|
“ Zilan komutan, biz
emirerleriyiz ”
Reber
APO
ZİLANCA
ÊDİ BESE DEMEK ZAFERE KİLİTLENMEKTİR
Bozan Tekin
26 Haziran
2008
Özgürlük Hareketimiz
ve halkımız
Êdi
Bese hamlesinin ikinci
aşamasını 18 Mayıs’tan itibaren
başlatmış bulunmaktadır. Zilan
yoldaşın tarihsel eylemi 12.
yıldönümüne az bir zaman kala
hamlenin ikinci aşamasının görev ve
sorumluluklarını ortaya koymak
Zilan’ın duruşundan ayrı ele alınır
bağlantısı yeterince kurulamazsa,
hamlenin özü de yeterince
anlaşılmamış olur. Bu nedenle Zilan
yoldaşı anmak, hem de onun büyük
fedai çıkışının Êdi Bese hamlesi ile
olan düşünsel, ruhsal ve eylemsel
ilişkisini kurmak açısından bunun
gerekli, hatta zorunlu olduğunu
düşünüyoruz.
Önder Apo ve
özgürlük hareketimize karşı
uluslararası komplonun 1992 yılından
itibaren devrede olduğu
bilinmektedir. ABD, İngiltere ve
İsrail üçlüsü Ortadoğu’yu küresel
sermayenin çıkarlarına göre
düzenlemek için bir proje
geliştirmişlerdir. Ancak bu projenin
önünde engel gördükleri devlet ve
hareketleri tasfiye etmek
gerekiyordu. Bu hareketlerin başında
Önder Apo ve hareketimiz gelirken,
devlet olarakta yeni dönem bölge
politikasıyla çelişen Irak, İran
başta olmak üzere birçok devlet
bulunmaktadır. Bu kapsamda hareketin
tasfiyesi için NATO devreye
girmiştir. Önderliğin ve hareketin
tasfiyesinin esas amacı ise, bölgede
projelerine dayanak olacak bir Kürt
oluşumuna gitmek, bu nedenle de
özellikle Güney Kürdistan’daki
güçlerin önünü açmak gerekiyordu.
Bunun için de Önderliğin ve
hareketin dört parçadaki Kürdistan
halkı üzerindeki etkilerini tasfiye
etmeyi önlerine koymuşlardı. Nitekim
uluslar arası komplo sürecinde de
KDP-YNK aktif yer almışlardı. Diğer
neden ise, Önderlik ve hareketimizin
Ortadoğu’nun köklü ulusal ve
toplumsal sorunlarını çözecek bir
projeye sahip olmasıydı. Sistem bu
nedenle Önderliğimizi ve
hareketimizi kendi projesi önünde
engel olarak görmüştü. 92
Sonbaharında bir taraftan Güneyli
güçler hareketimizin üzerine
saldırtılırken, öte yandan
uluslararası güçlerin desteğini
almış Özal, hareketimize karşı tam
bir tasfiye harekatı geliştirmişti.
Bir özel savaş koordinatörlüğü
görevini yürütüyordu. Ancak
hareketimizin direnişi ile bu süreç
boşa çıkarılmıştır. Özal’ın Güney
savaşından sonuç almaması üzerine,
Kürt sorununa ilişkin içine girdiği
çözüm arayışları karşısında derin
devlet tarafından tasfiye edildiği
bilinmektedir. Bunun ardından
iktidara gelen Çiller-Güreş ve Ağar
ekibi, özellikle Londra’nın yaktığı
yeşil ışıkla hareketimizi ve
Önderliği tasfiye etmek için
topyekûn savaş başlatmışlardır.
Önderliğimizin 93 Mart’ından
geliştirmiş olduğu barışçıl çözüme
şans tanımak için ilan ettiği tek
yanlı ateşkes ve bu yönlü çözüm
arayışlarına rağmen geliştirilen bu
saldırılar, binlerce köyün yakılması
ve beş bini aşkın yurtseverin
kontra-gerilla yöntemleri ile
katledilmesi ve milyonlarca
Kürdistanlının evini, köyünü terk
etmesine yol açılmıştır. Ancak buna
rağmen mücadelenin önü alınamamış,
engellenememiştir. Bundan hareketle
Türk özel savaşı Önder Apo’yu imha
etme kararını vermiş ve 6 Mayıs
1996’da Şam’da bir bombalı suikast
gerçekleştirmişti. Önderliğimiz bu
saldırıdan hiçbir zarar görmeden
kurtulmuştur.
Önderliğin imhasının
bu düzeyde hedeflenmesi, parti
militanlarında ciddi bir sorgulama
ve arayış başlatmıştır. Saldırının
niteliği göz önüne alındığında,
bunun sıradan herhangi bir yöntemle
durdurulamayacağı gerçeğini ortaya
koyuyordu. Bu nedenle Zilan yoldaş
1996’nın 30 Haziran’ında Dersimde
bilinen tarihsel eylemini
gerçekleştirmiştir. Söz konusu
Önderlik ve onun yaşamı olunca, PKK
militanın neler yapabileceğini somut
olarak ortaya koymuştur. Bu çizgi,
Adana’da Rewşen, Sivas’ta Bermal
yoldaşlar tarafından sürdürülmüştür.
Sanıyoruz, Êdi Bese
kavramının doğru anlaşılmasının
özünün böyle tarihsel bir eyleme
dayandırmak yerinde olacaktır. Zilan
yoldaş mektubunda “Duyun
artık! Açın gözlerinizi, biz vatanı
elinden alınmış, dünyanın dört bir
tarafına muhacir gibi dağılan bir
halkın evlatlarıyız. Bizler artık
vatanımızda, özgürce yaşama, insanca
yaşama olanaklarına kavuşmak
istiyoruz. Kan, gözyaşı ve zulüm
halkımın kaderi olmamalı artık.
Barışa, kardeşliğe, sevgiye, insana,
doğaya ve yaşama en çok sevgi dolu
olan biziz. Bu sevgidir bizi savaşa
zorlayan. Ölmek ve öldürmek
istemiyoruz. Ama özgürlüğümüzü
kazanmanın da başka yolu yoktur.”
demektedir. Her şeyi yerli
yerinde öylesine söylemiştir
ki, bu konuda bir şey söylemek
anlamını pekiştirme yerine
zayıflatacağı endişesiyle ek bir şey
belirtme gereğini duymuyoruz.
Çünkü söylenecek
sözler söylenmiş, Önderlik ve Kürt
özgürlük hareketi açısından
yapılması gereken tek yanlı
fedakârlıklar yapılmıştır. Ancak
buna rağmen saldırıların, Önderliği
imha boyutlarına vardırılması
karşısında yapılabilecek tek şey
vardır. O da kelimenin gerçek
anlamıyla artık yeter
diyebilmektir. Yani bıçağın kemiğe
dayandığı andır. Çünkü ondan ötesi
yoktur. Böyle bir saldırıya “dur”
diyememek ve saldırıyı durduramamak
sade ve sadece teslimiyete o da yok
oluşa götürür. Oysa herhangi bir
canlı gibi bir toplumun ve halkın da
yaşama güdüsü vardır. Herhangi bir
saldırı karşısında kendisini
yaşatmaya çalışır. Hiçbir canlı
kendisine yönelik saldırılar
karşısında tepkisiz duramaz,
kendisini ölüme yatıramaz.
Zilan yoldaş, bir
halkın acılarının, sorun ve
çelişkilerinin de çözümünün en
yoğunlaşmış temsilidir. Nitekim
mektubunda da bu durum çok çarpıcı
ortaya konulmaktadır. Eylemi ise,
bir halkın kendisini bu imha
saldırısı karşısında savunma
eylemidir. Böylesine vahşileşmiş bir
düşman gerçeği karşısında bir halk
kendisini nasıl savunabilirdi ki?
Yoksa durup dururken herhangi bir
tehlike karşısında bu düzeyde
kesinlik olmaz, bir insan kendisini
bir bomba yapıp böyle patlatamazdı.
Kürt halkının bin yılları bulan
acıları, sorunları ve geleceği
karşısında derin bir sorumluluk
duymaksızın, yine Kürt halkının
karşı karşıya olduğu katliam,
soykırım ve tarihten silme gibi bir
tehlike bu düzeyde derinden
hissedilmeksizin böyle bir eyleme
asla gereksinim duyulamaz ve
gerçekleştirilemezdi. Burada Zilanca
yürekten hissedişi ve duyarlılığı da
görmek gerekiyor.
Hem Êdi Bese demek,
hem zayıf bir duruşun ve eylemin
sahipliğini yapmak mümkün değildir.
Yönelen tehlikeyi derinliğine
görmeyip algılayamamak anlamına
gelir. Zilan’ca Êdi Bese’nin farkı
şudur; o Önderlik şahsında
gerçekleştirilen saldırının ucunun
nereye uzanacağını ve bunun bir halk
için ifade ettiği tehlikenin
büyüklüğünün görülmesi, derinliğinin
hissedilmesidir. Bu hissediş, görme
ve algılama, Zilan yoldaşı bu
düzeyde bir eyleme götürmüştür.
Bu anlamda Êdi Bese
derken, hamlemizin ikinci aşamasında
Zilan’ca Êdi Bese demeliyiz.
Zilan’ca Êdi Bese demek; tehlikenin
gerçek büyüklüğünü ve boyutlarını
görmek ve onu aşacak kararlılık,
kesinlik ve irade keskinliğine
ulaşmaktır. Önderliğe ve halka
ölümüne bağlılık kadar, kendisinin
de ifade ettiği gibi “keşke canımdan
başka verecek şeyim olsaydı” deme
noktasında kendisinde ne varsa
hiçbir kaygıya girmeksizin hepsini
ortaya koyabilmektir.
Bilindiği gibi
Hamlemizin ikinci aşamasının
hedeflerini hareketimiz “İmralı
işkencesine son, acil tedavi, Önder
Apo ya Özgürlük, Kürdistan’a Barış”
demiştir. Kürdistan’a barış
elbette mücadelenin geliştirilmesi
ile sağlanacaktır. Yoksa durup
dururken kimse özgürlük ve barış
bahşetmeyecektir halkımıza. Önderlik
şahsında yaşatılan işkence, özünde
Kürt halkına da yapılan işkencedir.
Yapılan işkence, gerillaya dayatılan
imhadır ve bu politika
bütünlüklüdür. Hiçbir Önderlik bir
halkın yaşam ve geleceği ile bu
kadar iç içe girmemiş,
kaynaşmamıştır. Bu açıdan
sömürgeciliğin Önderlik üzerindeki
siyaseti ile Kürt halkına ve
gerillaya yönelik politikasının özü
bir ve aynıdır. Önderliği zehirleme,
İmralı’yı bir işkence haneye
dönüştürme ve bu biçimde zamana
yayılmış bir ölüm! Kürt halkına
karşı ise, mücadele ile kazanmış
olduğu ulusal, demokratik kazanım ve
mevzileri ortadan kaldırma,
iradesizleştirerek teslim alma, Türk
uluslaşması içine bir hammadde
olarak kullanma, gerillayı ise imha
ederek, gerilla ile birlikte yeşeren
Kürt özgürlük umutlarını kırmaktır.
Görüldüğü gibi yönelim, Kürt halk
gerçeğini ve onun özgürlük sorununu
kabul etme ve çözme değil, bir imha
siyasetidir.
Dikkat edilirse,
benzerlikler daha da fazladır.
İmralı’da Önderlik zehirlenirken,
gerillaya da eline zehir şişesi
tutuşturulmuş gencecik Kürt
çocuklarını ajanlaştırma suretiyle
benzer bir saldırı planlanmıştır.
Kamuoyuna zehir oyunu olarak
yansıyan olayın gerçeği budur.
Zehirlemek, imha
etmek amaçlı, sinsi, kalleşçe
yapılan bir saldırıdır. Bir insanın,
doğanın ve topluluğun varolan
sağlığını, düzenini bozmak,
kendisinin yararına kullanmaktır.
Aslında Kürt halkı da çeşitli
biçimlerde zehirlenmektedir. Bu
zehirleme ideolojiktir, kültüreldir,
ruhsal ve siyasaldır. Bir dönem
Latin Amerika’da gerillanın
tasviyesi için önce “denizi
kurutmak” planını hayata geçirdiler,
bu tutmayınca, bu kez “suyu
zehirleme” politikasını hayata
geçirdiler. İşin özü ise şudur; Çin
devrim Önderi Mao, halkı denize,
gerillayı ise balığa benzetmektedir.
Dolayısıyla gerillanın yok
edilemeyeceği ve başarısının
engellenemeyeceğini anlatmak
istemektedir. Kontr-gerilla güçleri
ise bunun karşısında halkı gerilla
sahalarından uzaklaştırmak suretiyle
gerillanın yaşayamayacağını ileri
sürerek, denizi kurutma politikasını
uygulamışlardır. Bunun da yetmediği
noktada suyu ya da denizi
zehirlemeyi önüne koymuşlardır.
Bu nasıl
olmaktadır? Amaç, kitleleri
gerilladan uzaklaştırmak, gerillaya
destek sunmayan, katılmayan bir
kitle yaratmaktır. Bilindiği gibi
Türkiye genelkurmay başkanlığı önüne
şöyle bir strateji koymuştur.
Birincisi, gerillanın ve halkın
başarı umudunu kırmak, ikincisi ise,
gerillaya katılımı engellemektir.
Kendilerince terörist ve terörizme
karşı mücadele iki ayrı şeydir
biçiminde ortaya koymaktadırlar.
Birisi silahla, operasyon ve savaşla
mücadele edilirken, diğerine ise
yine birincisinin eşliğinde “suyu
zehirleme politikası” yani yine
kendilerine göre geliştirdikleri
siyasal, sosyal, ekonomik ve
kültürel yöntemlerle bunu
yapmaktadırlar. Bunun çokça
yöntemleri vardır. Yani bir taraftan
gerilla karşısında operasyon ve
savaşla yönelirken, halk, genç beyin
ve yüreklere bin bir yöntemle
gerilladan ve mücadeleden uzak
tutmanın tohumları ekilmek
istenmektedir.
Son olarak Türk
genelkurmayının hazırlamış olduğu
belirtilen bir belgede askeri
darbe planı biçiminde yansıyan
planın özü, tam da budur. Askeri
saldırılar eşliğinde, medyayı etkin
kullanma, film, dizi, şarkılar
yaptırma, sanatçıları ayarlama,
kanat Önderlerini yanına çekme,
birliği parçalama, muhalifleri
yıpratma, teşhir etme,
üniversiteleri kullanma, liselileri
eğitme, dini kullanma, halka
kendisini daha farklı gösterme,
sivil toplum örgütlerini kullanma
vb. ile daha çok varoşları temel
çalışma olarak görme gibi bir
politika. Kürdistan’a yönelik
politikaya ilişkin de, şu anda
yürürlükte olan politikalar vardır.
Aslında bu planın bir yeniliği
yoktur. Öteden beri Kürdistan’da
Kürt halkına karşı geliştirilen,
özellikle de gerillanın başlaması
ile birlikte iyice
sistemleştirilerek yürütülen bir
siyaset ve uygulama olmuştur. Türk
devleti 35 yıldır süren kıran kıran
mücadeleye ve Kürt ulusal ve
toplumsal gerçeğine rağmen Kürt
halkının asimile etmekten
vazgeçmemiştir. Okullar sistemi son
derece titiz ve ısrarlı bir biçimde
uygulanmaktadır. Okula gitmeyen Kürt
halkı ise, çeşitli biçimlerde “hadi
kızlar okula” vb. biçimde ya da daha
farklı imkanlar yaratılmak kaydıyla
bu asimilasyon kurumlarından
geçirilmektedirler. Özellikle Kürt
kadınının asimilasyonunun
hedeflenmesi çok tehlikelidir.
Kadının asimlasyona çekilmesi, son
direniş kalesinin de düşmesi
anlamına gelmektedir. Gerillanın
Kürdistan’da başlamasının ilk
yıllarında dönemin OHAL valiliği
bölge asayiş komutanlığı, her köye
bir TV kampanyası ile şehir ile ve
okul sistemi ile tanışmayan Kürtleri
asimile etmeyi amaçlıyordu.
Bugün de uygulanan
bizzat genelkurmayın planlaması
dahilinde çekilen diziler, spor ve
cinsellik yoluyla Kürt toplumunun
devrim ile kazandırdığı kültür ve
yaşam ölçülerinden geri çekilmeye
çalışılmaktadır. 35 yılı bulan
mücadele ile yaratılan değerler, bu
araç ve yöntemlerle yok edilmek
istenmektedir. Bu çok tehlikeli bir
saldırıdır. Diğer bir zehirleme
yöntemi ise, uyuşturucudur. Tabii
bunun örgütsel ağı da gençliğin çete
tarzında örgütlendirilmesi ile
sağlanmaktadır. Futbol hem medya
vasıtasıyla, hem de hemen hemen her
mahalle ve köyde takımlar
oluşturularak gençliğin enerjisi
burada tüketilmek istenmektedir.
Kürdistan gibi tüm değerlerin
kan-ter içerisinde yaratıldığı bir
ülkenin gençliği içerisinde birer
holdinge dönüşen çeşitli futbol
kulüplerine ilginin geliştirilmesi
ve sonuçları üzerinde özenle
durulması gereken bir sorundur. İşte
şöyle Fenerbahçeli, böyle
Galatasaraylı, Beşiktaşlı vb. hatta
tek tek futbolcuların isimlerinin ve
özgeçmişlerinin bilinmesine varan
bir ilgi ve yine mücadelenin
kazanımlarını ortadan kaldırmak için
geliştirilen dizilere ilgi ve dizi
artistlerine özenme, ciddi bir
sorundur. Yozlaşma, çürüme ve “suyu
zehirlemenin” ulaştığı boyutları
ortaya koymaktadır.
Kürdistan somutunda
90’lı yıllar “denizi kurutma”
siyasetinin uygulandığı yıllardır.
2000’li yıllar ise, bu 90 yıllarda
da olan, ancak ikinci planda olan
“suyu zehirleme politikasının”
gündeme daha etkili bir biçimde
geçirildiği yıllardır. Bugün
metropollere ve Kürdistan
şehirlerine taşınan gençliğimiz
üzerinde uygulanan politika budur.
Bir taraftan yoz kapitalist kültür
ve ona özenti geliştirilmekte, öte
yandan din siyasal amaçlarla özel
savaşın bir aracı olarak toplumumuz
üzerinde kullanılmak istenmektedir.
Özellikle artık Güneş-Dil
teorisine dayalı inkar politikasının
sonuç alamayacağının fiiliyatta
anlaşılması üzerine AKP devreye
sokulmuştur. Öncesinde ise bir
taraftan RP öte yandan Hizbullah
alternatif olarak geliştirilmek
istenmiştir. Bizzat JİTEM’in
Hizbullah denilen örgütü
yönlendirilmesinin belgelerle açığa
kavuşturulduğu, saldırılar sonucunda
nasıl bir yurtsever kıyımının
gerçekleştirildiği bilinmektedir.
Çünkü Kızıl Elma politikasının
Kürdistan’da yapacağı çok fazla bir
şey yoktu. Bunun yerine Kürt
halkının samimi İslami kültürel
duyguları istismar edilerek, bir de
böyle bir zehir türü suya
atılmıştır.
Görülmektedir ki
suyu zehirleme politikası aynı
zamanda bir ulusal inkar temelinde
kimliksizleştirme,
kişiliksizleştirme, tarihsel,
kültürel, ulusal değerlerine
yabancılaştırma saldırısı olarak
ortaya çıkmaktadır. Ve esasında bir
ulusu yok etmeyi hedeflemektedir.
Bugün bu uygulama bir de ekonomi
politika ile beslenmek
istenmektedir. Kürdistan’da 90’lı
yıllarda dört bin köy yakılmış,
milyonlarca insanımız topraksız,
işsiz, güçsüz bırakılıp bir lokma
ekmeğe, başını sokacağı bir barınağa
muhtaç kılınmıştır. Ardından da
yeşil kart, mikro kredi vb.
vasıtasıyla, o da olmuyorsa “GAP
Eylem planıyla” sürece müdahale
edilmektedir. Üç-dört milyon insanı
istihdam etme, kişi başına düşen
geliri arttırma vaatleri ile halk
aldatılmaya çalışılmaktadır. Diğer
taraftan da bu duruma getirilmiş bir
halkı yiyecek paketleriyle aşağılama
temelinde yiyeceğin peşinden
koşuşturma! Bir halka yapılacak en
büyük hakaret ve kötülük budur! Her
vaat ve sunulan her kuruş kredi ve
sadaka cinsinden verilen paket
yiyeceğin içerisinde Kürt halkını
yok etmeyi amaçlayan zehir
bulunmaktadır. Buna son yıllarda
daha belirgin bir biçimde bir de,
Kürdistan’da holdingleşme siyaseti
eklenmektedir. Sınırlı sayıda aileye
holdingler kurdurtularak,
işbirlikçilik ve ihanet daha fazla
derinleştirilmek istenmektedir.
yoksul kesime böyle bir politika
uygulanırken, Kürt işbirlikçi egemen
kesimlerine de holdingleştirme
yoluyla ulaşılmaktadır. Sınırlı
sayıda bu aileler etrafında da
işbirlikçi-ihanetçi ağını örme.
Zehirleme, hiç
kuşkusuz sadece bu araç ve
yöntemlerden ibaret değildir.
Koruculaştırma, ajanlaştırma
politikasının yanı sıra, yoğun
baskı, işkence ve tutuklama yoluyla
da toplum korkutulup sindirilerek
sunulan zehri almaya açık hale
getirilmektedir. Tam da bu noktaya
getirilen halka; ırkçılığın,
milliyetçiliğin alası yapılırken,
her türlü etnik milliyetçiliğe ve
ayrımcılığa karşıyım demekle
toplumumuzu hem bir taraftan ulusal
yayılmanın bir alanı haline
getirmekte, öte yandan
İslamlaştırılarak siyasal İslam ağı
içine çekilerek Türk-İslam sentezine
dayalı ideoloji tüm kafalara şırınga
edilmek istenmektedir.
Yine zaman zaman
tümüyle oyalama ve aldatma amaçlı,
Kürt sorunundan ve çözümünden söz
edilse de, pratikte olan;
tanımlayıp, yok etme siyasetidir.
Yani vardır, varlığına saygı
temelinde en doğal haklarını bir
ulus olarak yaşama yerine “vardır,
ama yok edilmelidir” siyaseti esas
alınıp uygulanmaktadır.
Türk devleti yüz
yıla yakındır sürdürdüğü bu
siyasetini amacına ulaştırmak için
bölgesel olarak İran, Suriye
rejimleri ile anti-Kürt, anti-PKK
temelinde bir siyaset geliştirmekte,
öte yandan ulusal birliğimizin
oluşmasının önüne geçmek ve Kürtleri
birbiri ile çatıştırmak için Güneyli
siyasi güçler ile vaat ve
aldatmalarla dolu bir ilişki
kurulmak istenmektedir. Yine Türk
halkı içerisinde ırkçılık ve
milliyetçilik geliştirilerek Baykal
gibi derin devletin görevlendirdiği
şahıslar vasıtasıyla Türkiye’de
gerçek demokratik devrimci sol bir
cephenin gelişmesini engellemek
istemektedir. Bir taraftan da
özellikle Türkiye şehirlerinde
halkımız ve özellikle de gençliğimiz
Türk ırkçıları tarafından linç
edilip korkutulup sindirilmek
istenmektedir. Askeri alanda ise ABD
ve İsrail’den son derece gelişkin,
teknik silahlar alınmakta ve
gerillaya karşı kullanılmaktadır.
Öyle ki, ABD’den anlık sıcak
istihbarat sağlamaktadır. Yine
hareketimiz ve halkımız uluslar
arası alanda yalnızlığa itilerek
tecrit edilmek istenilmektedir. En
son Almanya’nın Roj TV’ye ilişkin
baskıları bunun en açık ispatıdır.
Önderliğimiz
üzerinde uygulanan siyaset ise açık
ortadadır. Uluslar arası komplo ile
Önderlik aslında imha edilmek
istenmiştir, fakat halkımızın ve
hareketimizin geliştirmiş olduğu
direniş nedeniyle bu
başarılamamıştır. Bu olmayınca
Önderliği anlamca bitirmek
hedeflenmiştir. Yani Kürt halkının
ve hareketinin gözünden düşürmeyi
amaçlamışlardır. Ancak Kürt halkı da
hareketimizin militanları da Önder
Apo’yu ölümüne bir bağlılıkla
sahiplenmiş, onun çizgisinde
mücadeleyi sürdürmüşlerdir. Bu
saldırılarının da sonuç vermemesi
üzerine ihanetçi, tasfiyeci
politikalar geliştirilmiştir. Bu da
Önderlik duruşu, halkın direnişi
PKK’nin yeniden inşası ve 1 Haziran
kararı ve atılımıyla son bulmuştur.
Bu aşamada bir başka güç olsa,
sorunu daha farklı biçimde çözmeyi
gündemine alır, ancak söz konusu
Türk devleti tam da böylesi bir
süreçte Önder Apo’yu zehirlemiştir.
Çünkü Önderliği yüzyıllık
stratejilerini boşa çıkaran insan
olarak görmekte ve eşi görülmemiş
bir kin beslemektedirler.
Hareketimizin açığa
çıkardığı bu zehirleme saldırısı,
düşmanın yalan, düzmece raporlarla
boşa çıkarılmak istendiyse de
halkımızın yükselttiği mücadele ile
sonuçsuz kalmıştır. Nitekim bu
sonuçsuzluk CPT raporu ile de,
CPT’nin Önder Apo’yu muayene etme
sonuçları ile açığa çıkmıştır.
CPT raporunda,
Önderliğin vücudunda normalin
üstünde strasyum ve baryumun
bulunduğunu, bizim açığa
çıkardığımız gerçekliği doğrular
biçimde ortaya koymuştur. Fakat
zehirlenmeyi Türk devletinin
yaptığına dair bir ifadede
bulunmamıştır. Politik amaçlarla
belirtilmeyen bu gerçeklik,
Önderliğin İmralı koşullarında
zehirlendiği gerçekliğini hiçbir
biçimde ortadan kaldıramaz. Yine
halkımızın fiili olarak 9 Ekimden
itibaren başlattığı Êdi Bese,
Önderliği yaşa ve yaşat hamlesi
Kürdistanın dört bir parçasından ve
yurtdışında geliştirilen binlerce
irili ufaklı binlerce eylem,
toplantı, eğitim, yürüyüşün ve yine
gerillanın bizzat Adil arkadaşın
komuta ettiği ve katıldığı Gabar,
Oramar eylemlikleri ve Zap
direnişinin sonucu olarak CPT
Önderlik hakkındaki raporunu
açıklamak durumunda kalmıştır. Bu
rapor, kimi yetersizlikler taşısa da
özünde iddialarımızı doğrulayan,
Önderlik üzerinde uygulanan tecrit,
izolasyon uygulamalarının hiçbir
gerekçe ve meşruiyetinin olmadığını
ortaya koyan, bunun yerine
Önderliğin tedavisinin gündeme
alınması, tecritin kaldırılması,
Önderliğin kendisini üretebileceği
olanaklara kavuşturmayı öngören hem
sağlık içerikli bir rapor, hem
hukuksal, hem de siyasal bir
belgedir. Hamlemiz birinci
aşamasında bu gerçekliği açığa
çıkartmakla önemli bir başarı
kazanmıştır. Êdi Bese hamlesinin
ikinci aşaması ise, açığa çıkan bu
gerçekliğin çözümünü sağlamayı önüne
koymaktadır.
Kürt halkı bu hamle
ile çok önemli kazanımlar elde
etmiştir. Birincisi, tüm
uygulamalara rağmen Önder Apo’ya
geri adım attıramamışlardır.
İkincisi, mücadele içerisinde açığa
çıkan Kürt halk özgürlük iradesini
parçalayamamış, gevşetip
kıramamışlardır. Tam tersine daha
fazla özgüven kazanmıştır. Üçüncüsü,
gerilla tasfiye edilememiştir.
Gerilla direnişi ve iradesi
kırılamamış, savaş gücünden ve
mevzilerinden geri adım
attırılamamıştır. Görüldüğü gibi
Önder Apo Newroz’da daha büyük halk
desteğine kavuşmuştur. Kitlede bir
genişleme sağlanmıştır. Gerillaya
katılım her zamankine göre önemli
bir artış sözkonusudur. Kürt halkı
uluslar arası komplodan sonra ilk
kez bu düzeyde atılım yapma
imkanlarına kavuşmuş ve başarmıştır.
Ruhsal olarak daha fazla
Kürdistanileşmiştir. Daha fazla
demokratik ulusal değerlerle
bütünleşmiştir. 2008 Newroz’unda
Kürt ulusal giysilerinin giyilmesi,
tüm yasaklara rağmen Kürtçe
konuşulması Kürt halkını daha fazla
özüyle buluşturmuş ve kendisine
yabancılaşmayı aşarak, kendisi
olmada önemli bir mesafe almıştır.
Yine Kürt ulusal birliğinin
oluşmasının önündeki siyasal ve
psikolojik önyargı ve engeller
önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.
Kürdistan’ın dört parçasında ve
yurtdışında eşgüdümlü olarak
geliştirilen ve tek bir gündem
etrafında harekete geçen halkımız,
bunu bizzat ortaya koymuştur. En
önemlisi de yapılan binlerce eylem,
toplantı, eğitim, ilişki vb. temel
noktalarda üzerinde daha gelişkin
bir örgütlenme yaratmak için tam bir
hazine değerinde örgütlenme ve eylem
tecrübesi yaratmıştır. Hamlemizin
ikinci aşamasında esas olarak bu
kazanımlar üzerinde yürünecek ve
esasa sonucuna doğru gidecektir.
Hamlemizin
ideolojik, politik, örgütsel,
kültürel, diplomatik, kitle
eylemselliği ve askeri boyutları
vardır. Bunları satır başları ile
ortaya koymanın gerekli olduğunu
düşünüyoruz.
Öncelikle kapitalist
sistemin ve düşmanın medya
aracılığıyla geliştirmiş olduğu
ideolojik saldırılar karşısında Kürt
halkının ve kadrolarının,
çalışanlarının aydınlatılması
birinci derecede önemlidir. Bu özel
savaşın zehirleme saldırısının boşa
çıkarılmasının temelini
oluşturacaktır. İdeolojik mücadele
kadroda ve halkta bilinçlenme
zehirlenmenin panzehiri
niteliğindedir. Kadrolar, özellikle
kadın ve gençlik öncüleri,
öğrenciler birer aydınlatma
görevlisi olarak halktan uzak, üstte
kalan, taban örgütlenmesi yapmayan
bürokratik tarzdan kurtularak, ev
ev, köy köy, sokak sokak, mahalle
mahalle dolaşmalı, hiçbir ayrım
yapmaksızın herkesi düşmanın sinsi
politikaları karşısında uyarmalı
aydınlatmalıdır. Özellikle yaşamı
anlamsızlaştırma saldırıları
karşısında, Zilan yoldaşın “anlamlı
bir yaşamın sahibi olmak istiyorum”
sözü temelinde, yaşamımızı
anlamlandırmalıyız. Bu konuda ciddi
bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Bu
konuda yaşanan bir atalet ve
yetersizliğin olduğu bilinmektedir.
Gelinen aşamada yaşanan bu
yetersizliğe Zilanca Êdi Bese
demenin ve yaşamı anlamlandırmanın
zamanıdır.
İdeolojikleşmenin
özü, Önder Apo’nun Kürdistan
tarihinden, ulusal ve toplum
gerçekliğinden, dil ve kültürel
yapısından, coğrafyasından ve
üzerinde uygulanan sömürgeci
politikalarla formüle ettiği
görüşlerin toplamına dayanan, daha
fazla bir halkın kendisi olma ve bir
halkın kendisini nasıl savunup
özgürleştireceğini ve ortaya koyan
özgürlük ideolojisinin basın yayın
araçları ve eğitim çalışmaları,
seminerler vb. yollarla Kürt
halkının eğitilmesi. Bununla
halkımızın kendi özü, tarihi ve
kültürüyle buluşması ve kendisi
olmasıdır. Bunun için Alevilere
ilişkin, alevi kültürünün gerçeğini
açığa çıkaran, yine İslam’ın siyasal
amaçlarla kullanılmasına karşı
Ortadoğu’da din gerçekliğini
yansıtan akademilerin yanı sıra,
kadın, gençlik, siyasal alan ve
yerel yönetimler akademisi gibi
akademilerin geliştirilmesi önem
kazanmaktadır. Çünkü bir halk kendi
özgürlüğünü ve çıkarlarını ifade
eden, savunan, kurumlaştıran
zihniyet ve düşünce sistemine
ulaştırmaksızın, yine üzerinde
uygulanan çeşitli ideolojik
saldırıları anlamadan, buna karşı
bir mücadele yürütmeksizin
özgürleşemez. Bu nedenle halkımızın
eğitimini hedefleyen bir bilimsel
aydınlatmanın geliştirilmesi
gerekmektedir. Bu konuda geçmişten
beri Önderlik böyle bir projeyi
önümüze koymakla birlikte, zamana
yayma, özlü yaklaşmama,
pratikleştirmeme gibi
yetersizliklerin tümüyle aşılması
gerekiyor. Yine öncelikle Kürt
halkını gerek metropollerde, gerek
yurtdışında eritilmeye karşı dimdik
ayakta tutacak ve Êdi Bese hamlesini
sürdürecek kararlılığa ulaştıracak
bir aydınlatmaya ihtiyaç vardır.
Kürt halkının esas
siyasi amacı, Demokratik
Konfederalizmi örgütlemektir.
AKP’nin yeniden siyasal
sömürgeciliği Kürdistan’da tahkim
etme siyaseti karşısında halkımız
mutlaka aydınlatılıp, uyarılarak bu
partilerden uzaklaştırılmalıdır.
AKP’de dahil tüm partilerin
Kürdistan’da örgütlendirilmesine
izin verilmemelidir. Nasıl ki
herhangi bir İsrail partisi gidip
Filistin’de örgütlenemiyorsa,
Kürdistan’da da Türk siyasi
sömürgeciliğinin partilerinin
Kürdistan’da örgütlendirilmesine
izin verilmemelidir. Hiçbir
sömürgeci güç sömürgeleştirdiği bir
ülkede böylesine rahat elini-kolunu
sallayarak rahatça
örgütlenememiştir. Gelinen aşamada
güçlü bir mücadele ile buna son
verilmelidir. Bu konuda ikircikli
olunmamalıdır.
Bunun temsili,
kendisini esas olarak demokratik
toplum kongresinde ifade etmektedir.
Yani her parçadaki ve yurtdışında
bulunan Kürt halkının kendisini
ulusal demokratik toplum
kongrelerinde ifadeye
kavuşturmasıdır. Tabii böyle bir
kongreleşme, ancak ve ancak tüm
il-ilçelerde siyasal, ekonomik,
kültürel, hukuksal, örgütsel vb.
sorunların muhatabı ve çözüm gücü
olan meclisleşmelerin yaratılmasıyla
olanaklıdır. Bunun için birkaç
yıldan bu yana yürütülen tabandan
örgütlenme çalışmalarının somut kent
meclislerine dönüştürülmesi
hedeflenmelidir.
Kent meclisleri,
kentin demokratik yönetimi
olmaktadır. Her kentteki
meclisleşmenin toplamı ise,
demokratik toplum kongresini
oluşturacaktır. Kentin demokratik
iradeye kavuşması, aynı zamanda
kentin ekonomik altyapısının da
örgütlendirilmesiyle mümkündür.
GAP’ın Kürt halkına karşın bir savaş
niteliğinde ve Kürt halkını
zehirleme, Kürt gerillası ve Kürt
özgürlük mücadelesinin içinde asla
barınamayacağı bir konumu yaratma
olduğunu yukarda belirttik. Buna
karşı ise bir kooparatif hareketinin
geliştirilmesi gereklidir. Kürt
halkının kendi sosyal yaşamında,
komünal değerlerinden ve mücadele
içerisinde edindiği komünal kültüre
dayanarak kendi sisteminin ekonomik
altyapısını oluşturma olanaklarına
sahiptir. Her türlü açlığa,
yoksulluğa ve işsizliğe Êdi Bese
temelinde, buna yönelmede de
tereddüt geçirmemeli ve
ertelenmemelidir. Bu denli
serhıldanlaşan bir halkın kendi
ekonomik yapısını oluşturmaması için
hiçbir neden yoktur. Eğer bu konuda
ısrarlı olunursa, tekellerin ve
giderek Kürdistan’da holdingleşmeye
karşı halk ekonomisinin yaratılması
mümkün hale gelecektir.
Kürt halkı
karşısında özel savaş rejimi bir kez
daha kürdü kürde kırdırma siyasetini
gündemine almıştır. Buna karşı
Kürdistan’nın tüm parçalarındaki
siyasi güçler arasında ortak bir
stratejiye ulaşmak için bir ulusal
konferansın pratik olarak
örgütlendirilmesine ihtiyaç vardır.
Bu ihtiyaç her zamankinden daha
fazla hayati önemdedir.
Sömürgeciliğin oynunu bozmak için bu
gereklidir. Nasılki Türkiye, İran,
Suriye devletleri anti-Kürt
politikada birleşip
anlaşabiliyorlarsa, zirve üzerine
zirve yapıyorlarsa, buna Irak
merkezi Irak devleti de çekilmek
isteniyorsa, Kürt halkının da
birliğini en ileri düzeyde
geliştirmekten daha doğal bir şey
olamaz.
Son süreçte bizzat
MGK karar alarak KDP ve YNK ile
görüşmek süretiyle bir taraftan
baskılayarak, bir taraftan da
vaatler yoluyla bu güçleri
hareketimize karşı saldırtmak
istemektedir. Bu oyunu bozmak için
tüm Kürt aydın ve sanatçı,
demokratik çevrelerini bu oyunu boşa
çıkartmak için harekete geçirtmek
gerekiyor. Bunun için ulusal
konferansı gündemleştirmek ve pratik
adımların atılması gerekir. Yine
Türk devletinin ırkçılık ve
milliyetçilikle zehirlediği toplum
kesimine tehlikeli yönelimlerin
önüne geçmek için anti tekel
demokratikleşme ve barış ilkeleri
çerçevesinde herkesin kendi siyasal
kimlikleriyle katıldıkları bir çatı
partisinin örgütlenmesine ihtiyaç
vardır. Êdi Bese hamlesi ile maskesi
iyice düşen AKP ve biten kızıl elma
siyasetinte bir boşluk vardır.
İstenildiği kadar AKP ve ordu
tekrardan uzlaşmaya çalışsa da
Dolmabahçe mutabakatında yenilenmeye
çalışılsalar da ortaya çıkan siyasal
boşluğu doldurmak mümkün değildir.
Bu boşluğu dolduracak olan devrimci
demokratik muhalefettir. Bu
muhalefette ancak somut olarak bir
Çatı partisi ile oluşturulabilir.
Bunun önünde engel olmak isteyen
derin devlet kaynaklı bazı
kesimlerin olduğu bilinmektedir.
Bunlara karşı da bir mücadele
yürütülmeli, ısrarlı olunmalıdır.
Öte yandan özellikle her yurtsever
Kürt bireyi, mutlaka bulunduğu her
alanda, özgür Kürt bireyi olarak en
az bir Türk aileyle, bireyle
ilişkilenmeli, sorunun özünü ortaya
koymalı, halklar kardeşliğini
tabandan örmeye çalışmalıdır.
Böylelikle ırkçı-şoven dalganın
zemini böylelikle daraltılabilir. Bu
çatı partisinin bir taban çalışması
olarakta geliştirilebilir.
Önümüzdeki süreçte belki de üzerinde
en fazla durulması gereken dil ve
kültürün geliştirilmesidir.
Kürdistan’da geliştirilen
asimilasyon ve yozlaştırma
karşısında her zamankinden daha
fazla Kürt dilinin konuşulmasına ve
Kürt kültürünün geliştirilmesine
önem verilmelidir. AKP’nin
valiliklere gönderdiği gizli
genelgede asimlasyonu geliştirme
yönlü politikası bilinmektedir. Bu
konuda Newroz’da, Gever’de ortaya
konulan tutum önemlidir. Kürt
dilinin, günlük yaşamda ve hayatın
her alanında kullanılmasına özel bir
önem verilmeli, bunda ısrar
edilmelidir. Evde, sokakta, kahvede,
okulda, nerede olursa olsun, hatta
Kürtler bu konuda birbirlerini
uyarıp teşvik edebilmelidirler.
Tabii sadece konuşma değil, eğitim,
propaganda, siyaset, bilim ve sanat
dilinin Kürtçe olmasına dikkat
edilmelidir. Yayınlanan
gazete-dergilerin okunması için
dağıtılmasına özel bir önem
verilmelidir. Kürt halkı her türlü
asimilasyon ve kültürel
yabancılaşmaya karşı kendi kültürel
değerleri ile buluşmalıdır. Örneğin,
bir giyim kuşam kültürü yaratılmalı,
daha fazla üzerinde durularak
estetize edilmelidir. Kürtler kendi
giysileri içerisinde, kendilerine
daha fazla güven duyacak, kendisini
daha güzel hissedecek duruma
getirilmelidir. Bu konuda Kürt
stilistlerin biraz daha
yoğunlaşmalarına ihtiyaç vardır.
Öyle Batı özentili modernist
paradigmanın tortularını kendisine
yakıştırmayı bir yana bırakmalı ve
buna karşı eleştirel bir tutum
alabilmelidir. Özüyle
buluşmalıdırlar. İnsanın en fazla
kendisi olduğu zamanlar en mutlu ve
en güzel olduğu anlardır.
kendilerini daha iyi hissederler.
Eğer başka kültürler den ve
halklardan alınacak bir şey varsa ki
olduğuna inanıyoruz, öncelikle
kendimiz olmalıyız. Kendisi olmayan,
kendi kişiliğini bulmayan, başka
kültürler ve halklarla da sağlıklı
ilişkilenemez. Olsa olsa bir
özentici olabilir.
Diğer
yandan halkımız zehirlemenin,
uyuşturucu ve fuhuş biçimlerine
karşı da aydınlatılmalıdır. Bu
yönelime karşı Êdi Bese demeli, ama
nasıl? Öncelikle Kürdistan halkı
yukarda belirtilen görevlerin yanı
sıra, bu saldırıları geliştiren
kesimlere karşı örgütlü, tutarlı
tavır takınabilmelidir. Kendi
içerisinde barındırmama biçiminde
bir tutum sahibi olabilmelidir.
Örneğin bir sokakta böyle birileri
varsa, gerekirse sokak ahalisi,
gerekirse mahallenin tümü o evin
önünde gösteri yapabilmelidir. Aksi
taktirde özel savaşın
garantörlüğünde ve güvencesinde
toplumu zehirleyen ve çürüten bu
yaklaşımlar yerle bir edilmeden yeni
toplumsal sistemimizi kurup
geliştirmemiz mümkün değildir. Bu
konuda gençlik kendisini halkın
özsavunma gücü olarak örgütlemekten
ve bu örgütlülüğünü geliştirmekten
çekinmemelidir. Gençlik, halkın
özsavunma gücü olarak serhıldanlarda
halka yönelik polis vb.lerinin
saldırıları karşısında koruma gücü
olarak rolünü mutlaka oynamalıdır.
Kürt
ulusal sorunu uluslar arası bir
sorundur. Bu nedenle ilkeli, tutarlı
bir politika geliştirmek önemlidir.
Devlet ve hükümetlerle ilişkiler
kadar, halklarla da çok yönlü
ilişkiler geliştirilmelidir.
Partiler, sendikalar ve çeşitli
sivil toplum örgütleriyle yoğun
ilişkilenme temelinde hareketimiz
üzerinde oluşturulmaya çalışılan
uluslar arası tecritin kırılmasına
çalışılmalıdır. Kendisini Avrupa ile
sınırlandırmayan, dünyanın her
yanına dağılan Kürtler olmak üzere
diğer kesimlerle ilişkiler kurulup
geliştirilmelidir.
Yine
Kürt halkı kendisini geliştirilen
saldırılar karşısında tabii ki
sadece siyasal, ideolojik araçlarla
savunmayacaktır. Bunun için düşmanın
teknik ve örgütlülük durumunu
dikkate alan bir modern gerillanın
nitelik olarak etkili kılınması,
nicelik olarak da büyütülmesi bütün
çalışmaların ana görevlerinden
birisi olmalıdır. Özellikle
şehirlerde “burası da bir çalışma
yeridir, buraya da kadro gereklidir”
diyerek gerillaya katılımı
engelleyen yaklaşımların aşılması,
bu ve benzer anlayışlarla mücadele
edilmesi gerekmektedir.
Êdi
Bese hamlesinin temel iki gücü olan
kadın ve gençlik bu dönemde mutlaka
geçmiş süreçteki örgütsel öncülük
alanındaki yetersizliği aşarak
mücadelede daha etkili olma görevi
ile karşı karşıya bulunmaktadırlar.
Geçen hamlenin birinci aşamasında
kadınların alanlara çıkma düzeyi ve
kararlılık düzeyleri, yine gençlerin
aynı tarzdaki durumu göz önüne
getirildiğinde bu her iki gücün öncü
örgütlülüklerini yaratıp kalıcı
örgütlülükler yaratmaya gayret
etmeleri gerektiği açıktır. Her iki
kesimin eylem ve katılım sorunu
bulunmamaktadır, ancak nitelikli
eylem ve öncü örgütlülük sorunu
bulunmaktadır. Gelinen aşamada
serhıldanları daha etkili ve sürekli
kılacak bir tarzın geliştirilmesi
gerekmektedir. Bu da öncelikle bu
her iki kesimin örgütlülüklerini ve
öncülüklerini geliştirip
sağlamlaştırmalarıyla mümkündür.
Yine asimilasyon ve oto asimilasyona
en etkili cevabı da her iki kesimin
vereceği bir gerçektir. Bu aynı
zamanda bir görev olarak da gençlik
ve kadının önünde durmaktadır.
Sonuç
olarak;
satırbaşlarıyla ortaya koyduğumuz
Êdi Bese hamlesinin görevlerini
yerine getirirken, düşmanın
öncelikle tehlikeli yönelimini
görmek önemlidir. Önderlik, gerilla
ve halkımız üzerinde uygulanan imha
siyaseti karşısında Zilan’ın yaşamı
anlamlandırma duruşu, yürek
duyarlılığı ile Êdi Bese demeliyiz.
Bu hiç kuşkusuz yalnızca kendini
bomba yapıp düşmanda patlatmak
değildir. Bu da içinde olmak
kaydıyla Kürt halkının üzerinde
uygulanan siyasetin gerçeğini ve
dayanılmazlığını görerek, ulusal,
demokratik onurumuza yönelen,
aşağılayan ve geleceğimizi yok sayan
bu saldırılar karşısında en kısa
zamanda daha çok iş yaparak daha
fazla insana ulaşarak, daha fazla
aydınlatıp bilinçlendirerek, daha
fazla örgütleyip serhıldana ve
gerillaya katarak Êdi Bese
hamlesinin ikinci aşamasına
katılmalıyız. Bilmeliyiz ki
Önderliğin özgürlüğü ve Kürt sorunun
demokratik çözümü tümüyle bizim
elimizdedir. Bizim geliştireceğimiz
çalışma tarzı ile ilgilidir. Gevşek,
ertelemeci, duyarsız yaklaşımlar
yerine, disiplinli, her işi
zamanında yapan, örgütlü, planlı
düşman gerçeğini hiçbir zaman
unutmayan ve buna karşı her an
tetikte bekleyen ve ona karşılık
verecek gücü biriktiren bir tarzın
geliştirilmesi gerekir. bunun için
de öncelikle her birimizin kendimizi
Êdi Bese hamlesinin şehitleri,
Önderliği ve halk karşısında gözden
geçirmesi ve yetersizliklerimize,
geriliklerimize, gevşek, liberal,
bürokrat yanlarımıza Êdi Bese
demeliyiz. Çünkü kendi
yetersizliklerimize Êdi Bese
diyemezsek düşmana Êdi Bese desek
bile bu zilanca olmayacaktır. Zilan
kendisinde yetersizlikleri bitirmiş,
gerçek bir hesaplaşmayı yapmış
“keşke canımdan başka verecek şeyim
olsa” noktasına gelmiş ve bu temelde
düşmanın Önderlik ve halkımız
üzerinde geliştirmiş olduğu
saldırıya Êdi Bese diyebilmiştir.
Bunun için zilan yoldaşı şahadetinin
on ikinci yılında bir kez daha
saygıyla anıyor ve bir kez daha
Zilanca Êdi Bese diyoruz.
|