Ana Sayfa

  

HUKUKUNA UYMAYAN BİR DEVLETİN İŞLEMEYECEĞİ SUÇ YOKTUR

          Hukuk; devletlerin bağlı oldukları kurallar manzumesinin bütünüdür. Devlet yönetimi; toplumla devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar çerçevesinde yürütülür. Kurallar, hem bireyin toplum karşısındaki keyfiyetini ortadan kaldırır, hem toplumun birey karşısındaki kurala uymayan yaklaşımlarının gelişmesini engeller ve hem de toplum adına düzen sağlama, yönetme görevini üstlendiğini iddia eden devletin toplum ve birey karşısında keyfi davranmasını engeller. Bu anlamda hukuk; birey-toplum, birey-devlet ve toplum-devlet ilişkilerini düzenleyen temel kurallardır.

          Şüphesiz hukuk devletten önce de vardı. Gelenek ve geleneksel yaklaşımlar ilk dönem hukukunun temelini oluşturmuştur. Bu dönem itibariyle ahlak hukukun temel kaynağı durumundadır ve topluluğun tüm üyelerini bağlar. Ahlakdışı bir davranışı ne toplum kabul eder ne de birey böylesi bir yaklaşım içerisine girme cesareti gösterebilir. Birey her yönüyle toplumla vardır ve toplumdan dıştalanmak birey için en ağır cezadır. Bu durumda birey zaten yaşayamaz. Bunlar, toplumun düzenini sürdürmesinde temel yaşam kuralları olarak gelişmişlerdir. Bu kurallar bütünü devletleşmeden önce de vardır ve doğal hukuk tanımlanması bu dönemi ve yaklaşımları ifade eder.

          Devlet, gelişmesi ve giderek kökleşmesiyle toplum ve bireyler adına düzenlenen kuralları işletme yetkisini de sahiplenmiştir. J. J. Rousseu devletin işlerlik kazandırdığı bu hukuk kurallarını “Toplum Sözleşmesi” olarak tanımlamış; sözleşmenin etkisiz duruma gelmesi halinde ise, toplumun isyan temelinde de olsa yeni bir sözleşme yapma hakkı olduğunu ifade etmiştir. Yani uygulayıcı devlet de olsa, yasa yapıcı güç toplumdur veya toplum adına oluşan kurumlardır. Topluma rağmen toplum adına kimse yasa yapamaz ve yasaları da kendi keyfiyetine göre uygulayamaz. Böyle bir durum toplum iradesinin çiğnenmesi anlamına gelir ki, bu da icracı kurumun meşruiyetini ortadan kaldırır.

          Devlet ve hukuk ilişkileri ve bunların toplumla olan bağları, şüphesiz birkaç cümleyle tanımlanacak veya anlatılacak bir konu değildir. Zaten bizim amacımız da bu değildir. Amacımız; bir insana, Önderliğimize uygulanan hukuksuzluğu, yasa tanımazlığı değerlendirmek; Kürt halkının bu durumda nasıl bir tavır sergilemesi gerektiğini ve gösterilecek tavrın meşruiyet zeminini tartışmaktır.

          Önderliğimiz hukukun yerle bir edildiği, uluslararası sözleşme, anlaşma ve hukuk kurallarının dışında korsanca bir yöntemle kaçırılarak tutsak edildi. Çok demokrat olduğu iddiasında bulunan Avrupa, kendi sınırları içinde bulunan, dahası siyasi iltica başvurusunda bulunduğundan yasal koruması altında olan bir insanı, kendi yasalarını çiğneyerek sınırlarının dışına çıkarmıştır. Almanya ise, daha önce başlatmış olduğu yasal takibatı durdurarak buna katkıda bulunmuştur. Aslında bu özellikleriyle başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın ne kadar demokrat olduğu da ortaya çıkmıştır. Bizim bu konuda zaten bir şüphemiz yoktu. “Buz gibi kar-çıkar ilişkileri”nin bu sistemlerin temel yaklaşımı olduğunun bilincindeyiz. Önderliğimize karşı geliştirilen yaklaşım bu konuda herhangi bir şüpheye yer bırakmamıştır. Uluslararası hukuk çiğnenerek gerçekleştirilen uluslararası komplo, Avrupa’nın bu hukuksuzluğundan aldığı güçle başarıya ulaşmıştır.

          Komplonun gerçekleşmesinden ve Önderliğin tutsak alınmasından günümüze dokuz yıl geçti. Bu dokuz yıllık sürenin tümü tam bir hukuksuzluk çerçevesinde sürdürülmüştür. “Yargılama” sürecinden itibaren Türkiye’de geliştirilen tüm yasal düzenlemeler Önderliğimiz esas alınarak yapılmıştır. Mahkemenin sürdürüldüğü bir sırada çıkarılan yasayla DGM’lerin varlığına son verilmesi, “kişiye uygun” hukukun geliştirilmesinde bir başlangıç olmuştur. DGM’ler yasal çerçevede kurulsalar da, yasal olmayan mahkemelerdi. Onun yerine konulanın çok daha farklı etki, yapı ve hukuk bağlantılı olduğu da söylenemez. Dolayısıyla bu değişiklik bir formaliteden öte bir anlam taşımamış, kararı da bu yaklaşımı tartışmasız doğrulamıştır. Zaten mahkemenin değişimi bir kişinin değişimiyle sınırlı kalmış, kalan üyeler “görevleri”ne devam etmişlerdir. Bu basit değişiklik bile Öndeliğimizden dolayı yapılmıştır. Bununla “çalınan minare” kılıfına uydurulmuştur. İdamın kaldırılıp yerine “ağırlaştırılmış müebbet”  cezasının geliştirilmesi; tutuklunun ailesi ve avukatlarıyla görüşmesine getirilen kısıtlamalar ve daha saymaya gerek duymadığımız onlarca yasal düzenleme Önderliğimiz esas alınarak yapılmıştır. Son seçimlerden sonra milletvekillerinin cezaevlerini gezme ve tutuklularla görüşmelerini engelleyen bir yasa çıkarılmıştır. Bu yasa parlamentoya giren DTP’li parlamenterlerin olası İmralı’yı, Önderliği ziyaretlerini engelleme amaçlı çıkarılmıştır. Bunlar çok net ve izleyen herkesin görüp değerlendirdiği konulardır. Ama bir konu var ki, az da olsa üzerinde durmayı gerektirir. Bu; hücre veya ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezası alanların “on yıldan az olmamak üzere” hücrede tutulmasının yasa ile düzenlenmiş olmasıdır.

          “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanlar on yıldan az olmamak üzere tek kişilik hücrelerde tutulurlar” yasası, Önderliğin tutsak alınmasından sonra çıkarılan bir yasadır. Bu yasa, ceza yasasından çıkarılan “idam” cezasının yerine ikame edilmiştir ve bu, yukarıda da değindiğimiz gibi, Önderlik esas alınarak geliştirilen ve çıkarılan bir yasadır. Bu yasanın resmiyet kazanması, genelleşmesi ve uygulanması ise; 1 Haziran 2004 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu tarihe kadar bu yasa kimseye karşı uygulanmamış, aldığı cezadan dolayı kimse tek kişilik hücrelere konulmamıştır. F Tipi Cezaevleri kapsamında hücre sistemine geçilmiş, üçer kişi hücrelere konulmuş, hatta yer yer birkaç ay süreyle bireyler tek hücrelere konulmuş olsalar da, bu yasa esas olarak 1 Haziran’dan itibaren yürürlüğe girmiştir. Burada bir farkı vurgulamamız gerekmektedir: Önder APO yasa yürürlüğe girmeden önceki beş yıl boyunca da tek kişilik hücrede kalmıştır. Önderliğimiz yasal zemini olsun-olmasın tutuklanıp Türkiye’ye getirildiği ilk günden bu yana hep tek kişilik hücrede tutulmuştur. Sadece tek kişilik hücre değil, tek kişilik cezaevinde tutulmuştur. Belki insanlar tek kişilik hücre ile tek kişilik cezaevi arasında fazla bir fark görmeyebilirler. Ama öyle değil, arada büyük bir fark vardır. Tek kişilik hücrelerin olduğu cezaevlerinde göremezsen bile, başkalarına sesini duyurabilir, başkalarının seslerini duyabilirsin. En azından çevrende yaşayan insanlar olduğunu bilirsin. Tek kişilik cezaevi bu özelliklerden uzaktır. Yalnız başınasın ve seni yok edilmesi gereken düşman olarak görenlerin ortasındasın. İmralı sistemi bunun da ötesinde bir sistemdir.

          Hücre insani bir ceza değildir. İnsanı toplumdan, insandan, çevresinden yalıtmak hukuka uydurulsa da hukuki değildir, insani değildir. On yıl boyunca bir  insanı tek başına bir hücrede tutmaktan daha büyük bir işkence olamaz. Yasal bir dayanağının olmasında veya cezai sistem içerisinde yer bulmasından dolayı kabul edilse bile, on yıl süreyle uygulanması, uygulamayı bir işkenceye dönüştürür ve işin mantığında da bu vardır. “Her gün öldürmek” diye tabir ettikleri ve Önderliğimize uyguladıkları da esasında bu tek başına ve zamana yaydırılmış imhadır. Dahası bir de hücre içinde hücre cezası uygulamaktadır. Bu, yasanın tanıdığı cezanın ötesinde bir cezadır. Herhangi bir söz, değerlendirme gerekçe gösterilerek günlerce hücre içinde hücre cezası verilmekte, bununla da dünyayla tek bağı olan tek kanallı radyosu ve kitapları da Önderliğimizin elinden alınmaktadır.

          Ama devletin bunlarla yetinmediği, “her gün öldürme” dedikleri zamana yaydırılmış bir imhadan hızlandırılmış bir imhaya yöneldikleri Önderliğin zehirlenmesiyle açığa çıkmıştır. 2006 Temmuz ayı itibariyle Milli Güvenlik Kurulu ve Terörle Mücadele Koordinasyonu’nun almış oldukları kararlar sonucu Önderliğimize, zehirleyerek bir imha dayatılmıştır. Zehirlenmede sonradan iz bırakmayacak olan Strassiyum ile Krom elementlerinin bileşimi kullanılmıştır. Uluslararası sözleşmeler savaşlarda bile böylesi kimyasal bileşimlerin insanlara karşı kullanılmasını yasaklamıştır. Ama Türk Devleti “vatandaşım” dediği, denetiminde bulunan bir insana bu kimyasallarla saldırıda bulunmuştur.  Bu açığa çıkmış olmasına rağmen tüm dünya ve uluslararası sözleşmelerin uygulanmasının takipçiliği göreviyle yükümlenmiş olan kurum ve kuruluşlar yaşanan bu gelişmeler karşısında sessiz kalmış, bu insanlık dışı saldırıyı onaylamıştır. Devletler açısından yasanın, hukukun bir anlamının olmadığı, esasın kar-çıkar ilişkileri olduğu, yasaların ayıpları örtmekten başka bir işlevlerinin olmadığı açığa çıkmıştır.  Burada şunu söyleyebiliriz: Yasalarına uymayan bir devletten her türlü suçu işlemesi beklenmelidir.

          Türk Devleti başta Anayasa olmak üzere tüm yasalarında kişilerin hak ve özgürlüklerinden bahsetmekte ve tam bir eşitliğin olduğunu ifade etmektedir. Yine suçlu-suçsuz her kişinin devletin güvencesi altında olduğu, tutuklu da olsa her insanın bu hakkın kapsamında olduğunu söylemekte, yazmaktadır. O zaman söyleyeceğimiz; yasalarına uygun davranmasıdır. Bir kez daha belirtiyoruz: Yasalarına uymayan bir devletten her türlü suçu işlemesi, her türlü alçaklığı sergilemesi beklenir. Eğer yasalarınıza bağlıysanız yaptıklarınız hiç ahlaki değil ve vazgeçin; ama eğer yasalarınıza uymazsanız sizi yukarıdaki kavramlarla itham etmek bizim hakkımız olacaktır. Biliyoruz ahlakın devlet felsefesinde yeri yok, dolayısıyla ahlaklı davranmanızı beklemiyoruz. Ama mademki yasa yapmışsınız, o zaman yasalarınıza uygun davranmanızı bekliyebiliriz, bekliyoruz. Savaşıyor olmanız, kendi yasalarınıza uymamanızı izah edemez ve Kürtler de bunu anlayışla karşılayamazlar. Aksi durum Kürtler açısından yeni bir “Toplumsal Sözleşmenin” koşullarını yaratmış olur. Bizden söylemesi.

          Tutuklu bir insanın kimyasal elementlerle zehirlenmesi basit bir olay olarak ele alınıp geçiştirilemez. Bu yaklaşım insanın tüylerini diken diken etmeli, insanı devletten bu alçaklığın hesabını sormaya yöneltmelidir. Kendisine insanım diyenlerin bu yaklaşım karşısında tavırsız kalmaları düşünülemez. Şayet tavırsızlık var ise, o zaman insanlığımızı sorgulamamız gerekmektedir. Kendilerine insani sıfatlar takan kurumlar için de aynı şeyler söylenebilir. Bir insanın uğrayacağı böylesi bir haksızlık, kıyametler koparmak için yeterlidir. Ki Önderliğimize uygulanan bununla da sınırlı değildir. Önderliğimizin tutulduğu hücrenin boya-badanasının yapılışı ve klima sistemi nem oranını yükseltici ve hastalık arttırıcı olarak dizayn edilmiştir. Önderliğimizin bilinen sinüzit hastalığı ve bu hastalığın nemli ortamlarda daha da gelişmesinden hareketle kaldığı hücre dizayn edilmiştir. Bunlar yan yana gelince başkalarının vicdanı ne der bilemiyoruz, ama Kürtlerin kıyametler koparıp, yeri-göğü sarsmaları gerektiğini söyleyebiliriz.

          Önderlik devletin elinde bir tutukludur. Yasal bir bağla bir devlete bağlı olan bir insan, her açıdan o devletin güvencesi altında demektir. Bir insanın tutuklu olması bu durumu değiştirmez, tam tersine toplum vicdanında tutukluların daha savunmasız pozisyonda olmalarından dolayı yaşamlarında ve genel güvenliklerinden devlet daha fazla sorumludur. Tutuklu bir insanın sağlık, beslenme ve güvenliği denetiminde bulunduğu devletin güvencesindedir. Uluslararası sözleşmeler kadar, devletlerin kendi iç düzenlemeleri de bunu emreder. Yani devlet her koşul altında denetiminde bulunan tutuklu bireyi korumak, güvenliğini sağlamak zorundadır. Herhangi bir yasa olmasa da bu bir zorunluluktur. Bunu yapan devlet bir nebze de olsa hukuka uyduğunu söyleyebilir.

          “Kişi güvenliği” yeni bir hak değildir ve Türkiye’de de ortaya çıkmamıştır. Bu hakkın varlığını ve gerekliliğini sadece Önderliğimiz için savunuyor değiliz. Bu bir insan hakkıdır ve herkes için istisnasız ve ayrıcalıksız uygulanması gerekir. Bu hakkı Önderliğimiz bağlantılı savunuyor olmamızın  nedeni; Önderliğimiz şahsında çiğnenmiş olmasındandır. Bu hak sadece Önderliğimize uygulanmamaktadır. Başka bir insanın bulunduğu tutukluluk koşullarında zehirlenerek imhasına çalışıldığı görülmüş  müdür? Hayır, bir tek Önderliğimiz buna maruz kalmıştır. Bu gizli bir idamdır ve bundan dolayı kimse yerinde rahat oturamamalıdır..

          Kişi Güvenliği; baskıcı monarklara, krallara karşı bireyi koruma temelinde gelişen haklardır. 16. yüzyılda gelişen Habeas Corpus belgeleri bu hakkı güvenceye almıştır. Yasal ve ispatlanabilir bir gerekçe olamadan insanların gözaltına alınamayacaklarını, yargılanamayacaklarını, işkenceye maruz bırakılamayacaklarını; yargılanma süreci işlemeden ve tamamlanmadan cezalandırılamayacağını kişi hakları olarak güvenceye bağlar. Yine tutuklu bulunan bir bireyin devletin güvencesinde olduğu da bu belgelerde belirtilir. Burjuvaziyi feodalizm karşısında iktidara taşıyan ideolojik bakış biraz da bu insani yaklaşımdan kaynağını almıştır. Her ne kadar burjuvazi felsefe ve ideoloji olarak bu yaklaşımdan uzaklaşsa ve her şeyi kar-çıkar ilişkisine indirgese de, Habeas Corpus belgelerindeki haklar, ölümsüz haklar olarak insanın asla vazgeçemeyeceği en temel hakları haline gelmiştir. Türk Devleti’nin Önderliğimize karşı geliştirdiği bu çirkin, yasadışı ve alçakça saldırılar, bilinmelidir ki insanlığın tüm olumlu geçmişine ve kazanımlarına yönelik bir saldırıdır da. 500 yıl önce güvenceye bağlanan haklar Türk Devleti tarafından en çirkince bir yaklaşımla ortadan kaldırılmaktadır. Bu durum kendisine demokratım diyen Türklerin de -Kürtleri ve mücadelelerini bir yana bırakarak belirtelim- mutlaka sahiplenmeleri gereken bir durumdur. Ne kadar demokrat olunduğu da burada gösterecekleri yaklaşımla ortaya çıkacaktır.

          Kendilerine demokratım diyen Türklerin de, başkalarının da yaklaşımları farklı olabilir. Tavır gösterip göstermemeleri vicdanları ve demokratlıklarıyla bağlantılıdır. Ama Kürtlerin tek bir yaklaşımları olabilir: O da; her türlü yol ve yöntemle, her türlü aracı kullanarak Önderliğine yönelen bu saldırıyı etkisiz kılmadır. Başka bir yaklaşım Kürtlerin sadece kazanımlarını ortadan kaldırmayacak, insanlıklarını yitirmelerine de yol açacaktır. Bundan dolayı Kürtler Êdî Bese-ARTIK YETER diyebilmeli, demelidir

Önderliğine uygulanan zulüm karşısında sessiz kalmak Kürtlere yakışmaz. Önderliğinin zehirlenerek imha edilmesine seyirci kalmak ayıpsanacak bir durumdur. Bunun karşısında halkımız yerinde oturmamalı, her anını eylem içinde, Önderliğiyle birlikte geçirmelidir. Önderliğini YAŞAMALI VE YAŞATMALI’dır. Önderliksiz bir gün bile yaşamayacağını ve kimsenin de yaşayamayacağını herkese gösterebilmelidir.

Önderliğinin on yıldır sağlıksız bir ortamda tutularak her gün imhaya bir adım daha yaklaştırılmasına YETER demelidir. Bulunduğu ortamdan mutlaka çıkarılmasını sağlamalıdır. Hastalığını daha da derinleştiren ve tedavi edilmemesine karşı da YETER demelidir. Hücre insani bir ceza değildir. On yıl boyunca bir insanın hücrede tutulmasının ne cezayla ne de güvenlikle bir alakasının olamadığını haykırmalı, hücreye de, hücre içinde hücreye de YETER demelidir. Önderliğe dayatılan her türlü insanlık dışı yaklaşıma karşı da sesini yükseltmeli, YETER demelidir.

Kürt erkeği-kadını, yaşlısı genci 7’iden 70’e kadar herkes Önderliği sağlığına ve özgürlüğüne kavuşturana kadar durmadan çalışmalı, eylemde olmalı, sokakta olmalıdır. Özellikle de çağrımız gençleredir; kendisini genç hissedenlere ve genç olduklarını söyleyenleredir. Bitmez-tükenmez enerjiyle sokaklar sizin olmalıdır. Kürt genç erkek ve kızları “Sokaklar Güzeldir” diyenlerden daha fazla sokakları güzel kılmalıdır.  Bunu bir günle değil, bitmeyecek bir hamle biçiminde ele almalıdır.

Ve dağlar sizleri kucaklamaya hazırdır.

Önderliği yaşamanın da, yaşatmanın da yolu buradan geçiyor. Başka yol yoktur ve var olan da Önderliğe götürmeyecektir.

Unutmayalım; bugünün en devrimci eylemi Önderlikle bütünleşmektir.        

A.Ö.Sosyal Bilimler Akademisi

 

Diğer Yazıları....

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-AKP’NİN “YENİ KÜRT KAPANI”...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ BASININ YALAN...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-AKP REZERVİNİ TÜKETMİŞ,SÖZ YERİNİ...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-ERDOĞAN-BÜYÜKANIT KONSEPTİ

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-Çaresizlik Çıldırtıyor“PKK’yi...

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-HAVA SALDIRILARI VE TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-DOSTLUĞUMUZA GÜVENİN, DÜŞMANLIĞIMIZDAN KORKUN

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-KADROLAŞMA ÖRGÜTLENME VE EYLEMLE İÇ İÇE GELİŞİR

05.01.08 A.Ö.S.B.Akademisi-AKP’NİN SÖZDE AÇILIMI ALEVİLERE İNTİHAR ÇAĞRISIDIR

07.12.07 A.Ö.S.B.Akademisi-PKK ‘DÜZ OVAYA’ KENDİ ERDEMLERİYLE...
30.11.07 A.Ö.S.B.Akademisi- MİLLİYETÇİLİK VE NEOLİBERALİZM DEĞİL,..
16.11.07 A.Ö.S.B.Akademisi- Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etmek
16.11.07 A.Ö.S.B.Akademisi- HUKUKUNA UYMAYAN BİR DEVLETİN..
31.07.07 A.Ö.S.B.Akademisi- YENİ ANAYASA NEYİ ÇÖZER?

© 2006 PKK www.pkk-info.com