Ana Sayfa
 

  

DOSTLUĞUMUZA GÜVENİN, DÜŞMANLIĞIMIZDAN KORKUN

 Türkiye ve İran, artan bir periyotla Kürt Özgürlük Hareketine karşı başlattıkları ortak tasfiye hareketini sürdürüyorlar. Görüşme üzerine görüşme, anlaşma üzerine anlaşma yapıyorlar. Bu görüşme ve anlaşmalar tarafların Kürtlere ve Kürt sorununa yaklaşımlarını yansıtmak kadar, uluslararası siyaset ve ilişkileri ele alış tarzlarını da yansıtıyor.

Bölge devletleri aralarındaki güç mücadelesinde Kürtleri ve Kürt sorununu birbirlerine karşı kullanılacak bir nesne olarak görüyorlar. Bu devletlerden herhangi biri, herhangi bir dönemde komşusunda baş gösteren bir isyan hareketine sınırlarını açıyor; zaman zaman da isyana fiili destek veriyor. Ne zamanki isyan hareketi büyüyüp gerçek bir tehlike arz ederse, komşular arasında görüşme trafiği hızlanıyor, sıkı pazarlıklar sonucunda anlaşmalar imzalanıyor; komşular el ele verip bir dönemin isyancılarını ve destekçisi milyonlarca halkı yerle bir ediyorlar. Güç mücadelesi Kürtleri ve özgürlük umutlarını yeniden kullanmayı gerektirinceye kadar bu böyle oluyor.

Bu onlarca kez tekrarlanan bir tiyatro oyununun sahnesi gibidir. Oyunun figüranlarının işbirlikçi Kürtler, başrol oyuncularının da emperyalist ağa babaları olduğunu söylemezsek, sahneyi eksik tanımlamış oluruz. Tarihi kadim olan bu oyunun yakın tarihte de birçok örneği vardır. Ağrı ve Molla Mustafa Barzani İsyanlarının İran’ın zımni ve fiili desteğiyle güçlendiği; yine İran’ın 1930’larda Türkiye ile yaptığı sınır değişikliği anlaşmasıyla Ağrı İsyanının,  Irak’la yaptığı 1975 Cezayir Anlaşmasıyla da Barzani İsyanının bastırıldığı bilinmektedir. Türkiye’nin de dönem dönem İran ve Irak’a karşı KDP’leri desteklediği sır değildir. Bilinen ve sır olmayan bir başka şey de bu tarzda başlayan bütün isyanların hezimete uğradığıdır.

Az buçuk tarih bilinci olan bir gözlemci, son yıllarda PKK ve PJAK ekseninde dönen diplomasi trafiğine baktığında, tarihi tiyatronun yeniden sahnelendiğini düşünmekten kendini alamaz. 1970’lerle birlikte Kuzey Kürdistan’da PKK öncülüğünde bir özgürlük isyanı başlamış, Türkiye ile tarihi çelişkileri olan İran ve Suriye çıkarcı devlet zihniyetiyle bu harekete kontrollü bir biçimde sınırlarını açmış, hareket büyüyüp geliştikçe küresel güçler de sahnedeki yerlerini alarak durumdan istifade etmeye çalışmışlardır.

Süreç 2000’li yıllara doğru ilerlerken, bu tiyatro sahnesinde bir şeylerin senaryoda yazıldığı gibi gitmediğini ilk fark edenler, oyunun senarist ve yönetmenleri olarak temel rolleri üstlenen ABD’nin başını çektiği küresel güçler olmuştur. Oyunun akışını bozanın da PKK ve Önderliği olduğunu fark etmek bu güçler için zor olmamıştır. Bu durumda emperyalistler açısından ‘yapılması gereken’ belliydi: Önderliğini ve PKK’yi tasfiye edip kitlesiyle birlikte hareketin arta kalanını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak. Küresel güçlerin Önderliğimizi esir alıp Türkiye’ye teslim etmek suretiyle normal akışına döndürülmek istenen senaryo ve oyun, yine Önderliğimiz ve hareketimiz tarafından bozuldu. Ancak bu kez bozulan sadece emperyalizmin değil, bölge güçlerinin de planlarıydı. Önderliğimizin İmralı’da geliştirip derinleştirdiği Demokratik Birlik Stratejisi Kürt olgusu ve sorununu bir nesne olarak ele alan tüm güçlerin hesaplarını bozdu. Bu durum senaryoyu tarihsel akışına döndürme refleksi gereği İran ve Suriye’yi de Türkiye’ye yakınlaştırdı.

Küresel ve bölgesel güçlerle Kürt işbirlikçilerinin oyunlarını bozduğu herkesin malumu olan PKK ve PJAK’ı tasfiye etmek, 2000 ve özellikle 2003 yılından sonra tüm bu güçlerin ortak hedefi oldu. O zamandan bugüne kadar da bu güçler arasında siyasi ve askeri ilişkileri geliştirmeyi amaçlayan güçlü bir diplomasi mekiği dokunmaya başlandı. Neticede bir dizi anlaşma yapılarak çeşitli mekanizmalar kuruldu. Ancak bu anlaşma ve sonucunda kurulan mekanizmalar ne Şeyh Sait, ne Ağrı, ne de Barzani İsyanının bir çırpıda dize getirilmesi gibi bir sonuç verdi. Aksine anlaşmalar sonuçsuz kaldığı gibi, PKK ve PJAK bölgesel siyasette güç kazanmaya devam etti.

Çağdaş Kürt özgürlük isyanının tüm yönelimlere rağmen güçlenerek yoluna devam etmesinin iki temel nedeni vardır. Birinci ve en önemli neden, PKK ve PJAK’ın ilk çıkışlarından itibaren kendi özgücüne güvenmesi, bölgesel ve küresel hiçbir güce bel bağlamamasıdır. Hiçbir güce dayanmamak bu hareketlerin kendi politikalarını özgürce belirlemelerine olanak vermiş, Kürt olgusu ve sorununu diğer güçlerin elinde bir nesne olarak kullanılma olanağını son derece sınırlandırmıştır. Halkın ve kadrolarının fedai militanlığına dayanmanın ötesinde, hiçbir güce dayanmamanın sağladığı bir avantaj da, karşılarında alınan askeri, siyasi ve ekonomik hiçbir tedbirin bu hareketler üzerinde etkili olamamasıdır. PKK ve PJAK’ın bu karakteri uzun yıllardır PKK üzerine yapılan anlaşmaların boşa çıkması gibi, şimdi her iki hareket üzerine yapılan anlaşmaların da fazla etkili olamayacağını göstermektedir.

İkinci ve daha önemsiz neden ise, Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etme istemleri olsa da, devletlerarasındaki husumet ve çelişkilerin hiçbir zaman tüm güçlerin aynı anda, aynı dozajda PKK ve PJAK’a karşı tavır almalarına imkân vermemesidir. Şu anda ABD ile Türkiye ve İran ile Türkiye arasında PKK ve PJAK konusunda yapılan anlaşmaların resmi ve görünen yüzü Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmeye yönelik iken, gayri resmi ve görünmeyen yüzü ise ABD ve İran’ın Türkiye üzerinde yürüttükleri politik ve diplomatik kapışmadır. ABD Kürt sorunu konusunda belli bir destek vermek suretiyle Türkiye’yi İran konusunda kendi politikalarına yatırmak isterken, İran da aynı zaafını kullanarak Türkiye’yi ABD çizgisinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Sonuçta hem bölge devletleri hem de uluslararası güçler Kürt olgusu ve sorununu birbirlerine karşı kullanılacak bir nesne olarak görmeye devam etmektedir.

Takriben 25 yıldır İran ve Suriye ile çeşitli biçim ve düzeylerde ilişkide bulunan hareketimiz, bu devletlerin Kürt olgusu ve sorununu yanlış ele aldıklarının farkında olmak kadar, ilişkiyi doğru temeller üzerine oturtma çabalarını da en özverili bir biçimde sürdürmüştür. Hareketimiz, İran ve Suriye’yle olan dostluk ilişkilerinin temelini Türkiye’ye düşmanlık üzerine kurmamıştır. Kürt halkının da bu ülkelerin diğer halklarıyla eşit ve özgür koşullarda yaşaması dostluk anlayışımızın temelini oluşturmuştur. Bunun karşısında Türkiye’yle geliştirmeyi arzuladığımız demokratik birlik projemizin temelinde de İran ve Suriye’ye karşıtlık yoktur. Bu projenin de temelinde halkımızın Türkiye’nin diğer halklarıyla barış içerisinde kardeşçe yaşaması vardır. Hareketimiz açısından ilkesel olan bu anlayış yeni gelişmiş bir anlayış değildir. Önderliğimizin 1993 yılında henüz Suriye’de iken ilan ettiği tek taraflı ateşkes hem ilkesel olan bu anlayışımızın, hem de Kürt sorununun devletlerarası ilişkilerin taktik malzemesi yapılamayacağının kanıtıydı.

Tüm suçlamalara rağmen, kuruluşundan bu yana hareketimiz ne Türkiye’nin iddia ettiği gibi Suriye ve İran’ın Türkiye’ye karşı kullandığı bir araç olmuş, ne de İran ve Suriye’nin öne sürdüğü gibi 2003’ten sonra ABD’nin yedeğine düşüp bu ülkeler için bir tehdit ve istikrarsızlık unsuru olmuştur. İran ve Suriye’yle güçlü ilişkilerimiz olduğu halde, hareketimizin 1993, 95 ve 98’de peş peşe ilan ettiği ateşkesler politikalarımızı bu ülkelerin günübirlik çıkarlarına göre oluşturmadığımızı göstermektedir. Zira Türkiye’yle sürekli olarak savaşmamız bu devletlerin çıkarınaydı. Son olarak da Türkiye’nin ABD’nin istihbarat desteğiyle Medya Savunma Alanlarını bombalaması İran ve Suriye’nin endişe ve iddialarının yersiz ve asılsız olduğunu ispatlamaktadır.

Kürt halkının öncü örgütleri aracılığıyla Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den en insani haklarını talep etmesi bu devletlere karşı güttüğü bir düşmanlık değildir. Zira düşmanlık ancak bir toplumun temel değerleri ve varlığına saldırıda bulunulduğunda söz konusu olabilir. Türkiye’nin Şeyh Sait İsyanından bu yana halkımıza reva gördüğü de temel değerlerine ve varlığına saldırıdır. Dilini yasaklamaktan tutalım, Önderliğini hücre içinde hücreye kapatmaya kadar bu düşmanlık her gün yapılmaktadır. Türkiye uzun yıllardır kendileriyle dostluk ilişkileri geliştirmeye çalıştığımız İran ve Suriye’yi de kendi çizgisine çekerek, halkımıza ve her parçada temsilcileri olan Apocu Özgürlük Hareketlerine karşı düşmanca tutum aldırmaya çalışmaktadır.

Şimdi biz bu devletlere soruyoruz: Bizim dostluğumuzdan ne zarar gördünüz de düşmanlığımızdan bir fayda umuyorsunuz? Ya da Türkiye’ye soruyoruz: Bizim düşmanlığımızdan ne fayda gördünüz de, dostluğumuzun zararlarından korkuyorsunuz? Bu devletler PKK ve PJAK konusunda görüşüp anlaşırlarken bu soruları kendilerine ve birbirlerine sormalıdırlar. Bu sorulara samimi cevaplar verilirse, İran ve Suriye’nin PKK’nin dostluğundan bir zarar, Türkiye’nin de PKK’nin düşmanlığından bir yarar görmedikleri anlaşılacaktır.

Apocu Özgürlük Hareketlerinin zararları ve faydaları aşikâr olan bu ilişkide söz konusu devletlere çağrısı şudur: Dostluğumuza güvenin, düşmanlığımızdan korkun.

A.Ö.Sosyal Bilimler Akademisi

 

Diğer Yazıları....

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-AKP’NİN “YENİ KÜRT KAPANI”...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ BASININ YALAN...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-AKP REZERVİNİ TÜKETMİŞ,SÖZ YERİNİ...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-ERDOĞAN-BÜYÜKANIT KONSEPTİ

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-Çaresizlik Çıldırtıyor“PKK’yi...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-HAVA SALDIRILARI VE TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-DOSTLUĞUMUZA GÜVENİN, DÜŞMANLIĞIMIZDAN KORKUN

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-KADROLAŞMA ÖRGÜTLENME VE EYLEMLE İÇ İÇE GELİŞİR

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-AKP’NİN SÖZDE AÇILIMI ALEVİLERE İNTİHAR ÇAĞRISIDIR

07.12.07 A.Ö.S.B.Akademisi-PKK ‘DÜZ OVAYA’ KENDİ ERDEMLERİYLE...
30.11.07 A.Ö.S.B.Akademisi- MİLLİYETÇİLİK VE NEOLİBERALİZM DEĞİL,..
16.11.07 A.Ö.S.B.Akademisi- Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etmek
16.11.07 A.Ö.S.B.Akademisi- HUKUKUNA UYMAYAN BİR DEVLETİN..
31.07.07 A.Ö.S.B.Akademisi- YENİ ANAYASA NEYİ ÇÖZER?

© 2006 PKK www.pkk-info.com