|
YENİ ANAYASA NEYİ ÇÖZER?
Erdoğan Hükümeti yeniden iktidara
gelir gelmez, ilk icraatı sözde
sivil bir anayasa hazırlığına
girişerek yeni bir tartışma sürecini
başlatmak oldu. Artık dikişleri
tutmayan 12 Eylül rejiminin faşist
anayasası sözüm ona aşılmak
isteniyor. Amaç, AKP’nin geliştirip
sürdürdüğü ‘reform’ sürecini yeni
bir anayasa ile tamamlayıp kendince
pekiştirmektir. Profesör Ergun
Özbudun başkanlığında oluşturulan
anayasa hazırlık komisyonu,
hazırladığı taslağı AKP ve hükümet
yetkililerine sundu. Henüz ilk
hazırlık aşamasında iken bile bu
girişim büyük tartışmalara neden
oldu; büyük gürültü koparan yankılar
yaptı. Bu vesileyle her kesim kendi
amaç ve isteklerini dile getirmeye
çalıştı.
AKP Hükümeti adına sözcülük yapmaya
çalışan Profesör Zafer Üskül,
anayasanın Kemalizm de dahil,
herhangi bir ideolojiye angaje
olamaması, tüm toplumsal kesimlere,
inanç ve ideolojilere eşit mesafede
durması gerektiğini ifade etmeye
çalıştıysa da, milliyetçi cephenin
gösterdiği şiddetli tepkiler sonucu
sesini kıstı. Deniz Baykal ‘Dakika
bir-gol bir’ diyerek, yeni
anayasanın olası demokratik
içeriğine karşı tepkilerini
yöneltmekte gecikmedi. CHP ve MHP
yeni anayasaya karşı olduklarını, 12
Eylül Anayasasının tadilattan
geçirilerek yetersiz kalan yanları
varsa düzeltilmesi gerektiğini
belirttiler. Onlar, 12 Eylül faşist
anayasasının yeniden düzenlenerek,
Kürt Özgürlük Hareketine karşı daha
da katılaştırılarak restore
edilmesinden yanalar. Bu Kızıl
Elmacı-ulusalcı milliyetçi cephenin
arkasında Genelkurmayın durduğu
bilinmektedir. Genelkurmay, yeni
anayasada Kürtlere ilişkin en ufak
bir söz ve ibarenin yer almaması
için son derece hassas ve
ısrarcıdır. İlker Başbuğ’un ifade
ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin
ulus-devlet yapısında en ufak bir
oynama ve esneme olmamalıdır. Üniter
yapı, ulusal devlet, tek millet, tek
bayrak, tek vatan dokunulmaz tabular
olarak kalacaklardır. Bunları en iyi
ifade eden 12 Eylül Anayasası
olduğuna göre, yeni bir anayasaya ne
gerek vardır denilmektedir. Onlara
göre bunları esnetmek, Türkiye’nin
dağılması ve bölünmesi anlamına
gelir.
AKP de 12 Eylül Anayasasının
değişmez denilen ilk dört maddesini
değiştirmeden bırakacağını ifade
etmektedir. Genelkurmay ve
milliyetçi cephe koalisyonunun
anayasa değişikliği konusundaki
tavır ve siyasetleri bilinmektedir.
Bunları kendi 12 Eylülcü- faşist
zihniyetleri içinde değerlendirmek
mümkündür. Peki, ya AKP neyi
değiştirmek istemektedir? Yeni
anayasa ile hangi sorunları nasıl
çözmeyi planlamaktadır? Amacı nedir?
Anayasalar genellikle toplumsal
sözleşmelerin temel hukuk normları
olarak bilinir. Esasında ise
devletçi sistemlerin ana hukuk
düzenleridir. Temel esaslarda
devletin iç işleyişini ve toplumla
devlet arasındaki ilişkileri
düzenlerler. Toplumla devlet
arasında, devletin kendi kurum ve
organları arasında temel güç kaynağı
anayasalardır. Kaynağını ve
gerekçesini anayasadan almayan
hiçbir eylem meşru ve geçerli
sayılamaz. Antik çağlarda hukukun
kaynağı din ve tanrıydı. Dolayısıyla
tanrıya vekâlet eden veya tanrının
kendisi olan tanrı-kraldı. Daha
sonra tanrının vekâletini devralan
peygamber ve halifeleri bu güç
merkezini temsil ettiler.
Ulusal devletlerin doğuşuyla laik
devletlerin meşru güç kaynağını
anayasalar oluşturdu. İngiliz
Magna-Charta sözleşmesi ile
başlayıp, Amerikan ve Fransız
anayasaları ile modern biçim ve
içeriğine kavuşan anayasa, tüm
ulusal devletlerin esin kaynağı
oldu. Artık güç, meşruluğunu
tanrıdan, kraldan, peygamberden,
padişah fermanından almıyordu. İlahi
ve monarşik güç kaynakları devre
dışı kaldı. Bunların yerine ulus
adına hazırlanan temel kanunlar,
temel kaynaklar haline geldiler.
Kuşkusuz görünmeyen ve çoğunluklada
göklerde aranan ilahi kuvvet veya
emir yerine, yine tek bir tiranın
veya monarkın iki dudağı arasından
çıkan, her sözcüğün kanun bellendiği
antik çağların güç anlayışına göre
anayasal süreçlerin ortaya çıkışı
olumlu bir gelişmedir. Tek veya dar
bir zümreye dayalı sınırsız güç ve
yetki kullanımı her zaman tiranlığa
ve gücün keyfi kullanılmasına yol
açar. Bu durumda topluma ve kişilere
karşı kullanılan gücün sınırı ve
ölçüsü belli değildir. Hangi eylemin
ve uygulamanın kime karşı neden ve
nasıl kullanıldığı
sorgulanmamaktadır. Tümüyle
yetkisini ilahi kuvvetten alan
monarkın keyfi uygulamaları kanun
veya ferman olarak geçerlidir.
Anayasalar bu sınırsız ve keyfi güç
kullanmasını toplum adına sınırlar.
Toplum ve bireye karşı güç
kullanmasına sınır getirir. Devlet
içinde her kurum ve organın yetki
düzeyini belirler. Kuvvetler
ayrılığı denilen olgu, devlet
organları arasındaki yetki ve
uygulama düzeyinin belirlenmesidir.
Yine vatandaşla devlet arasındaki
ilişki düzeyini, karşılıklı görev ve
hakları belirlemek de anayasanın
temel görevidir. Bu açıdan devleti
keyfi ve tek yanlı uygulamalardan
alıkoymak, toplum ve bireye karşı
sınırsız şiddetini sınırlamak,
gücünün aşırı merkezileşmesini
önleyen kuvvetler ayrılığı ile
devlet organları arasında güç
dağılımını anayasal bir kural haline
getirmek nispeten olumlu ve
demokratik gelişmelerdir.
Ancak anayasaların işlevleri sadece
bunlarla sınırlı değildir.
Anayasaların toplum sözleşmeleri
oldukları söylenmekte ve iddia
edilmektedir. O zaman toplumun tüm
kesimlerinin ortak mutabakatlarıyla
oluşması gereken temel belgelerdir.
Bu açıdan demokratik anayasaların
işlevleri toplum için hayati bir rol
oynar. Herhangi bir toplumsal kesim,
halk veya kültürel topluluk
anayasada kimlik tanımına kavuşursa
meşruluk kazanır. Varlığı ve hakları
anayasal güvence içinde
tanımlanmazsa yok sayılır ve inkâra
uğrar. Bu nedenle anayasalar
oluşturulurken öncelikle oluşan bu
anayasanın hangi temel sorunları
nasıl çözeceği ve tanımlayacağı
sorusu öncelik kazanır. Eğer bir
anayasa demokratik, uzun vadeli ve
kalıcı çözümler üretmek istiyorsa
mutlak anlamda tüm toplumsal
kesimlerin iradesini temsil etmek
durumundadır.
Toplumsal değişim anayasaların
değişimini zorunlu hale getirir.
Toplum dinamik bir olgudur.
İdeolojik, siyasal, ekonomik ve
sosyal değişimler toplumda yeni
durumlar ve güç dengelerini ortaya
çıkarır. Yeni sosyal sınıflar ortaya
çıkar. Ya da uluslararası
ilişkilerde yeni güç dengeleri ve
değişen durumlar belirir. Daha da
ötesi, kuruluş yıllarında henüz
örgütlenmemiş, bilinçsiz ve politik
sahneye çıkmayan, uyku halini
yaşayan etnik yapılar ve kültürel
topluluklar vardır. Bunlar zamanla
iç ve dış gelişmelerin etkisiyle
uyanışa geçerek kendi kimlik ve
kültürlerini demokratik haklar
temelinde dayatmaya çalışır ve
eyleme geçerler. İşte anayasalar bu
toplumsal değişim ve yeni durumlara
cevap vermek, toplumu yeniden
düzenlemek amacıyla değişime
uğrarlar. Eğer yeni ortaya çıkan
duruma göre anayasa toplumsal
sorunları gerçekçi tespit eder ve
bir çözüm aracı olarak devreye
girerse çok önemli bir rol oynamış
olacaktır. Kanlı iç çatışmalara
toplumsal gerginlik ve
huzursuzluklara yol verilmeden bu
sorunlar hukuk yoluyla çözülmüş
olacaktır. Ama eğer yeni anayasa bu
gerçekleri dikkate almaz, eskinin
bir restorasyonu biçiminde bir
aldatma ve oyalama aracı olarak
gündeme gelirse, hiçbir çözümleyici
gücü olmadığı gibi, daha çok hayal
kırıklığı yaratır. Tepkilerin
şiddetlenmesine, çatışmaların kanlı
gelişmesine neden olur.
Demokratik ve kapsayıcı anayasalar
toplumun tüm kesimlerinin demokratik
haklarını, temel özgürlükleri, her
kesimin kendini ifade edebileceği
ortamı sunan anayasalardır. Daha da
ötesi, olası toplumsal değişimleri
varsayan toplumsal değişim ve
dönüşümlere kendini sürekli açık
tutan ve bu temelde yenileyen
anayasalar toplumu iç çatışmalara
sürüklemeden sorunları barışçıl,
demokratik ve hukuk yoluyla çözmede
önemli rol oynarlar. Çokça
bahsedilen hukuk devleti de böyle
ortaya çıkar ve anlam bulur. Bu
demokratik normlar ve toplumsal
gerçekler temelinde hazırlanan
anayasalar çok geç değişime
uğrarlar.
1921 yılında kurulan TC, günümüze
kadar geçen 86 yıllık ömründe dört
anayasa değiştirmiştir. 1921ve 1924
anayasaları, cumhuriyetin kuruluş
yıllarının anayasalarıdır. Bunlar
Cumhuriyetin kuruluşuna öncülük eden
Mustafa Kemal’in Batıdan taklit
ederek ulus-devlet esaslarına göre
uyarlamaya çalıştığı anayasalardır.
Kuruluş yılarının anayasaları
olmalarına rağmen, nispeten olumlu
ve ılımlı anayasalardır. Bu
anayasalarda Kürtlerin katı bir
inkârı yoktur. Herkes Türk’tür
biçiminde ırkçı bir Türklük vurgusu
da yoktur. Cumhuriyeti kendi içinde
Türk, Kürt ve diğer Türkiye
halklarından varsayan, çok açık
olmayan, ama üstü örtülü bir vurgu
vardır. Yine bu anayasada Türk
Cumhuriyeti denilmemiştir. Türkiye
Cumhuriyeti, yani Türkiye’de yaşayan
halkların cumhuriyeti denilmiştir.
Ancak zamanla gelişen Kürt isyanları
sonucu, anayasadaki Türklük vurgusu
ön plana çıkarılmış, vatan ve
milletin bölünmez bütünlüğü
anayasanın olmazsa olmaz, değişmez
maddesi haline getirilmiştir. Askeri
darbe sonucu oluşturulan ‘61
Anayasası fikir özgürlüğü ve
demokratik örgütlenme konusunda kimi
olumlu yapısına rağmen, Kürt inkârı
konusundaki vurgusunu daha da
pekiştirmiştir. ‘71 Mart
muhtırasıyla 1961 Anayasasının
demokratik çerçevesi fazla görülmüş
ve bunlar daraltılmıştır. En son 12
Eylül faşist anayasası, tümüyle
Kürtlerin inkârını esas alan ve Kürt
özgürlük mücadelesinin ezilmesini
varsayan esaslar dikkate alınarak
hazırlanmıştır. Ancak yirmi yıllık
kesintisiz gerilla mücadelesi 12
Eylül Anayasasını işlevsiz hale
getirdi.
Türkiye’de yeni bir anayasa
tartışmasını gündeme getiren
esasında Kürt sorunudur. Türkiye’de
oluşacak bir anayasa öncelikle Kürt
sorununu çözüme bağlamak zorundadır.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tüm
anayasaların krize düşmekten
kurtulamamaları, her on yılda bir
darbelerle yeniden düzenlenmeleri
Kürtlerin inkârından dolayıdır.
Türkiye’deki Kürt inkârına hiçbir
anayasa dayanamaz. Düşünün ki 30–40
milyonluk bir halk koca bir
coğrafyasıyla yok sayılmakta, oluşan
tüm anayasalar bu inkârı meşru
kılmak için bin dereden su
getirilerek bina edilmektedir.
Açıkça belirtmek gerekirse, TC’nin
bunca yıldır bu inkârı anayasalara
sığdırarak bugüne kadar getirmesi
bile büyük bir başarıdır. Hiçbir
çağdaş devlet bu düzeyde Türkler
kadar maharet sahibi değildir. Başka
çağdaş devlet ve toplumlarda,
bırakalım milyonlarca bir kitle,
birkaç bin kişilik çingene grupları
bile anayasal güvencelere kavuşmadan
rahat edemediler ve toplumsal
huzursuzluk da hiçbir zaman dinmedi.
Punkçu ‘anarşist’ gruplardan çingene
gruplarına kadar her kesim belli bir
anayasal güvenceye kavuştuktan sonra
toplumsal ilişkiler bir dengeye
kavuştu ve huzur sağlandı. TC ise
deveyi hamutuyla yutarcasına 80 yıl
Kürtleri yok sayan anayasalar
getirdi, ama bunu bütün dünyaya
kabul ettirmesini becerdi. Bundan
dolayı gerçekten hakkını teslim
etmek gerekir ki, bu çok ender
görülen bir başarıdır.
Kuşkusuz Türkiye’de yeni bir anayasa
zorunludur. Toplumsal sorunları
dikkate alan, toplumsal kesimlerin
kimlik ve kültürlerini yeniden
tanımlayan, başta Kürtler olmak
üzere tüm kültür ve kimlik
farklılıklarını tanıyan, herkesi
Türk saymaktan ve yapmaktan
vazgeçen, kimlik ve kültürleri
sadece bir zenginlik olarak değil,
temel toplumsal insan hakları olarak
gören, buna göre yeniden yapılanan
bir anayasa gereklidir. Devleti
vatandaşa karşı değil, vatandaşı
devlete karşı koruyan ve
güçlendiren, çok geniş alanda
düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü
esas alan, devlet dışı tüm toplumsal
kesimlerin örgütlenmelerine,
demokratik eylem ve taleplerine
cevap veren, ya da bu konuda engel
oluşturmayan, devleti küçülten ve
daraltan, esas topluma ve sivil
toplum örgütlenmesine öncelik veren
demokratik bir anayasa gereklidir.
Demokratik özerkliğe, yerel
örgütlenmelere ve yapılanmaya imkân
sunan, aşırı merkezileşen gücü yerel
alanlara dağıtarak, hiyerarşik ve
bürokratik mekanizmayı hafifleten
bir yeniden yapılanma zorunludur.
Bunun zamanı çoktan gelmiş ve geçmek
üzeredir. Büyük bir Kürt-Türk
çatışması başlar ve milliyetçilik
temelinde toplum ayrışırsa, böyle
oluşacak bir demokratik anayasa bile
sorunlara çözüm olmaktan çıkar.
Türkiye’de yeni bir cumhuriyet, yeni
bir devlet, yeni toplum tanımlaması
gereklidir. Yeni anayasa bu
sorunlara çözüm getirebilirse tarihi
bir anlam ifade eder ve Türkiye için
gerçek bir toplumsal dönüşüm
anlamına gelir. Türkiye’nin tüm
toplumsal tarihisel sorunlarını çok
köklü, derin, hiçbir aldatma ve
geçiştirmeye yer vermeden ele alıp
çözen ve demokratik ifadeye
kavuşturan bir anayasa Türkiye
sorunları için bir ilaç gibi gelir.
Türkiye’nin köklü tarihi ve güncel
sorunlarını böyle bir yapılanma ve
anayasa dışında hiçbir yöntemle
çözmek mümkün değildir. Diğer tüm
çabaların etkisi aspirin tedavisi
gibidir. Kısmen acıyı dindirebilir,
ancak sorunları çözemez ve daha da
derinleşmesine neden olur. Türkiye
böylesine hayati bir değişim
kavşağına dayanmış bulunmaktadır.
Ne var ki bu sürecin farkında olan
ve değişim rüzgârını arkasına alan
AKP iktidarı, Türkiye için hayati ve
tarihi bir önem arz eden bu süreçle
çok kötü oynamaktadır. Kendi iktidar
amaçlarına ve takıyyeci çıkarlarına
kurban etmektedir. Oysa başta bir
kesim Kürtler olmak üzere, halk
yığınları AKP yeniden Kürt
inkârcılığını sürdürsün diye AKP’ye
oy vermedi. Ulusal milliyetçilikten,
militarizmden, statükodan umudunu
kesmiş halk yığınları, bu sorunlara
çözüm üretip yeniden bir yapılanmayı
gerçekleştirmesi için AKP’ye oy
vermiştir. Ancak AKP’nin reformu ve
yeni anayasa tartışmaları, Güney
Kürdistan ve PKK’ye yönelik
operasyonların güncelliği içerisinde
boğulup gitti. Cumhurbaşkanının halk
tarafından seçilmesi için yapılan
referandum, toplum tarafından hiç
ciddiye bile alınmadı. AKP sahte
gündemler oluşturmaya, gerçekleri
saptırmaya başlayınca, ne anayasa
tartışmaları ne de referandum
ciddiye alındı. Her iki gündem de
ciddiyetini ve anlamını yitirdi.
Çünkü sahte hiçbir gündem gerçeğin
yerini tutamaz Kamuoyu ve toplum
sahte olan gündemle değil, gerçek ve
yakıcı olanla ilgilendi.
Her gün oluk oluk kan akıtılıyor.
Kürdistan’da dağ taş bombalanıyor.
Kürtlere karşı topyekûn ve çok
kapsamlı bir savaş gündemdedir.
Güney’e operasyon olacak mı
olmayacak mı sorusuyla herkes yatıp
kalkıyor. Ortadoğu’da savaş çanları
çalıyor, TC tarihinin en kritik
karar aşamasında bulunuyor. Bu kadar
tarihi ve hayati güncel konular ve
sorunlar dururken ve bunlara ilişkin
hiçbir çözüm umudu ortada yokken,
anayasa tartışmaları bu konuya
değinme gereğini bile duymazken,
yeni ana yasa ciddiye alınabilinir
mi? Eğer anayasa tartışmaları, Kürt
sorununun çözümüyle ilgili gündeme
gelseydi, kuşkusuz önemli bir ilgi
kaynağı olurdu. Çünkü esas sorun
orada, anayasa esas bu sorunu çözmek
zorundadır. Bu sorunu çözmek için
tartışmalar bu eksende gelişmeden
başka hangi sorunları tartışıp
çözecektir? Yeni anayasa başka hangi
sorunu çözecektir? Emine Erdoğan’ın
ve Hayrünnisa Gül’ün türban
sorunlarını mı çözecek? Kaldı ki
onlar da çok sahte gündemler
olmasına rağmen türban meselesi
çözülmüştür. Biri Çankaya’da diğeri
başbakanlıktadır. Devlet için fiilen
ve resmen böyle bir sorun yoktur ve
bu sorun aşılmıştır. Kürt sorunu
dışında, geriye Türkiye’nin hangi
ciddi sorunu kalmıştır?
Diğer sorunların tümü tali ve ikinci
dereceden sorunlardır. Ordunun
siyaset üzerindeki kontrolünün
kırılması, bürokrasinin azaltılması,
devletin daraltılması, demokrasinin
geliştirilmesi gibi sorunlar bazı
yasal ve idari düzenlemelerle
halledilebilecek sorunlardır. Esas
can alıcı sorun, İmralı da büyük
tecrit ve fiziki imhayla karşı
karşıya kalan önder Apo’nun içinde
bulunduğu durumdur; PKK’dir,
gerilladır, Güney Kürt
yapılanmasıdır, her gün büyük
baskılarla karşı karşıya kalan DTP
ve Kürt kurumlarıdır, ayaklar altına
alınan insan haklarıdır. Bu durumda
Türkiye’nin yaşadığı topyekûn savaş
hali ve içinden geçtiği olağanüstü
durumdur. Kürt sorunu yüzünden tüm
dünya ile karşı karşıya gelen
diplomatik çıkmazı ve giderek
derinleşen yalnızlığıdır. TC 50–100
yıllık müttefikleriyle karşı karşıya
gelmek zorunda kalmıştır. Eğer bir
anayasa bu sorunlara cevap
olamıyorsa ne değeri olabilir ve bu
tartışmaları kim ciddiye alabilir?
Zaten kimsenin ciddiye almadığı da
bu sıcak gündem içinde bu
tartışmaların suskunluğa
gömülmesinden bellidir. AKP’nin
yaratmaya çalıştığı suni ve sahte
gündem düşmüştür.
Şimdi daha iyi anlaşılmaktadır ki,
AKP bu yeni anayasa tartışmalarını
gündeme getirirken, toplumsal
konsensüsle sorunları çözmek ve
demokratik bir Türkiye yapılanması
için bunları yapmamaktadır. Zaten
Erdoğan’ın kafasında demokrasi ve
demokratik toplum yoktur; ümmet ve
ulema vardır. Sorunları demokrasi
içinde demokratik anayasayla değil,
şeriat hukuku ve ulema ile çözmek
istemektedir. Bu niyetini daha
önceden birçok demecinde dile
getirmişti. Bu irticai kesim için
demokrasi bir amaç değil,
faydalanması gereken bir araçtır. Bu
yeni anayasa tartışmaları ile halk
yığınlarını oyalayıcı bir siyaset
izlenmek istenmektedir. Bu Kayseri
tüccarları, eşeği boyayıp sahibine
satmak misali, 12 Eylül faşist
anayasasını boyayıp sivil anayasa
adıyla topluma yutturmak
istemektedirler. Erdoğan’ın
deyişiyle anayasanın ilk değişmez
dört maddesi değişmeyecektir. Amentü
gibi değişmez kanunlardır. Bu ilk
dört madde devletin ve milletin
birlik bütünlüğünü ifade eden en
şoven, gerici tanım ve ifadelerdir.
Bu ilk dört madde değişmez oldukça,
Türkiye de en ufak bir demokratik
siyasal ve kültürel gelişme olmaz.
Millet, bayrak, devlet ve Türklük
tanımı bu ilk dört madde ile ifade
edilmektedir. Kürtlere Türk
deniyorsa, o halde değişen ne
olacaktır? Burada tam bir lampedusa
siyaseti izlenmektedir. Bu, ‘hiçbir
şeyi değiştirmemek için her şeyi
değiştirme’ siyasetidir. AKP’nin
izlediği siyaset tarzı böyledir.
Erdoğan her şeyin sahtesini gerçeğin
yerine koyarak satmaktadır. İlk
iktidar dönemlerinde sahte
reformları ve Kemalizm’le sözde
çelişkilerini satarak ikinci kez
iktidar oldular. Bu ikinci iktidar
dönemlerinde ise, 12 Eylül
Anayasasını tekrar boyayıp topluma
satarak iktidarda kalmayı
amaçlamaktadır.
Ancak kimse bu Kayseri tüccarlarının
dalaverelerini artık yutamaz. Ya
gerçek anayasa ve çözüm, ya da sonu
hüsranla bitecek olan büyük bir
savaş! Tercih bu tüccarlara
kalmıştır. Bunların gerçek amaçları
ne demokrasi ne demokratik
anayasadır. Bundan sonra AKP’nin
yapacağı reform ve değişim değil,
şiddetli savaştır. Öncelikle Kürt
Halk Önderliğine karşı bu savaşı
başlatarak sürecin startı
verilmiştir. Dolayısıyla yeni
anayasa bu gelişmelerin gölgesinde
kalacaktır. PKK ve Kürtlerle
yürütülen bu savaş bir sonuca
ulaşmadan, bu konuda yeni çözüm ve
kararlar geliştirmeden, anayasa
tartışmalarını esas bu sorunun
eksenine oturtmadan bu tartışmalar
bir anlam ifade etmeyecektir. Adına
sivil anayasa veya ne denilirse
denilsin, yeni anayasa Kürt
sorununu çözmeden, başta Kürt
toplumu olmak üzere halk nezdinde
meşruluk kazanmayacaktır. Eski
biriken toplumsal çelişki ve
çatışmaları çözmek bir yana, yeni
çelişki ve çatışmaların kaynağı
olacaktır.
Kürt Halk Önderi anayasa için kendi
cephesinden tartışmalara katılarak,
'TC Anayasası tüm kültürlerin
kendilerini demokratik bir tarzda
ifade etmelerini tanır' biçiminde
bir tanımlanmanın eklenmesi halinde
silahların susacağını, barış
ortamının gelişeceğini ve sorunun
çözümünde önemli bir katkı
sunacağını belirtmiştir. Bu talep
yeni anayasa için en makul, asgari
demokratik ve çözümleyici bir
taleptir. Eğer yenilik ve sivilleşme
adına oluşturulacak bir anayasada bu
düzeyde bir tanım yer almazsa, o
anayasanın faşist ve ırkçı bir
anayasa olmadan öteye bir anlamı
olamaz. Böyle bir anayasa, Kürtlere,
azınlıklara, insan haklarına,
demokrasi ve hukuka yer vermeyen bir
anayasa oylamaya sunulursa buna ret
oyu verilecek e sadece daha şiddetli
savaş gerekçesi olacaktır.
A.Ö.Sosyal Bilimler Akademisi
|