Ana Sayfa

Şehitler, Ölü Yaşamı Dirilten, Yeni Yaşamın Yaratıcılarıdır

Sinan ŞAHİN

            Devrimcilik bir şeyler başarabilmekten ziyade, ütopyaların/hayallerin peşinden geleceğe ardına bakmadan koşabilmektir. Gelecek; hayaller ve ütopyalardır. İnsanın geleceğe yürüyüşünde en büyük güç kaynakları bunlardır. Kapitalist-emperyalist sistemin tüm kir ve pasına rağmen Ortadoğu’nun hala alternatif olması da bu özelliğiyle bağlantılıdır. Ortadoğu umutların, ütopyaların diyarıdır. Özgürlük bu ütopyalarda gizlidir. İnsanı özgürlüğe götüren bu ütopyalarıdır ve insan hayalleri kadar özgürdür. Ütopyadan kopmak özgürlükten kopmaktır. CHE’yi devrimden sonra Küba’dan koparıp Afrika’ya, en sonunda da yaşamını yitirdiği Bolivya’ya götüren bu duygudur. CHE’nin büyüklüğü; özgürlük ütopyasından kopmayan bu duygunun yüceliğinde gizlidir. Devrimcilik zaten duyguları yüceltme sanatı değil midir?

            CHE gibi Küba Devrimi’ne katılan, sonra da Küba’da kalan onlarca, yüzlerce, binlerce militan vardı. Bunların hepsi devrimin fırtınalı yıllarında büyük bir emek, çaba ve kararlılıkla mücadele etmiş, en amansız dalgalarla boğuşarak gemiyi limana yanaştırmayı başarmış büyük kahramanlardı.  Ancak bunlar devrimden sonra bir ırmak gibi durmadan akıp ütopyalarının peşinden gitmektense, elde ettikleri “zaferin” tadını çıkarma realitesine takıldıklarından CHE gibi olamadılar. Ya da CHE’yi CHE yapan, CHE’yi onlardan ayıran da bu yaklaşımıydı, onlar gibi davranmamasıydı. Realite devrimciler için oltaya takılmış yem gibidir. Realiteye takılmak, oltaya takılan balık olmaktır. Nasıl ki oltaya takılan balığın yaşamla bağı kopuyorsa, realiteye takılan devrimcinin de devrimcilikle bağı kopuyor. O yüzden realite devrimciler için mezarlığın yoludur. Realite özgürlüğü sınırlayan, görünmez, ama oldukça etkili bir duvardır. Özgürlüğün yolu bu duvarı aşmaktan geçiyor.

            Realite insanı sınırlıyor. Devrim süreçlerinde veya sonrasında devrimcilerde en fazla yaşanan durum bu oluyor. Oysa insan sınırları aştıkça insanlaşıyor.

            Kendini kimi “zaferler” elde etmeye göre ayarlamış kişilik, iktidara göre şekillenmiş kişiliktir. İktidar ütopyaları, özgürlüğü öldürüyor, realiteye boğuyor. Çıkarcı, hesapçı bir duruma getiriyor. Devrimcileri başlarkenki amaçlarıyla çelişen bir duruma getiriyor. Stalin’i Hitler’le anlaşmaya götüren gerçeklik budur. Devrimde, devrimcide yozlaşma denen durum budur. Kanla, canla elde edilen değerlerin bir kola ve sandviçle elden gitmesinin izahı başka nasıl yapılabilir?  Bu sıradanlaşmadır, daha doğrusu özgürlük akışında yorulmak ve geri durmaktır. Bu devrimciliğin ölmesidir. Ölmüş bir şey de leş gibi kokar ve çevresini kirletir. İnsanların beğeni ölçüsü farklı olmakla beraber, canlı ve taze iken en güzel kokan çiçeğin zambak olduğu söylenir. En güzel şeyler hep zambakla tarif edilir. Zambak çiçeğine methiyeler dizilmiş, hakkında kitaplar yazılmıştır. Ancak zambak çiçeğinin birde diğer yüzü vardır. Korumaya, çürümeye yüz tuttu mu en kötü kokan çiçek de yine zambaktır. Tüm çirkinlikler, kirlilikler, pislikler çürümüş zambakla ifade edilir.

            Devrimciler de böyledir. Devrimin ruhuyla dolu ve canlı iken zambak gibi kokarlar. Uğruna şiirler yazılır, türküler bestelenir. Her şeyin en yücesinde yer alırlar. Saf, temiz, berrak bir su gibidirler. Ama bir de ruhları ölüp, canlılıklarını yitirdiler mi zambak gibi kokar, herkesi rahatsız ederler. Kendilerini gizleyecek, koruyacak yer ararlar. Mezarlıklar üzerinde binalar inşa edip yaşayan ölülere dönüşürler.

            Oysa yaşam bir ırmak gibi kaynağından kopmadan hep akıyor. Hem de hep ileriye akıyor. Akış yaşamın bir belirtisi ve özelliği oluyor. Akışkanlığını yitirmek; canlılık özelliğini, yaşam özelliğini yitirmek oluyor.

            Devrimcilik yeni bir yaşam yaratmaktır. Bu yaşamı kurarken önündeki engelleri kaldırmaktır. Buzları eritmek, donmuş yürekleri çözmek, paslanmış beyinleri temizlemektir. Felçlileri, kötürüm olanları yaşama çekmektir. Nasıl ki kışı yenmek baharın varlık gerekçesiyse, ölü yaşamları diriltmek de devrimcilerin varlık gerekçesidir.

Şehitler, ölü yaşamı dirilten, yeni yaşamın yaratıcılarıdırlar. Bu şahadet diyalektiğidir. Nedir şahadet diyalektiği? Ölürken yaşamı yaratmak; yokken var olmak. Fiziki olarak olmasalar da her dağda, her taşta, her ağaçta, kısaca yaşamın her anında vardırlar. Onlar bize “şah damarımızdan daha yakın”dırlar. Çarpan kalbimizde, damarda dolaşan kanımızdadırlar. Gözle görüp elle dokunamazsak da, Onlar, soluduğumuz hava gibi hep yanımızdadırlar. Nasıl ki bir Müslüman tanrısı görür diye günah işlemiyorsa veya günahtan uzak duruyorsa,  şehitler de bizi hata yapmaktan, yanlış davranmaktan koruyanlardırlar. Bu yönüyle vicdanımızdırlar.

            Bunun yanında fiziki olarak yaşasalar da yaşamdan kopmuş, yaşayan ölüler durumunda olanlar, bir asalak gibi yaşayanlar da vardır. Onların gözlerinin feri sönmüş, dizlerinin bağı çözülmüştür. Varlıklarının bir anlamı yoktur.

            İnsanlığın geleceğini; yaşarken ölenlerle, ölürken yaşayanların mücadelesi belirler. Yaşayan ölülerin insanlığın geleceğini belirleme gibi bir güçleri yoktur. İnsanlığın özgür geleceği, kayalar kadar sağlam şehitlerle inşa edilebilir. Nasıl ki toprakla bütünleşmeyen, “toprakta ölmeyen” tohum yaşamı yaratamazsa,  temeli şehitlerle atılmayan hiçbir şey sağlam de değildir ve geleceğin temsilcisi olamaz. Bu yüzden şehitler halkın yürek tarlasına serpilmiş tohumlardır.

            Şehitler, yeni yaşamın mimarlarıdır.

            Yeni yaşam ancak bu mimarlara saygı ve bağlılıkla kurulabilir. Bundan kopuk bir yaşam, temelsiz, eğreti bir yapı; kumdan bir dağ; kağıttan bir şato gibidir. Bu yüzden en ufak bir darbede yerle yeksan olurlar.

            Yeni yaşam iddia ve kararlılığında olan PKK, bu özelliğini şehitler gerçeğinden alır.  Daha doğrusu PKK’yi bunda kararlı ve iddialı kılan şehitler partisi olmasıdır. Şehitler, yaprağın dahi kıpırdamadığı, yaşam emarelerinin olmadığı bir zamanda büyük bir emek ve çabayla Kürdistan’ın can damarları, hayat suyu olmuşlardır. Şehitler zemheri soğukta iç ısıtan bir kıvılcım;  zifiri karanlıkta bir ışık; kavurucu sıcakta bir gölge; Kerbela’da su olmuşlardır.  Tüm zamanların yaşayan ruhu PKK’nin yenilmezliği bu gerçekte gizlidir.

            İnsanlaşma, eylemine anlam ve bilinç kazandırmaysa;  bunu en fazla yapan PKK’dir, dolayısıyla şehitlerdir. Egemen, sömürgeci güçlerin hedef aldığı temel nokta da burasıdır. Anlamdan ve bilinçten düşürme bir düşman yönelimi ve taktiğidir. Egemen güçler, anlam ve bilinç kaybına uğratmadan bir halkı teslim almanın mümkün olmadığının derin bilincindedirler. Bu tarih boyunca edindikleri tecrübelerin bir sonucudur. Başta psikolojik olmak üzere her türlü savaş bunun üzerinden geliştiriliyor.

            PKK’ye, şehitlere ve tüm bunların toplamı olan Önderliğe yönelim ve saldırılarının altında yatan gerçek budur. Kürdistan tarihi boyunca Önder APO gibi eylemine anlam ve bilinç katan, bu uğurda canlarını veren şehitlere sahip çıkan başka bir önderlik yoktur. Ya da 28 Kürt isyanının tasfiye edilmesinde eylemlerine yeterince bilinç ve anlam yükleyerek şehitlere sahip çıkmamanın payı büyüktür. İsyanlardan sonra direniş namına bir şey kalmamasının temel nedeni budur. Eğer PKK yenilmiyorsa, bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.

            Önder APO şahsında Özgürlük Hareketi’ne karşı her türlü ahlaksızca saldırılar geliştirilmesine rağmen sonuç alamamaları bundandır. Özgürlük Hareketi’nin şekillendiği ilk günden itibaren bu saldırılar başlamıştır. Her zaman düşmanın bir adım önünde olan Önderlik, tüm bu yönelimleri boşa çıkarmıştır. 28 Kürt isyanında sonuç almalarına rağmen, Önderlik şahsında sonuç almamaları onları çılgına çevirmiştir. Yenilginin verdiği bu ruh haliyle Önderliğin imhasını hedefleyen uluslararası komployu örgütlemişlerdir. Bu komploda amaç; Önderlik tasfiye edilerek Kürtlerde bir anlam ve bilinç saptırması yaratmaktı. Bununla yapılmak istenen; beyinleri dumura uğratarak düşünemez hale getirmekti. Daha doğrusu Kürtler şahsında insanlaşma sürecine ket vurmaktı.  Bu yüzden uluslararası komplo Önderlik şahsında insanlığa karşı yapılmış, Önderlik şahsında da insanlık Çarmıh’a gerilmiştir.

            Uluslararası komplonun üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen, biçimi değişmekle beraber komploda amaç değişmemiştir.

            Önderlik üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit yetmiyormuş gibi, zehirlenerek tasfiye edilmek istenmesi bu gerçeği yeterince izah ediyor.

            Yapılan hava saldırılarının çoğunda şehitliklerin hedeflenmesi bununla bağlantılıdır.

            Bingöl’de şehit düşen gerilla cenazelerine yapılan insanlık dışı uygulamalar bu lanetli gerçeğin bir parçasıdır.

            Güney Kürdistan’a operasyon yaygarası kopararak Kuzey’de sürdürülen ve gözden kaçırılarak gizlemeye çalışılan imha amaçlı operasyonlar da bu konseptin bir parçasıdır. Tüm bunlarda ortak amaç; anlamsızlaştırma, bilinçsizleştirme, direnç gücünü kırma, düzen içileştirip teslim almadır.

            Düşman bu tür hesaplamalar, planlamalar yapabilir. Bu onun düşmanlık özelliğinden gelir. Varlık koşulu bu hareketin yok oluşudur. Ancak bunlar tek başına yeterli değildir. Başarı için iç dayanaklarının olması gerekir. İster objektif, ister sübjektif olsun bu böyledir.  Bunun böyle olmadığını düşünmek komplo gerçeğini anlamamak demektir. Komplo gerçekliği derinliğine anlaşılmadan, komploya karşı mücadele edilemez. Komployu derinliğine anlamamak düşmana cesaret verir.

            Özgür yaşamın ilkesi olan şehitler, düşmana cesaret veren bu yaklaşıma karşı bir duruş ve tavırdırlar. Komploya karşı mücadele şehitler çizgisinde ve yaşamda ısrardır. Zafer ya da yenilginin efsunu, büyüsü budur. Komplo karşısında yılmadan, yorulmadan, yıkılmadan durmak buna bağlıdır.

            Uluslararası komplonun iç uzantıları olan tasfiyeci Botan-Ferhat çetesinin ve artıklarının yarattığı değersizleştirmeye, anlam bozukluğuna, Önderlikten uzaklaşarak düzen içileşmeye karşı, Viyan arkadaşın eylemi, ateşten bir duvar olmuş, yaşanan tüm beşeri zayıflıkları kendi ateşinde yakmıştır. Bu anlamda Viyan demek, ateş topu olup düşmana, tasfiyeciliğe ve insanı geriye çeken yanlara yönelmek demektir.

            Viyanca yaşamak demek; ateşte yıkanarak arınmak demektir.

            Viyan’ı sahiplenmek; ateşi gürleştirmek, ateşgahları büyüterek, çoğaltmaktır. Ateşler gürleşip ateşgahlar çoğaldıkça donan beyinler çözülür,  kirlenen yürekler yıkanarak temizlenir.

            Önderliğin yoğun perspektif ve müdahaleleri ve Hareketin ısrarlı çabaları sonucunda belli bir toparlanma, düzelme olsa da, Viyan yoldaştan, şehitler gerçeğinden, ateşin kutsallığından uzaklaşan, ateşgahlarda yıkanmayıp kirlenenlerin olması acı veren bir gerçektir.

            Bunlar; ateşin ısısından korkup kaçanlardır.

Ateşin ışığından korkup yarasalar gibi karanlığın izbe köşelerine koşanlardır.

Gürleşmesin diye ateşe su dökenlerdir.

Tarih, ateşgahlar sönmesin diye kendilerini ateşe atanların kanlarıyla yazılıyor. Özgürlük ve özgür yaşam on binleri aşan şehitlerin harlandırdığı bu ateşlerin alazlarında yıkanarak insanlığa ulaşıyor. Özgürlüğün yolu ateş alazlarıyla döşelidir. Bu yüzden ateşte yıkanmamış hiçbir düşünce özgür düşünce değildir. Ateşte dövülmemiş hiçbir ilişki, özgür ilişki değildir. Ateşte yıkanmamış hiçbir ruh, PKK ruhu değildir. Bunları yok saymak; özgürlüğü, özgür ilişkiyi yok saymak ve bu kavramların içini boşaltıp yozlaştırmaktır.

            Onurluluk damgasını vursun diye alnını güneşe vererek yürümek şehitlerin yürüyüş tarzıdır. Onlar, alınları açık, başları dik yürüdüler. Diğerleri ise başları önlerinde, süklüm püklüm yerlerde süründüler.

            Geleceğin bilinmezliklerine yelken açmak büyük bir cesaret ister. Cesaret inançla bağlantılıdır. İnanç, insanın geleceğe dönük eylemidir. Eylemi büyük olanın inancı da, cesareti de büyük olur. Şehitleri büyük kılan bir de bu yönleridir.

            Bu yazının şehitleri yeterince anlatmadığı, anlatamadığı bir gerçek. Çünkü her anlatım, her tanımlama bir sınır getirir, gerçeği sınırlar. Oysa şehitler hiçbir sınıra sığmayan, sınırları aşan bir gerçekliği ifade ederler. Bu yüzden tüm tanımlamalar yetersiz kalır. Şehitleri tanımlamaya kalkmak, güneşi fenerle göstermeye benzer. Güneş fenerle gösterilebilinir mi?

            Nergizden daha nazlı baharın gülü, Gülbahar’ın gururlu ve onurlu duruşu neyle ifade edilebilir?

            Ya çınardan daha sağlam Osman’ı,

            Lotostan daha temiz Resul’ü,

            Boran’dan daha fazla özgürlüğüne vurgun Sinan’ı,

            Şerefdin yaylalarında direnişleriyle Kürdistan tarihine altın harflerle yazılan ONLAR’ı.

            Kuzey’i, Güney’i, Doğu’yu, kısacası Kürdistan’ın her parçasını kanlarıyla sulayan, özgür yaşamın yaratıcıları ve teminatı olan kahraman ve aziz şehitlerimizi saygıyla anıyor,       anılarına bağlı kalacağımızı belirtiyoruz.

 

 


© 2006 PKK.ORG