Ana Sayfa

  

YENİ ANAYASA NEYİ ÇÖZER?

Erdoğan Hükümeti yeniden iktidara gelir gelmez, ilk icraatı sözde sivil bir anayasa hazırlığına girişerek yeni bir tartışma sürecini başlatmak oldu. Artık dikişleri tutmayan 12 Eylül rejiminin faşist anayasası sözüm ona aşılmak isteniyor. Amaç, AKP’nin geliştirip sürdürdüğü ‘reform’ sürecini yeni bir anayasa ile tamamlayıp kendince pekiştirmektir. Profesör Ergun Özbudun başkanlığında oluşturulan anayasa hazırlık komisyonu, hazırladığı taslağı AKP ve hükümet yetkililerine sundu. Henüz ilk hazırlık aşamasında iken bile bu girişim büyük tartışmalara neden oldu; büyük gürültü koparan yankılar yaptı. Bu vesileyle her kesim kendi amaç ve isteklerini dile getirmeye çalıştı.

AKP Hükümeti adına sözcülük yapmaya çalışan Profesör Zafer Üskül, anayasanın Kemalizm de dahil, herhangi bir ideolojiye angaje olamaması, tüm toplumsal kesimlere, inanç ve ideolojilere eşit mesafede durması gerektiğini ifade etmeye çalıştıysa da, milliyetçi cephenin gösterdiği şiddetli tepkiler sonucu sesini kıstı. Deniz Baykal ‘Dakika bir-gol bir’ diyerek, yeni anayasanın olası demokratik içeriğine karşı tepkilerini yöneltmekte gecikmedi. CHP ve MHP yeni anayasaya karşı olduklarını, 12 Eylül Anayasasının tadilattan geçirilerek yetersiz kalan yanları varsa düzeltilmesi gerektiğini belirttiler. Onlar, 12 Eylül faşist anayasasının yeniden düzenlenerek, Kürt Özgürlük Hareketine karşı daha da katılaştırılarak restore edilmesinden yanalar. Bu Kızıl Elmacı-ulusalcı milliyetçi cephenin arkasında Genelkurmayın durduğu bilinmektedir. Genelkurmay, yeni anayasada Kürtlere ilişkin en ufak bir söz ve ibarenin yer almaması için son derece hassas ve ısrarcıdır. İlker Başbuğ’un ifade ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet yapısında en ufak bir oynama ve esneme olmamalıdır. Üniter yapı, ulusal devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan dokunulmaz tabular olarak kalacaklardır. Bunları en iyi ifade eden 12 Eylül Anayasası olduğuna göre, yeni bir anayasaya ne gerek vardır denilmektedir. Onlara göre bunları esnetmek, Türkiye’nin dağılması ve bölünmesi anlamına gelir.

AKP de 12 Eylül Anayasasının değişmez denilen ilk dört maddesini değiştirmeden bırakacağını ifade etmektedir. Genelkurmay ve milliyetçi cephe koalisyonunun anayasa değişikliği konusundaki tavır ve siyasetleri bilinmektedir. Bunları kendi 12 Eylülcü- faşist zihniyetleri içinde değerlendirmek mümkündür. Peki, ya AKP neyi değiştirmek istemektedir? Yeni anayasa ile hangi sorunları nasıl çözmeyi planlamaktadır? Amacı nedir?

Anayasalar genellikle toplumsal sözleşmelerin temel hukuk normları olarak bilinir. Esasında ise devletçi sistemlerin ana hukuk düzenleridir. Temel esaslarda devletin iç işleyişini ve toplumla devlet arasındaki ilişkileri düzenlerler. Toplumla devlet arasında, devletin kendi kurum ve organları arasında temel güç kaynağı anayasalardır. Kaynağını ve gerekçesini anayasadan almayan hiçbir eylem meşru ve geçerli sayılamaz. Antik çağlarda hukukun kaynağı din ve tanrıydı. Dolayısıyla tanrıya vekâlet eden veya tanrının kendisi olan tanrı-kraldı. Daha sonra tanrının vekâletini devralan peygamber ve halifeleri bu güç merkezini temsil ettiler.

Ulusal devletlerin doğuşuyla laik devletlerin meşru güç kaynağını anayasalar oluşturdu. İngiliz Magna-Charta sözleşmesi ile başlayıp, Amerikan ve Fransız anayasaları ile modern biçim ve içeriğine kavuşan anayasa, tüm ulusal devletlerin esin kaynağı oldu. Artık güç, meşruluğunu tanrıdan, kraldan, peygamberden, padişah fermanından almıyordu. İlahi ve monarşik güç kaynakları devre dışı kaldı. Bunların yerine ulus adına hazırlanan temel kanunlar, temel kaynaklar haline geldiler.

 Kuşkusuz görünmeyen ve çoğunluklada göklerde aranan ilahi kuvvet veya emir yerine, yine tek bir tiranın veya monarkın iki dudağı arasından çıkan, her sözcüğün kanun bellendiği antik çağların güç anlayışına göre anayasal süreçlerin ortaya çıkışı olumlu bir gelişmedir. Tek veya dar bir zümreye dayalı sınırsız güç ve yetki kullanımı her zaman tiranlığa ve gücün keyfi kullanılmasına yol açar. Bu durumda topluma ve kişilere karşı kullanılan gücün sınırı ve ölçüsü belli değildir. Hangi eylemin ve uygulamanın kime karşı neden ve nasıl kullanıldığı sorgulanmamaktadır. Tümüyle yetkisini ilahi kuvvetten alan monarkın keyfi uygulamaları kanun veya ferman olarak geçerlidir. Anayasalar bu sınırsız ve keyfi güç kullanmasını toplum adına sınırlar. Toplum ve bireye karşı güç kullanmasına sınır getirir. Devlet içinde her kurum ve organın yetki düzeyini belirler. Kuvvetler ayrılığı denilen olgu, devlet organları arasındaki yetki ve uygulama düzeyinin belirlenmesidir. Yine vatandaşla devlet arasındaki ilişki düzeyini, karşılıklı görev ve hakları belirlemek de anayasanın temel görevidir. Bu açıdan devleti keyfi ve tek yanlı uygulamalardan alıkoymak, toplum ve bireye karşı sınırsız şiddetini sınırlamak, gücünün aşırı merkezileşmesini önleyen kuvvetler ayrılığı ile devlet organları arasında güç dağılımını anayasal bir kural haline getirmek nispeten olumlu ve demokratik gelişmelerdir.

Ancak anayasaların işlevleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Anayasaların toplum sözleşmeleri oldukları söylenmekte ve iddia edilmektedir. O zaman toplumun tüm kesimlerinin ortak mutabakatlarıyla oluşması gereken temel belgelerdir. Bu açıdan demokratik anayasaların işlevleri toplum için hayati bir rol oynar. Herhangi bir toplumsal kesim, halk veya kültürel topluluk anayasada kimlik tanımına kavuşursa meşruluk kazanır. Varlığı ve hakları anayasal güvence içinde tanımlanmazsa yok sayılır ve inkâra uğrar. Bu nedenle anayasalar oluşturulurken öncelikle oluşan bu anayasanın hangi temel sorunları nasıl çözeceği ve tanımlayacağı sorusu öncelik kazanır. Eğer bir anayasa demokratik, uzun vadeli ve kalıcı çözümler üretmek istiyorsa mutlak anlamda tüm toplumsal kesimlerin iradesini temsil etmek durumundadır.

Toplumsal değişim anayasaların değişimini zorunlu hale getirir. Toplum dinamik bir olgudur. İdeolojik, siyasal, ekonomik ve sosyal değişimler toplumda yeni durumlar ve güç dengelerini ortaya çıkarır. Yeni sosyal sınıflar ortaya çıkar. Ya da uluslararası ilişkilerde yeni güç dengeleri ve değişen durumlar belirir. Daha da ötesi, kuruluş yıllarında henüz örgütlenmemiş, bilinçsiz ve politik sahneye çıkmayan, uyku halini yaşayan etnik yapılar ve kültürel topluluklar vardır. Bunlar zamanla iç ve dış gelişmelerin etkisiyle uyanışa geçerek kendi kimlik ve kültürlerini demokratik haklar temelinde dayatmaya çalışır ve eyleme geçerler. İşte anayasalar bu toplumsal değişim ve yeni durumlara cevap vermek, toplumu yeniden düzenlemek amacıyla değişime uğrarlar. Eğer yeni ortaya çıkan duruma göre anayasa toplumsal sorunları gerçekçi tespit eder ve bir çözüm aracı olarak devreye girerse çok önemli bir rol oynamış olacaktır. Kanlı iç çatışmalara toplumsal gerginlik ve huzursuzluklara yol verilmeden bu sorunlar hukuk yoluyla çözülmüş olacaktır. Ama eğer yeni anayasa bu gerçekleri dikkate almaz, eskinin bir restorasyonu biçiminde bir aldatma ve oyalama aracı olarak gündeme gelirse, hiçbir çözümleyici gücü olmadığı gibi, daha çok hayal kırıklığı yaratır. Tepkilerin şiddetlenmesine, çatışmaların kanlı gelişmesine neden olur.

Demokratik ve kapsayıcı anayasalar toplumun tüm kesimlerinin demokratik haklarını, temel özgürlükleri, her kesimin kendini ifade edebileceği ortamı sunan anayasalardır. Daha da ötesi, olası toplumsal değişimleri varsayan toplumsal değişim ve dönüşümlere kendini sürekli açık tutan ve bu temelde yenileyen anayasalar toplumu iç çatışmalara sürüklemeden sorunları barışçıl, demokratik ve hukuk yoluyla çözmede önemli rol oynarlar. Çokça bahsedilen hukuk devleti de böyle ortaya çıkar ve anlam bulur. Bu demokratik normlar ve toplumsal gerçekler temelinde hazırlanan anayasalar çok geç değişime uğrarlar.

1921 yılında kurulan TC, günümüze kadar geçen 86 yıllık ömründe dört anayasa değiştirmiştir. 1921ve 1924 anayasaları, cumhuriyetin kuruluş yıllarının anayasalarıdır. Bunlar Cumhuriyetin kuruluşuna öncülük eden Mustafa Kemal’in Batıdan taklit ederek ulus-devlet esaslarına göre uyarlamaya çalıştığı anayasalardır. Kuruluş yılarının anayasaları olmalarına rağmen, nispeten olumlu ve ılımlı anayasalardır. Bu anayasalarda Kürtlerin katı bir inkârı yoktur. Herkes Türk’tür biçiminde ırkçı bir Türklük vurgusu da yoktur. Cumhuriyeti kendi içinde Türk, Kürt ve diğer Türkiye halklarından varsayan, çok açık olmayan, ama üstü örtülü bir vurgu vardır. Yine bu anayasada Türk Cumhuriyeti denilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti, yani Türkiye’de yaşayan halkların cumhuriyeti denilmiştir. Ancak zamanla gelişen Kürt isyanları sonucu, anayasadaki Türklük vurgusu ön plana çıkarılmış, vatan ve milletin bölünmez bütünlüğü anayasanın olmazsa olmaz, değişmez maddesi haline getirilmiştir. Askeri darbe sonucu oluşturulan ‘61 Anayasası fikir özgürlüğü ve demokratik örgütlenme konusunda kimi olumlu yapısına rağmen, Kürt inkârı konusundaki vurgusunu daha da pekiştirmiştir. ‘71 Mart muhtırasıyla 1961 Anayasasının demokratik çerçevesi fazla görülmüş ve bunlar daraltılmıştır. En son 12 Eylül faşist anayasası, tümüyle Kürtlerin inkârını esas alan ve Kürt özgürlük mücadelesinin ezilmesini varsayan esaslar dikkate alınarak hazırlanmıştır. Ancak yirmi yıllık kesintisiz gerilla mücadelesi 12 Eylül Anayasasını işlevsiz hale getirdi.

Türkiye’de yeni bir anayasa tartışmasını gündeme getiren esasında Kürt sorunudur. Türkiye’de oluşacak bir anayasa öncelikle Kürt sorununu çözüme bağlamak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tüm anayasaların krize düşmekten kurtulamamaları, her on yılda bir darbelerle yeniden düzenlenmeleri Kürtlerin inkârından dolayıdır. Türkiye’deki Kürt inkârına hiçbir anayasa dayanamaz. Düşünün ki 30–40 milyonluk bir halk koca bir coğrafyasıyla yok sayılmakta, oluşan tüm anayasalar bu inkârı meşru kılmak için bin dereden su getirilerek bina edilmektedir. Açıkça belirtmek gerekirse, TC’nin bunca yıldır bu inkârı anayasalara sığdırarak bugüne kadar getirmesi bile büyük bir başarıdır. Hiçbir çağdaş devlet bu düzeyde Türkler kadar maharet sahibi değildir. Başka çağdaş devlet ve toplumlarda, bırakalım milyonlarca bir kitle, birkaç bin kişilik çingene grupları bile anayasal güvencelere kavuşmadan rahat edemediler ve toplumsal huzursuzluk da hiçbir zaman dinmedi. Punkçu ‘anarşist’ gruplardan çingene gruplarına kadar her kesim belli bir anayasal güvenceye kavuştuktan sonra toplumsal ilişkiler bir dengeye kavuştu ve huzur sağlandı. TC ise deveyi hamutuyla yutarcasına 80 yıl Kürtleri yok sayan anayasalar getirdi, ama bunu bütün dünyaya kabul ettirmesini becerdi. Bundan dolayı gerçekten hakkını teslim etmek gerekir ki, bu çok ender görülen bir başarıdır.

Kuşkusuz Türkiye’de yeni bir anayasa zorunludur. Toplumsal sorunları dikkate alan, toplumsal kesimlerin kimlik ve kültürlerini yeniden tanımlayan, başta Kürtler olmak üzere tüm kültür ve kimlik farklılıklarını tanıyan, herkesi Türk saymaktan ve yapmaktan vazgeçen, kimlik ve kültürleri sadece bir zenginlik olarak değil, temel toplumsal insan hakları olarak gören, buna göre yeniden yapılanan bir anayasa gereklidir. Devleti vatandaşa karşı değil, vatandaşı devlete karşı koruyan ve güçlendiren, çok geniş alanda düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü esas alan, devlet dışı tüm toplumsal kesimlerin örgütlenmelerine, demokratik eylem ve taleplerine cevap veren, ya da bu konuda engel oluşturmayan, devleti küçülten ve daraltan, esas topluma ve sivil toplum örgütlenmesine öncelik veren demokratik bir anayasa gereklidir. Demokratik özerkliğe, yerel örgütlenmelere ve yapılanmaya imkân sunan, aşırı merkezileşen gücü yerel alanlara dağıtarak, hiyerarşik ve bürokratik mekanizmayı hafifleten bir yeniden yapılanma zorunludur. Bunun zamanı çoktan gelmiş ve geçmek üzeredir. Büyük bir Kürt-Türk çatışması başlar ve milliyetçilik temelinde toplum ayrışırsa, böyle oluşacak bir demokratik anayasa bile sorunlara çözüm olmaktan çıkar.

Türkiye’de yeni bir cumhuriyet, yeni bir devlet, yeni toplum tanımlaması gereklidir. Yeni anayasa bu sorunlara çözüm getirebilirse tarihi bir anlam ifade eder ve Türkiye için gerçek bir toplumsal dönüşüm anlamına gelir. Türkiye’nin tüm toplumsal tarihisel sorunlarını çok köklü, derin, hiçbir aldatma ve geçiştirmeye yer vermeden ele alıp çözen ve demokratik ifadeye kavuşturan bir anayasa Türkiye sorunları için bir ilaç gibi gelir. Türkiye’nin köklü tarihi ve güncel sorunlarını böyle bir yapılanma ve anayasa dışında hiçbir yöntemle çözmek mümkün değildir. Diğer tüm çabaların etkisi aspirin tedavisi gibidir. Kısmen acıyı dindirebilir, ancak sorunları çözemez ve daha da derinleşmesine neden olur. Türkiye böylesine hayati bir değişim kavşağına dayanmış bulunmaktadır.

Ne var ki bu sürecin farkında olan ve değişim rüzgârını arkasına alan AKP iktidarı, Türkiye için hayati ve tarihi bir önem arz eden bu süreçle çok kötü oynamaktadır. Kendi iktidar amaçlarına ve takıyyeci çıkarlarına kurban etmektedir. Oysa başta bir kesim Kürtler olmak üzere, halk yığınları AKP yeniden Kürt inkârcılığını sürdürsün diye AKP’ye oy vermedi. Ulusal milliyetçilikten, militarizmden, statükodan umudunu kesmiş halk yığınları, bu sorunlara çözüm üretip yeniden bir yapılanmayı gerçekleştirmesi için AKP’ye oy vermiştir. Ancak AKP’nin reformu ve yeni anayasa tartışmaları, Güney Kürdistan ve PKK’ye yönelik operasyonların güncelliği içerisinde boğulup gitti. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için yapılan referandum, toplum tarafından hiç ciddiye bile alınmadı. AKP sahte gündemler oluşturmaya, gerçekleri saptırmaya başlayınca, ne anayasa tartışmaları ne de referandum ciddiye alındı. Her iki gündem de ciddiyetini ve anlamını yitirdi. Çünkü sahte hiçbir gündem gerçeğin yerini tutamaz Kamuoyu ve toplum sahte olan gündemle değil, gerçek ve yakıcı olanla ilgilendi.

Her gün oluk oluk kan akıtılıyor. Kürdistan’da dağ taş bombalanıyor. Kürtlere karşı topyekûn ve çok kapsamlı bir savaş gündemdedir. Güney’e operasyon olacak mı olmayacak mı sorusuyla herkes yatıp kalkıyor. Ortadoğu’da savaş çanları çalıyor, TC tarihinin en kritik karar aşamasında bulunuyor. Bu kadar tarihi ve hayati güncel konular ve sorunlar dururken ve bunlara ilişkin hiçbir çözüm umudu ortada yokken, anayasa tartışmaları bu konuya değinme gereğini bile duymazken, yeni ana yasa ciddiye alınabilinir mi? Eğer anayasa tartışmaları, Kürt sorununun çözümüyle ilgili gündeme gelseydi, kuşkusuz önemli bir ilgi kaynağı olurdu. Çünkü esas sorun orada, anayasa esas bu sorunu çözmek zorundadır. Bu sorunu çözmek için tartışmalar bu eksende gelişmeden başka hangi sorunları tartışıp çözecektir? Yeni anayasa başka hangi sorunu çözecektir? Emine Erdoğan’ın ve Hayrünnisa Gül’ün türban sorunlarını mı çözecek? Kaldı ki onlar da çok sahte gündemler olmasına rağmen türban meselesi çözülmüştür. Biri Çankaya’da diğeri başbakanlıktadır. Devlet için fiilen ve resmen böyle bir sorun yoktur ve bu sorun aşılmıştır. Kürt sorunu dışında, geriye Türkiye’nin hangi ciddi sorunu kalmıştır?

Diğer sorunların tümü tali ve ikinci dereceden sorunlardır. Ordunun siyaset üzerindeki kontrolünün kırılması, bürokrasinin azaltılması, devletin daraltılması, demokrasinin geliştirilmesi gibi sorunlar bazı yasal ve idari düzenlemelerle halledilebilecek sorunlardır. Esas can alıcı sorun, İmralı da büyük tecrit ve fiziki imhayla karşı karşıya kalan önder Apo’nun içinde bulunduğu durumdur;  PKK’dir, gerilladır, Güney Kürt yapılanmasıdır, her gün büyük baskılarla karşı karşıya kalan DTP ve Kürt kurumlarıdır, ayaklar altına alınan insan haklarıdır. Bu durumda Türkiye’nin yaşadığı topyekûn savaş hali ve içinden geçtiği olağanüstü durumdur. Kürt sorunu yüzünden tüm dünya ile karşı karşıya gelen diplomatik çıkmazı ve giderek derinleşen yalnızlığıdır. TC 50–100 yıllık müttefikleriyle karşı karşıya gelmek zorunda kalmıştır. Eğer bir anayasa bu sorunlara cevap olamıyorsa ne değeri olabilir ve bu tartışmaları kim ciddiye alabilir? Zaten kimsenin ciddiye almadığı da bu sıcak gündem içinde bu tartışmaların suskunluğa gömülmesinden bellidir. AKP’nin yaratmaya çalıştığı suni ve sahte gündem düşmüştür.

Şimdi daha iyi anlaşılmaktadır ki, AKP bu yeni anayasa tartışmalarını gündeme getirirken, toplumsal konsensüsle sorunları çözmek ve demokratik bir Türkiye yapılanması için bunları yapmamaktadır. Zaten Erdoğan’ın kafasında demokrasi ve demokratik toplum yoktur; ümmet ve ulema vardır. Sorunları demokrasi içinde demokratik anayasayla değil, şeriat hukuku ve ulema ile çözmek istemektedir. Bu niyetini daha önceden birçok demecinde dile getirmişti. Bu irticai kesim için demokrasi bir amaç değil, faydalanması gereken bir araçtır. Bu yeni anayasa tartışmaları ile halk yığınlarını oyalayıcı bir siyaset izlenmek istenmektedir. Bu Kayseri tüccarları, eşeği boyayıp sahibine satmak misali, 12 Eylül faşist anayasasını boyayıp sivil anayasa adıyla topluma yutturmak istemektedirler. Erdoğan’ın deyişiyle anayasanın ilk değişmez dört maddesi değişmeyecektir. Amentü gibi değişmez kanunlardır. Bu ilk dört madde devletin ve milletin birlik bütünlüğünü ifade eden en şoven, gerici tanım ve ifadelerdir.

Bu ilk dört madde değişmez oldukça, Türkiye de en ufak bir demokratik siyasal ve kültürel gelişme olmaz. Millet, bayrak, devlet ve Türklük tanımı bu ilk dört madde ile ifade edilmektedir. Kürtlere Türk deniyorsa, o halde değişen ne olacaktır? Burada tam bir lampedusa siyaseti izlenmektedir. Bu, ‘hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirme’ siyasetidir. AKP’nin izlediği siyaset tarzı böyledir.  Erdoğan her şeyin sahtesini gerçeğin yerine koyarak satmaktadır. İlk iktidar dönemlerinde sahte reformları ve Kemalizm’le sözde çelişkilerini satarak ikinci kez iktidar oldular. Bu ikinci iktidar dönemlerinde ise, 12 Eylül Anayasasını tekrar boyayıp topluma satarak iktidarda kalmayı amaçlamaktadır.

Ancak kimse bu Kayseri tüccarlarının dalaverelerini artık yutamaz. Ya gerçek anayasa ve çözüm, ya da sonu hüsranla bitecek olan büyük bir savaş! Tercih bu tüccarlara kalmıştır. Bunların gerçek amaçları ne demokrasi ne demokratik anayasadır. Bundan sonra AKP’nin yapacağı reform ve değişim değil, şiddetli savaştır. Öncelikle Kürt Halk Önderliğine karşı bu savaşı başlatarak sürecin startı verilmiştir. Dolayısıyla yeni anayasa bu gelişmelerin gölgesinde kalacaktır. PKK ve Kürtlerle yürütülen bu savaş bir sonuca ulaşmadan, bu konuda yeni çözüm ve kararlar geliştirmeden, anayasa tartışmalarını esas bu sorunun eksenine oturtmadan bu tartışmalar bir anlam ifade etmeyecektir. Adına sivil anayasa veya ne denilirse denilsin,  yeni anayasa Kürt sorununu çözmeden, başta Kürt toplumu olmak üzere halk nezdinde meşruluk kazanmayacaktır. Eski biriken toplumsal çelişki ve çatışmaları çözmek bir yana, yeni çelişki ve çatışmaların kaynağı olacaktır.

 Kürt Halk Önderi anayasa için kendi cephesinden tartışmalara katılarak, 'TC Anayasası tüm kültürlerin kendilerini demokratik bir tarzda ifade etmelerini tanır' biçiminde bir tanımlanmanın eklenmesi halinde silahların susacağını, barış ortamının gelişeceğini ve sorunun çözümünde önemli bir katkı sunacağını belirtmiştir. Bu talep yeni anayasa için en makul, asgari demokratik ve çözümleyici bir taleptir. Eğer yenilik ve sivilleşme adına oluşturulacak bir anayasada bu düzeyde bir tanım yer almazsa, o anayasanın faşist ve ırkçı bir anayasa olmadan öteye bir anlamı olamaz. Böyle bir anayasa, Kürtlere, azınlıklara, insan haklarına, demokrasi ve hukuka yer vermeyen bir anayasa oylamaya sunulursa buna ret oyu verilecek e sadece daha şiddetli savaş gerekçesi olacaktır.

A.Ö.Sosyal Bilimler Akademisi

 


© 2006 PKK www.pkk-info.com