hareketini, büyük devrimci ayağa kalkışı örgütlülüğe çevirmek gerekmektedir. Zaten örgütlülük gerçekleştiğinde ortaya konulan hedefler için her zaman eyleme geçmek ve sonuçlar almak mümkündür. Eylemi ortaya çıkaran örgütlülüktür. Hedefe ulaşmayı sağlayan da eylemliliktir. Demek ki eylemlilik, örgütlülük ve hedefe ulaşma diyalektiğini bu özgürlük devriminden sonra tüm kadrolarımızın, çalışanlarımızın ve halkımızın gerçekleştirmesi gerekmektedir. Eğitim, örgütlenme, eylem ve kendi sistemini kurma iç içe, birlikte yürütülerek Newroz’da gerçekleşen özgürlük devrimi özgür demokratik Kürdistan ve demokratik Türkiye gerçekliği haline getirilebilinmelidir. Bunun içinde çocuktan yaşlıya kadar herkes seferber olmalıdır. Herkes özerk demokratik Kürdistan’ın kuruluşunda yer almalıdır. Özerk demokratik Kürdistan’ın gerçekleşmesi için herkes mücadelesini yükseltmelidir. Gençlik de, binlercesiyle gerillaya akmalıdır. Meydanlarda, sokaklarda, salonlarda ayağa kalkan milyonlarca genç içinden binlercesi gerillaya koşmalıdır. Çünkü bunun dışında Kürt halkının özgürlük ve demokrasi istemlerini karşılamak ve kendi demokratik sistemimizi kurmak mümkün değildir. Bu açıdan hiçbir kurum, hiçbir örgütlenme gerekçe göstermeden binlerce genci gerilla saflarına göndermelidir. Hiçbir gencin yeri boş kalmaz. “Şu genç giderse yeri boş kalır, şu genç giderse yerini nasıl doldururuz” gibi kaygılar yanlıştır. Newroz’da gerçekleşen özgürlük devrimi göstermiştir ki, boşalan bir gencin yerini binlercesi dolduracaktır. Bu temelde başta gençler ve kadınlar olmak üzere tüm halkımızı özgürlük mücadelesini yükseltmeye, özgürlük ve demokrasiyi kazanmaya çağırıyoruz.

 

 

 

 


© 2006 PKK www.pkk-info.com