PKK - Partiya Karkerên Kurdistan

Cemil Bayık ile yapılan röportajdır

Cemil BAYIK Bayık: “ABD Yerel Kürt güçleri ile Türkiye’yi arkasına alarak bölgede çözüme gitmek istiyor”
 

Türkiye’nin Kürt sorunundaki tutumunun uluslar arası politikada nasıl ele alındığı, desteklenip desteklenmediği ve ne tür çözümler geliştirilebileceği konularındaki sorularımızı yanıtlayan    KKK yürütme konseyi üyesi Cemil Bayık, Türkiye’nin bölge güçlerinden çok ABD, AB ve diğer uluslar arası güçlerin desteğine ihtiyacı olduğu ve ABD’nin bölgede yerel Kürt güçleri ile Türkiye’yi arkasına alarak çözüme gitmekte ısrar ettiğini belirtti. 

Türkiye Kürt sorunu konusunda müzakereler öncesinde ve sonrasında farklı tutumlar ortaya koydu. Öncesinde bazı taahhütlerde bulundu, sonrasında ise daha farklı bir siyaset yürüttü. AB’nin Kürt sorununun çözümsüzlüğü konusunda payı olduğundan bahsettiniz. Bu  süreçte Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda Türkiye’nin yaklaşımı Şemdinli olaylarıyla ortaya çıktı . Bundan öteye giderek Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerine de bakmakta fayda var. Sadece AB ile sınırlı tutmak yetersiz kalabilir. İran, Irak ve Suriye gibi bölge devletleriyle olan ilişkilerine bakmak yararlı olur. Türkiye Kürt sorunundaki tutumu konusunda bölgesel devletlerden ne kadar güç alabiliyor? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? 

Şüphesiz Türkiye sadece Avrupa ve ABD’den güç almıyor. Bölgesel güçlerden de güç alıyor. Ama Türkiye için daha çok Avrupa ve Amerika’nın desteği önemlidir. Bunların vereceği askeri, diplomatik, ekonomik, siyasal destek önemli. Çünkü uluslar arası alanda etkili güçler bu güçlerdir. Bölge güçlerinin uluslar arası politikada öyle belirleyici bir rolleri yok. Bu açıdan Türkiye bölge güçlerinden ziyade Avrupa ve ABD’yi esas alıyor. Bunların desteğini almaya çalışıyor ve aldı da. Yani bu güçler Türkiye’ye, sonuç al, nasıl alırsan al, biz seni destekleriz, demişlerdir ve bu destekten dolayı Türkiye bu kadar pervasızlaşabiliyor.  

Erdoğan’ın Danimarka’da ortaya koyduğu tutum da önemli. Bu tutumdan Türkiye’nin Kürt sorununa nasıl yaklaştığını çok rahat görebilir. Bir basın mensubunun toplantıya katılmasına bile tahammülü yok. Buna bile tahammülü olmayan bir başbakanın her halde bir halkın özgürlük sorununa hiçbir şekilde tahammülü olmaz. Erdoğan zaten geçmişte de demişti, düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur diye. Sonra Kürt Özgürlük Mücadelesinin yürüttüğü mücadele karşısında sıkışınca birden bire sorunu sahiplendi, geçmişte hatalar yaptıklarını dile getirdi. Bunu yapmak zorunda kaldı. İsteyerek yaptığı bir açıklama değildi. Halkımızın, hareketimizin yürüttüğü mücadelenin sonucu olarak bunları dile getirmek zorunda kaldı. Söylediklerine bile pratikte sahip çıkmadı, çıkamazdı. Çünkü söylediklerini gerçekte kabul etmiyordu. Çözümü de istemiyordu. Bunları söylemesi Kürtleri ve kamuoyunu aldatmaktan ibaretti. Bununla PKK’yi köşeye sıkıştırıp ya dağıtmayı ya da güçten düşürmeyi hedefliyordu. Yoksa gerçekten Kürt sorununu kabul edip çözmek istedikleri için yapmadı. Devlet Kürt sorununu bir halkın sorunu olarak görmüyor zaten. Kürtleri bireyler olarak görüyor, bir halk olarak değil. Dolayısıyla da bir halkın sorunları biçiminde ele almıyorlar. Bireyin hakları çerçevesinde ele alıyorlar. Bu yüzden diyorlar ki, biz bu sorunu çözmüşüz, bu sorun yapaydır, PKK bazı güçler istediği için bunun ortaya atıyor. Dolayısıyla bu sorunu kabul etmiyorlar. Bu sorunu sürekli canlı tutan, gündemleştiren bir güç var, yani PKK var. Bunun nasıl etkisizleştirilebileceğinin hesapları sürekli yapılıyor. Kendilerine göre bu sorunu gündeme getiren güç ortadan kaldırılırsa bu sorun da bitmiş olur. Kürtlerin özgür iradesini ortaya koyan, sorunu gündemleştiren güç ortadan kaldırılırsa böylece sorun da haledilmiş olur. Tek tek bireyler kalıyor, bu da sorun olmaktan çıkmış demektir. Türkiye’nin tutumu bu. Dolayısıyla bütün çabaları sorunu ortaya koyan gücün ortadan kaldırılmasına yöneliktir.  

Tabi Türkiye, esas olarak AB ve ABD’yi arkasına alarak böyle bir sonuca gitmek istiyor. Bölge güçlerini de bir tamamlayıcı güç olarak ele alıyor. Çünkü bölge güçlerinin dünya politikasında ciddi bir ağırlığı yok. Hatta bölgedeki devletler kendi sorunlarıyla meşgul. Birçok rejim kendisini nasıl ayakta tutacağının derdinde. Dolayısıyla dünya ve bölge politikasında bir ağırlıkları yok. Bölgede İran, Suriye ve Irak’taki yeni oluşum içinden bazı kesimleri yanına alarak Kürt sorununu etkisiz kılmak istiyorlar. Çünkü İran, Suriye ve Irak’ta da Kürt sorunu var. Irak’ta her ne kadar Amerikan çözümü geliştiyse de hala bazı pürüzler var. Türkiye,  İran, Suriye ve Irak’ta da bazı Arap çevrelerini yanına alarak Kürt sorununu ezmek istiyor. Kürt sorununun çözümünü engellemek istiyorlar. Bölge devletleriyle içine girdiği ilişki bu.

 Öte yandan Türkiye şunu da yapmak istiyor. Irak politikasında fazla etkili olamadı. Bu konuda bir politika değişikliğine gidiyor. Orada ABD Türkiye’yi etkiliyor. ABD Türkiye’yi kendi politikalarına çekiyor. Şimdiye kadar Türkiye Irak politikasında ABD’nin politikasına kaymamak için biraz direniyordu. Fakat Türkiye’nin yapabileceği fazla bir şey yok. Onun için artık istese de istemese de Türkiye ABD politikasını kabul etmek zorunda kalıyor. Zaten bunu Genelkurmay da Dışişleri de dile getirdi. Irak artık eski Irak değil, çok değişti, bizim bunları görüp bunu kabul etmemiz gerekir, diyorlar. Bu bir politika değişikliğini gösteriyor.  

Türkiye Irak’ta bir yandan bazı Arap çevreleriyle Kürt sorununu ezmek için bir araya gelmeye çalışırken öte yandan Güney Kürdistan’daki güçlerle de bir araya gelmeye çalışıyor. Bu ABD tavsiyesidir. Bu ABD’nin stratejik bir hedefidir. Türk ve Kürt gücünü ortaklaştırıp birlikte kullanmak istiyor. Bölgede sonuç almak için bunu gerekli görüyor. Şimdiye kadar bunu başarmış değil. Irak’ta sorun yaşıyorsa biraz da bundan dolayı yaşıyor. Bunu gidermeye çalışıyor. Bundan dolayı Türkiye’yi Kürdü kabul etmeye zorluyor. Ama hangi Kürdü? ABD’yle işbirlikçiliği kabul eden Kürdü, özgür Kürdü değil. Özgür Kürdü kendisi için de Türkiye için de tehlikeli görüyor. Kendi sistemiyle işbirliği içinde olan, Kürtleri ABD sisteminin hizmetine sokan Kürt oluşumlarla Türkiye’nin ilişkilenmesini önemsiyor. Bunun başarılmasını ortak çıkarları gereği önemli buluyor. Kürdün tamamıyla bastırılmasını, hiçbir şekilde kabul edilmemesini ise özgür Kürdün daha fazla irade sahibi olması açısından tehlikeli buluyor ve Türkiye’ye ortak çıkarlarına hizmet edecek işbirlikçi Kürdün kabul edilmesini dayatıyor. Bundan hareketle bir çözümün geliştirilmesini dayatıyor ve Türkiye’de buna doğru adım atıyor. Bunun için Güneyli güçlerle ilişkilenmeyi ve bunlarla ortaklaşarak özgür Kürdü etkisizleştirmeyi amaçlıyor. Böyle bir gelişme süreci var.

 Güneyli Güçler açısından neler söylenebilirsiniz? 

Burada yeri gelmişken önemli bir noktaya değinmekte yarar var. Türkiye yıllarca Özgürlük Hareketini bastırmak için Güneyli güçlere ihtiyaç duydu. Güney Kürtlerini kullanmak istedi. Kürdü Kürde kırdırtma politikası meşhurdur. Bu politikayı uyguladı. PKK’nin gelişimi tehlikelidir, zararlıdır, birlikte mücadele edersek hep birlikte kazanırız, dedi. Bu şekilde PKK’yi etkisiz kılmak ve bunun sonrasında ise KDP ve YNK’yi koltuğuna alarak etkisiz kılacağını hesapladı. Bunun için KDP ve YNK’yle ilişkilendi, bunlara Ankara yolunu açtı, hatta uluslar arası yolları açtı. Bir tez geliştirdi Türkiye. Buna göre Kuzey Kürdistan’da 80 bin korucuyu kastederek Kürtlerin kendisiyle olduğunu, aynı şekilde ilişkilendiği Güneyli güçler KDP ve YNK’nin de kendisiyle birlikte olduğunu ve PKK’ye karşı savaştıklarını her yerde söyledi, yani Kürtlere karşı olmadığını söyledi. PKK teröristtir, Kürtler de benimle birlikte PKK’ye karşı savaşıyorlar, dedi. Terörizmi de uluslar arası düzeyde işledi.

Tabi ki, KDP ve YNK de aynı tezi işledi. Nereye gittilerse PKK’nin terörist olduğunu ve Kürtleri temsil etmediğini, kendilerinin Kürtleri temsil ettiğini söylediler. Türkiye ile birlikte hareket ettiler. Bu etkili de oldu. Eğer Türkiye PKK’yi uluslar arası düzeyde tecrit etmek için çabaladıysa ve bazı sonuçlar aldıysa bu sadece Türkiye’nin çabasıyla olmadı. Türkiye kendisini paramparça da etseydi bu sonucu alamazdı. Bu çabalarını daha çok YNK ve KDP’yi kullanarak gerçekleştirdi. Tabi ki, bu konuda bazı sonuçlar da aldı. Ama ne tamamıyla PKK’yi tasfiye edebildi, ne de YNK ve KDP’yi tamamıyla denetimi altına alabildi.

Türkiye PKK’ye karşı bazı sonuçlar elde ettiyse de aksine KDP ve YNK sürekli bu politikadan güçlendiler. Sonrasında ABD’nin Irak’a müdahalesiyle birlikte daha da güçlendiler. Bu güçler tamamıyla ABD ile hareket ettiler. Sonuçta Türkiye burada kaybetti. Türkiye bu güçlerin konumlarını kabul ederek yeniden bunlarla ilişkilenip PKK’nin etkisizleştirilmesini istiyor. Şimdi bu çabalara ağırlık verdi. Çünkü AB ve ABD’nin de çabaları bu yönlü. Türkiye bu çabaları birleştirip PKK’yi bu güçlerle etkisizleştirmek istiyor.

Bölgesel güçler konusunda devletlerden ziyade Güney Kürdistanlı güçleri esas almaya çalışıyor. İran, Suriye ve Irak’taki Araplarla Kürt karşıtlığı politikasını yine sürdürüyor. Bunlar fazla etkili olamıyor. Zira ABD’nin Irak müdahalesi sonrasında bu güçlerin fazla etkin olma şansları yok. Daha çok Güney Kürtlerinin ABD nezdinde önem kazanması söz konusu. Dolayısıyla Türkiye bu güçlerle olan ilişkisini de muhafaza etmeye çalışmakla birlikte, ABD ve bununla birlikte Güney Kürdistanlı güçlerle ilişkilerini kurarak Kürdistan Özgürlük Hareketini etkisizleştirmek istiyor.  

Refik Hariri olayından sonra ABD’nin Suriye’ye baskısı, nükleer silahlar gerekçe gösterilerek AB eliyle İran’a baskısı gittikçe arttı.  Buna karşı yaz başında İran da bir yönetim değişikliğine gidildi. Suriye baskılara karşı direniyor gibi bir izlenim vermeye başladı. Bu gelişmeler çerçevesinde bakıldığında Ortadoğu’da neler olup bitiyor? 

Ortadoğu’da ABD’nin müdahalesi oldu. Bununla sistemin sorunları çözülmek isteniyor. Çünkü uluslar arası kapitalist sistemin çok ciddi sorunları var. Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra dünyadaki kapitalist sistemin sorunları daha fazla olmaya başladı. Sorunlar daha da ağırlaştı. Eğer sorunlarını çözemezse sistem Sovyetlerin akıbetini yaşayabilir. Sistem böyle bir sonuç yaşamamak için sorunlarını çözme gereğini duyuyor. Burada da sistemin öncülüğünü yapan ABD sorunları çözmeye çalışıyor. Sorunların çözüleceği alan ise önemli oranda Ortadoğu’dur. Bunun için Ortadoğu esas alınıyor. Ortadoğu müdahalesiyle sistem sorunlarını çözmek istiyor. Çünkü Ortadoğu sistem açısından sorun yaratıyor, tehlike arz ediyor, var olan sorunları ağırlaştırıyor. Dolayısıyla bu müdahale artarak devam edecek. Çünkü sistemin kaderi bir bakıma bu müdahalenin başarısına bağlı. Her ne kadar müdahalede bazı sorunlar yaşanıyorsa da sistem sorunlarını çözüme kavuşturmak için müdahaleyi sürdürecektir. Risklere, zorlanmalara, tehlikelere rağmen bunu yapacaktır, başka yolu yok.

 Müdahalede Irak esas alındı. Ancak burada bir türlü sonuç alınamıyor. ABD her ne kadar programını geliştirmeye çalışsa da burada bir türlü sonuç alamıyor. Irak’ta istediklerini alamayınca başka müdahalelere girişmekte da zorlanıyor. Bu bir tıkanmaya ve tehlikeye yol açıyor. ABD Irak’ta tıkanmanın, sonuç alamamanın tehlikesini görüyor. Bunu gidermek istiyor. Bunu gidermenin yolu olarak da Suriye’de ve giderek İran’da sonuç almaktır. Böylece bölge genelinden sonuç almak istiyor. Bu güçler gerek Kürt sorunundan ve bunun kendileri için yaratacağı tehlikeden dolayı, gerekse de rejimlerinin yaşadığı tıkanmadan dolayı güvenliklerini ABD’nin Irak’ta yaşadığı tıkanmada arıyorlar. Suriye, İran ve hatta Türkiye kendi güvenliklerin Irak’ta buluyorlar. Irak’taki istikrarsızlıkta, ABD’nin bir türlü sonuç alamamasında görüyorlar. Eğer ABD burada sonuç alamazsa, ABD bunların üzerine gitmeyebilir, hatta uzlaşmaya da gidebilir. Bu ülkelerin böyle bir yaklaşımı var.

Ancak ABD bu rejimlerle uzlaşmaya gidemez. Dolayısıyla bu rejimlerin Irak’ta kendisi için yarattığı tehlikeyi gidermesi gerekiyor. Sadece Irak’ta mücadele ederek sonuç alamıyor. Dolayısıyla Irak’ın yanı sıra bu rejimlerin üzerine de gitmenin gerektiğini görmüş ve bunda karar kılmış durumda.

 ABD, Bölgede sorunların çözümü için nereden başlıyor ve neden o alanı seçiyor. Sizde Suriye’nin  ABD’ye karşı direndiği düşüncesine katılıyor musunuz?

 Öncelikle tabi Suriye, Lübnan alanını çözmek istiyor. Burayı kendisi için çözmezse İran’a yönelemez, yönelse dahi sonuç alamaz, hatta daha da ağır sorunlarla karşılaşır. Şimdilik İran üzerinde baskıyı yoğunlaştırıyor. AB’yi bu konudaki politikasına çekmeye çalıştı ve önemli oranda da başarılı oldu. İran baskı altına alınmaya ve tecrit edilmeye çalışılıyor. Aynı şekilde içten sarsmak istiyorlar. Daha sonra İran’a müdahalede bulunacaklar. Burada sonuç almaları için öncelikle Suriye ve Irak’ta sonuç almaları gerekir. Bunun için Suriye’yi gündeme almış durumda. Zaten Suriye’yi Lübnan’dan çıkardı, aynı şekilde Filistin hareketinden de önemli oranda uzaklaştırdı. Filistin-İsrail ilişkilerini geliştirdi. Böylelikle Suriye’nin elini kolunu bağladı. Suriye Lübnan’sız ve Filistin’siz zaten eli kolu bağlı hale geliyor. Buralardaki etkinliği ve politikalarıyla Suriye önemli bir güç haline geliyordu. Buralardan uzaklaştırılmış bir Suriye, çepeçevre sarılmış ve teslim alınmış bir Suriye demektir. Zaten teslim alınmış durumda. Suriye teslim olduğunu aslında ilan ediyor, ancak ABD ve İsrail rejimi bu haliyle kabul etmiyor. Kuşatılma tamamlandı, gittikçe içten yıpratmaya çalışıyorlar. İçten çözülmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bunun adımları atılıyor. Bununla da Suriye’de bir rejim değişikliği yaratılmak isteniyor. Bu pratik olarak da gündeme alınmış durumda. Suriye’de Irak benzeri devletin dağıtılması hedeflenmiyor. Çünkü bunun tehlikesi Irak’ta görüldü. Daha çok rejim kuşatılarak, içerden ise yıpratılarak çözülmesi hedefleniyor. Yeni ekiplerle de devletin bütün kurumları ele geçirilmek isteniyor. Böyle bir değişiklik öngörülüyor.

 Dikkat edilirse Abdullah Gül gönderildi. Mesajlar gönderildi. Buna son mesajlar deniliyor. Galiba bunlar doğru. Çünkü Türkiye uzun süreden beri ABD’nin baskılarından dolayı Suriye’den uzaklaştırılmıştı. Görüşmeler yapılmıyordu. Birden bire Abdullah Gül’ün Suriye ziyareti ABD ile bağlantılıdır. Her halde çok net ve açık mesajlar iletiliyor. Dayatmaların kabul edilmesi isteniyor. Kabul etse de bu rejim biter, etmese de yönelimler daha da artacak. Bu şekilde rejimin işi bitirilecek.  

Zaten Suriye sahasında sonuç alınmazsa Arap sahası arka bahçe haline getirilemiyor. Dolayısıyla da İran’a müdahale gerçekleşemiyor. Arap sahası kontrol altına alınırsa o zaman İran’a müdahale olabilir ve sonuç alınabilir. Burada önemli olan da İran’dır. Sistem için asıl tehlike oluşturanın İslami terör olduğu, bunun asıl kaynağının da İran olduğu söyleniyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin terörizmi temsil ettiği söyleniyor. Dolayısıyla bir sonuç alınacaksa İran’da başarılı olunursa sistem hedeflerine ulaşabilir. Başka türlü de ulaşamaz. İran’da öyle sonuç almak da kolay değil tabi. Irak ya da Suriye gibi değildir. Bu nedenle en sona bırakılıyor. İran güç veren bütün dayanaklar ortadan kaldırıldıktan, İran yalnız bırakıldıktan sonra İran’a yönelim gerçekleşecek.

Bunu karşı İran yaptığı yönetim değişikliği ile kendisini yeniledi. Ve yeni yönetimle baskılara karşı direnmeye çalışıyor. İran yönetim değişikliği mücadelesi Rafrancani ile Humeyni çizgisi arasında veriliyordu. Mahmut Ahmedicenat’ın kazanması ise Humeyni çizgisinin Rafsancani çizgisine karşı galip gelmesi demektir. Her ne kadar Rafsancani devrimin başından beri Humeyni ile hareket etmiş olsa da, Humeyni çizgisi dışında kendi çizgisini uyguladı.  Rafsancani İran’ın en büyük sermayedarıdır. Ülkenin tek fıstık ihracatçısıdır. Ve birçok petrol şirketinin müdürüdür. Ahmedicenat’ın kazanması İran’ın Humeyni çizgisinde netleşmesi ve baskılara karşı direnmeye başlaması demektir kısaca. İran gerçekleştirdiği yönetim değişikliğinin ardından iç ve dış politikada bazı değişikliklere gitti. İçte Kürtlere yöneldi, dışta ise İslami hareketleri atağa geçirdi. Dikkat edelim, İran’daki yönetim değişikliğinin ardından cumhurbaşkanının yaptığı açıklamadan sonra, Irakta, Filistinde ve Afganistan’da İslami hareketler atağa geçti. Hizbullah tarihinde ilk kez İsrail topraklarında eylem yaptı. İran bu tür girişimlerle ABD’nin üzerine yaptığı baskıyı hafifletmeye, kendisiyle uzlaşmaya zorlamaya ve böylelikle kendisini korumaya çalışıyor.  

ABD, Bölge sorunlarının çözümünde hangi güçleri kullanıyor ve  neden İsrail’i ikinci plana attı?

 ABD bölgede İsrail’i kullanamıyor, çünkü İsrail’in bölge de Araplarla çelişkileri zaten var, onun kullanılmasıyla daha da derinleşebilir. Geriye kendisiyle işbirliği halindeki Kürtler ve Türkiye kalıyor. Bölgede ayrıca etkin bir şekilde kullanabileceği başka bir güç de yoktur. Türkiye bir NATO üyesidir ve yıllarca ABD’nin destek verdiği bir ülke. Dolayısıyla en etkin bir şekilde kullanacağı ülke Türkiye’dir, burada da orduyu kullanmak isteyecektir. Türkiye’deki üslerden yararlanmak isteyecektir. Türkiye’nin yanı sıra Ortadoğu’daki statükodan memnun olmayan ve bunun yıkılmasını isteyen Kürtlerden yararlanmak isteyecektir. ABD müdahaleyi bu iki güce dayanarak ilerletmek istiyor. Belli bir ilerlemeden sonra belki İsrail’i açıktan kullanabilir. Ancak daha o aşamaya gelmiş değil. İsrail’i gizli kullanıyor. İsrail’in Yahudi sermayesini, istihbaratını kullanıyor. Ancak bir bütün olarak açıktan kullanamıyor. Müdahale ilerler ve belli sonuçlar verirse İsrail daha açıktan kullanılabilir.

PKK.ORG, 27.11.2005