|
KÜRT SORUNU VE AKP GERÇEĞİ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu
olan 29 Ekim 1923’den bugüne dek
geçen yıllar hem siyasal, hem
sosyal, hem de ekonomik açıdan
olduğu kadar, cumhuriyetin üstüne
oturtulduğu temel ayaklar açısından
da değerlendirildiğinde, mevcut
yapılanmanın büyük bir yol ayrımına
girmiş olduğunu görürüz. 2007
yılının TC’si 1923’te kurulan TC’den
çok farklıdır ve büyük altüst
oluşlarla ifade edilebilecek bir
bitişe gelmiş bulunmaktadır.
Önderliğimiz tarafından yapılan
‘Mustafa Kemal’in kurduğu TC
bitmiştir’ belirlemesi 21. yüzyıl
gerçeği açısından TC’nin daha derin
ele alınması gerektiğini ortaya
koyarken, bugünün iktidar gücü olan
AKP gerçeğini de sağlıklı bir
değerlendirmeye tabi tutmamız
gerektiğini ifade etmektedir.
AKP şahsında TC’de iktidara
getirilen güçler kimlerdir? AKP
sadece bir tüccar örgütlemesi olarak
görülebilinir mi? AKP’nin 22 Temmuz
2007 genel seçimlerinde normal bir
iktidara gelişi yaşadığını
söyleyebilir miyiz? AKP yapılanması,
zihniyeti neyin temsilidir? Tüm bu
ve benzeri soruları çoğaltabiliriz.
AKP’ye verilen misyonları ortaya
koymamız, AKP’nin yeni dönemde başta
mücadelemize dönük kirli savaş
ittifakındaki rolünün de deşifre
edilmesi demek olacaktır.
ABD öncülüğündeki küresel
sömürgecilik, iki kutuplu dünya
siyasal yapılanmasından yenidünya
düzenini kurma ihtiyacını duyduğu
günümüz açısından uzun süreli bir
planlamayı devreye koymuştur. 20.
yy’ın ikinci yarısından sonra
geliştirilen ve adına soğuk savaş
denilen sürecin devamı olarak bugün
Irak başta olmak üzere geliştirilen
savaş, uluslararasıdır ve 3. dünya
savaşıdır. Günümüz işgal ve
savaşları, soğuk savaşın farklı
boyutlarıyla sürdürülmesi anlamını
taşımaktadır. Yeni dönem açısından
Doğu bloğu ülkeleri ittifakı
kalmamış olmakla birlikte, önceki
güçler dengesine göre kendini
yaşatan ara ülkelerin, yine genel
dünya sorunlarının ağırlığı mevcut
uluslararası kapitalist devletlerin
karşısına geçmiştir. Her açıdan
sistemin kendisinin yarattığı ülke
yönetimleri,
toplumsal-ekonomik-ekolojik vb
sorunlar bir çözüm gerekliliğini,
yine sistemin kendini yenilemesi
ihtiyacını doğurmuştur. Eski Doğu
bloğu ülkeleri şöyle ya da böyle
sisteme kendilerini dahil etmişlerse
de, başta Ortadoğu ülkeleri olmak
üzere birçok devlet yapılanması
sistemin tam kontrolü altına
girmemiştir. Bu noktada Ortadoğu
zemini farklı alternatif çıkış ve
sistem projelerinin objektif
zeminini oluşturmaktadır. Bu
coğrafyanın kontrole gelmeyen
yapısı, etnik yapılanmaların
çokluğu, köklü tarihi ve tarihten
gelen farklı arayışları bağrında
yaşatma gerçekliği sistem açısından
bakıldığında Ortadoğu, Doğu bloğu
yapılanmasından daha tehlikeli bir
kimliğe sahip olmaktadır. 1970’lerle
birlikte ABD öncülüğünde devreye
konulan Ortadoğu merkezli ‘Yeşil
Kuşak Projesi’ o süreçte ‘komünizm’
tehlikesine dönük oluşturulmuştu.
Bugün itibariyle de kapitalist
sisteme alternatif demokratik-özgür
halk seçeneği projelerine dönük
derinleştirilmeye çalışılmaktadır.
İçinden geçilen ve çıkışı halen
sağlanılmayan ‘kaos’ hem halklar hem
de kapitalist devletçi sistem
açısından belirsizlikleri, çıkışın
inisiyatifinin mümkün olduğu bir
gerçeği ifade etmektedir. Kaosu
kimler, nasıl aştıracak, çözüm
projesini kimler nasıl savunacak,
somut sistem haline getirecek ve
gerçekleştirecektir? Dönemin temel
cevapları bu sorular etrafında
dönmektedir.
ABD öncülüklü sistemin adına
yenidünya düzeni veya büyük Ortadoğu
projesi dediği çıkış arayışlarında
kesin bir galibiyeti, üstünlüğü
sergilediği doğru değildir. ABD’nin
Irak zemininde ısrarı, ağır
kayıplarına rağmen projesinin
politikalarını adım adım
uygulamadaki gözü karalığı, temsil
ettiği sistem açısından kaosun
kaybedeni olma ihtimalinin
güçlülüğünden gelmektedir.
Yeşil Kuşak projesi, hareketimizin
karşı karşıya olduğu büyük saldırı
politikaları nedeniyle iyi ele
alınabilmelidir. Tüm tektanrılı
büyük dinlerin merkezi olan,
tarihsel-siyasal-sosyal gerçeklik
açısından bu dinlerin zihniyetler
başta olmak üzere, kendini yaşamın
her alanında kurumlaştırdığı bir
coğrafyada, büyük bir halk evrim ve
devrim pratiğinin öncülüğünü yürüten
mücadelemize yönelimler bu projenin
hedeflerinden biridir. Yeşil Kuşak
Projesi, kapitalist sistemin
Ortadoğu yapılanmasını, en hassas
alan olan din gerçekliğini
siyasallaştırarak, kendi
politikalarına dahil etmesine
dayanmaktadır. Geri dini tarikat
yapılanmalarıyla uzlaşmaya, en somut
örnek olan Nakşibendi gibi bir
tarikat yapılanmasını kendi
denetiminde, başta siyasal olmak
üzere Ortadoğu’da iktidar gücü
haline getirmesine dayanmaktadır.
‘Ilımlı İslam’, ‘siyasal İslam’
kavramlarıyla ifade edilen bu
yapılanma sömürgeci sistem
tarafından teslim alınmış
İslamiyet'i, bununla da teslim
alınmış milyonlarca insanı ifade
etmektedir. Sistem tarafından
beslenen, kontrol edilen ve bu
şekilde siyasallaşan din, radikal
tüm düşünce-duygu-pratiklerin
uyuşturulması, sistem açısından
kendisine yönelik alternatif
çıkışların zeminini kurutma anlamına
gelmektedir. Türkiye’de Fethullah
Gülen’in öncülüğünde yapılandırılan
ve 1980’ler öncesinde hazırlıkları
yapılan bu gerçeklik adım adım bu
ülkede iktidara taşınmıştır. Mustafa
Kemal’in kurduğu ve Ortadoğu’nun
modern devleti olarak her seferinde
laikliğiyle övünen TC’de, sistemin
baş koruyucusu olarak görülen Türk
Silahlı Kuvvetlerinin bile gözünü
kırpmadan kendini teslim ettiği, AKP
ile uzlaşarak büyük bir kirli
ittifakı en başta Özgürlük
hareketimize dönük oluşturduğu
gerçeğini değerlendirdiğimizde, AKP
iktidarının nasıl uluslararası kirli
dengelere dayanılarak kurulduğunu
görebiliriz.
Yenidünya düzeni planlaması
içerisinde AKP bir model olarak
Ortadoğu’ya, somutta da Kürdistan
gerçeğine dayatılmaktadır. Bu açıdan
AKP modeli ve dayandığı zihniyet,
Kürt halkı ve diğer halklar
açısından önemli bir sorunu teşkil
etmektedir. Kuzey Kürdistan başta
olmak üzere, Kürt halkının ve onun
değerlerinin ‘Önderliksiz’ yani
iradesiz bırakılarak imha edilmek
istendiği açıktır. Türkiye
Cumhuriyeti Kürt sorununu çözmek
yerine gerici de olsa tüm
ilkelerinden kopmuştur. Kendisiyle
her zaman övünen Kemalizm satılmış,
AKP, devletin tabanından tavanına
kadar her alanında kadrolaşmasını
gerçekleştirmiştir. Bugün AKP’nin
varlığı ve devamlılığı, Kürt sorunu
ve en temelde de Önderliğimize, yine
PKK gerçeğine karşı yürüteceği kirli
savaştaki başarısına bağlı hale
gelmiştir. AKP, Kürt halkının dini
inançlarını çarpıtarak, ekonomik
olarak yoksullaştırarak, ahlaki ve
kültürel değerleri yerle bir ederek
kendini örgütlemektedir. AKP’nin
Kürt halkına karşı Türk ordusundan
daha fazla ‘askerleşmesi’, daha da
saldırganlaşması, derin ve
Ortadoğu’yu kapsayan bir planın
parçası olmaktadır. Kürt halkı ve
onun mücadelesi üzerinden
sağlanılacak bir ‘teslim alma
başarısı’, Ortadoğu’nun ve ‘Yeşil
Kuşak’ projesinin uygulanmak
istenildiği coğrafyalardaki diğer
halklar üzerinde de pratiğe
konulacaktır. Yine KCK sisteminin,
PKK önderlikli Kürt Özgürlük
Hareketi’nin AKP şahsında, TC ve
diğer gerici devletler karşısındaki
direnişi, aynı zamanda kaos
sürecinden başarıyla çıkmak isteyen
Küresel güçler karşısındaki direnişi
de olmaktadır.
AKP sorunu, salt Türkiye’de iktidara
getirilen bir parti olmakla
değerlendirilemez. Tehlikesi,
siyasal yanla birlikte ideolojik bir
saldırının da uygulayıcısı
olmasıdır. Bilinç ve inanç
çarpıklaştırmasının temsilcisidir.
Önderliğimiz ‘zihniyet ve vicdan’
devrimini ortaya koyarak, yine bunun
somutta gerçekleşmesinin
ideolojik-siyasal-sosyal-manevi-ekonomik-toplumsal
cinsiyet ve ekolojik boyutlarıyla
ayaklarını oluşturmuştur. AKP ve
onun uygulayıcıları da tüm
politikalarıyla buna karşı bir savaş
yürütmektedirler. Buna ilişkin
birçok somut örneğe tanıklık etsek
de, küçük bir örneği vermek yerinde
olacaktır. Türkiye’de önemli bir
süredir gündemde tutulan ‘türban’
tartışması biliniyor. Önderliğimiz
‘Bir Halkı Savunmak’ adlı eserinde
ataerkil sistemleri ve tarihsel
oluşum aşamalarını ortaya koyarken
kadın boyutunu da çok derin ve geniş
bir şekilde ele almıştır. Kadını
yaşamdan, toplumsallaşmadan, karar
ve uygulama iradesi olmaktan nasıl
kopartıldığını ortaya koymuştur.
Sistemin kadın üzerinde, özellikle
onun düşüncede-duyguda-ruhta ve
pratikte nasıl kapatıldığını
bilimsel olarak değerlendirmiştir.
Kadının tüm bu kapatmalar temelinde
fiziken de toplumda kapatıldığını;
düşünsel gücünün kapatılmasının
sembolü olarak başının da
kapatıldığını belirtmiştir. Türkiye
Cumhuriyeti’nin yeni cumhurbaşkanı
yapılan Abdullah Gül’ün karısı
Hayrünnisa Gül’ün, basına yansıyan
bir açıklaması adeta bu
değerlendirmelere bir saldırı
boyutunda olmuştur. ‘Benim başım
kapalı, ama düşüncelerim değil’
demiştir. Bu da göstermektedir ki,
AKP’de özgürlük düşüncelerine ve
hareketine yönelik saldırıları
sadece Türk siyasetinde kendini
gösterenler değil, onların eşleri de
birer ‘AKP kadrosu’ olarak
yürütmektedirler.
AKP sorunu, Kürt gerçekliğine karşı
yürüttüğü savaşta en çok işbirlikçi
Kürtlere dayanmaktadır. Türk
devletinin verdikleriyle kendilerini
yaşatan işbirlikçi aristokrat Kürt
çevreleri tarihsel olarak
kendilerine verilen misyonu
oynamaktadırlar. Hüseyin Çelik,
Cüneyt Zapsu, Mir Dengir Fırat,
Abdülkadir Aksu, Altan Tan vb
kişiler, yine HAK-PAR vb çevrelerin
Kürtleri, yoksul Kürt halkının
sırtına basarak yıllarca kendilerini
Türkiye siyasetinde pazara
sunmuşlardır. Yoksul Kürt halkı için
bugüne dek hiçbir şey
yapmamışlardır. Devletten aldıkları
her şeyi, kendi aile ve aşiret
çevrelerinden başka kimseyle
paylaşmamışlardır. Bunlar AKP’nin
Kürt siyasetini yürütmektedirler.
AKP lideri R. Tayyip Erdoğan,
‘Kürtler vardır’ derken, teslim
olmuş, işbirlikçi olan bu Kürtleri
varlığını kabul edeceğini, bunun
dışında ezilen-yoksul ve direnen
Kürtlerin varlığını reddedeceğini
belirtmiştir. Bu nedenle Erdoğan,
Kürtlerini her geçen gün daha da
zenginleştirirken, Kürt halkını daha
da yoksullaştırmakta, açlığa mahkûm
etmekte, Kürt halkının gençlerini,
kızlarını en çirkin oyunlarla
düşürerek kendi toplumlarının
düşmanları haline getirmeye
çalışmaktadır.
Bu AKP, gerçekten de Kürt halkının
temel sorunlarını çözmek istemekte
midir? Bu halkın iradesi olarak
beyan ettiği Önderliğine yönelik
zehirleme saldırısı, Kürdistan
topraklarının yüz binlerle ifade
edilen askerle yeniden işgali ve bu
kapsamda yürütülen operasyonlar,
‘Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun
karar ve faaliyetleri, halkımızın
demokratik girişim ve
yönetimlerine-yöneticilerine
yönelimleri, gözaltı-tutuklama-
öldürme faaliyetleri göstermektedir
ki; bu sorunun cevabı hayır’dır…
Tersini kanıtlamak da bize değil,
AKP ve TC’ye düşmektedir.
2007 yılının son aylarını yaşıyoruz.
Topyekün bir saldırı ve savaş yapısı
olarak şekillenen TC,
cumhurbaşkanından genelkurmayına,
başbakanından meclis başkanına ve
kendilerine ‘muhalefet’ sıfatı
yapıştırılmış olan partilerine kadar
yeni bir dönemece girmiştir. AKP’nin
desteklediği Fethullah Gülen’ci
Nakşibendî örgütlenmesi, 12 Eylül
1980 darbesi ile birlikte adım adım
iktidara getirilmiştir. Fethullah
Gülen, 12 Eylül Faşist Darbesine
ilişkin ‘hayırlı bir tarafı vardır’
diyerek faşizmi inançsal olarak
kutsayan bir kişiliktir. 3. dünya
ülkelerinde açtığı okullarla
çocuklar ve gençlerden başlayarak
‘inanca bağlılık’ adına halkları
sömürgeciliğe bağımlılaştırmıştır.
Halkların radikal duruşlarını
pasifleştirerek, ‘yeni
sömürgeciliğin’ düşünsel-inançsal
zeminini yaratmıştır. Günümüzün
Sümer rahibi olma görevini, çok
renkli ikna gücü ve yeteneğiyle
yerine getirmektedir. İnancın gücünü
sömürüye ve kullanıma açılmasında
öncülük rolünü yerine getirmektedir.
İşte siyasal İslam bu olmaktadır.
AKP, bu gerçeğin siyasetteki
yansımasıdır, yani ‘Siyasal İslam’
partisidir.
Bu ve benzeri boyutlarıyla AKP
sorunu daha da değerlendirilebilir.
AKP, halkımızın ve halklarımızın
düşmanı durumundadır. Önderliğimiz
daha önceki görüşmelerinde AKP’nin
gizli faşizmi temsil ettiğini
belirtmişti. AKP artık bu yüzünü
gizlemeyerek açıktan göstermektedir.
Bu açıdan AKP’nin teşhiri,
CHP-MHP’nin dayandığı faşizmin
teşhiri olacaktır. Kürt halkı bunu
çok iyi görerek tarikatlar adına,
siyaset adına hareket eden bu
güçlerin, kendi inançlarını
sömürmesine, Özgürlük mücadelesiyle
yarattığı toplumsal ahlak-kültür ve
tüm değerlerinin parçalanmasına izin
vermemesi, tarihsel olduğu kadar
onurlu bir halk olmanın da şartını
oluşturmaktadır.
Sema Ersöz
|