|
OLAĞANÜSTÜ SÜREÇLER VASAT LİDERLERLE
YÖNETİLEMEZ
HPG’nin gerçekleştirdiği Gabar ve
Oramar eylemleri hiç şüphesiz askeri
strateji ve taktik açısından ‘Edi
Bese’ hamlesine askeri cepheden
verilen bir yanıttır. Bu eylemlerin
çok önemli siyasal sonuçlarının
olduğu ve olacağı da dünya çapında
yol açtığı tartışmalarla ortaya
çıkmıştır. Ancak eylemlerin açığa
çıkardığı ve gözden kaçırılmaması
gereken en önemli sonuç, adeta
cambaz ipi üzerinde duran Ortadoğu
dengelerinde küçük bazı hareketlerin
çok büyük sarsıntılara neden
olabileceğidir. Hareketimizin
geçmiş yıllarda bundan çok daha
kapsamlı eylemleri olduğu halde,
eylemlerin bu denli sarsıcı
sonuçlarının olmaması dengelerin
sağlam temeller üzerinde
oturmasından kaynaklanıyordu. Bu
dengeler son otuz yılda özgürlük
hareketimizin öncülüğünde yürütülen
demokrasi mücadelesiyle yerinden
oynatılmış, uluslararası güçlerin
bölgeye fiili müdahalesiyle deyim
yerindeyse cambaz ipinin üzerine
çekilmiştir.
Bu noktaya nasıl gelindiği uzun bir
tartışma ve analiz konusudur. Ancak
özetlersek, 1990’larda iki kutuplu
dünya sisteminin çözülmesiyle
birlikte, kapitalist sistemin
yapısal sorunları etkilerini günlük
yaşamda hissedilebilecek bir
yoğunlukta gösterdi. Sistemin
lokomotifi konumundaki ABD ve AB
ülkeleri, krizi önce yeni dünya
düzeni dedikleri düzenlemeyle aşmaya
çalıştılar. Bu çerçevede
Balkanlardan Kafkaslara kadar birçok
ülkede sınır değişiklikleri de
yapılarak siyasi rejimler yenilendi.
Ne var ki, bu değişiklikler sistemin
kıyısında köşesinde yapılan
düzenlemeler olduğu için, sistemsel
krizi aşmada pek etkili olamadı. Tam
da bu noktada Newyork’daki ikiz
kulelere yapılan saldırılar, hem
Yeni Dünya Düzeninin krize çözüm
olamadığının göstergesi, hem de yeni
bir hamleyle krize müdahale etmenin
gerekçesi oldu.
İkiz kule eyleminden sonra
inisiyatifi tamamen eline alan ABD,
önceden hazırladığı Büyük Ortadoğu
Projesini (BOP) devreye koyarak
ikinci hamleyi resmen başlattı.
Aslında 1998’de Önderliğimize
yönelik olarak başlatılan
uluslararası operasyon bu hamlenin
önsözü niteliğindeki ilk adımıydı.
Ancak Önderliğimizin öngörü ve
sağduyusu uluslararası güçlerin
bölgeye müdahale etmesine zemin
olabilecek bir Kürt-Türk savaşının
çıkmasını ve bölge çapına
yayılmasını engellemişti.
21. yüzyıla girerken, sistem
krizinin aşılmasında Ortadoğu’nun
kilit önemde bir yer olduğunun
tespit edilmesi tesadüf değildi.
Ortadoğu tarihsel olarak dünya
dengelerinin kurulduğu yerdir. 20.
yüzyıl dünya dengesi de Ortadoğu’da
yapılan düzenlemeler üzerinde
kurulmuştur. Dolayısıyla
uluslararası güçler 21. yüzyıl
dengesinin ancak 20. yüzyıl dengesi
bozularak kurulabileceğinin tamamen
farkındaydılar. Zaten ikiz kule
eylemlerinden sonra ABD’nin
Afganistan’a saldıracağı
tartışılırken, Önderliğimizin ‘Afganistan
provadır, asıl yangın Irak’ta
çıkacak’ demesi, halkımızı
gelişmeleri gözeterek hareket etmeye
yönlendiren Önderliksel bir
öngörüydü.
BOP, Ortadoğu’da bazı rejimlerin
tamamen aşılmasını, bazılarının da
dönüştürülerek sisteme entegre
edilmesini öngörüyordu. Saddam
rejimiyle birlikte İran ve Suriye
‘şer eksenindeki ülkeler’ ilan
edilirken, Türkiye dönüştürülecek
ülkeler içerisindeydi. Ortadoğu’nun
temel halklarından biri olarak
Kürtlere de BOP’ta yer ve rol
verilmezlik edilemezdi. Zira Kürtler
20. yüzyıl Ortadoğu dengelerinin
temel taşlarından biridir. En
diptedir; sistemin bütün ağırlığını
üzerinde hissetmekte, ama yok
sayılmaktadır. 20. yüzyılda Kürtlere
biçilen rol, dört devlet arasında
bölüştürülüp egemen devletlerin Kürt
kartıyla şantaj edilerek sisteme
bağlanmasıdır. BOP, Türkiye ile
birlikte Kürtleri de yanına alarak,
şer ekseni olarak tanımlanan cepheyi
aşmayı, Afganistan’dan Fas’a kadar
uzanan alanda uluslararası
sermayenin hiçbir engelle
karşılaşmadan dolaşabilmesini
sağlamayı hedefliyordu.
BOP 1 Mart 2003’de Ankara’da tezkere
engeline takıldı. Çünkü ABD ve
Türkiye, Kürtler üzerinde
anlaşamadı. Türkiye Kürt sorununda
geleneksel inkârcı tavrını
sürdürürken, ABD Kürtlerin bölgesel
çapta rol oynama potansiyelini göz
ardı edemedi. Kaldı ki, ABD Kürt
Özgürlük Hareketinin imha
edilmesinde uzun yıllar Türkiye’ye
siyasi- askeri her türlü desteği
verdi ve en son 99’da Önderliğimizi
esir alarak Türkiye ye teslim etti.
Ancak tüm çabalara rağmen özgürlük
hareketimizin şiddetle yok
edilemeyeceğine ikna olan ABD,
sorunun çözümünde başka yöntemleri
devreye sokmak istiyor. Dolayısıyla
artık fiilen Ortadoğu’da olan ABD,
Türkiye’ye göre hareket edemezdi.
ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları
Kürtlerle çatışmayı değil, işbirliği
içerisinde olmayı gerektiriyordu.
Türkiye’nin dünyada ve bölgede
yaşanan gelişmelerin ciddiyetini
anlamaktan uzak tutumu, akıntının
tersine kürek sallamasına neden
oldu. 11 Eylül 2001 saldırılarından
sonra Türkiye bütün enerjisini
dünyayı da arkasına alarak Kürt
Özgürlük Hareketini imha etme
girişiminde kullandı. Hareketimizi
terörist ilan ettirmek veya
halkımızın herhangi bir ülkedeki
demokratik bir kurumunu kapatmak
için çalmadığı kapı, vermediği taviz
kalmadı. Bu noktada Türkiye’nin
görünümü, bir kişiye efendi
olabilmek için bin kişiye köle olan
bir insan manzarası kadar
trajikomikti. Kürt sorunu ve PKK,
Türkiye’nin tikiydi. Dünyada hemen
hemen her devlet, Türkiye’nin bu
tikiyle alay ederken, Türkiye
tikinden kurtulmak yerine daha da ‘tiklendi’.
“ABD ve AB fiili destek
vermiyorlarsa, ben de İran ve Suriye
ile birlikte hareket ederim” dedi.
Bu durum aslında her iki ülke için
de gökte arananın yerde bulunması
gibi bir şeydi.
Uzun yıllar ABD’nin baskısıyla
uluslararası alandan tecrit edilen
ve 2003’ten sonra da ciddi bir
saldırı riski altında bulunan İran
ve Suriye, üzerlerindeki saldırı
riskini azaltmak için Türkiye’yi
yanlarına çekmek istiyorlardı.
ABD’nin Kürt sorunu üzerinde Türkiye
ile anlaşamaması, İran ve Suriye
için Türkiye’yi ABD’den
uzaklaştırmanın fırsatı oldu.
Türkiye’nin önüne atılacak yem Kürt
tik’iydi. İran Kandil’i havan ve
katyuşalarla döverek, Suriye de
yakaladığı birkaç PKK’liyi teslim
ederek, adım adım Türkiye’yi
kendilerine yaklaştırdılar. Yıllarca
ABD ve AB başta olmak üzere tüm
dünyayı arkasına alarak PKK’yi
yenemeyen Türkiye, dünyadan tecrit
edilmiş iki devletle birleşerek PKK
ve Kürtleri yok edeceğine
inandırıldı. Öyle ki, Türkiye
Kürtlerin eline bir şey geçmesin
diye tüm varlığını ipotek ettirmeye
hazır bir pozisyona geldi.
Halk Türkiye’nin bu Kürt
politikasını karikatürize etmiş,
anlatmadan geçemeyeceğiz: Aynı
suçtan idam mahkûmu olan bir Türk
ile bir Kürt’ün cezalarının infaz
günü gelmiş. İnfaz memurları her iki
mahkûmu idam sehpalarının yanına
getirmiş. İdam mahkûmlarına cezaları
infaz edilmeden önce son
isteklerinin ne olduğunun sorulması
gelenektendir. Son istekleri
sorulduğunda, kimisi bir sigara
yakmak, kimisi de sevdiği birini son
bir kez olsun görmek ister. İnfaz
memuru önce Kürt’e ‘Birazdan cezanı
infaz edeceğiz, son isteğin nedir?’
diye sorar. Kürt pek düşünmeden ‘Son
bir kez anamı görmek istiyorum’ der.
İnfaz memuru ‘olur’ manasında başını
sallayarak Türk’e döner. ‘Senin son
isteğin nedir?’ diye sorar. Türk
biraz düşünür ve son isteğini
söyler: ‘Benim son isteğim Kürt
anasını görmesindir’ der.
Türkiye’nin tüm dış ve iç
politikası, Kürt anasını görmesin
politikasıdır. Bir insanın
ölmeden önce annesini görmesini
engellemek insanlık suçudur. Kürt
halkının kendi dili, kültürü,
toplumsal yönetim mekanizmalarıyla
yaşama arzu ve talepleri de en az
bir idam mahkûmunun ölmeden önce
annesini görme arzusu kadar doğal,
masum ve insanidir. Bu bağlamda
Türkiye’nin Kürt politikası, gayri
ahlaki ve gayri insanidir. Yıllarca
Kürt halkına karşı işlenen bu suça
tam destek veren uluslar arası
güçler artık bu yöntemle sonuç
alınamayacağını fark etmiş ve bu
insanlık suçuna ölçüsüz bulaşmak
istemediklerini ortaya koymuştur.
Türkiye’nin son bir yılda kopardığı
yaygaranın özü, dünyayı kendi
işlediği bu suça iştirak etmediği
için suçlanmasından başka bir şey
değildir.
Türkiye Kürtlerin imhasına odaklı
siyasetinde ısrar ederek eski
dayanaklarını kaybedip dengesini
sarstı. Buna karşı hareketimiz,
Önderliğimizin derin ve kapsamlı çağ
ve süreç çözümlemeleri doğrultusunda
kişilikli bir siyasal strateji ve
esnek taktikler izleyerek, haksız ve
çözümsüzlükte ısrar eden tarafın
Türkiye olduğunu herkese gösterdi.
Neticede göbek bağıyla Batıya
bağımlı bulunan Türkiye,
müttefikliğin güvenirliğini sarsacak
kadar İran ve Suriye’ye yamandı.
İran ve Suriye çeşitli kanallardan
Batı ile dirsek temasını sürdürüp
sorunlarını diplomatik yollardan
çözmeye açık olduklarını ortaya
koyarak, anlaşma karşılığında pek de
uluslararası güçlerin karşısında
durmayacaklarının işaretlerini
verdiler. Dolayısıyla Türkiye’nin
eskiden sağlam kayalar üzerinde
kurulmuş olan ABD, AB ve İsrail’le
ilişkileri, Kürt sorununa
yaklaşımdan ötürü stratejik
özelliklerini yitirdi. Şimdi
Türkiye’nin, İran ve Suriye’yle,
keza bu ülkelerin Türkiye’yle
Türkiye’nin ABD, AB ve İsrail’le,
yine bu ülkelerin Türkiye ile İran
ve Suriye’nin Batı ülkeleri ile
ilişkilerinin hepsi taktik
ilişkilerdir. Bu nedenle taktik
ilişkiler üzerinde kurulmuş bulunan
hâlihazırdaki dengeler de ip üzerine
kurulmuş dengelerdir.
Mevcut haliyle dengeler, aktörlerin
pürdikkat olmalarını gerektirecek
kadar sallantıdadır. Eylemlerin
etkisinin bu denli büyük olması her
hareketin ipi kolayca sallaya
bilmesinden kaynaklanıyor. Türkiye
Batıdan aldığı sınırsız desteği
yitirmiş görünüyor. Ancak yitirilen
bu desteğin Kürtlerin lehine
döndüğünü söylemek yanılgı kadar
gaflet olur. İran ve Suriye’nin
Türkiye ile olan ilişkileri ve Kürt
karşıtı tavırları, ABD ve AB ile
olan ilişkilerine endeksli olarak
değişiyor. Kürtler uluslararası
güçlerle bölgesel aktörler arasında
bir denge unsuru olabilmek için,
cıva gibi akışkan ve ele avuca
sığmaz olmaya çalışıyor. Kürtler
kişilikli bir siyasetle bu dengeyi
kurdukları takdirde 21. yüzyılın
Kürt yüzyılı olabileceğini iyi
biliyor.
HPG eylemlerinin bölge ve dünya
gündemine bomba gibi düşmesi ve
bölgeyi sallaması, aslında
sallananın statüko olduğunu
gösteriyor. Bu durum aynı zamanda
süreci yönlendirmede önemli bir
inisiyatif sahibi olduğumuzu da
kanıtlıyor.
Bu olağanüstü süreçten başarıyla
çıkabilmek için her güç açısından
olmazsa olmaz kabilinde önemli olan
iki unsur söz konusudur. Birincisi,
bu karmaşık ilişki ve çelişki
düzeneği içerisinde hedeflerini
gözden yitirmeyecek kadar yarına
bakan, anın gereklerine cevap
verebilecek kadar bugünü yaşayan bir
liderliğe sahip olabilmektir. İp
üzerindeki dengelerin kolayca
sallandığı bu süreçte, liderlik ipin
ne kadar sallanacağını ve nerede
duracağını iyi bilmelidir. Bu
noktada yapılacak yanlış bir hesabın
maliyeti çok ağır olur. Bu nedenle
olağanüstü süreçler vasat
liderlerle yönetilemez ve
böylesi süreçlerde bir halkın başına
gelebilecek en kötü şey; süreci
akıllıca yönetecek liderlerin
yokluğudur.
Günümüzde liderlik bakımından
Kürtleri dünyanın en şanslı halkı
saymak kesinlikle bir abartı
değildir. Önder Apo’nun kapsamlı
doğa, toplum, tarih ve insan
çözümlemeleri temelinde yaptığı
sistem analizi ve oluşturduğu yeni
sistem kuramı, geleceğin
alacakaranlığını Kürtler ve ezilen
toplumsal gruplar için gün ışığı
gibi aydınlatıyor. Buna paralel
olarak geliştirdiği mücadele,
strateji ve taktikleri de halkımız
açısından vazgeçilemez bir birikimi
ifade ediyor. Halkımız ve pratik
öncülerine düşen görev de bu devasa
önderlik olanağını değerlendirmek
oluyor. TC devletinin özellikle
kritik süreçlerde Önderliğimiz
üzerindeki tecridi ağırlaştırması,
halkımızı başarının bu olmazsa olmaz
öğesinden yoksun bırakmayı
hedefliyor. TC’nin bütün
engellemelerine rağmen, Önderlik
çizgisini eksik de olsa kavrayan
halkımız ve pratik öncüleri,
2003’ten bugüne kadar geçen süreçte
başarılı bir sınav verdiler.
Özellikle Kürtlerin belli başlı
hareketleri tam bir bütünlük
içerisinde olmasa da çoğunlukla
uyumlu hareket ettiler.
Bu durum her parçada önemli
kazanımlar elde etmemizi sağlamak
kadar, halkımız tarafından özlemle
ve umutla desteklenip takdir edildi.
Şimdi sıra bu uyumu bir adım
ileri götürmede, birlikte hareket
etmededir. Türkiye’nin
pervasızlaşan topyekûn saldırısına
ancak birlikte hareket ederek cevap
verebiliriz. Bunun için irili ufaklı
tüm Kürt güçleri ortak bir hedefler
programı ve strateji çerçevesinde
çeşitli roller üstlenmek
durumundadır. Kürtler yedi yıldır
son verdikleri iç çatışmayı bir daha
çıkmamacasına tarih sayfalarına
gömmeli, mücadelelerini demokrasinin
kurum ve kuralları çerçevesinde ve
halkımızın hakemliğinde yapmalıdır.
Özellikle bu süreçte tüm Kürt
güçleri çok iyi bilmeliler ki,
birlikte yapacağımız yanlış, ayrı
ayrı yapacağımız doğrulardan daha az
zarar verir.
Türkiye bu olağanüstü süreçte
liderlik bakımından beklide
tarihinin en kısır dönemlerinden
birini yaşıyor. Kürt liderlerini
‘aşiret reisi’ veya ‘sözde lider’
olarak niteleyip küçümseyen Türkiye
liderleri, yiğitliğini anlatırken
hırsızlığını ele veren insanlar
misali aslında kendilerinin ne kadar
liderlik vasıflarından uzak
olduklarını ele veriyorlar.
Genelkurmay başkanı Yaşar
Büyükanıt’ın bir bayram mesajında
‘Bize bu acıyı yaşatanlara hayal
bile edemeyecekleri acılar
çektireceğiz’ sözlerini Afrika’nın
ilkel kabileleri duysa, Büyükanıt’ın
hangi kabilenin reisi olduğunu
sorarlar. Türk liderlerin ölen
askerlerin cenaze törenlerinde
haykırdıkları ‘şehitlerin kanı yerde
kalmayacak’ ya da ‘intikamları
alındı’ gibi sözlerinin de
liderlikle bir alakası yoktur.
İntikamcılık ilkel bir duygudur.
Hiçbir zaman sorunları çözdüğü
görülmediği gibi, sorunları her
zaman daha da ağırlaştırmıştır.
Dolayısıyla intikamcılık bir
liderlik özelliği olamaz. İntikam
sloganları atanlar da liderliğin
yanından bile geçemez. Bu konuda
Başbakan Erdoğan’ın tavrı da
Kasımpaşa kabadayılığı ile cami
imamlığı arasında mekik dokumaktan
öteye gitmeyip, liderlik duruşundan
çok uzaktır. Liderlik
sorunları çözme sanatıdır. Herkesin
alışkanlıkları, ezberleri ve
duygularıyla hareket ettiği yerde,
öngörü ve sağduyu sahibi olmaktır.
Birkaç oy için takıyyecilik yapmak
yerine, sözde değil özde beş yüz
elli milletvekilliğini bir ‘şehidin’
kanına feda etmektir.
Bu konuda muhalefette sınıfta
kalmıştır. Her fırsatta Kürt
sorununu devlet sorunu olarak
niteleyip iç politikaya malzeme
yapılmaması gerektiğinden dem vuran
Baykal ve Bahçeli, Türkiye’yi
felakete sürükleyeceğini bile bile
sorunu iç politika malzemesi
yapmaktadır. Böylece hükümeti,
muhalefeti ve ordusu bir avuç
iktidar rantı için el ele verip
Türkiye’yi uçuruma sürüklüyorlar.
Türkiye gücünü küçümsediğimiz bir
devlet değildir. Lidersiz olması,
hareket halindeki bir trenin
makinistsiz olması gibi bir şeydir.
Bu tren bir kaza yaparsa, kuşkusuz
çevresine büyük zararlar verebilecek
bir kütle potansiyeline sahiptir.
Ama bu kazadan en fazla da Türk
halkı zarar görür. Kaza vagonların
bir daha birbirlerine
eklemlenemeyecek kadar ayrışmalarına
neden olabilir. Bunu başta Kürtler
olmak üzere Türkiye’de hiçbir halk
istemez. Bu nedenle biz Türkiye’nin
lidersiz kalmasına sevinemeyiz.
Biz adı geçen şahısların lider
olmalarını değil, olamamalarını
kendilerine yakıştıramıyoruz.
Türkiye’nin bir an önce
farklılıklarıyla birlikte tüm
halklarını kucaklayacak, sorunlarını
demokrasinin eşsiz çözümleyici
gücüyle çözecek, Türkiye’yi dünyaya
taşıracak ve dünyayı Türkiye ile
buluşturacak lider ve liderlerle
görmeyi arzuluyoruz.
Süreçten başarılı çıkmanın ikinci
koşulu ise, kesintisiz ve örgütlü
bir eylemlilik içerisinde olmaktır.
Son gelişmeler eylemlerin süreci
etkilemedeki gücünü gün gibi açığa
çıkardı. Dolayısıyla dönem sürekli
eylem halinde olmamız gereken bir
dönemdir. Eylemden kastımız sadece
askeri eylemler değildir. Bu alanda
önemli olan eylem gücünü gösterip
siyaset yapabilmektir. Asıl olarak
önemli olanda Türkiye’de siyasal
eylemliliğin zirveye çıkarılması
gereken bir dönemde olduğumuzun
bilinmesidir. Görüntünün aksine,
Türkiye’nin iç dengeleri de kayalar
üzerinde kurulu değildir. Pamuk
ipliğine bağlıdır. Gerek toplum
gerekse devlet içerisinde önemli bir
kesim artık Kürt sorununun şiddetle
çözülemeyeceğinin farkındadır. Bugün
hareketimize karşı sokakta yürütülen
insanların tersine dönüp devlete
yönelmeleri uzak bir ihtimal
değildir. Devletin otuz yıldır
hareketimiz karşısında başarısızlığı
tescillenmiştir. Toplum artık kralın
çıplaklığının farkındadır ve kral
çıplak diyen çocukların sayısı hızla
artmaktadır.
Bu nedenle tüm Kürtler kulağı
liderlikte, gözleri eylemde, eylem
halinde ve teyakkuzda olmalıdır.
Türk halkı da ortak vatanın bir
felakete sürüklenmemesi için
halkımızla omuz omuza bu mücadelede
yer almalıdır.
A.Ö.Sosyal Bilimler Akademisi
|