Ana Sayfa

 

KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ BASININ YALAN HABERLERİYLE TESLİM ALINAMAZ

Ali Haydar Kaytan

Kürt halkı tarihe bu topraklarda gözünü açmış, binlerce yıldır da bu topraklar üzerinde yaşamıştır. Neolitik devrimi başlatmış, insanlığın gelecek hazinesine muazzam katkılarda bulunmuş, en temel değerlerin yaratıcısı bir halk olarak tarihteki yerini almıştır. İnsanlığa karşı olumsuz herhangi bir yaklaşımın sahibi olmamış, tüm komşu halklarla iyi ilişkiler içinde yaşamış, onlara karşı saldırgan bir tutumun sahibi olmamış, kendisine yönelen saldırılar karşısında ise kendisini koruma temelinde kaçınılmaz ve zorunlu bir savaşa tutuşmuştur. Bu da özgürlüğünü koruma amacına yönelik olmuştur. Bunun dışında komşu halklarla hep dostane bir yaklaşım içerisinde olmuş; dahası çıkarları hilafına komşularına, hatta işgalciler ve sömürgecilere de destek olmaktan geri kalmamıştır.

Kürt halkının Türk toplumuyla ilişkisi de bu temelde başlamıştır. Yani çokça söylenen “bin yıldır birlikte yaşama” Kürtlerin bu yaklaşımları sonucu gelişmiştir. Türklerin Anadolu’ya açılmalarında, kökleşen devletleşmelerinde ve imparatorluk haline gelmelerinde de Kürtler önemli bir rolün sahibi olmuşlardır. Tarih bilgisi olan hemen herkes Türk uluslaşmasının da Kürtlere dayanarak geliştiğini rahatlıkla teslim edecektir.

Kürtler ile Türk toplumu arasında bu kadar yakın ve iç içe geçen bir ilişki vardır. Tarihin geçmiş zamanlarında bu iki halk arasında ciddi bir çatışma ve karşı karşıya gelme yaşanmamış, hemen her zaman birlik ve ittifak içerisinde olunmuştur. Birlik ve ittifak her iki halkı da güçlendirmiş, bölgelerinde etkili olmalarını sağlamıştır. Her ne kadar 19. yüzyılda bazı isyanlar yaşansa da, gelişen sorunların çözümü hemen her zaman imparatorluk bünyesinde aranmıştır. Kürtlerin bazen isyan etseler de imparatorluktan kopmayı düşünmedikleri, isyanlarının da sorunlarını dile getirme ve sarsılan çıkarlarını koruma amaçlı olduğu rahatlıkla söylenebilir. İmparatorluğun yıkılış ve cumhuriyetin kuruluş dönemlerine kadar da yaklaşım hemen hemen bu temelde olmuştur. 20. yüzyılda yaşanan Kürt isyanları da 19. yüzyıldaki isyanlardan farklı amaçlarla gelişmemiştir. Ancak yine Kürtlerin desteğiyle ulus-devletini kuran Türk egemen sınıfı tarihte yaşanan bu dostane ilişkileri görmezden gelmiş, Kürt halkını da Türk uluslaşmasının temeli haline getirmek istemiş, bu yaklaşım da Kürtlerin asimilasyonuna, inkâr ve imhasına yol açmıştır. İnkâr ve imha bir tepki biçiminde de olsa, karşıtı olan isyanlara yol açmıştır. Bir yandan inkâr ve imha mantığı, öbür yandan isyan ve başkaldırı bin yıldır birlikte yaşayan halklarımızı giderek birbirinden uzaklaştırmaya başlamış; her iki halkın da bu çatışmada tükenmesine, zayıflamasına neden olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze devam eden ve “Kürt sorunu” olarak tanımlanan bu sorun bugün de tüm ağırlığıyla devam etmektedir. Derinleştirilen asimilasyon, inkâr ve imhada ısrar, 20. yüzyılın en uzun gerilla savaşının PKK öncülüğünde Kürtler tarafından geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. 1984’teki atılımla gelişen savaş, sorun çözülmediğinden günümüzde ağırlaşarak devam etmektedir.

Bir toplumu inkâr edilip yok sayıldığında, eğer o toplum tükenmemişse ve çok onursuz değilse -ki hiçbir halk ve toplum onursuz değildir- kesinlikle ciddi bir tepki gösterecektir. Yok sayılmayı, inkar edilmeyi, baskı ve zor altında sömürgeleştirilmeyi hiçbir halk kabul etmez, bunu kendisine yedirmez. Kürtlerin direnişlerinin temelinde yatan da esasında budur. Bu açıdan Kürtlerin yaşadığı direniş her açıdan tam bir haklılığa dayanmaktadır. Halkların iradelerini tanıyan, kabul eden herkes Kürtlerin haklı bir mücadele yürüttüğünü teslim edecektir. Bin yıldır birlikte yaşayan halkın her ferdinin de bu mazlum halkı desteklemesi, en azından sorunun demokratik tarzda çözülmesinden yana tavır takınması, devletini çözünden yana zorlaması gerekir. Toplum olma gücünü halkların eşitliği ve kardeşliğinden yana kullanır ve sorunun çözümün esas alır. Tüm kurumların güçlerini bu doğrultuda kullanmaları gerekir ki sorun çözülebilinsin ve halklar arasındaki kardeşlik zedelenmesin.

Güçlerini çözüm doğrultusunda kullanması gereken kurumların başında hiç şüphe yok ki basın gelmektedir. “Dördüncü kuvvet” olarak tanımlanan basın şayet bu gücünü çözümden yana kullanacak olursa, sorun fazla dallanıp budaklanmadan ve kan dökülmeden ya da dökülen en az kanla çözülmüş olur. Ama Türk basınının yaptığı sorunun çözümüne katkı sunmak değil, ateşe körükle gitmek biçiminde olmuştur. Adeta sorun çözülmesin yönünde tavır takınmış, yaklaşım göstermiştir. Tam anlamıyla sahibinin sesi, devletin borazanı gibi davranmıştır ve davranmaya devam etmektedir. Devletleriyle bütünleşen diğer basın kuruluşlarının yaklaşımlarının bir benzerini daha kötü bir tarzda Türk basını devam ettirmiştir.

Basının çok önemli bir işlevinin olduğu biliniyor. Toplumu eğitme ya da yönlendirmede ne kadar önemli bir konum arz ettiği yaşanan pratiklerden hareketle uzun zamandır tespit edilmiş durumdadır. Bundan dolayıdır ki basın için “Dördüncü kuvvet” tanımlaması bile yapılmıştır. Bu eğitici, öğretici ve yönlendirici özelliklerine rağmen, hemen hep kötü amaçlar doğrultusunda kullanılmış, toplum devlet ya da iktidarın istek ve arzuları doğrultusunda kullanılmıştır. Şüphesiz bu araçların sahipleri olan egemen sınıflar basını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.

Basının kötü roller oynaması hemen her ülkede gerçekleşmiştir. Toplum farklı çıkar ve yaklaşımlar temelinde diğer toplumlara düşman hale getirilebilmiş, savaşlara sürülebilmiştir. Bunun yol açtığı ağır sonuçlar savaşlar konusunda görülmüştür. Savaşların haklılığından bahsedilemez ve halklar arasında yaşanan savaşların da bu anlamda savunulabilir bir yönü yoktur. Halklar birbirlerine düşman olmazlar ve savaşmalarında herhangi bir çıkarları yoktur. Ancak toplumların, halkların her zaman bu çerçevede hareket etmediklerine, egemen sınıfların yönlendirmeleri temelinde kendi çıkarlarına aykırı davrandıklarına da çok fazla rastlanmıştır. Böyle de olsa ikna edildikleri, yönlendirildikleri, başkalarının çıkarları doğrultusunda harekete geçirilip savaştırıldıkları görülmüştür. Bu iknada rol alan, toplumu yönlendiren de genellikle ve çoğunlukla basın olmuştur.

Basının gücü ve etkilerinin çok çabuk farkına varılmıştır. Basının gücüne ilişkin değerlendirmeler gücünün farkına varılmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Basın hakkında yapılan önemli değerlendirmeler de yine bu zamanda ortaya çıkmıştır. Basının devlet ve toplum yaşamındaki rolünün ne kadar önemli olduğunu ve hangi etkilere yol açtığını Almanya örneğinde görmek mümkündür. Almanya birliğini yaratmasıyla birlikte yayılma çaba ve yaklaşımları geliştirmeye başlamış, “Yaşam alanımız” dediği yaklaşım temelinde başlangıçta çevre halklara ve topraklarına yönelmiştir. Haksız olmasına rağmen yürüttüğü savaşı haklı bir zemine kaydırmış, toplumu ikna ederek bu haksız ve kirli savaşta kullanabilmiştir. Bunda da basın önemli bir rol oynamıştır. Bunun ciddi ilk örneklerinden birini Bismarck’ın 1870’te Fransa topraklarına girmesi ve Fransa’ya karşı savaş ilan etmesiyle gündeme gelmiştir. Alman toplumunun Fransa’ya savaş ilan edilmesinden ve topraklarının işgal edilmesinde herhangi bir çıkarı yoktur; ama yine de buna ikna edilmiş ve savaşta yer almıştır. Bunu sağlayan da basın olmuştur. Bundan dolayıdır ki, dönemin Alman basını için “sürüngen basın” değerlendirmesi yapılmıştır. Bu değerlendirme haklı, doğru ve yerindedir Sonraki dönem basını için de aynı değerlendirmeleri yapmak hem doğru hem de yerinde olacaktır. Dahası, basın bu değerlendirmeden fazlasını da hak etmektedir. Almanya’nın Birinci Paylaşım Savaşı’na katılmada toplumun ikna edilmesinde olduğu kadar, Hitler’in dünyayı büyük bir felakete sürüklemesinde de basın büyük bir sorumluluk ve günah altına girmiş, toplumu faşizmin iktidarına ikna etmiştir.

Sorun sadece Alman basının kötü niyetli yaklaşımlarından kaynaklı değildir. Bu, sınıf çıkarlarına bağlı bir yaklaşımdır. Basın, egemen ve iktidar sınıflarının elinde bir kılıç gibi kullanılmıştır ve bu oldukça yaygındır. Devletçi toplum yaklaşımlarında basının yaptığı genelde bu temeldedir. Türk basınının yaklaşımları da bundan farklı olmamış veya daha da kötü tarzda olmuştur.

Mehmetçik Basın

Yukarda da değindiğimiz gibi, Bismarck döneminin Alman basını için “sürüngen” değerlendirmesi yapılmıştı. Bu değerlendirme basının bağımsızlığını yitirmesinden hareketle geliştirilmişti. Türk basını da hep yüksek sesle bağımsız olduğunu söyler, ama zerre kadar bağımsız olmadığı geliştirilen “Mehmetçik basın” değerlendirmesinden de anlaşılmaktadır. Türk basını hiçbir dönem bağımsız olmamıştır, hele bugün hiç bağımsız değildir. Brifinglerle hareket eden Türk basını, sistemin disiplinli güçleri gibi hareket etmektedir. Türk basını ‘Mehmetçik basın’ değerlendirmesini kendisine yapılan bir eleştiri olarak hiç almamıştır; dahası bundan son derece memnuniyet ve hatta gurur duyulduğu köşe başlarını tutan, utanma nedir bilmez kalemşorların değerlendirmelerinde rahatlıkla görülebilmektedir. Mehmetçik değerlendirmesiyle ordunun bir parçası olarak gösterilmesini kendisi için bir gurur vesilesi yapması bu basının düşkünlük düzeyini de gösterir.

Türkiye’de basın hiçbir zaman bağımsız olmamıştır. Bağımsız davranmak aslında Türk basınının fazla bildiği bir konu değildir. Ona göre devletin çıkarları vardır ve her yerde her şeyiyle bu çıkarları savunmak durumundadır. Yurtseverlik, ülkesine ve halkına bağlılık devletin bu yüksek çıkarları doğrultusunda hareket etmekten geçmektedir. Bu nasıl bir haksızlığa, nasıl bir sonuca yol açar, önemli değildir. Eğer devletin yüksek çıkarları başka halkların yok edilmesini gerektiriyorsa, Türk basını bunu savunmada hiçbir beis görmeyecektir. Dahası bunu normal ve olması gereken olarak da topluma yansıtmayı, toplumu bu temelde ikna etmeyi kendisinin temel görevlerinden biri sayacaktır. Susması gerektiği noktalarda kimse bir şey söylemese bile, Türk basını kendi kendisini susturmasını gayet güzel başaracaktır. Bu konuda bir hayli tecrübe sahibidir; görmemesi gerekenleri asla görmez, yazılmaması gerekenleri asla yazmaz. Tam bir otosansürcüdür. Bu konuda kimse Türk basınının eline su dökemez. En otosansürcülerin de bir insafı, bir ilkesi vardır. Bir noktaya kadar sansüre karşı sessiz kalır ve yine bir noktaya kadar otosansürü uygularlar. Ama bir noktadan sonra, yani halkın çıkarları ile devletin çıkarları karşı karşıya geldiğinde halkın çıkarlarını savunmadan geri kalmazlar; bu konuda ne sansür ne de otosansür bilirler. Basının patronu devletle çıkar ilişkileri içinde olsa ve devletin çıkarları temelinde hareket edilmesini istese bile, basın çalışanlarının önemli bir kesimi bu yönlendirmeyi kabul etmez. Türk basınında buna rastlamak mümkün değildir. Birilerinin istemesine ya da yönlendirmesine gerek duyulmadan, basın kendisini buna göre uyarlamaktan geri kalmaz. Toplum nasıl bir ilişki ağına alınmıştır, çıkarları ne kadar zedelenmektedir, asla görmez. Uygulanan politikalar devletin çıkarlarına uygunsa gerisi önemli değildir, isterse toplum ayaklar altına alınsın.

Yıllarca toplumun tam bir cendereye alındığı, ağır baskı ve işkenceler altında tutulduğu dönemlerde herhangi bir karşı koyuş bir yana, bir eleştiri bile gelişmemiştir. Faşist cuntanın bir silindir gibi toplumun üzerinden geçtiği, işkence uygulamalarının günlük ve rutin hale geldiği bir dönemde, basın her uygulamayı alkışlarla karşılamıştır. Cuntacıları “devleti kurtaranlar” olarak tanımlayıp aklama cüretini herhalde başka bir basın gösteremez. Böyle bir basın Mehmetçik gibi bir emir eri olmanın ötesinde nasıl bir yaklaşım gösterebilir? Ordunun göstereceği hedefe saldıran er gibi, Türk basını da aldığı brifingler doğrultusunda gösterilen hedefe saldırmaktadır. Bu hedef bir dönem Ermeni, Yahudi, Rum ve Asurî-Süryani halklarıydı; bir dönem komünistlerdi ve günümüzde yoğunluklu olmak üzere her zaman da Kürtler oldular.

Basının işi Kürtlere savaş ilan etmek midir? İşi değil, ama kendisine iş edindiği açıktır. Kürtler “Bizi inkâr edemezsiniz, bizi yok sayamazsınız, biz varız ve her halk gibi kendi dilimiz, kültürümüz ve kimliğimizle yaşamak istiyoruz” dedikleri ve bu söylem ve kararlarıyla 80 yıllık politikaları işlemez hale getirdikleri için, devletin hışmını üzerine çekmiştir. Basın ise daha büyük bir hışımla adeta “Niye yok olmadınız?” dercesine Kürtlerin, Kürt özgürlük mücadelesinin üzerine gitmektedir. Devletle rant-çıkar ilişkilerine o kadar çok batmış ki, devleti devletten daha çok savunmak basının işi haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Genelkurmay zaman zaman yaptığı açıklamalarda “Basının değerlendirmesine katılıyorum” ya da “Filan yazarın belirttiklerine katılıyorum” demektedir. Bir basın çalışanı için utanılacak bir olması gerekirken, Türk basını bunu bir gurur vesilesi yapabilmektedir.

Kürt özgürlük mücadelesinin önemli gelişmeler kaydettiği dönemde basın tüm gücüyle saldırıya geçmiş, topyekûn saldırının en önemli parçası ve yürütücüsü olmuştur. Kürt özgürlük mücadelesini karalamak, “terörist” olarak gösterebilmek için tüm gücünü harekete geçirmiştir. Basın ilke ve ahlakını hiçe sayarak yayın yapmış, Türk toplumunun Kürt özgürlük mücadelesine ve giderek Kürt halkına karşı bir tutum takınması için elinden geleni yapmıştır. Sadece PKK’nin “terörist” olarak gösterilmesiyle yetinmemiş, Kürtler bütünlüklü olarak terörist gösterilmiş, uluslararası kamuoyu bu temelde halkımıza karşı bir tutum ve yaklaşım içine sokulmak istenmiştir. En azından yaratmak istediği yaklaşımla uluslararası kamuoyunun halkımıza olan ilgi ve desteğinin gelişmesini engellemek istenmiştir. Haksız ve saldırgan bir pozisyonda olan devlet ve uygulamaları basının eliyle temize çıkarılmak istenmiş, bu doğrultuda bir çaba ve gayretin sahibi olunmuştur. Günümüzde sokaklara taşırılan Kürtleri linç girişimi her ne kadar Genelkurmay tarafından planlanan bir yaklaşım olsa da, basının manipüle etmesiyle toplumun sokağa taşması ve linç girişimleri geliştirmesinde etkili olmaya başlamıştır. Türk basını tam bir savaş kışkırtıcısı rolünü oynamış, halkımıza ve partimize karşı geliştirilen özel savaşın en önemli dayanağı ve yürütücü gücü basın olmuştur.

Türk basını Kürt halkı üzerinde uygulanan vahşi katliamları görmemiş, buna karşı bir tavır ve tutumun sahibi olmamıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde halkımızın geliştirdiği direniş Türk basını tarafından gericiliğin ayaklanması olarak yansıtılmış, bastırılıp ezilmesi haklı olarak gösterilmiş, “gericiler, vahşiler ve ilkellerin bastırılması ve ezilmesi” olarak sayfalarında işlenmiştir. ‘İlkellik ve gericilik’ Türk Devleti’nin halkımıza karşı uyguladığı vahşi katliamlar ve soykırımların haklı gerekçesi olarak gösterilmiş, buna alkış çalınmıştır. Türk basını tüm gücüyle bu katliamlar ve soykırımların yanında yer almıştır. Bugün de aynı uğursuz yaklaşımlarını devam ettirmektedir. Bir halkın kendi dilini ve kültürünü yaşama istemi basın tarafından nasıl bu kadar vahşi bir yaklaşımla değerlendirilebilir? Bir dilin yasaklanmasını savunabilecek bir basını 21. yüzyılda dünyanın başka bir yerinde görmek mümkün müdür? Dahası bir dilin yasaklanmasına, bir toplumun kendi kültürüyle yaşama isteminin engellenmesine dünyanın başka bir yerinde rastlanabilir mi? Böyle bir durumla karşılaşmayı bir yana bırakalım, insanlık bir dilin ve kültürün yasaklanmasına ne anlam verebilir ne de bunu ahlaki sayar. Ancak Mehmetçik basın bin yıldır birlikte yaşadığı bir halkın yok sayılmasında bir beis görmez, bunun ahlakiliğini de asla sorgulamaz. 

Türk Basını Psikolojik Savaşın Yürütücüsüdür

Özgürlük Hareketinin partileşmesiyle birlikte Türk Devleti Kürt halkına ve özgürlük mücadelesinin önder gücü PKK’ye karşı kapsamlı bir özel savaş politikası yürütmüştür. Dünyanın değişik alanlarındaki ulusal kurtuluş mücadelelerine ve devrimci demokratik hareketlere karşı uygulanan özel savaş yöntemlerinden çıkardığı dersleri geçmişteki Kürt isyanlarına karşı uyguladığı özel savaş taktikleriyle birleştirerek, tarihte eşine ender rastlanabilecek bir özel savaş politikasını geliştirip uygulamıştır. Akla hayale gelmeyen yöntemler kullanmış, bu konuda tüm güç, yetenek ve kurumlarını devreye sokmuştur.

PKK’nin ilk gelişim yıllarında uygulanan özel savaş politika ve uygulamaları belki o kadar kapsamlı ve yoğun değildi veya böylesi uygulamalar görülmeyebilir. Görünüş ve algılama genelde savaşın bu düzeyinin zayıflığı üzerineydi. Uygulanan kapsam ve biçimiyle ele alındığında, yürütülenin normal bir savaş olmadığı rahatlıkla görülebilir. 15 Ağustos Atılımı’ndan sonra yürütülen bu savaşın nitelik ve boyutunda ciddi bir tırmanmanın olduğu hemen göze çarpar. En çok görmek istemeyenler bile bunu rahatlıkla görebilir. İtirafçılıktan koruculuğa, sızmadan suikast girişimlerine, özel kuvvet ve özel timle savaşmaya, Olağanüstü Hal Valiliği ve uygulamasını geliştirmeye ve en çok da dezenformasyon faaliyetlerine ağırlık vererek Özgürlük Hareketini farklı göstermek ve bu temelde kitle desteğinin gelişmesini engellemek, var olanı da koparmak ve buna dayanarak tasfiye etmek istemiştir. 1990’lı yıllara doğru mücadelenin büyük gelişmeler kaydetmesi ve geniş kitleler tarafından desteklenip kucaklanması üzerine normal yöntemlerle PKK’nin tasfiye edilemeyeceği anlaşılınca, özel savaşta ciddi bir tırmanma geliştirilmiştir. Bunda en fazla ağırlık verilen de, basın kullanılarak psikolojik savaşın geliştirilmesi olmuştur.

Türk basını hemen her dönem devlet politikalarıyla tam bir bütünlük içerisinde hareket etmiştir. Basının bazı konularda devlete ilişkin eleştirileri olsa da, söz konusu Kürtler ve komünistler olunca basının ağzı devletin ağzı olmuş, devletin söylemlerinin dışına kesinlikle çıkılmamıştır. Basın çoğu zaman devletten daha devletçi davranmış, devletin çok daha geri politikaların uygulayıcısı olmasına neden olmuştur. Kürt halkının geliştirdiği mücadeleye karşı her zaman devletin politikaları temelinde hareket etmiş, Kürt halkının haklı mücadelesini hiçbir zaman görmemiş, devletin izin vermesi dışında bir yaklaşım ve söylemin sahibi olmamıştır. Genelde devletin yürüttüğü asimilasyon politikasının hayat bulması için elinden geleni yapmış, Kürt halkının geliştirdiği direnişleri küçümseyip aşağılamış, başta Türk halkı olmak üzere kamuoyu nezdinde karalama faaliyetlerine tüm gücüyle katılmıştır.

Kürtler bölgenin en eski halkı olup, yerleştiği topraklar üzerinde binlerce yıldır yaşamaktadır. 40 milyona varan nüfusu ve 500 bin kilometrekarelik coğrafyasıyla bölgenin büyük halklarından biri olmasına rağmen, bin yıldır birlikte yaşadığı Türk devletçi sistemi tarafından yok sayılmaktadır. Türk basını da yok sayma ve Türkleştirme politikalarının başarısı için elinden gelen gayreti sergilemekten kaçınmamış, Kürtleri yok sayma, küçümseme ve mücadelelerini karalama üzerinden yayın yapmıştır. Türk basınının bu yaklaşımı yeni değildir. Hatırlanacağı gibi Kürtler 1920–40 arasında ulusal ve kültürel hak talebinde bulunmuş, yok sayılmaya karşı bir isyan içerisine girmişlerdir. Bu isyanlar haklı bir talebe dayanmasına rağmen bu talepler reddedilmiş, katliam politikalarıyla bastırılmıştır. Türk basını Kürt halkının bu haklı talebini görmek yerine aşağılayan, hakaret eden bir yaklaşım sergilemiştir. Kürt halkının haklı taleplerine dayanan isyanlarını “sarıklıların isyanı” olarak yansıtmış, bastırılmasını da haklı olarak göstermiştir. Ağrı Dağının Kürt halkının mezarı olarak gösterilmesi, Kürt halkının umutlarının buraya gömüldüğü biçiminde karikatürler çizilip değerlendirmeler yapılması bu dönemden kalmadır. Türk basının Kürtlere karşı bu zihniyeti hiçbir zaman değişmemiştir.

Aynı başın 15 Ağustos Atılımı ile birlikte Kürtlerin haklı taleplerini bir kez daha dillendirmelerini ve çözüm arayışlarına girmelerini devletin üslup ve yaklaşımlarıyla değerlendirmiş, karalama kampanyalarının gönüllü yürütücüsü olmuştur. Kürt halkının haklı taleplerini “bölücülük”, önder gücünü “eşkıya” ya da “terörist” ilan etmekten kaçınmamıştır. Parti ve Halk Önderliğimize yönelik geliştirdikleri karalama kampanyasını ve çok farklı gösterme yaklaşımlarını burada anlatmamıza gerek bile yoktur. Onca katliamı yapan haksız bir pozisyonda bulunan devlet olmasına rağmen, bu haksızlıkları yapan ve katliamları geliştiren sanki devlet değil de PKK ve Kürt halkıymış gibi davranılmakta, bunun propagandası yapılmaktadır. Saldırıya uğrayan, binlerce köyü yakılıp yıkılan, binlerce insanı sokak ortasında faili meçhullerle katledilen Kürtler değil de kendileriymiş gibi tüm bir gelişmeler çarpıtılabilmektedir. Her haksızlığı ve saldırganlığı kendileri geliştirmelerine rağmen, devleti mazlum konumuyla tanıtan yine basın olmuştur. Ona göre saldırgan olan Kürtler, saldırıya uğrayan Türk Devletidir. Basın Türk halkını olduğu kadar uluslararası kamuoyunu da bu konuda ikna etmede elinden geleni yapmıştır. Çok insani bir talep olmanın ötesinde, istememelerinin insanlıktan çıkma anlamına geleceği kendi dili ve kültürünü kullanma ve geliştirme yaklaşımlarını bile Kürtlere çok görmekte, devletin bu talep ve yaklaşımları ret ve inkâr eden yaklaşımlarını da haklı, doğru ve yerinde görmekte, devletin yaklaşımlarını alkışlamaktadır.

Devlet PKK ile mücadelede gücünün ve yaklaşımlarının önemli bir kesimin psikolojik savaşı yürütme temelinde düzenlemiştir. Bu amaçla Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne bağlı psikolojik mücadele bölümü oluşturulmuş, bu çalışma da ağırlıklı olarak basın aracılığıyla yürütülmüştür. Bununla toplumun zihniyetinin çarpıtılması amaçlanmıştır. Devletin haklılığı ve başarısı her gün Türk toplumuna empoze edilirken, her gün PKK’nin bitirildiği, ezildiği, yok edilmeyle yüz yüze olduğu, ordunun nefesinin enselerinde olduğu ve kaçacak yerlerinin kalmadığı propagandası yapılarak, Kürt halkına da “Ne yaparsanız yapın başarma şansınız ve gücünüz yoktur, vazgeçin ve eski yaşama boyun eğin” düşünceleri hâkim kılınmak istenmektedir. Devletin bu amaçla geliştirdiği politikaların hayata geçirilmesinde en etkili araç olarak basın kullanılmaktadır.

Mücadelemizin gelişim gösterdiği, atılım yaptığı her dönemde basın da devlet adına karşı hamlesini geliştirmiştir. Partimizin yönetiminde yer alan arkadaşlardan birinin herhangi farklı bir yaklaşım içinde olduğu üzerine yoğun haberler geliştirilmekte, bununla halkımızın partimizle olan bağı zayıflatılmak istenmekte, umutsuzluk geliştirilip derinleştirilmeye ve güveni sarsılmaya çalışılmaktadır. Gün geçmiyor ki, parti yönetiminde yer alan bir arkadaş hakkında bir karalama geliştirilmesin; ya yakalandığı ya da katledildiği haberleri yayınlanmasın. Şüphesiz bu yaklaşımlar devletin bazı planlamalarını açığa vursa da, esası kadrolarda bir şüphe uyandırmak, halkımızda bir güvensizlik, umutsuzluk ve başaramayız düşüncesi yaratarak partiden ve mücadeleden koparmaktır. Her şey buna kilitlenmiş durumdadır. Savaşın adeta yüzde 95’i basın kullanılarak bu alanda, yani psikolojik savaş alanında yürütülmüştür. Devletin ve ordunun ne kadar güçlü olduğu, yenilmesinin mümkün olmadığı, devlete karşı çabaların beyhude olduğu her gün vurgulanmaktadır. Gerilla kayıpları misliyle verilirken, ordunun kayıpları düşürülerek verilmekte ve bununla da Türk Devleti’nin gerilla karşısında ne kadar başarılı olduğu basın aracılığıyla üstüne basa basa anlatılmaktadır. Gerillaya karşı en başarılı mücadeleyi kendilerinin yürüttüğü yalanı her gün durmadan tekrarlanmaktadır. Dünyadaki ulusal kurtuluş mücadeleleri ve gerilla hareketlerindeki oranlar kıyaslanarak verilmekte, kendi ifadelerine ve verdikleri rakamlara göre Türk ordusunun diğer güçlerden on kat daha başarılı olduğu söylenmektedir. Oysa gerçek rakamlarla söylenenler kıyaslandığında ne kadar büyük bir yalan ve çarpıtmayı basın aracılığıyla topluma yansıttıkları çok net ortaya çıkar. Kendi isteklerini olmuş gibi yansıtmada çok başarılı olduklarını söylemek mümkündür.

Türk basınının yazdıklarını dikkate alırsak, Kürt halkının herhangi bir sorununun olmadığı sonucuna varırız. Bunlara göre Kürtler ile Türkler bin yıldır birlikte yaşamışlardır ve aralarında da herhangi bir sorun yoktur. Sorunun tek nedeni PKK’dir, yoksa bin yıldır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halkları bin yıl daha da birlikte yaşayacaklardır. Zaten PKK de bu halklar arasındaki birlikte yaşama istek ve arzusunu da ortadan kaldıramayacaktır. PKK olmasa zaten herhangi bir sorun da olmayacak veya var olan ama devletin çözme temelinde adımlar attığı sorunlar da PKK’nin yokluğunda bir engelle karşılaşmadan demokratik ortam ve koşullar içerisinde çözülebilecektir. Dolayısıyla Kürt halkı en başta kendi çıkarlarının PKK karşıtı olmaktan geçtiğini görmeli yönünde yoğunca bir propaganda yapılmaktadır. Eğer devlet Kürt halkına karşı bir şiddet uyguluyor ve bu yüzden demokratik ortam gelişmiyorsa, Kürtler sorunlarını rahat dile getiremiyorlarsa, demokratik koşullardan yararlanamıyorlarsa; bölgeye yatırımlar yapılmıyorsa ve yoksulluk fazlasıyla varsa, bu PKK’nin varlığından dolayıdır! PKK olmasa ne devletin şiddeti, ne de bu düzeyde yoksulluk olur! PKK olmasa bölge demokrasiden daha fazla yararlanacak, yatırımlar artacak, dolayısıyla refah ve yaşam standartları düzeyi de yükselmiş olacaktır! O halde tüm silahlar PKK’ye yöneltilmelidir.

Türk basını yaşanan savaşın en önemli taraflarından biri haline gelmiştir. Savaşı kışkırtan bir yaklaşımla yayın yapmaktadır. Türk basınını bir gün izleyen bir kişi basının savaşın ateşli bir savunucusu olduğunu rahatlıkla değerlendirebilir. Ağzından kan damlayanların başında basın gelmektedir. Her gün Kürt gerillalarını bitirme propagandası yapmakta, Kürtleri ve öncüsünü insan yerine bile koymamaktadır. Devletle en fazla bütünleşen kurumların başında basının geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Rant ilişkilerine o kadar çok batmış durumdalar ki, devletin her suçunu örtmeyi kendisi için bir görev bilmenin ötesinde, devlete akıl hocalığı da yapmaktadır. Büyük gazetelerin köşe yazarlarının her biri adeta bir general edasıyla yazmakta, akıl vermekte, stratejiler oluşturmaktadır. Bu kadar çözümsüz bir yaklaşımın gelişmesinde bu kılavuz kargaların rolünün hiç de küçümsenecek düzeyde olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Bugün Kürt halkına karşı geliştirilen linç girişimlerinin geliştirilmesinin sahibi her ne kadar Genelkurmay merkezli Özel Harp Dairesi olsa da, bu politikanın geliştirilip sürdürülmesinden birinci derecede basın sorumludur. Tansiyonu düşürmek, halklar arasında birlik ve ilişki ortamını sağlamak ve geliştirmek yerine, linç girişimleriyle halkımızın iradesi kırılmak ve teslim alınmak istenmektedir. Korkunç bir şovenizmin geliştirilmesi bir yana ve bu yetmezmiş gibi, bu basın PKK’nin halklar arasında nifak tohumları ektiğini söylemekte, halkımızın sıradan ve çok insani ve demokratik bir gösterisini terör eylemi olarak yansıtabilmektedir. Irkçı faşist saldırılarla halkımızı linç girişimleri geliştirenler kendileri olmalarına rağmen bunu tam tersinden yansıtabilmekte, halkımızı ve halkımızın temsilcisi Özgürlük Hareketi’ni bu saldırıların sorumlusu olarak lanse emekte ve Türk halkını da buna inandırabilmektedir. Türk basını ve kalemşorları Kürt ve Türk halkları arasındaki bin yıllık ilişkileri zehirlediklerini bilmez gibi davranmaktadır. Her iki halk arasında bugüne kadar olmayan düşmanlığı bunlar geliştirmeye çalışmakta, adeta ateşe körükle gitmektedir.

Türk Devleti basını da kullanarak Türk toplumunda korkunç bir milliyetçiliği geliştirmektedir. Bu milliyetçi saldırganlığın sadece PKK’ye yönelmediği, tüm Kürtleri hedeflediği geliştirdikleri yaklaşımlarla her gün daha net ortaya çıkmaktadır. Nerede bir Kürt varsa bu milliyetçi saldırganlığın hedefi durumundadır. Öyle ki, Kürt esnaftan alışveriş yapmama gibi yaklaşımlar bile basın aracılığıyla tüm Türk toplumuna yansıtılmakta, tahammül sınırları ortadan kaldırılmaktadır. Bunu yapan, kendisine sol ve demokrat diyen basındır aynı zamanda. Bu solun faşizmden aşağı kalır yanı yoktur. Halkları birbirine kırdırtmakta birebirdir.

Şovenizmi, ırkçılığı, milliyetçiliği kendileri geliştirmelerine, her gün bir yerde bir Kürt’ü linç etmelerine, evlerini ve işyerlerini yakıp yıkmalarına ve talan etmelerine, sadece Kürt oldukları için kurşunlayıp öldürmelerine rağmen, basındaki yaklaşımlar değerlendirildiğinde bu milliyetçi saldırganlık son derece makul ve kabul edilebilir görülmektedir. Buna karşılık Kürtlerin hak talepleri ve bu talepler çerçevesinde geliştirdikleri demokratik eylemlilikler son derece sakıncalı ve tehlikeli sayılmaktadır. Kürtlerin yaptıkları etnik milliyetçiliktir ve en tehlikelisidir. Yani dilini ve kültürünü kullanma ve geliştirme etnik milliyetçiliktir ve son derce tehlikelidir; ancak kendilerinin bir halkın üyelerini sokak ortasında linç eden girişimleri gayet makul ve anlaşılırdır. Böylesi bir değerlendirmeye dünyanın başka bir yerinde rastlanamaz. Ama Türk basını, basın ilke ve ahlakından yoksun bir tarzda devletin psikolojik savaşını yürütmektedir.

Türk basını Kürt sorunu ve savaşa ilişkin yaklaşımlarında herhangi bir ilke ve ahlak kuralını tanımamaktadır. Yalan haberlerle mücadeleyi yok edebileceğini sanan Genelkurmay’ın topyekûn savaşını sivil alanda basın yürütmektedir. Genelkurmay’dan aldığı brifinglerle toplumu yönlendirmekte, topyekûn savaşın sivil ayağını oluşturmaktadır. Bunun halkları birbirine kırdırmak anlamına geldiği ve halklar arasında uçurumlar yarattığı iyi bilinmelidir. Kürt halkını karalamak, yalan haberlerle Kürt halkının haklı taleplerinin ortadan kaldırılabileceğini sanmak büyük bir yanılgıdır ve onulmaz yaralar açmaktadır. Her yalan yeni yalanların zemini oluşturmaktadır. Yalan haberlerle ve yok saymayla sorunun çözülemeyeceği görülmek durumundadır. Sorun çözülmeden geçen her zaman sorunun ağırlaşmasına ve halklar arasındaki ilişkilerin zedelenmesine neden olmaktadır. Ve bunun da halklarımıza kazandırmayacağı açıktır.

 

 


© 2006 PKK www.pkk-info.com