|
KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ BASININ
YALAN HABERLERİYLE TESLİM ALINAMAZ
Ali Haydar Kaytan
Kürt halkı tarihe bu topraklarda
gözünü açmış, binlerce yıldır da bu
topraklar üzerinde yaşamıştır.
Neolitik devrimi başlatmış,
insanlığın gelecek hazinesine
muazzam katkılarda bulunmuş, en
temel değerlerin yaratıcısı bir halk
olarak tarihteki yerini almıştır.
İnsanlığa karşı olumsuz herhangi bir
yaklaşımın sahibi olmamış, tüm komşu
halklarla iyi ilişkiler içinde
yaşamış, onlara karşı saldırgan bir
tutumun sahibi olmamış, kendisine
yönelen saldırılar karşısında ise
kendisini koruma temelinde
kaçınılmaz ve zorunlu bir savaşa
tutuşmuştur. Bu da özgürlüğünü
koruma amacına yönelik olmuştur.
Bunun dışında komşu halklarla hep
dostane bir yaklaşım içerisinde
olmuş; dahası çıkarları hilafına
komşularına, hatta işgalciler ve
sömürgecilere de destek olmaktan
geri kalmamıştır.
Kürt halkının Türk toplumuyla
ilişkisi de bu temelde başlamıştır.
Yani çokça söylenen “bin yıldır
birlikte yaşama” Kürtlerin bu
yaklaşımları sonucu gelişmiştir.
Türklerin Anadolu’ya açılmalarında,
kökleşen devletleşmelerinde ve
imparatorluk haline gelmelerinde de
Kürtler önemli bir rolün sahibi
olmuşlardır. Tarih bilgisi olan
hemen herkes Türk uluslaşmasının da
Kürtlere dayanarak geliştiğini
rahatlıkla teslim edecektir.
Kürtler ile Türk toplumu arasında bu
kadar yakın ve iç içe geçen bir
ilişki vardır. Tarihin geçmiş
zamanlarında bu iki halk arasında
ciddi bir çatışma ve karşı karşıya
gelme yaşanmamış, hemen her zaman
birlik ve ittifak içerisinde
olunmuştur. Birlik ve ittifak her
iki halkı da güçlendirmiş,
bölgelerinde etkili olmalarını
sağlamıştır. Her ne kadar 19.
yüzyılda bazı isyanlar yaşansa da,
gelişen sorunların çözümü hemen her
zaman imparatorluk bünyesinde
aranmıştır. Kürtlerin bazen isyan
etseler de imparatorluktan kopmayı
düşünmedikleri, isyanlarının da
sorunlarını dile getirme ve sarsılan
çıkarlarını koruma amaçlı olduğu
rahatlıkla söylenebilir.
İmparatorluğun yıkılış ve
cumhuriyetin kuruluş dönemlerine
kadar da yaklaşım hemen hemen bu
temelde olmuştur. 20. yüzyılda
yaşanan Kürt isyanları da 19.
yüzyıldaki isyanlardan farklı
amaçlarla gelişmemiştir. Ancak yine
Kürtlerin desteğiyle ulus-devletini
kuran Türk egemen sınıfı tarihte
yaşanan bu dostane ilişkileri
görmezden gelmiş, Kürt halkını da
Türk uluslaşmasının temeli haline
getirmek istemiş, bu yaklaşım da
Kürtlerin asimilasyonuna, inkâr ve
imhasına yol açmıştır. İnkâr ve imha
bir tepki biçiminde de olsa, karşıtı
olan isyanlara yol açmıştır. Bir
yandan inkâr ve imha mantığı, öbür
yandan isyan ve başkaldırı bin
yıldır birlikte yaşayan halklarımızı
giderek birbirinden uzaklaştırmaya
başlamış; her iki halkın da bu
çatışmada tükenmesine, zayıflamasına
neden olmuştur. Cumhuriyetin
kuruluşundan günümüze devam eden ve
“Kürt sorunu” olarak tanımlanan bu
sorun bugün de tüm ağırlığıyla devam
etmektedir. Derinleştirilen
asimilasyon, inkâr ve imhada ısrar,
20. yüzyılın en uzun gerilla
savaşının PKK öncülüğünde Kürtler
tarafından geliştirilmesine zemin
hazırlamıştır. 1984’teki atılımla
gelişen savaş, sorun çözülmediğinden
günümüzde ağırlaşarak devam
etmektedir.
Bir toplumu inkâr edilip yok
sayıldığında, eğer o toplum
tükenmemişse ve çok onursuz değilse
-ki hiçbir halk ve toplum onursuz
değildir- kesinlikle ciddi bir tepki
gösterecektir. Yok sayılmayı, inkar
edilmeyi, baskı ve zor altında
sömürgeleştirilmeyi hiçbir halk
kabul etmez, bunu kendisine
yedirmez. Kürtlerin direnişlerinin
temelinde yatan da esasında budur.
Bu açıdan Kürtlerin yaşadığı direniş
her açıdan tam bir haklılığa
dayanmaktadır. Halkların iradelerini
tanıyan, kabul eden herkes Kürtlerin
haklı bir mücadele yürüttüğünü
teslim edecektir. Bin yıldır
birlikte yaşayan halkın her ferdinin
de bu mazlum halkı desteklemesi, en
azından sorunun demokratik tarzda
çözülmesinden yana tavır takınması,
devletini çözünden yana zorlaması
gerekir. Toplum olma gücünü
halkların eşitliği ve kardeşliğinden
yana kullanır ve sorunun çözümün
esas alır. Tüm kurumların güçlerini
bu doğrultuda kullanmaları gerekir
ki sorun çözülebilinsin ve halklar
arasındaki kardeşlik zedelenmesin.
Güçlerini çözüm doğrultusunda
kullanması gereken kurumların
başında hiç şüphe yok ki basın
gelmektedir. “Dördüncü kuvvet”
olarak tanımlanan basın şayet bu
gücünü çözümden yana kullanacak
olursa, sorun fazla dallanıp
budaklanmadan ve kan dökülmeden ya
da dökülen en az kanla çözülmüş
olur. Ama Türk basınının yaptığı
sorunun çözümüne katkı sunmak değil,
ateşe körükle gitmek biçiminde
olmuştur. Adeta sorun çözülmesin
yönünde tavır takınmış, yaklaşım
göstermiştir. Tam anlamıyla
sahibinin sesi, devletin borazanı
gibi davranmıştır ve davranmaya
devam etmektedir. Devletleriyle
bütünleşen diğer basın
kuruluşlarının yaklaşımlarının bir
benzerini daha kötü bir tarzda Türk
basını devam ettirmiştir.
Basının çok önemli bir işlevinin
olduğu biliniyor. Toplumu eğitme ya
da yönlendirmede ne kadar önemli bir
konum arz ettiği yaşanan
pratiklerden hareketle uzun zamandır
tespit edilmiş durumdadır. Bundan
dolayıdır ki basın için “Dördüncü
kuvvet” tanımlaması bile
yapılmıştır. Bu eğitici, öğretici ve
yönlendirici özelliklerine rağmen,
hemen hep kötü amaçlar doğrultusunda
kullanılmış, toplum devlet ya da
iktidarın istek ve arzuları
doğrultusunda kullanılmıştır.
Şüphesiz bu araçların sahipleri olan
egemen sınıflar basını kendi
çıkarları doğrultusunda
kullanmışlardır.
Basının kötü roller oynaması hemen
her ülkede gerçekleşmiştir. Toplum
farklı çıkar ve yaklaşımlar
temelinde diğer toplumlara düşman
hale getirilebilmiş, savaşlara
sürülebilmiştir. Bunun yol açtığı
ağır sonuçlar savaşlar konusunda
görülmüştür. Savaşların
haklılığından bahsedilemez ve
halklar arasında yaşanan savaşların
da bu anlamda savunulabilir bir yönü
yoktur. Halklar birbirlerine düşman
olmazlar ve savaşmalarında herhangi
bir çıkarları yoktur. Ancak
toplumların, halkların her zaman bu
çerçevede hareket etmediklerine,
egemen sınıfların yönlendirmeleri
temelinde kendi çıkarlarına aykırı
davrandıklarına da çok fazla
rastlanmıştır. Böyle de olsa ikna
edildikleri, yönlendirildikleri,
başkalarının çıkarları doğrultusunda
harekete geçirilip savaştırıldıkları
görülmüştür. Bu iknada rol alan,
toplumu yönlendiren de genellikle ve
çoğunlukla basın olmuştur.
Basının gücü ve etkilerinin çok
çabuk farkına varılmıştır. Basının
gücüne ilişkin değerlendirmeler
gücünün farkına varılmasıyla
birlikte ortaya çıkmıştır. Basın
hakkında yapılan önemli
değerlendirmeler de yine bu zamanda
ortaya çıkmıştır. Basının devlet ve
toplum yaşamındaki rolünün ne kadar
önemli olduğunu ve hangi etkilere
yol açtığını Almanya örneğinde
görmek mümkündür. Almanya birliğini
yaratmasıyla birlikte yayılma çaba
ve yaklaşımları geliştirmeye
başlamış, “Yaşam alanımız” dediği
yaklaşım temelinde başlangıçta çevre
halklara ve topraklarına
yönelmiştir. Haksız olmasına rağmen
yürüttüğü savaşı haklı bir zemine
kaydırmış, toplumu ikna ederek bu
haksız ve kirli savaşta
kullanabilmiştir. Bunda da basın
önemli bir rol oynamıştır. Bunun
ciddi ilk örneklerinden birini
Bismarck’ın 1870’te Fransa
topraklarına girmesi ve Fransa’ya
karşı savaş ilan etmesiyle gündeme
gelmiştir. Alman toplumunun
Fransa’ya savaş ilan edilmesinden ve
topraklarının işgal edilmesinde
herhangi bir çıkarı yoktur; ama yine
de buna ikna edilmiş ve savaşta yer
almıştır. Bunu sağlayan da basın
olmuştur. Bundan dolayıdır ki,
dönemin Alman basını için “sürüngen
basın” değerlendirmesi yapılmıştır.
Bu değerlendirme haklı, doğru ve
yerindedir Sonraki dönem basını için
de aynı değerlendirmeleri yapmak hem
doğru hem de yerinde olacaktır.
Dahası, basın bu değerlendirmeden
fazlasını da hak etmektedir.
Almanya’nın Birinci Paylaşım
Savaşı’na katılmada toplumun ikna
edilmesinde olduğu kadar, Hitler’in
dünyayı büyük bir felakete
sürüklemesinde de basın büyük bir
sorumluluk ve günah altına girmiş,
toplumu faşizmin iktidarına ikna
etmiştir.
Sorun sadece Alman basının kötü
niyetli yaklaşımlarından kaynaklı
değildir. Bu, sınıf çıkarlarına
bağlı bir yaklaşımdır. Basın, egemen
ve iktidar sınıflarının elinde bir
kılıç gibi kullanılmıştır ve bu
oldukça yaygındır. Devletçi toplum
yaklaşımlarında basının yaptığı
genelde bu temeldedir. Türk
basınının yaklaşımları da bundan
farklı olmamış veya daha da kötü
tarzda olmuştur.
Mehmetçik Basın
Yukarda da değindiğimiz gibi,
Bismarck döneminin Alman basını için
“sürüngen” değerlendirmesi
yapılmıştı. Bu değerlendirme basının
bağımsızlığını yitirmesinden
hareketle geliştirilmişti. Türk
basını da hep yüksek sesle bağımsız
olduğunu söyler, ama zerre kadar
bağımsız olmadığı geliştirilen
“Mehmetçik basın”
değerlendirmesinden de
anlaşılmaktadır. Türk basını hiçbir
dönem bağımsız olmamıştır, hele
bugün hiç bağımsız değildir.
Brifinglerle hareket eden Türk
basını, sistemin disiplinli güçleri
gibi hareket etmektedir. Türk basını
‘Mehmetçik basın’ değerlendirmesini
kendisine yapılan bir eleştiri
olarak hiç almamıştır; dahası bundan
son derece memnuniyet ve hatta gurur
duyulduğu köşe başlarını tutan,
utanma nedir bilmez kalemşorların
değerlendirmelerinde rahatlıkla
görülebilmektedir. Mehmetçik
değerlendirmesiyle ordunun bir
parçası olarak gösterilmesini
kendisi için bir gurur vesilesi
yapması bu basının düşkünlük
düzeyini de gösterir.
Türkiye’de basın hiçbir zaman
bağımsız olmamıştır. Bağımsız
davranmak aslında Türk basınının
fazla bildiği bir konu değildir. Ona
göre devletin çıkarları vardır ve
her yerde her şeyiyle bu çıkarları
savunmak durumundadır. Yurtseverlik,
ülkesine ve halkına bağlılık
devletin bu yüksek çıkarları
doğrultusunda hareket etmekten
geçmektedir. Bu nasıl bir
haksızlığa, nasıl bir sonuca yol
açar, önemli değildir. Eğer devletin
yüksek çıkarları başka halkların yok
edilmesini gerektiriyorsa, Türk
basını bunu savunmada hiçbir beis
görmeyecektir. Dahası bunu normal ve
olması gereken olarak da topluma
yansıtmayı, toplumu bu temelde ikna
etmeyi kendisinin temel
görevlerinden biri sayacaktır.
Susması gerektiği noktalarda kimse
bir şey söylemese bile, Türk basını
kendi kendisini susturmasını gayet
güzel başaracaktır. Bu konuda bir
hayli tecrübe sahibidir; görmemesi
gerekenleri asla görmez, yazılmaması
gerekenleri asla yazmaz. Tam bir
otosansürcüdür. Bu konuda kimse Türk
basınının eline su dökemez. En
otosansürcülerin de bir insafı, bir
ilkesi vardır. Bir noktaya kadar
sansüre karşı sessiz kalır ve yine
bir noktaya kadar otosansürü
uygularlar. Ama bir noktadan sonra,
yani halkın çıkarları ile devletin
çıkarları karşı karşıya geldiğinde
halkın çıkarlarını savunmadan geri
kalmazlar; bu konuda ne sansür ne de
otosansür bilirler. Basının patronu
devletle çıkar ilişkileri içinde
olsa ve devletin çıkarları temelinde
hareket edilmesini istese bile,
basın çalışanlarının önemli bir
kesimi bu yönlendirmeyi kabul etmez.
Türk basınında buna rastlamak mümkün
değildir. Birilerinin istemesine ya
da yönlendirmesine gerek duyulmadan,
basın kendisini buna göre
uyarlamaktan geri kalmaz. Toplum
nasıl bir ilişki ağına alınmıştır,
çıkarları ne kadar zedelenmektedir,
asla görmez. Uygulanan politikalar
devletin çıkarlarına uygunsa gerisi
önemli değildir, isterse toplum
ayaklar altına alınsın.
Yıllarca toplumun tam bir cendereye
alındığı, ağır baskı ve işkenceler
altında tutulduğu dönemlerde
herhangi bir karşı koyuş bir yana,
bir eleştiri bile gelişmemiştir.
Faşist cuntanın bir silindir gibi
toplumun üzerinden geçtiği, işkence
uygulamalarının günlük ve rutin hale
geldiği bir dönemde, basın her
uygulamayı alkışlarla karşılamıştır.
Cuntacıları “devleti kurtaranlar”
olarak tanımlayıp aklama cüretini
herhalde başka bir basın gösteremez.
Böyle bir basın Mehmetçik gibi bir
emir eri olmanın ötesinde nasıl bir
yaklaşım gösterebilir? Ordunun
göstereceği hedefe saldıran er gibi,
Türk basını da aldığı brifingler
doğrultusunda gösterilen hedefe
saldırmaktadır. Bu hedef bir dönem
Ermeni, Yahudi, Rum ve Asurî-Süryani
halklarıydı; bir dönem komünistlerdi
ve günümüzde yoğunluklu olmak üzere
her zaman da Kürtler oldular.
Basının işi Kürtlere savaş ilan
etmek midir? İşi değil, ama
kendisine iş edindiği açıktır.
Kürtler “Bizi inkâr edemezsiniz,
bizi yok sayamazsınız, biz varız ve
her halk gibi kendi dilimiz,
kültürümüz ve kimliğimizle yaşamak
istiyoruz” dedikleri ve bu söylem ve
kararlarıyla 80 yıllık politikaları
işlemez hale getirdikleri için,
devletin hışmını üzerine çekmiştir.
Basın ise daha büyük bir hışımla
adeta “Niye yok olmadınız?”
dercesine Kürtlerin, Kürt özgürlük
mücadelesinin üzerine gitmektedir.
Devletle rant-çıkar ilişkilerine o
kadar çok batmış ki, devleti
devletten daha çok savunmak basının
işi haline gelmiştir. Bundan
dolayıdır ki, Genelkurmay zaman
zaman yaptığı açıklamalarda “Basının
değerlendirmesine katılıyorum” ya da
“Filan yazarın belirttiklerine
katılıyorum” demektedir. Bir basın
çalışanı için utanılacak bir olması
gerekirken, Türk basını bunu bir
gurur vesilesi yapabilmektedir.
Kürt özgürlük mücadelesinin önemli
gelişmeler kaydettiği dönemde basın
tüm gücüyle saldırıya geçmiş,
topyekûn saldırının en önemli
parçası ve yürütücüsü olmuştur. Kürt
özgürlük mücadelesini karalamak,
“terörist” olarak gösterebilmek için
tüm gücünü harekete geçirmiştir.
Basın ilke ve ahlakını hiçe sayarak
yayın yapmış, Türk toplumunun Kürt
özgürlük mücadelesine ve giderek
Kürt halkına karşı bir tutum
takınması için elinden geleni
yapmıştır. Sadece PKK’nin “terörist”
olarak gösterilmesiyle yetinmemiş,
Kürtler bütünlüklü olarak terörist
gösterilmiş, uluslararası kamuoyu bu
temelde halkımıza karşı bir tutum ve
yaklaşım içine sokulmak istenmiştir.
En azından yaratmak istediği
yaklaşımla uluslararası kamuoyunun
halkımıza olan ilgi ve desteğinin
gelişmesini engellemek istenmiştir.
Haksız ve saldırgan bir pozisyonda
olan devlet ve uygulamaları basının
eliyle temize çıkarılmak istenmiş,
bu doğrultuda bir çaba ve gayretin
sahibi olunmuştur. Günümüzde
sokaklara taşırılan Kürtleri linç
girişimi her ne kadar Genelkurmay
tarafından planlanan bir yaklaşım
olsa da, basının manipüle etmesiyle
toplumun sokağa taşması ve linç
girişimleri geliştirmesinde etkili
olmaya başlamıştır. Türk basını tam
bir savaş kışkırtıcısı rolünü
oynamış, halkımıza ve partimize
karşı geliştirilen özel savaşın en
önemli dayanağı ve yürütücü gücü
basın olmuştur.
Türk basını Kürt halkı üzerinde
uygulanan vahşi katliamları
görmemiş, buna karşı bir tavır ve
tutumun sahibi olmamıştır. 20.
yüzyılın ilk çeyreğinde halkımızın
geliştirdiği direniş Türk basını
tarafından gericiliğin ayaklanması
olarak yansıtılmış, bastırılıp
ezilmesi haklı olarak gösterilmiş,
“gericiler, vahşiler ve ilkellerin
bastırılması ve ezilmesi” olarak
sayfalarında işlenmiştir. ‘İlkellik
ve gericilik’ Türk Devleti’nin
halkımıza karşı uyguladığı vahşi
katliamlar ve soykırımların haklı
gerekçesi olarak gösterilmiş, buna
alkış çalınmıştır. Türk basını tüm
gücüyle bu katliamlar ve
soykırımların yanında yer almıştır.
Bugün de aynı uğursuz yaklaşımlarını
devam ettirmektedir. Bir halkın
kendi dilini ve kültürünü yaşama
istemi basın tarafından nasıl bu
kadar vahşi bir yaklaşımla
değerlendirilebilir? Bir dilin
yasaklanmasını savunabilecek bir
basını 21. yüzyılda dünyanın başka
bir yerinde görmek mümkün müdür?
Dahası bir dilin yasaklanmasına, bir
toplumun kendi kültürüyle yaşama
isteminin engellenmesine dünyanın
başka bir yerinde rastlanabilir mi?
Böyle bir durumla karşılaşmayı bir
yana bırakalım, insanlık bir dilin
ve kültürün yasaklanmasına ne anlam
verebilir ne de bunu ahlaki sayar.
Ancak Mehmetçik basın bin yıldır
birlikte yaşadığı bir halkın yok
sayılmasında bir beis görmez, bunun
ahlakiliğini de asla sorgulamaz.
Türk Basını Psikolojik Savaşın
Yürütücüsüdür
Özgürlük Hareketinin partileşmesiyle
birlikte Türk Devleti Kürt halkına
ve özgürlük mücadelesinin önder gücü
PKK’ye karşı kapsamlı bir özel savaş
politikası yürütmüştür. Dünyanın
değişik alanlarındaki ulusal
kurtuluş mücadelelerine ve devrimci
demokratik hareketlere karşı
uygulanan özel savaş yöntemlerinden
çıkardığı dersleri geçmişteki Kürt
isyanlarına karşı uyguladığı özel
savaş taktikleriyle birleştirerek,
tarihte eşine ender rastlanabilecek
bir özel savaş politikasını
geliştirip uygulamıştır. Akla hayale
gelmeyen yöntemler kullanmış, bu
konuda tüm güç, yetenek ve
kurumlarını devreye sokmuştur.
PKK’nin ilk gelişim yıllarında
uygulanan özel savaş politika ve
uygulamaları belki o kadar kapsamlı
ve yoğun değildi veya böylesi
uygulamalar görülmeyebilir. Görünüş
ve algılama genelde savaşın bu
düzeyinin zayıflığı üzerineydi.
Uygulanan kapsam ve biçimiyle ele
alındığında, yürütülenin normal bir
savaş olmadığı rahatlıkla
görülebilir. 15 Ağustos Atılımı’ndan
sonra yürütülen bu savaşın nitelik
ve boyutunda ciddi bir tırmanmanın
olduğu hemen göze çarpar. En çok
görmek istemeyenler bile bunu
rahatlıkla görebilir. İtirafçılıktan
koruculuğa, sızmadan suikast
girişimlerine, özel kuvvet ve özel
timle savaşmaya, Olağanüstü Hal
Valiliği ve uygulamasını
geliştirmeye ve en çok da
dezenformasyon faaliyetlerine
ağırlık vererek Özgürlük Hareketini
farklı göstermek ve bu temelde kitle
desteğinin gelişmesini engellemek,
var olanı da koparmak ve buna
dayanarak tasfiye etmek istemiştir.
1990’lı yıllara doğru mücadelenin
büyük gelişmeler kaydetmesi ve geniş
kitleler tarafından desteklenip
kucaklanması üzerine normal
yöntemlerle PKK’nin tasfiye
edilemeyeceği anlaşılınca, özel
savaşta ciddi bir tırmanma
geliştirilmiştir. Bunda en fazla
ağırlık verilen de, basın
kullanılarak psikolojik savaşın
geliştirilmesi olmuştur.
Türk basını hemen her dönem devlet
politikalarıyla tam bir bütünlük
içerisinde hareket etmiştir. Basının
bazı konularda devlete ilişkin
eleştirileri olsa da, söz konusu
Kürtler ve komünistler olunca
basının ağzı devletin ağzı olmuş,
devletin söylemlerinin dışına
kesinlikle çıkılmamıştır. Basın çoğu
zaman devletten daha devletçi
davranmış, devletin çok daha geri
politikaların uygulayıcısı olmasına
neden olmuştur. Kürt halkının
geliştirdiği mücadeleye karşı her
zaman devletin politikaları
temelinde hareket etmiş, Kürt
halkının haklı mücadelesini hiçbir
zaman görmemiş, devletin izin
vermesi dışında bir yaklaşım ve
söylemin sahibi olmamıştır. Genelde
devletin yürüttüğü asimilasyon
politikasının hayat bulması için
elinden geleni yapmış, Kürt halkının
geliştirdiği direnişleri küçümseyip
aşağılamış, başta Türk halkı olmak
üzere kamuoyu nezdinde karalama
faaliyetlerine tüm gücüyle
katılmıştır.
Kürtler bölgenin en eski halkı olup,
yerleştiği topraklar üzerinde
binlerce yıldır yaşamaktadır. 40
milyona varan nüfusu ve 500 bin
kilometrekarelik coğrafyasıyla
bölgenin büyük halklarından biri
olmasına rağmen, bin yıldır birlikte
yaşadığı Türk devletçi sistemi
tarafından yok sayılmaktadır. Türk
basını da yok sayma ve Türkleştirme
politikalarının başarısı için
elinden gelen gayreti sergilemekten
kaçınmamış, Kürtleri yok sayma,
küçümseme ve mücadelelerini karalama
üzerinden yayın yapmıştır. Türk
basınının bu yaklaşımı yeni
değildir. Hatırlanacağı gibi Kürtler
1920–40 arasında ulusal ve kültürel
hak talebinde bulunmuş, yok
sayılmaya karşı bir isyan içerisine
girmişlerdir. Bu isyanlar haklı bir
talebe dayanmasına rağmen bu
talepler reddedilmiş, katliam
politikalarıyla bastırılmıştır. Türk
basını Kürt halkının bu haklı
talebini görmek yerine aşağılayan,
hakaret eden bir yaklaşım
sergilemiştir. Kürt halkının haklı
taleplerine dayanan isyanlarını
“sarıklıların isyanı” olarak
yansıtmış, bastırılmasını da haklı
olarak göstermiştir. Ağrı Dağının
Kürt halkının mezarı olarak
gösterilmesi, Kürt halkının
umutlarının buraya gömüldüğü
biçiminde karikatürler çizilip
değerlendirmeler yapılması bu
dönemden kalmadır. Türk basının
Kürtlere karşı bu zihniyeti hiçbir
zaman değişmemiştir.
Aynı başın 15 Ağustos Atılımı ile
birlikte Kürtlerin haklı taleplerini
bir kez daha dillendirmelerini ve
çözüm arayışlarına girmelerini
devletin üslup ve yaklaşımlarıyla
değerlendirmiş, karalama
kampanyalarının gönüllü yürütücüsü
olmuştur. Kürt halkının haklı
taleplerini “bölücülük”, önder
gücünü “eşkıya” ya da “terörist”
ilan etmekten kaçınmamıştır. Parti
ve Halk Önderliğimize yönelik
geliştirdikleri karalama
kampanyasını ve çok farklı gösterme
yaklaşımlarını burada anlatmamıza
gerek bile yoktur. Onca katliamı
yapan haksız bir pozisyonda bulunan
devlet olmasına rağmen, bu
haksızlıkları yapan ve katliamları
geliştiren sanki devlet değil de PKK
ve Kürt halkıymış gibi
davranılmakta, bunun propagandası
yapılmaktadır. Saldırıya uğrayan,
binlerce köyü yakılıp yıkılan,
binlerce insanı sokak ortasında
faili meçhullerle katledilen Kürtler
değil de kendileriymiş gibi tüm bir
gelişmeler çarpıtılabilmektedir. Her
haksızlığı ve saldırganlığı
kendileri geliştirmelerine rağmen,
devleti mazlum konumuyla tanıtan
yine basın olmuştur. Ona göre
saldırgan olan Kürtler, saldırıya
uğrayan Türk Devletidir. Basın Türk
halkını olduğu kadar uluslararası
kamuoyunu da bu konuda ikna etmede
elinden geleni yapmıştır. Çok insani
bir talep olmanın ötesinde,
istememelerinin insanlıktan çıkma
anlamına geleceği kendi dili ve
kültürünü kullanma ve geliştirme
yaklaşımlarını bile Kürtlere çok
görmekte, devletin bu talep ve
yaklaşımları ret ve inkâr eden
yaklaşımlarını da haklı, doğru ve
yerinde görmekte, devletin
yaklaşımlarını alkışlamaktadır.
Devlet PKK ile mücadelede gücünün ve
yaklaşımlarının önemli bir kesimin
psikolojik savaşı yürütme temelinde
düzenlemiştir. Bu amaçla Milli
Güvenlik Kurulu Genel
Sekreterliği’ne bağlı psikolojik
mücadele bölümü oluşturulmuş, bu
çalışma da ağırlıklı olarak basın
aracılığıyla yürütülmüştür. Bununla
toplumun zihniyetinin çarpıtılması
amaçlanmıştır. Devletin haklılığı ve
başarısı her gün Türk toplumuna
empoze edilirken, her gün PKK’nin
bitirildiği, ezildiği, yok edilmeyle
yüz yüze olduğu, ordunun nefesinin
enselerinde olduğu ve kaçacak
yerlerinin kalmadığı propagandası
yapılarak, Kürt halkına da “Ne
yaparsanız yapın başarma şansınız ve
gücünüz yoktur, vazgeçin ve eski
yaşama boyun eğin” düşünceleri hâkim
kılınmak istenmektedir. Devletin bu
amaçla geliştirdiği politikaların
hayata geçirilmesinde en etkili araç
olarak basın kullanılmaktadır.
Mücadelemizin gelişim gösterdiği,
atılım yaptığı her dönemde basın da
devlet adına karşı hamlesini
geliştirmiştir. Partimizin
yönetiminde yer alan arkadaşlardan
birinin herhangi farklı bir yaklaşım
içinde olduğu üzerine yoğun haberler
geliştirilmekte, bununla halkımızın
partimizle olan bağı zayıflatılmak
istenmekte, umutsuzluk geliştirilip
derinleştirilmeye ve güveni
sarsılmaya çalışılmaktadır. Gün
geçmiyor ki, parti yönetiminde yer
alan bir arkadaş hakkında bir
karalama geliştirilmesin; ya
yakalandığı ya da katledildiği
haberleri yayınlanmasın. Şüphesiz bu
yaklaşımlar devletin bazı
planlamalarını açığa vursa da, esası
kadrolarda bir şüphe uyandırmak,
halkımızda bir güvensizlik,
umutsuzluk ve başaramayız düşüncesi
yaratarak partiden ve mücadeleden
koparmaktır. Her şey buna
kilitlenmiş durumdadır. Savaşın
adeta yüzde 95’i basın kullanılarak
bu alanda, yani psikolojik savaş
alanında yürütülmüştür. Devletin ve
ordunun ne kadar güçlü olduğu,
yenilmesinin mümkün olmadığı,
devlete karşı çabaların beyhude
olduğu her gün vurgulanmaktadır.
Gerilla kayıpları misliyle
verilirken, ordunun kayıpları
düşürülerek verilmekte ve bununla da
Türk Devleti’nin gerilla karşısında
ne kadar başarılı olduğu basın
aracılığıyla üstüne basa basa
anlatılmaktadır. Gerillaya karşı en
başarılı mücadeleyi kendilerinin
yürüttüğü yalanı her gün durmadan
tekrarlanmaktadır. Dünyadaki ulusal
kurtuluş mücadeleleri ve gerilla
hareketlerindeki oranlar
kıyaslanarak verilmekte, kendi
ifadelerine ve verdikleri rakamlara
göre Türk ordusunun diğer güçlerden
on kat daha başarılı olduğu
söylenmektedir. Oysa gerçek
rakamlarla söylenenler
kıyaslandığında ne kadar büyük bir
yalan ve çarpıtmayı basın
aracılığıyla topluma yansıttıkları
çok net ortaya çıkar. Kendi
isteklerini olmuş gibi yansıtmada
çok başarılı olduklarını söylemek
mümkündür.
Türk basınının yazdıklarını dikkate
alırsak, Kürt halkının herhangi bir
sorununun olmadığı sonucuna varırız.
Bunlara göre Kürtler ile Türkler bin
yıldır birlikte yaşamışlardır ve
aralarında da herhangi bir sorun
yoktur. Sorunun tek nedeni PKK’dir,
yoksa bin yıldır birlikte yaşayan
Türk ve Kürt halkları bin yıl daha
da birlikte yaşayacaklardır. Zaten
PKK de bu halklar arasındaki
birlikte yaşama istek ve arzusunu da
ortadan kaldıramayacaktır. PKK
olmasa zaten herhangi bir sorun da
olmayacak veya var olan ama devletin
çözme temelinde adımlar attığı
sorunlar da PKK’nin yokluğunda bir
engelle karşılaşmadan demokratik
ortam ve koşullar içerisinde
çözülebilecektir. Dolayısıyla Kürt
halkı en başta kendi çıkarlarının
PKK karşıtı olmaktan geçtiğini
görmeli yönünde yoğunca bir
propaganda yapılmaktadır. Eğer
devlet Kürt halkına karşı bir şiddet
uyguluyor ve bu yüzden demokratik
ortam gelişmiyorsa, Kürtler
sorunlarını rahat dile
getiremiyorlarsa, demokratik
koşullardan yararlanamıyorlarsa;
bölgeye yatırımlar yapılmıyorsa ve
yoksulluk fazlasıyla varsa, bu
PKK’nin varlığından dolayıdır! PKK
olmasa ne devletin şiddeti, ne de bu
düzeyde yoksulluk olur! PKK olmasa
bölge demokrasiden daha fazla
yararlanacak, yatırımlar artacak,
dolayısıyla refah ve yaşam
standartları düzeyi de yükselmiş
olacaktır! O halde tüm silahlar
PKK’ye yöneltilmelidir.
Türk basını yaşanan savaşın en
önemli taraflarından biri haline
gelmiştir. Savaşı kışkırtan bir
yaklaşımla yayın yapmaktadır. Türk
basınını bir gün izleyen bir kişi
basının savaşın ateşli bir
savunucusu olduğunu rahatlıkla
değerlendirebilir. Ağzından kan
damlayanların başında basın
gelmektedir. Her gün Kürt
gerillalarını bitirme propagandası
yapmakta, Kürtleri ve öncüsünü insan
yerine bile koymamaktadır. Devletle
en fazla bütünleşen kurumların
başında basının geldiğini söylemek
abartı olmayacaktır. Rant
ilişkilerine o kadar çok batmış
durumdalar ki, devletin her suçunu
örtmeyi kendisi için bir görev
bilmenin ötesinde, devlete akıl
hocalığı da yapmaktadır. Büyük
gazetelerin köşe yazarlarının her
biri adeta bir general edasıyla
yazmakta, akıl vermekte, stratejiler
oluşturmaktadır. Bu kadar çözümsüz
bir yaklaşımın gelişmesinde bu
kılavuz kargaların rolünün hiç de
küçümsenecek düzeyde olmadığı
rahatlıkla söylenebilir.
Bugün Kürt halkına karşı
geliştirilen linç girişimlerinin
geliştirilmesinin sahibi her ne
kadar Genelkurmay merkezli Özel Harp
Dairesi olsa da, bu politikanın
geliştirilip sürdürülmesinden
birinci derecede basın sorumludur.
Tansiyonu düşürmek, halklar arasında
birlik ve ilişki ortamını sağlamak
ve geliştirmek yerine, linç
girişimleriyle halkımızın iradesi
kırılmak ve teslim alınmak
istenmektedir. Korkunç bir
şovenizmin geliştirilmesi bir yana
ve bu yetmezmiş gibi, bu basın
PKK’nin halklar arasında nifak
tohumları ektiğini söylemekte,
halkımızın sıradan ve çok insani ve
demokratik bir gösterisini terör
eylemi olarak yansıtabilmektedir.
Irkçı faşist saldırılarla halkımızı
linç girişimleri geliştirenler
kendileri olmalarına rağmen bunu tam
tersinden yansıtabilmekte, halkımızı
ve halkımızın temsilcisi Özgürlük
Hareketi’ni bu saldırıların
sorumlusu olarak lanse emekte ve
Türk halkını da buna
inandırabilmektedir. Türk basını ve
kalemşorları Kürt ve Türk halkları
arasındaki bin yıllık ilişkileri
zehirlediklerini bilmez gibi
davranmaktadır. Her iki halk
arasında bugüne kadar olmayan
düşmanlığı bunlar geliştirmeye
çalışmakta, adeta ateşe körükle
gitmektedir.
Türk Devleti basını da kullanarak
Türk toplumunda korkunç bir
milliyetçiliği geliştirmektedir. Bu
milliyetçi saldırganlığın sadece
PKK’ye yönelmediği, tüm Kürtleri
hedeflediği geliştirdikleri
yaklaşımlarla her gün daha net
ortaya çıkmaktadır. Nerede bir Kürt
varsa bu milliyetçi saldırganlığın
hedefi durumundadır. Öyle ki, Kürt
esnaftan alışveriş yapmama gibi
yaklaşımlar bile basın aracılığıyla
tüm Türk toplumuna yansıtılmakta,
tahammül sınırları ortadan
kaldırılmaktadır. Bunu yapan,
kendisine sol ve demokrat diyen
basındır aynı zamanda. Bu solun
faşizmden aşağı kalır yanı yoktur.
Halkları birbirine kırdırtmakta
birebirdir.
Şovenizmi, ırkçılığı, milliyetçiliği
kendileri geliştirmelerine, her gün
bir yerde bir Kürt’ü linç
etmelerine, evlerini ve işyerlerini
yakıp yıkmalarına ve talan
etmelerine, sadece Kürt oldukları
için kurşunlayıp öldürmelerine
rağmen, basındaki yaklaşımlar
değerlendirildiğinde bu milliyetçi
saldırganlık son derece makul ve
kabul edilebilir görülmektedir. Buna
karşılık Kürtlerin hak talepleri ve
bu talepler çerçevesinde
geliştirdikleri demokratik
eylemlilikler son derece sakıncalı
ve tehlikeli sayılmaktadır.
Kürtlerin yaptıkları etnik
milliyetçiliktir ve en
tehlikelisidir. Yani dilini ve
kültürünü kullanma ve geliştirme
etnik milliyetçiliktir ve son derce
tehlikelidir; ancak kendilerinin bir
halkın üyelerini sokak ortasında
linç eden girişimleri gayet makul ve
anlaşılırdır. Böylesi bir
değerlendirmeye dünyanın başka bir
yerinde rastlanamaz. Ama Türk
basını, basın ilke ve ahlakından
yoksun bir tarzda devletin
psikolojik savaşını yürütmektedir.
Türk basını Kürt sorunu ve savaşa
ilişkin yaklaşımlarında herhangi bir
ilke ve ahlak kuralını
tanımamaktadır. Yalan haberlerle
mücadeleyi yok edebileceğini sanan
Genelkurmay’ın topyekûn savaşını
sivil alanda basın yürütmektedir.
Genelkurmay’dan aldığı brifinglerle
toplumu yönlendirmekte, topyekûn
savaşın sivil ayağını
oluşturmaktadır. Bunun halkları
birbirine kırdırmak anlamına geldiği
ve halklar arasında uçurumlar
yarattığı iyi bilinmelidir. Kürt
halkını karalamak, yalan haberlerle
Kürt halkının haklı taleplerinin
ortadan kaldırılabileceğini sanmak
büyük bir yanılgıdır ve onulmaz
yaralar açmaktadır. Her yalan yeni
yalanların zemini oluşturmaktadır.
Yalan haberlerle ve yok saymayla
sorunun çözülemeyeceği görülmek
durumundadır. Sorun çözülmeden geçen
her zaman sorunun ağırlaşmasına ve
halklar arasındaki ilişkilerin
zedelenmesine neden olmaktadır. Ve
bunun da halklarımıza
kazandırmayacağı açıktır.
|