|
Zafer Direnişi
Süreklileştiren Apo’cu Hareketin
Olacaktır!
Murat Karayılan
Türkiye
siyaseti yoğun tartışmalı ve
hareketli bir sürece girdi.
Öncelikli olarak bu hafta Türk
Genelkurmay Başkanı açıklamalarında
PKK ve Güney Kürdistan’a dikkat
çekti. “Sınır ötesi operasyon
düzenlemek istiyoruz. Başarılı da
oluruz’’ açıklaması yaptı.
Konuşmasından PKK’den ve Güney
Kürdistan yönetimine kadar
tehditlerde bulundu. Büyükanıt’ın
konuşmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir
süreç başlıyor? Olası bir sınır
ötesi operasyonun kapsamı sizce ne
olur?
Yaşar Büyükanıt’ın konuşması yeni
dönemin Türk ulus-devlet
stratejisini ortaya koyma
niteliğindeydi. Dünyada yaşanan
değişim-dönüşüm süreci kendini bütün
yönleriyle Türk ulus devlet
gerçeğine ve Ortadoğu’daki statükocu
yapıya dayatmaktadır. Hem
uluslararası sermayenin ulus devlet
sistemini zorlaması, aynı zamanda
engellenemez bir biçimde kendini
dayatan değişim-dönüşüm süreci, hem
de bölgede yaşanan çelişki, çekişme
ve çatışmanın boyutlanması bu durumu
zorunlu kılmaktadır. Yine bütün
bunlarla birlikte 20 yy.ın başında
şekillenen Ortadoğu sistemini
değiştirmeye dönük yeni yaklaşımlar,
değişimi dayatan gelişmeler ve en
önemlisi de Kürt sorununun 21.yy.da
çözüme kavuşması gereken bir sorun
olarak kendini gündeme taşımış
olması bunda belirleyici rol
oynamıştır.
Bütün bu gelişmeler karşısında Türk
devletinin ne yapacağı sorusu
gündeme gelmiş bulunmaktadır. Çağı
doğru okuyup gelişen olgulara
gerçekçi çözüm önerileriyle yaklaşım
göstererek, böylece bölgede
değişim-dönüşüm sürecine eşlik mi
edecekti, yoksa bütün bu gelişmelere
karşı statükocu duruşunda ısrar mı
edecekti? Görünen o ki Türk devleti
her ikisini de yapmamaktadır.
Ulus-devlet gerçeği gün geçtikçe
erime sürecine ilerlemekte ve ciddi
bir çıkmazla karşı karşıya
bulunmaktadır.
Türk devleti gelişen bu süreç
karşısında ulus devlet gerçeğini
korumak için şimdiye kadar
sürdürdüğü Kemalist çizginin sonuç
almadığını görmektedir. Onun için
adeta yeniden 20.yy.ın başına
dönerek neo-ittihatçı yaklaşımı bir
politika haline getirme istemi ağır
basmış bulunmaktadır. Bu ittihatçı
anlayışla sözüm ona daha aktif
sürece müdahale ederek ulus devlet
gerçeğini korumak ve böylece
sistemini pekiştirmeyi öngören yeni
bir stratejik karara ulaştığı
anlaşılmaktadır. Bunlar her ne kadar
kendilerine Kemalist deseler de
Kemalist gerçekçiliği çok aşan,
aslında ittihatçı hayalperest tutumu
esas alan bir çizgiyi geliştirme
istemindedirler.
Ancak bu yönelimin mevcut dünya ve
Ortadoğu gerçeği karşısında sonuç
almayacağı çok açıktır. Bunun için
Önderliğimiz “bunlar Türkiye’yi
parçalayacak, bitirecek” demektedir.
Yaşar Büyükanıt’ın yaptığı
konuşmanın ana fikrini böyle izah
etmek mümkündür.
Büyükanıt’ın konuşmasını sadece
ordunun görüşü olarak değerlendirmek
çok dar bir yaklaşım olacaktır.
Büyükanıt’ın konuşmasını Türk devlet
sisteminin yaklaşımı olarak
değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Çünkü daha sonra A.Necdet Sezer’in
yaptığı konuşma da aynı doğrultuyu
destekler nitelikteydi, yine
Abdullah Gül’ün “bunlar MGK’de
tartışılan, konuşulan şeylerdir.
Plan dahilinde ki konuşmalardır”
demesi bunu gösteriyor. Görülüyor ki
bu yaklaşım devlet ve hükümetin
ulaştığı ortak bir düzey oluyor.
Onun için bu çok tehlikeli neo-ittihatçı
anlayışın Türkiye ve bölge
halklarına çok zarar verecek,
bölgedeki çekişme ve çatışma
sürecini daha da derinleştirecek,
Kürt-Türk çatışmasını yaratabilecek
tehlikeli bir anlayış olduğu açık
ortadadır. Bu temelde gelişecek
politikayla hem kendini kapsamlı bir
biçimde dayatan değişime kapatacak
dolayısıyla dış dünyayla arasına
mesafe koyacak, hem de Türkiye’deki
demokrasi hareketini boğacak ve Kürt
demokratik hareketini tümüyle
tasfiye etmeyi, Kürdistan halkını
kimliksizleştirme ve köleleştirmeyi
amaçlayacaktır.
Böyle bir ortamda demokratik çabalar
rafa kaldırılacak ve kendine göre
sahte bir sistem oluşturacaktır.
Zaten bunu, bu anlayışın
temsilcileri tarafından çok açıkça
dillendiriliyor. Yasal bir parti
olan DTP için “zayıflatılması
gerekiyor, şu gazetenin kapatılması
gerekiyor” diyebilmektedirler.
Büyükanıt’ın kafasındaki yönetim
biçimi sıkıyönetim idaresidir.
Türkiye için sıkıyönetim idaresini
esas alırken, Kürdistan için ise
esas aldığı yaklaşım Kürt halkının
özgürlük mücadelesini tümüyle
tasfiye etmektir. Türk devlet
sisteminin Kürtlere yönelik yeni
yaklaşımı salt hareketimizle sınırlı
olmaktan ibaret değildir, Kürtlük
adına olan tüm gelişmeleri hedef
tahtasına koyan bir yaklaşım esas
alınmıştır. Bu anlamda sadece
hareketimizi yok etmekle yetinmeyip,
şimdiye kadar bir biçimde farklı
gördükleri Güney Kürdistan'daki
oluşumu da ortadan kaldırma
hedeflenmektedir. Kısacası tüm Kürt
iradeleşmesine karşı yeni bir
müdahale sürecini başlatmayı
öngörmektedir. Bu nedenle Büyükanıt
hem Türkiye demokrasi hareketi için,
hem de Kürt demokrasi ve özgürlük
hareketi için çok tehlikeli yeni bir
ittihatçı saldırı dalgasının
başlatılacağının işaretini vermiş
bulunmaktadır.
Ne yazık ki Türkiye’deki birçok
yazar-çizer çevresi ve aydın denilen
kesim hiç oralı olmayıp “ne kadar
güzel konuştu” diye Büyükanıt’ı
alkışlamaktadırlar. Ama bunun
Türkiye’ye ne getirip götüreceğini
kimse tartışmıyor. Bu, çok tehlikeli
bir yönelimin işaretini vermektedir.
Bugünkü koşullarda Kuzey
Kürdistan'da Kürt Özgürlük
Hareketi’ni tasfiye etmek ve Güney
Kürdistan'ı işgal etmek ne anlama
gelir? Bunun bir macera olmaktan öte
bir rol oynamayacağı çok açıktır,
Büyükanıt’ın konuşma çerçevesinin de
Türkiye’yi maceraya sürüklenmenin
izahatı olduğu açık ortadadır.
Dolayısıyla bu konuşmayla açıkça
anlaşılıyor ki Türkiye’nin yeni ulus
devlet stratejisi Kürt Özgürlük
Hareketini tümüyle yok etme, asla
tanımama, inkar ve imha da ısrardır.
Hatta bu inkar ve imha zihniyetini
daha da ilerletme, Kürt halkına hem
Kuzeyde hem de Güneyde “ya teslim
olacaksınız, ya imha olacaksınız”
ikilemini dayatmadır. Bu politikanın
başka da bir izahı yoktur.
Büyükanıt, Türkiye’nin büyük bir
tehlikeyle karşı karşıya olduğunu,
şimdiye kadar yürütülen politikanın
yetersiz ve yanlış olduğunu iddia
etmekte, hatta Güney Kürdistan'daki
oluşuma ilişkin Türk devletinin hata
yaptığını söyleyerek özeleştiri
vermektedir. O zaman ‘Kürdü Kürde’
kırdırtma politikası çerçevesinde
Güneyli güçleri hareketimize karşı
kullanmak amacıyla yaklaştıkları
için Güneyli güçleri bazı yönleriyle
destekleme politikasına
yönelmişlerdi. Yaşar Büyükanıt’ın
kendisi de bizzat bu sürecin içinde
yer almıştı. Fakat şimdi sadece
bunun özeleştirisi vermekle
kalmıyor, ona göre bu geçmiş hatanın
telafi edilmesi için yeniden 90’lı
yılların başına dönmek gerekiyor.
Eğer bu hatadan doğru dersler
çıkarmış olsalardı farklı sonuçlar
açığa çıkabilirdi, ancak anlaşılıyor
ki öyle yaklaşılmayacak, biz hata
yaptık, hatamız sonucunda Kürt
oluşumu ortaya çıktı, şimdi bu
hatayı telafi etmek için bu oluşumu
ortadan kaldırmak gerekiyor sonucuna
varmışlardır. Bu nedenle Güneye
yönelik geliştirilen planlamanın
esas amacı hareketimizi imha
etmektir.
Bu çerçevede ortaya çıkan durum
şudur: Türk devleti 2007 yılında
önemli oranda Kürt halkıyla
savaşacaktır. Zaten şimdi düşmanın
Kuzeyde çok kapsamlı bir yönelimi
söz konusudur. Botan ve Amed’de çok
kapsamlı operasyonlar
geliştirmektedir. Yayladere, Kıği,
Pülümür üçgeninde yirmi bin kişilik
bir güçle operasyon yaptılar. Bu
operasyonda dört arkadaşımız şehit
düştü. Onların kayıpları yirminin
üzerindedir, kayıplarını sadece üç
olarak verdiler. Dersim’de son
yılların en büyük operasyonlarından
birini gerçekleştirdiler. Yine şimdi
tüm Kuzey alanı savaş sahasına
dönüştürülmüş durumdadır. Kuzey
Kürdistan’ın her yerinde büyük
güçlerle imha operasyonlarını
gittikçe daha da
boyutlandırmaktadırlar. Kuzey
sahasında gerillamızın büyük bir
direnişi ve buna bağlı olarak
düşmanın imha konseptini boşa
çıkarma hedefi büyüktur. Bu
operasyonlarda düşmanın kayıpları
fazladır, kayıplarını halktan ve
kamuoyundan gizliyorlar. Türk
devletinin Kuzeyde geliştirdiği
hareket tümüyle yok etme
hareketidir. Şu anda Kuzey
Kürdistan’ın yer yerinde kapsamlı
operasyonlar sürmektedir. ‘94’
benzeri bir amacı taşıyan ama farklı
taktik ve yönelimlerle beslenen, en
gelişkin tekniğe dayalı imha
hareketlerini geliştirmektedir.
Dolayısıyla içeriyi yani Kuzey
kesimini güçten düşürme, etkisiz
kılma, bunu yaparken sadece
gerillaya değil, aynı zamanda
siyasal alan üzerinde de durarak
toplumu bastırma, susturma, legal
yasal çalışmaları tümüyle kendi
çizgisine çekmeye zorlama, geri adım
attırma, böylece Kürt toplumunu
Kuzeyde bastırarak, Güneye
yönelmenin kapsamlı zeminini
hazırlamaya çalışmaktadır.
Bu dönemde birçok çevre bize şunu
sormaktadır. Ateşkes sürecek mi,
sürmeyecek mi? Biz bu ateşkes
sürecini sürdürmek istiyoruz ama
karşımızdaki düşman zaten yok etme
operasyonlarını yüz binlik askeri
güçlerle başlatmış bulunuyor.
Hem Kürt halkının yürüttüğü siyasal
demokratik mücadeleye, özgür
basın-yayın organlarına karşı, hem
de özgürlük güçlerine karşı tamamen
yok etme stratejisine dayalı
kapsamlı bir yönelim durumu söz
konusudur. Bu yönelimleri sıradan,
lokal yönelimler olarak görmemek
gerekir. Bununla Güneye yönelmenin
zemini hazırlamaya çalışılmaktadır.
Güneye yönelir mi? Kanımızca esas
stratejik yönelimini, yani tüm
Güneyi hedefleyen yönelimi hemen
yapmaz. Zaten bunu MGK’de
kararlaştırmış oluyorlar. İlk önce
diplomatik, siyasi, ekonomik
yöntemlerle teslim alınmaya
çalışılacak, baskılar
geliştirilecek, uluslar arası güçler
devreye konulacaktır. Böylece eğer
Güneyli güçleri teslim aldılarsa
aldılar, almadılarsa tehdit ve
şantaj daha fazla devreye
sokulacaktır. Şimdi yürüttükleri
tehdit ve şantajdır.
Güneydeki oluşumun yöneticilerinin
aylar önce yaptığı bir konuşmayı
sanki şimdi yapılmış gibi bu kadar
gündemleştirilmesinin ne anlamı var.
Anlamı ve nedeni şudur: Güneyli
güçlere boyun eğdirmek için kamuoyu
oluşturmak şantaj, baskı ve tehdit
uygulamaktır. Amaçlarına ulaşmak
için tüm yöntemleri iç içe
yürütmektedirler. Bununla sonuç
alırlarsa devam ederler, bununla
sonuç almazlarsa artık giderek
yürütülecek hazırlıklarla kapsamlı
yönelimi öngören bir konseptin
olduğu ve bunun devreye konulacağı
anlaşılmaktadır.
Ama Türk devleti tüm Güneye yönelik
kapsamlı işgal hareketini
başlatmadan önce gerilla alanları
olan Medya Savunma Alanları’na dönük
operasyonları geliştirebilir.
Bugünden itibaren her zaman böyle
bir operasyonel durum söz konusu
olabilir. Bu operasyonlarla
muhtemelen hem bizi darbelemeye
çalışma, hem de Güneyli güçleri
baskı ve tehdit altına alma
hedeflenecektir. Bunun için Türk
ordusunun bölgede tampon bölge gibi
bir sistemi geliştirmenin olasılığı
vardır. Eğer bundan istediği sonucu
elde edemezse o zaman uluslar arası
koşulları da gözeterek Güneyin
işgaline yönelebilir. Hiç kuşkusuz
ki bütün bu aşamalar kendileri
açısından başarılı geçerse
uygulayacaklardır. Bu açıdan bu
yönelim biçiminin tamamen bir
maceradan ibaret olduğu ve sonuçsuz
kalacağı şimdiden bellidir. Bu
sözlerimiz pratikte de
kanıtlanacaktır. Türk ordusu bu
yöneliminde başarısız kalacaktır.
Açık ve net bir biçimde bunu
söylüyorum. Bu, bir maceradır,
başarısızlığa mahkum bir maceradır.
Devlet içindeki yeni ittihatçılar
son iki yıldan bu yana böyle bir
konsept üzerine yoğunlaşmaktadırlar.
Büyük bir ihtimalle de bu konseptin
başlangıcı olarak Önderliğimize
yönelik gerçekleştirilen zehirlenme
saldırısıdır. Konsepti bu biçimde
başlatarak Önderliğimizi,
hareketimizi ve halkımızın bütün
özgürlük dinamiklerini yok etme
temelinde yeni bir stratejik
yönelimin geliştirilmekte olduğu
açık ortadadır.
Devletin geliştirdiği koruculuk
sisteminde bazı gelişmelerin olduğu
ve generaller tarafından
korucubaşlarıyla yapılan toplantılar
yapıldığı yönünde bilgiler var. Bu
konuda ne diyeceksiniz? Korucular da
muhtemel sınır ötesi operasyonda yer
alırlar mı?
Kürdistan özgürlük davası mücadele
tarihinin en kritik, en hassas ve
önemli bir aşamasına girmiş
bulunmaktadır. Türk devletinin bu
kadar paniklemesi ve “Türkiye büyük
bir tehdit altındadır” diyerek
kapsamlı bir saldırı konseptine
ulaşmış olmasının ana nedeni
Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin
başarıya çok yakınlaşmış olmasından
kaynaklıdır. Tarihin hiçbir
döneminde Kürt halkı bu kadar zafere
yakınlaşmamıştı. Kürt Özgürlük
Hareketi bugün her zamankinden daha
fazla başarı olanaklarını yakalamış
bulunmaktadır. Ama bunun karşısında
egemen devletlerde kendi aralarında
ittifak yaparak, Kürt Özgürlük
Hareketini ezmek ve bastırmak
istemektedirler. Bunun için
geçmişten beri durumu, duruşu ne
olursa olsun vicdanı ve inancı olan,
insanlığa inanan, ben Kürdüm,
insanım diyen, ecdadına ve
kullandığı kutsal diline ihanet
etmek istemeyen her Kürt bu dönemde
mutlaka Kürdün özgürlük ve var olma
çizgisinde durmalıdır. Kürt halkını
yok etmek isteyen, ırkçı –faşist,
Kürt düşmanlığını esas alan
politikaların aracı olmamalıdır.
Bu anlamda Kürt halkı tarih
karşısında çağımızın bu önemli
döneminde gerçekten büyük bir
imtihanla karşı karşıyadır. Bütün
dünyanın gözü bugün Kürtler
üzerindedir. Kürtler gerçekten kendi
tarihsel geçmişlerine dayanarak
özgürlüğü hak etmişler midir,
etmemişler midir? Herkes Kürdün bu
durumunu çok yakından izliyor.
Kürtler tarihsel temellerine yaraşır
özgür bir yaşamı hak ettiklerini
pratikte sergileyecekleri tutumla
göstereceklerdir.
Bunun için ben buradan bütün
kesimlere bütün partilere, bütün
aşiretlere seslenmek istiyorum:
Özellikle de şu anda korucu olan tüm
Kürt bireylerine, aşiretlerine
seslenmek istiyorum: Tarihin bu
önemli döneminde herkes elini
vicdanına koymalıdır. Halkımız
başarı yolunda 200 yıldan beri
düşe-kalka belli bir düzey
yakalamıştır. Sizde bu topraklarda
yaşadığınıza göre sizinde
sorumluluklarınız vardır. Sizde bu
dili, bu kültürü kullandığınıza ve
sahip olduğunuza göre sizinde
sorumluluklarınız vardır. Sizde
sorumluluklarınıza sahip çıkın,
düşmana alet olmayın, düşmanın
önünde dedektör gibi öncü olmayın.
Kürdün kanını dökmeyin. Herkes bu
dönemde bir Kürdistanlı olmanın
gereklerini daha fazla düşünmeli ve
yerine getirmelidir.
Şunu unutmayalım, tarihin hiçbir
döneminde Kürdün geleceği bu kadar
Kürdün eline geçmemişti. Şimdi biz
kendimiz geleceğimizi tayin
edebiliriz. Bunun yolu düşman
oyunlarına gelmemek, birlik içinde
olmak, birlik ve bütünlüğü
sağlamaktan geçer. Türk devleti
Kürtleri kandırarak, Kürtleri aptal
yerine koyarak birkaç kuruşla
kandırarak bir yere varamayacağını
görmelidir. Halkımız artık parayla,
çıkarla kanmayacağını Türk devletine
gösterebilmelidir. Bu konuda
özellikle korucu olan kesimler
tarihi bir muhasebe ile karşı
karşıya bulunmaktadırlar. Biz açıkça
şunu söylüyoruz: Her ne sebeple
olursa olsun korucu olmuş kesimler
bundan böyle kendi halkına karşı
kurşun sıkmamalıdır. Geçmişte
hatalar yapılmış olabilir. Sizde
hata yaptınız, bizimde hatalarımız
oldu. Geçmişte bizde de Hogır dönemi
yaşandı, yanlışlıklar ortaya çıktı,
birçok yanlışlar yaşandı. Bugünkü
koruculuğun gelişmesinde bu
yanlışlıklarımızın payı olduğunu
kabul ediyoruz. Ama biz bu yanlış
çizgiyi mahkum etmiş bulunuyoruz.
Önderliğimiz bunu kendi
savunmalarında çok geniş açmıştır ve
bütün bu Hogırvari yanlış
anlayışları ortaya koymuştur. Bunun
için diyoruz ki korucu olmuş kesim
ve aşiretlerde kendi yanlışlarını
görmeli, yanlışta ısrar
etmemelidirler. Böylece tarihin bu
önemli döneminde mutlaka O’da
Kürtlük ve yurtseverlik görevlerinin
gereklerini koşullarına göre
yapmalıdır. Tüm korucular silah
bıraksın, gelip saflarımıza katılsın
demiyorum, bu uzun vadeli bir hedef
olabilir. Ama şimdi, şu hususu
önemle belirtiyorum. Devletin aleti
olmayın, devlet sizi kandırmasın, bu
konuda uyanık olun.
Bu dönemde Türk generalleri,
albayları, yarbayları, subayları
çeşitli yerlerde koruculara ve
korucu başlarına dönük toplantılar
yapıyorlar. Güya ben tüm gerilla
güçlerine talimat vermişim, herkes
bölgesinde elinden geldiği kadar
eylem yapsın demişim. Böyle bir şey
yoktur. Bir kere biz halen ateşkes
çizgisindeyiz. Saldırıya geçen Türk
devletidir, bu bir, ikincisi, bizim
hareket olarak koruculara karşı
hiçbir eylemimiz olmayacaktır. Bunun
için Türk devletinin yalanlarına
kimse kanmasın. Türk devleti Kürt
halkını kandırarak birbirine düşürme
politikasında hala ısrar etmektedir.
Tamamen yalana dayalı toplantılar
yapmakta, tekrardan Kürdü Kürde
karşı kullanma politikasında ısrar
etmek istemektedir. Şemdinli’de ki
aşiretler Türk devletinin Güneye
saldırı operasyonlarına
katılmayacaklarını, bu yönlü Türk
subaylarının isteklerini
reddettiklerini biliyoruz. Ben bunu
tüm korucu olan aşiretlerin yapması
gerektiğini düşünüyorum, sadece bazı
aşiretler değil, Şemzinan’da ki,
Botan’daki aşiretlerin tümü Güney
operasyonlarına katılmamalıdır,
Kuzeydeki operasyonlara da
katılmamalıdır. Artık Türk
devletinin halkımızı horlamasına,
hayvan yerine bile koymayan küçük
düşürücü, alaya alan politikasının
aleti olmayalım. Buna son verelim.
Tarihi boyunca Türk devleti
halkımızı hep kandırmıştır.
Hamidiye alayları da, koruculuk
sistemi de bu kandırmanın sonucu
olarak geliştirilen politikalardır.
Ama bugün korucu olan insanlarımızın
yurtseverlik duygularının
yükseldiğini biliyorum. Bunun içinde
son 10 yıldan bu yana koruculuk
sistemi büyük oranda işlevsiz
kalmıştır. Bunun temel nedeni
hareketimizin yanlışlıklarını
düzelterek doğru politikayı
uygulaması ve korucu olan
insanlarımızın yurtseverlik
duygularının gelişmesidir. Bu, artık
gizlenemeyecek bir gerçektir. Eğer
biz Türk devletinin ister koruculuk
biçiminde, ister ayrı parti ya da
parçalar biçiminde Kürdü Kürde
kırdırtma politikasına tümüyle son
verirsek, bilin ki o zaman Kürdistan
sömürgecilikten kurtulacak, zafer
Kürt halkının olacaktır.
Kongra-Gel’in çıkardığı bir af
kanunu vardır. Hareketimize karşı
işlenen suçların, suç işleyenlerin
başvurması halinde suçları af
edilecektir. Bu, hareketimizin kesin
bir kararıdır. Bunun için tüm
Kürdistanlı insanlarımızı suç
işlemişse bile af için başvurmaları
ve bu tarihsel dönemde mutlaka
insanlık görevlerine sahip çıkmaya
ve düşmanın aleti olmamaya
çağırıyorum. Bu kesimleri zararın
neresinden dönülürse kardır
hesabıyla şimdiye kadar yapılan
yanlışlıkları bir kenara bırakmaya,
düşmanın aleti olmamaya ve
yurtseverlik saflarında yer almaya
davet ediyorum.
Türkiye’de bir süreden beri DTP’ye
yönelik tutuklamalar da sürüyor.
Ayrıca muhalif Kürt basınına yönelik
de ciddi engelleme girişimler söz
konusu. En önemlisi de Türk ordusu
Kuzey Kürdistan’ın bütün
bölgelerinde operasyonlar
başlatıldı. Gidişatı nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Türk devleti bu aşamada Kürt
sorununa yaklaşımda inkar ve imha
siyasetini hafifletme ya da bu
siyasetten vazgeçme eğiliminde
değildir. Aksine onu daha da
aktifleştirerek sonuç almayı öngören
bir çizgiye kaymış bulunuyor. Her ne
kadar sistem içerisindeki bütün
yapılanmalar aynı düşünmüyor olsalar
da, bu sorununun artık şiddetle
çözülemeyeceği, dolayısıyla farklı
yol-yöntemlerin devreye girmesi
gerektiğini belirten çevreler olsa
da henüz etkili bir konum
yakalamaktan uzak bir duruşu
sergiliyorlar. Biliyorsunuz Mehmet
Ağar’dan, Kenan Evren’e, eski MİT
mensuplarından bazı siyasi çevrelere
kadar bu sorun artık şiddet
yöntemleriyle çözülemez
demektedirler. Hareketimiz ve
halkımızın görkemli direnişi,
geçmişte en fazla inkar zihniyetinde
olan birçok çevre ve kişiliği bu
konumundan uzaklaştırmıştır.
Bu duruma karşı bazı çevreler
bunların Kürt halkına karşı çok
savaştığını, buna rağmen de
Kürtlerin geçmişte kendilerine
yapılanları unuttuğu gibi sözler
söylemektedirler. Bu doğru değildir.
Kimse kimsenin yaptığını unutmaz. Bu
insanların dikkat çekici ve ortak
yanları şudur. Bu sorunu şiddet ve
bastırma yöntemiyle çözmek istemiş,
bunun için çaba sergilenmiş ama bu
çabalarının sonuçsuz kaldığını,
sorunun böyle çözülemeyeceğini
pratikte gören kişiler oluyorlar.
Yani Kürt halkına karşı en fazla
savaş yürüten, en çok şiddet
yöntemini uygulayan bu insanlar bu
yöntemle sonuç alınmayacağı sonucuna
varmış bulunmaktadırlar. Kısaca
Türkiye’de bu sorunun şiddetle
çözülemeyeceğine inanan kesim
çoğunluk olmasına rağmen, günümüzde
devlete egemen olan anlayış şiddette
ısrar politikasını esas almakta,
hatta bunu daha da ilerletmek
istemektedir. Bunun için Kürt
sorununu gündemleştiren, tartışmak
isteyen bütün kesimlere yönelik sert
yönelimler söz konusudur.
DTP bir Türkiye partisi olarak
ortaya çıkmış, böyle bir
perspektifle örgütlenmiş bir
partidir. Ama Kürt sorununun
çözümünü öncelikli bir amaç olarak
önüne koymuş bulunmaktadır. Bunun
için sert yönelimlerle DTP
çökertilmek istenmektedir. Nitekim
Yaşar Büyükanıt “zayıflatmak
gerekir” diyerek bu konudaki esas
amacını açık bir şekilde dışa
yansıtmıştır. Bu konuda herkes
biliyor ki Türkiye’de esas iktidar
ordudur. Zaten Yaşar Büyükanıt’ın
konuşmasının diğer bir gerçeği de bu
görüşü doğrulamaktadır. Türkiye’de
stratejik önder kurumu ordudur.
Nasıl ki bir İran’da rehberlik
kurumu varsa, stratejik
yönlendirmeyi rehber olarak
Ayetullah yapıyorsa Türkiye’de de
adeta bu role ordu soyunmuş
bulunmaktadır.
Bu açıdan Büyükanıt Türkiye’nin
temel stratejisini ortaya koymakta,
herkesi ona yönlendirmekte, ona
gelmeyenleri de hedeflemektedir.
İşin gerçeği budur. Buna artık nasıl
bir rejim denilir, adı ne konulur
ayrı bir tartışma konusudur ama
gerçeği de budur. Türkiye de giderek
kanıksanan, kalıcılaşmaya doğru
giden sistemin karakteri askerlerin
stratejik önderliği üzerine
kuruludur. Çünkü her şeyi ordu
belirliyor, her şey de ordu
belirleyicidir. Bu anlamda bu
gerçekliğe karşı Türkiye demokrasi
hareketi şimdi ciddi bir mücadele
durumuyla karşı karşıya
bulunmaktadır. Bu mücadele belli bir
düzeyde vardır, bunu görüyoruz,
inkar da etmiyoruz. Fakat şimdi
kendisini dayatan, daha çok egemen
hale getiren bu anlayış olmaktadır.
Ordunun Türkiye halkı üzerinde
öngördüğü birçok planlama büyük bir
başarıyla tutunurken, Kürt halkı
üzerinde de aynı başarıyla
uygulanmasını engelleyen temel güç
hareketimiz olmaktadır. Bunun için
hiçbir Kürt iradeleşmesini
istememekte, tüm iradeleşme
belirtilerine şiddetle
yönelmektedir. DTP iradi bir güç
olmaya çalışıyor, onun için DTP’ye
habire yönelim geliştirilmektedir.
Cizre Belediye Başkanı tutuklanmış,
birçok belediye başkanına ya ceza
verilmiş, ya da ceza verileceği
tehdidi altında tutulmaktadır. Bu
durumda DTP’lilerin direnişçi tutumu
anlamlı ve değerli olurken, halkımız
bu baskılar karşısında DTP’ye daha
fazla sahip çıkmalıdır. Sürekli
baskılara maruz kalan basın-yayın
organları var, bu basın yayın
organları Kürt sorununu işliyor ve
gerçekleri izah ediyor, bu nedenle
sürekli yönelimlere maruz kalıyor.
Çeşitli demokratik çevreler, insan
hakları kuruluşları, sivil toplum
dernekleri var, kim bu konsepte
uymuyorsa onlara yöneliyor. Bu
mantığa göre öyle olmak zorundadır.
Yani planladıkları her şeyi
yapacaklardır, başaracaklar
anlamında algılanmamalıdır. Onların
hedefi ve sahip oldukları mantık
budur.
Elbette ki demokrasi güçlerinin ve
Kürt halkının da hedefi bu
saldırıları kırmak, bunun karşısında
direnmek ve mücadele yürütmektir.
Ancak devlet içindeki eğilimin amacı
budur, yani baskılarla irade
olmasını engellemektir. Eğer Kürtler
uslu, uslu durursa, her yönelim
karşısında sessiz kalırsa bu planı
başarmak isteyeceklerdir, yani
herkesi teslim alıp uydulaştırmayı
esas alacaklardır. Ama Kürt halkının
buna boyun eğmeyeceği, buna karşı
direneceği, her şekilde direniş
göstereceği de çok açıktır. Kürt
halkının ortaya koymuş olduğu yakın
dönemin direnişleri bunu
göstermektedir.
Özellikle halkımızın Newrozda
gösterdiği tutum, yine Amara’ya
yürüyüşte gösterdiği kararlılık,
Türk devletinin dayattığı
iradesizleştirme ve teslim alma
konsepti karşısında direneceğini
herkese gösterme bakımından oldukça
önemlidir. Artık Kürt halkı şerefli
ve onurlu yaşama kararını vermiştir.
Bu kararından vazgeçemez ve
vazgeçmeyecektir. Kendi
Önderliğiyle, hareketiyle bu anlamda
bütünleşerek bunda kararlı olduğunu
her fırsatta ortaya koymuştur. Şimdi
aynı çerçevede gerillaya karşı
operasyonlar kapsamlı
yürütülmektedir. Yukarıda
belirtmiştim. Bugün gerillaya karşı
yürütülen operasyonlar bir yok etme
ve imha operasyonudur. Bu dönemde
herkes Güneyi soruyor, dikkatler
Güneye operasyon olacak mı olmayacak
mı noktasına kilitlenmiştir ama
Kuzeyde oldukça kapsamlı, yirmi bin,
otuz bin kişilik güçlerle
operasyonlar yapılmaktadır.
Yani Türk devleti Kürt halkına karşı
topyekün savaşı yeni ilan
etmemiştir, bunu zaten yürütüyor,
yürütmektedir. Düşman mutlaka sonuç
almak üzere yönelim geliştirmektedir
ve bunda ısrar etmektedir. Ama artık
gelinen aşamada Türk devletinin bu
saldırgan siyasetinin sonuç
almayacağı da çok açık ortadadır. Bu
kadar saldırganlaşmalarının bir
nedeni de gün geçtikçe sonlarını
görmeleri, başarısızlıklarını
görmeleridir. Her
başarısızlıklarının ortaya
çıkmasıyla adeta büyük bir ürküntüye
kapılarak Kürt halkına karşı daha da
saldırganlaşmaktadırlar. Bu
yönelimlerin esas nedeni de bu
başarısızlıkları olmaktadır.
Başaramama pratikleri onları giderek
saldırganlaştırmaktadır. Emekli Türk
generalleri her gün çıkıp başarılı
olduklarını, Türk ordusunun
namlı-şanlı olduğu palavrasını
tekrarlamaktadır ama Kürt Özgürlük
Hareketi ‘84’ 15 Ağustos Atılımını
gerçekleştirdiğinde 200 civarında
gerillaya sahipti. Bunun hepsi de
kuzeyde değildi. 100 kişilik bir
gerillayla 15 Ağustos Atılımı
başlatılmış, bugün milyonlara
ulaşmıştır, milyonlarca insan bu
çizgide yürümektedir. Önder Apo’nun
başarısı onun ideolojik, felsefik
çizgisinin bugün topluma egemen olur
hale gelmesi, Türk ordusunun
başarısızlığını gösteren en temel
olgudur. Tüm gelişmelerin çok açık
gösterdiği gibi kendilerinin hiçbir
başarısı yoktur. Kürt halkı gün
geçtikçe ilerlemekte, başarıya doğru
kararlı adımlarla mücadelesini
geliştirmektedir.
|